29 Ara 2010

Eskimiş Yıllar...

2010 yılı Aralık ayının da sonuna geldik. Bir yıl daha bitmek üzere." 365 gün nasıl olsa bizim"  diyerek başladığımız ve giderek tükettiğimiz, eskittiğimiz koca bir yıl... İnsan ömrü de öyle değil mi? Günler, aylar, yıllar inanılmaz bir hızla birbirini takip ediyor.

Umutla beklenen her yeni yıl, içinde olumlu-olumsuz pek çok şeyi barındırıyor; hayat gibi, hayatın her aşamasındaki diğer günler-yıllar gibi... Küçük şeylerle de mutlu olabilmeye kendini alıştırmışsa  insan, onca olumsuzluğun, karmaşanın arasında da yaşamı dengeleyebiliyor çoğu kez. Bazen yakınlarınızın mutluluğuna tanık olmak, bazen umut veren bir gazete haberi, yolda-sokakta rastladığınız insanca bir davranış, güzel bir sanat eseri, güzel bir yazı-şiir-oyun... Yaşadığımızın, insan olduğumuzun bilincine varmamızı sağlayan her şey... Bazen kısa süreli, bazen uzun süreli mutluluklar: Beklediğimiz, emek harcadığımız bir işin gerçekleşmesi, bir başarı haberi, dünyayı iyileştirmeye-güzelleştirmeye yönelik çabalar... Hepsi mutluluk gerekçesi olabiliyor.

Bedensel, ruhsal, toplumsal her türlü olumsuzluk yaşam kalitesini düşürüyor, kişinin tahammül gücüne göre sağlığını da tehdit ediyor. Dünyanın neresinde olursa olsun; çocuklara, gençlere, kadınlara, insana yönelik acımasızca davranışlar, adaletsizlik, haksızlık, şiddet insanı rahatsız ediyor, içini acıtıyor. Bildiğimiz-bilmediğimiz, duyduğumuz- duymadığımız, bazen duyup kanıksadığımız ne çok şey oluyor yeryüzünde...  
Yaşanan her saniyede dünyanın farklı yörelerinde ne çok doğum, ne çok ölüm gerçekleşiyor. Aynı kentte düğün evine birkaç yüz metre ilerde bir evde ölüm acısı yaşanabiliyor..Ama bazen, özellikle büyük şehirlerde aynı mahallede,aynı sokakta, hatta aynı apartmandaki insanların bile  sevincini-tasasını paylaşmaktan çekinir hale gelebiliyor insanoğlu. Kimse kimseye karışmamayı tercih ediyor.

Günler, yıllar hayatımızdan akıp giderken; nedenlerle sonuçlar üzerinde nasıl bağlar kurup, kendimizi nasıl değerlendirebiliyoruz? Sadece bu yıl değil, ömür boyu çevremizde olup bitenlere ne kadar duyarlı olabildik, kendi çapımızda neleri gerçekleştirebildik? Gördüğümüz-duyduğumuz-yaşadığımız her türlü olumsuzluk bizi ne ölçüde, ne kadar etkiledi, insana-insanlara ne kadar yakın, ne kadar uzaktık...? Kimlerden neleri ne kadar öğrenebildik, öğrenirken içtenlikle kendimizi eğitebildik mi, ders alabildik mi? Başkalarına zarar vermeksizin kendi alanımızı ne kadar daraltıp ne kadar genişletebildik?
Kaygılarımız, korkularımız sadece kendimiz ve yakınlarımız için miydi; içimizin yanması, gözümüzün yaşarması kimlerle sınırlı kaldı, kimlerin acısını-sıkıntısını paylaşmasak bile hayal edebildik? Kimler veya neler için özveride bulunabildik, sağlıklı ya da sağlıksızken neleri hayal ettik, nelerden vazgeçtik? 

Çeşitli kurumlar, kuruluşlar her yılın bitiminde genel bir değerlendirme yapıp kâr-zarar hesabı çıkarıyorlar. Oysa insanın değerini yıllar belirliyor, yıllar neler kazandırmış ya da kaybettirmiş, yaşam köprüsü hangi değerler etrafında, nasıl şekillenmiş, nasıl bir yol alınmış... hayatın içinden, ilginç, uzun, ömürlük öyküler belki... 
Hayatı anlamlandırmak, yol ve yön belirlemek yaşanılan coğrafyaya, topluma, kültüre, kişiye göre değişiyor elbette. Her kuşak bir öncekinden ne kadar farklı, ne kadar eğitimli, kendini ne kadar geliştirip yenileyebilmiş? 
Birey ya da toplum olarak kendimize sormamız gereken öyle çok soru var ki... Eğitim kurumlarımızda bilgi kazandırmaya çalışırken ne ölçüde eğitebiliyoruz, Çocuklarda hırçınlığın, gençlerde öfkenin nedenlerine ne ölçüde inebildik, cezalarımız ya da ödüllerimiz tutarlı mıydı, öfke kontrolünde ne ölçüde başarılıydık? 


Her yıl eski yıl bitip yeni bir yıl başlarken, değişmez bir biçimde, giden ve gelen yıllar sembolik bir şekilde anlatılır; küçük, sağlıklı bir çocuk yeni yılı simgelerken,  bastonundan güç alan yaşlı-yorgun bir insan giden yılı anlatır.Her yeni yıla umutla, beklentilerle girilir, daha güzel bir dünya hayal edilir. Oysa ne yazık, dünyanın pek çok yerinde çocuk ve gençler henüz olgunlaşamadan yıpranıyor, yeterince anlaşılamadan  haksız davranışlarla karşılaşıyorlar. Yıllar öncesinden ünlü eğitimci John Dewey ne güzel dile getirmiş: "Çocuk itaat etmek kadar, lider olmak için de eğitilmelidir" Kaybedilmiş kuşaklar kayıp yıllara neden oluyor. Keşke çok küçük yaşlardan başlayarak; tahammül göstererek, her ortamda çocuk ve gençlerin sesine-eleştirilerine kulak vererek, önce kendi iç disiplinlerini oluşturmalarını sağlasak... 


Bir yıl daha süresini doldurdu. Ancak eskiyen yalnızca bitmiş bir yıl değil; giderek nesli tükenen kuşlarıyla, balıklarıyla, azalan yeşili ve mavisiyle, bir türlü bitmeyen şiddet olaylarıyla, doğal afetlerle dünyamız da öylesine değişti ve yaşlandı ki... Ama tüketilmiş onca yıla rağmen umut hiç tükenmiyor, dünya yıllara meydan okuyor.
Ünlü şair Orhan Veli bir şiirinde ne güzel sesleniyordu: "Sizin için insan kardeşlerim, her şey sizin için...."









17 Ara 2010

Denge Oluşturabilmek

Çevremizdeki çocukların davranışlarını gözlediğimizde, sözlerine dikkat ettiğimizde; birbirlerine benzer çok yönleri olmasına rağmen her birinin ayrı bir dünya olduğunu hemen fark ediyoruz. Yeterince anlayışlı ve sabırlı davranmazsak o dünyaya girebilmek çok da kolay olmuyor.

Sorularına uygun cevaplar verilmezse, sakin bir çocuk bir anda öfkelenip hırçınlaşabiliyor, davranışlarıyla dünyaya meydan okuyabiliyor. 2 yaşındaysa, çevresindeki her şey onun için merak konusu olabiliyor: Anne babalar iyi bilirler;"Bu ne" sorusu o yılların en güncel sorusu sayılırken 4 yaşına gelen çocuklar her şeyin nedenini bilmek ister, çevresindekilere adeta "sabır testi" uygular.

Uzmanlar 6 yaşına kadar alınan etkilerin çocuk eğitiminde çok önemli bir temel oluşturduğuna dikkat çekiyorlar. Gelecekte sakin, öfkeli, sabırlı, sinirli, yalancı, dürüst, merhametli, hoşgörülü bireyler olabilmek ya da olamamak... Okula başlayınca kuralları öğrenmeye başlayan çocuk, öğretmeninin yaklaşımına göre yeni davranışlar kazanabiliyor elbette. 

Ülkemizde çocuklar; belki evde daha çok anneyle baş başa kaldıkları için, okula başladıklarında genellikle öğretmenlerinin de kadın olmasını bekliyorlar ya da daha çabuk alışıyorlar. Ancak çocuklar okulda veya sokakta arkadaşlarıyla ilk tartışmasında-kavgasında-yenilgisinde öfkeyle sesini yükselterek bağırıyor: "Benim babam senin babanı döver..." Erkek egemen bir toplumda yaşadığımızın en büyük göstergesi belki de, hiçbir çocuk şöyle seslenmiyor: ""Benim annem senin anneni bir güzel pataklar..." Güç göstergesi daima babalar (dolayısıyla erkekler) yenik düşmemek için gereken güç de öncelikle "bedensel güç"...

Kırsal kesimde ya da özellikle yoksul yörelerimizde anneler çocuk eğitiminde yetersiz kaldıkları anlarda güçlerini eşlerinden alıyorlar:"Akşama baban gelsin, sen gününü görürsün..." Aile içinde kardeşler arası sevgi-ilgi paylaşımı adil değilse; otorite yokluğunda çocuk, kendi çözümlerine baş vurarak kardeşini cezalandırabiliyor. Kendini koruma, haksızlığa karşı çıkma, insanın doğasında var.

Öğretmen sınıfta demokratik bir ortam sağlayamamışsa ya da çocuk öyle sanıyorsa, diğer çocuklar gibi olamamanın ezikliğini yaşıyor: Öğretmenin veya sınıfın "gözde" öğrencilerinden biri olamamak, daha çalışkan, daha zeki, daha sevimli, daha uysal, daha akıllı olamamak... anlaşılamamak... anlatamamak... Zamanında yeterli önlem alınmazsa izleri yıllar sonrasına taşınabiliyor. Yıllar önce bir çocuk, bu ezikliği konuşma sırasında şöyle özetlemişti; "Büyümek, çok ama çok büyümek istiyorum... bana tepeden bakan herkesi dövecek kadar büyümek..." Uzmanlar genellikle çocuklarla konuşurken , onun konumunda eğilerek, "göz teması" kurarak konuşmanın yararına değiniyorlar.

İlköğretimden itibaren çocukların okulda tanık oldukları güç gösterileri, dönemlere ve yaşlara göre yıllarca sürüp gidiyor. Büyük sınıfların küçük sınıflara sataşmaları, okuma yarışı, sınavlarda dereceye girme yarışı, en popüler öğrenci sayılma yarışı, lider olabilme yarışı... Bu yarışları, kendini kanıtlama çabalarını uygun biçimde yönlendirebilmek, "ustalık" istiyor elbette. Sınıf içi disiplin; korkuya, sindirmeye, şiddete yönelikse, içten içe bastırılan duygular giderek rahatsız edici olabiliyor, bastırılan sesler zamanla yükseliyor, kuralsız davranışlar artıyor. 

Okullarda disiplin olaylarının üstüne ne denli şiddetle gidilirse çözümsüzlük de o denli artıyor. "Sınırsız özgürlük" değil elbette, ama sınırları belli olmayan haksızlık ve kuralsızlık da umudun giderek tükenmesine yol açıyor, çaresizliği ve güvensizliği artırıyor. Çocuk ve gençlerde haksızlığa uğradığı düşüncesi zamanla, toplumda "otorite" saydığı herkese karşı bir tepki oluşmasına neden olabiliyor, kin ve öfkeye dönüşebiliyor. Duygusal ve toplumsal yaralar insana özgü, yıllar sonrasına farklı boyutlarda taşınabiliyor. 

Gençlik çağı, insanın kendini "güç merkezi" saydığı yaşlar... Anne babasının karşısında olmak pahasına arkadaşlarının görüşleri, fikirleri   değer kazanıyor.  Çevresini, dünyayı değiştirmek istiyor, anlaşılmadığını düşünüyor. Çevresinde uygun rol modelleri bulamazsa, düşüncelerini aktarmada güçlüklerle karşılaşırsa çeşitli sorunlar da yaşayabiliyor. Gençlerin olduğu ortamlarda onları sakince dinleyip anlamaya çalışacak, bir anlamda "denge" oluşturabilecek, öfkesini kontrol edebilen yetişkinlere özellikle ihtiyaç var.  


Bazı alanlarda, bazı mesleklerde  deneyim zamanla  kazanılıyor. Ancak hatalar insanla ilgili ise, kalıcı izleri- ruhsal yaraları çok kolay  silme şansımız yok. Her yaşta- her dönemde; nefretle-öfkeyle değil, anlamaya çalışarak dinleyebilirsek, önce gençleri, sonra birbirimizi daha kolay  tanıyıp yorumlayabileceğiz.





  

9 Ara 2010

Engelleri Aşabilmek...

Hayatın her alanında zaman zaman engel ya da engellemelerle karşılaşabiliyoruz. Kişiye-kişiliğe göre engeller bazen büyük olumsuzluklar yaratırken, bazen de güdüleyici-yönlendirici bir güç haline dönüşebiliyor. Türk Dil Kurumu Sözlüğü "engel" sözcüğünü şöyle tanımlıyor: Bir şeyin gerçekleşmesini önleyen sebep, mâni, mahzur, müşkül,mânia... Engelleme karşılığı ise; "engelleme işi". 

Aslında yaşamın kendisi başlı başına bir "engelli koşu" değil mi zaten? Engeller hayatın her alanında karşımıza farklı bir biçimde çıkabiliyor. Bazen önemli bir ülke sorunu, bazen bir düş kırıklığı, bazen sevdiğimiz bir insanın kaybı, bazen bir hastalık, bazen bir organın yeterince  kullanılamaması önümüze çeşitli engeller çıkarabiliyor. 

Yaşamın amaçları arasında "her şeye rağmen engelleri aşmaya çalışmak" da olmalı. Çevremizdeki yanlışlara engel olabilmek, doğruları savunabilmek, "böyle gelmiş ama böyle gitmemeli" diyebilmek de içimizdeki-kafamızdaki engelleri aşabilmek, yaşama daha sıkı tutunabilmek değil midir...? 

Engelli olmak ya da olmamak... Çok yönlü düşününce "asıl engelliler kimler" sorusunu da sormadan edemiyor insan. Bedensel ya da fiziksel, zihinsel  engelli olsa da, tüm çabasıyla  var olan gücünü kullanarak kapasitesini üst sınırda değerlendirebilmek, yeteneklerini geliştirebilmek, kendini (önce kendine) kanıtlayabilmek... 


Diğer yandan bir engeli olmamasına rağmen hiçbir şey yapmamak, hiçbir şeye karışmamak, denememek, sınamamak, sevgisiz-ilgisiz yaşamak... neden yaşadığının bile bilincinde olmamak, her türlü bireysel-toplumsal olayın dışında yaşamak, yaşama konmuş en büyük engel değil midir? 


3 Aralık günü, tüm dünyada Dünya Engelliler Günü olarak anılıyor. Çok yönlü düşünüp değerlendirilmesi gereken bir konuyu bir güne sığdırmak yeterli olabilir mi? Çevremizde, yanımızda, yakınımızda, uzağımızdaki pek çok engelliyi ne kadar tanıyor, ne kadar anladığımızı sanıyoruz? Onların neleri başarabildiğinin ya da hangi alanlarda nasıl zorluklar yaşadıklarının ne kadar farkındayız? 


Dünyanın renklerini göremeyen ama iç dünyası rengârenk nice insan... sesleri hiç duyamayan, ama iç sesleriyle ahenkli bir bütün oluşturabilenler... bedensel engelini bir şekilde aşıp fark yaratabilenler...sanatta, sporda başarı kazananlar... Kaçından haberdar olabiliyoruz? Olması gerektiği gibi davranıp; acımadan, aşağılamadan, sabırla, anlayışla kabullenebiliyor muyuz? 


Ne güzel bir deyiştir: "Damdan düşenin halinden damdan düşen anlar." Başkalarının neler yaşadığını ancak yaşayarak daha iyi kavrıyor-anlıyoruz. Her kaza, kullanamadığımız bir organın nasıl da iş gördüğünü yeniden hatırlatır bize. Her hastalık sonrası sağlığımıza daha çok dikkat eder oluruz. Başımıza gelmeden, tehlikelerin ya da olumsuzlukların çok uzağında olduğumuzu düşünüyor, o yüzden karşımızdakilerin ne yaşadıklarını da yeterince değerlendiremiyoruz. 


Dış dünyanın dışında, asıl engelleri içinde yaşayan bir kişinin daha alıngan daha kırılgan, daha öfkeli olması doğal sayılabilir çoğu kez. İrade, akıl, bilinç, düş gücü, yaratıcılık, toplumsal ilişkiler de zarar görecektir bu durumdan. Her gün yaşamı engelleyen öyle çok şeyle karşı karşıyayız ki çevremizde... 


Asıl önemli olan, engelleri aşabilmek, aşabilme gücünü bulabilmek...  Yaşadığımız toplumda, yaşadığımız dünyada önce her türlü olumsuzluğa, şiddete, yalana, aşağılamaya, aldatmaya göz yummasak, kafamızdaki engelleri kaldırabilsek, belki o zaman  hep birlikte engelleri daha kolay aşıp, gerçek engellilere de daha güzel bir dünya sağlayabileceğiz.

2 Ara 2010

Duygusuz-Duyarsız-Umarsız-Tepkisiz

Beş duyum var dedi bir gün biri; 
Kokladı dört bir yanı, 
Dokundu çevresine. 
Açtı ağzını, 
Yumdu gözünü, 
Kapattı kulaklarını, 
Sıktı yumruklarını... 
Günler geldi-geçti... 
Hiç kimse dokunmadı, 
Hiç kimse bir şey demedi, 
Hiç kimse bir şey görmedi, 
Hiç kimse bir şey duymadı, 
Hiç kimse bir koku almadı... 
Yıllar geldi-geçti... 
Duygusuz-duyarsız-tepkisiz kaldı herkes... 
Gözler görmedi, 
Kulaklar duymadı,  
Hiç kimse dokunmadı... 
Hiç kimse bilemedi; 
Hiç kimse sezemedi, 
Ne olup bittiğini, 
Zamanın nasıl yittiğini...
Yıllarca sorulamadı hiçbir şey;  
Sonra oldu olanlar,
Şaşıramadı bile insanlar... 



  


30 Kas 2010

ÇOCUKSU... (Çocuk ve Diyabet)

Masallar vardı bir zamanlar, annemin anlattığı 
Kucağında dinlerken düşler kurduğum; 
Kaf Dağı'nın ardındaki ülkeler, 
Dağlarına tırmandığım, ormanlarında gezindiğim, 
Kırlarında çiçeklerden taçlar ördüğüm, 
Masallar vardı annemin okuduğu... 

Masal kahramanları çocukluk arkadaşlarım; 
Yalanlarla burnu uzayan Pinokyo, 
Saf ama dürüst Keloğlan, 
Küçük prens, küçük kara balık, 
Güzeller güzeli Pamuk Prenses, 
Öyküler canlanırdı belleğimde... 

Pamuk Prensesi uyutan zehirli elma; 
Kırmızı-kıpkırmızı, şekerli ama zehirli, 
Annem bilir nasıl üzüldüğümü, 
Pamuk Prensesi kurtarmak için  
Neler neler düşündüğümü; 
Yedi cücelerin yanında 
Sekizinci cüce olabilir miydim, 
Elma şekerinden zehiri çıkarabilir miydim? 

Şeker Kız Candy oldum bir dönem;
O uzaklardaydı, çok çok uzakta, 
İstedim, ulaşamadım... 
Babamın şeker kızı olmak vardı burada 
Hem de yanı başında...
Türkülerle anlatırdı babam sevgisini, bayılırdım; 
"Karabiberim top top şekerim, yıllardan beri seni severim..." 

Bazen kızardım, neden "karabiber" 
Annem hemen açıklardı, sevinirdim; 
"Sen evimizin tadı-tuzusun..." 
Çocuktum, gülümserdim,  
"Şeker gibi çocuk" derdi görenler... 

Oysa ben pek şeker sevmedim; 
Şekerli elma zehirli-tehlikeli, 
Pamuk Prenses sevimli-güzeldi... 
Yalancı elma yerine gerçek elmayı dişledim, 
Sağlam dişlerimle hep gülümsedim... 

"Üç beyazdan uzaklaştım" derdi annem, 
Çocuktum, anlamazdım... 
Düşünürdüm; 
Bulutlar beyaz, gökyüzünde-çok uzak, 
Martılar beyaz, denizde-tutulmaz, 
Karlar beyaz, dağların tepesinde-erişilmez, 
Üç beyaz uzakta... çok çok uzakta... 

Çocuktum, hep düş kurardım; 
Babamın karabiberi-annemin tatlısı, 
Beyazlar uzakta, evimiz renkli, 
Meyveler renkli, çiçekler renkli, muhabbet kuşlarımız renkli,  
Yağmurun ardından gökkuşağı renkli... 
Biz üç beyazdan uzakta, 
Bir masal ülkesinde sağlıklı-mutlu, 
Küçücük dünyamızda her şey rengarenkti...

23 Kas 2010

Emekli Bir Eğitimciden Mektup

Bilgisayar çağında mektuplar unutuldu, ya da işlevini-işlerliğini yitirdi. Postacılar bile tanınmaz oldu. "Bak Postacı Geliyor" şarkısı hâlâ okullarda söyleniyor mu acaba? Postacının gelişi bile unutulmuşken, postacılar "görünmez adam" olmuşken, mektup yazmayı çocuklar, gençler, hatta yetişkinler neden düşünsünler ki...? Geçmiş dönemlerin önemli tanıklarından "mektup" yoluyla kişisel bir "vefa borcu" olarak, eski bir öğretmen tarafından kaleme alındı bu yazı. 

Zamanın acımasız akışında akıp gidiyor her şey... Unutulmuş mektuplar, unutulmuş değerler, unutulmuş insanlar... Giderek teşekkürü unutan bir toplum olduk. İnsanız; unutkanız, dalgınız, yorgunuz... Bazen bilerek, bazen bilmeden kırıp incitiyoruz birbirimizi. Bağışlamayı pek bilmiyoruz, o yüzden bağışlanmayı da dilemiyoruz çoğu kez... Bir gün ömür bitip, yüz yüze olmasa bile karşı karşıya geldiğimizde cami avlularında, sorulduğunda "kötü" bildiklerimizi bile hep "iyi" olarak nitelendiriyoruz. 

Zamanında, yerinde, dozunda, uygun biçimde gerçekleri dile getirmekten kaçınıyor, korkuyor, ürküyoruz; belki istemeden "yalan" söylüyor çoğumuz... Oysa zamanında söylenmesi gereken ne çok eleştirimiz, ne çok teşekkür borcumuz var. "Dost; acıyı söyleyen değil, acıyı tatlı söyleyendir" diyor büyük düşünür Mevlana. Giderek makineleşen bir dünyada bile mekanik sesler yerine "insan sesi", içten gülüşler arıyoruz çevremizde... 

Yazarken düşünmeden edemiyor insan: Eğitime gönülden emek verenlerin bu uğraştan kendini "emekli" etmesi çok güç. Günlük yaşamda, çevrede-yakında-uzakta-karşılaştığınız her durumda-sorun olmasa bile düşünüyor, fikir yürütmeye çalışıyorsunuz. Beklentiniz, umudunuz hiç tükenmiyor, çocuklar ve gençler adına atılan her yeni adım, her güzel girişim sizi heyecanlandırıyor, dünyaya bakışınızı değiştiriyor... 

Yıllar öncesinden, Başöğretmen Atatürk'ün kara tahta başında, elinde tebeşirle çekilmiş fotoğrafı ne güzel gülümsüyor hepimize. Karanlık bir zaman tünelinin sonunda görülen "ışık" gibi o aydınlık yüzü, güzel gözleri zamanında gören, yaşayan kaç kişi kaldı acaba aramızda...? Hangi kahraman yaşadığı dönemin özellikleri-koşulları içinde, hak ettiği biçimde gerçekçi olarak yazılabilmiştir ki? Bir mücadelenin başlangıcından günümüze kadar uzanan o uzun, meşakkatli yolda neler yaşandı, kimler ne yapabildi, neler gerçekleştirildi, ne kadar yol alındı...? 

Gerçek öyküler gerçek dışı masallarla karıştırılmamalı elbette. Kaynaklar iyi seçilmeli, kaynak kişiler olabildiğince "tarafsız" olmalı,olaylar "çok yönlü" değerlendirilmeli... Günümüzdeki masallar bile bir bilim-kurgu öykünün, senaryonun konusu olmaya aday değil midir? Teknoloji çağında "arama motorları" tek bir harften bile  sınırsız seçenekler yaratmıyor mu? "Açıl susam açıl" der gibi adeta... zahmetsiz-çabasız-emeksiz, sayısız "geçmiş zaman öyküsü" istediğiniz anda ekranınızda hazır olabiliyor. Doğruluğu ve güvenirliği test etmeyi hiç düşünmeyen çocuk ve gençlere yol göstermek gerekebilir elbette. 

Yalnız belirli gün ve haftalarda, alışılmış törenlerle, süslü sözlerle anmak değil; insan olarak "borçlu" olduklarımızı unutmamak-unutturmamak asıl önemli olan... Bir anlık-bir günlük değil, ömürlük, yaşam boyu olmalı gönül borcu... Nedenler üzerinde durulmazsa, çocuklar neyi ne kadar öğrenebilir; savaş ve yokluk yıllarında, inançla-özveriyle, dünyaya örnek olabilecek olayların ne şekilde gerçekleştirildiğini nasıl bilebilirler? 

Çocukların öğretmenlerinden öğrenecekleri ne çok şey var günümüzde. Ancak öğretmenimizi seçmek her zaman mümkün değil. Yıllar boyu her meslekte olduğu gibi öğretmenlikte de mesleği taçlandıranlar ya da meslek onurunu yerlerde süründürenler oldu, yıllar sonra da tüm çabalara rağmen olumsuz davranışlar olacak mutlaka. "İnsanın olduğu yerde hiçbir şey şaşılası değil." denmesi boşuna değil; ne yazık, bazen kanıksıyoruz pek çok şeyi, alışmamamız gereken şeylere bile alışıyoruz zamanla... 


Yaşarken, günlük yaşamda eski bir eğitimci olarak bazen insanları-olayları gözlerken zaman zaman düşünüyorsunuz da; Ülkemiz insanına bu davranışların kazandırılmasında-kaybedilmesinde, onların özgür iradelerinin dışında kimlerin, nasıl-ne kadar etkisi oldu acaba? Anne-baba, abla-ağabey, yakınları veya asıl hangi öğretmenleri yol gösterebildiler, yardımcı olup katkıda bulunabildiler...? Belleklerinde hangi öğretmenler anılmaya değer olarak kaldılar, hangileri hatırlamak bile istemeden unutuldular...? 


Çevremizde gördüğümüz onca iş ve meslek sahibi insandan kaç tanesi, kişiliğiyle, yaratıcılığıyla, becerisiyle işine artı değer katabildi, fark yaratabildi, kaç kişi tarafından fark edildi, övgüye değer bulundu, ya da tam tersine kaç kişinin anılarında haklı veya haksız kötü izler bıraktı? Neden, nerede hata yapıldı, ne eksik kaldı, ne gerçekleştirilemedi, dünyaya ayak uyduramayışlarının nedenlerini kimler araştırdı, kimler olumsuz etkiledi, hangi değerler baskın çıktı...? Hatalar bireyi bağlasa da kimler ne kadar suçlu, kimler ne kadar suçsuzdu? 


Dünya iyilerle kötülerin mücadelesine öylesine alışmış ki pek çoğumuz olumsuzlukları da görmüyor, aldırmıyoruz, iyileri- iyilikleri de fark etmiyoruz çoğu kez. Örneğin: Sayımlarda, istatistiklerde "işsiz" görünse de ,evi "yuva yapan, yüreğiyle-emeğiyle yoktan var eden, aile bütçesinde harikalar yaratan kadınlarımız-analarımız... Bazen yerin kilometrelerce altında, bazen atölyelerde, tersanelerde, tarlalarda, sıcakta-soğukta çalışan, bazen hak ettiğini alamayan, alın teriyle, beden gücüyle üretime katkıda bulunan çocuk-genç-yaşlı-kadın-erkek işçilerimiz... El emeği-göz nuru, yürek işi-sabır işiyle dünyaya iz bırakıp katkıda bulunanlar, sanatla, resimle, müzikle, heykelle, tiyatroyla, sanatın her dalında emek harcayan sanatçılarımız... 


Ve teşekkür borçlu olduğumuz daha niceleri: Her durumda-her koşulda insan sağlığını korumaya kollamaya yönelmiş özverili, insana saygılı  tüm sağlık çalışanları, yasal mahkemelere güvenimizi tazeleyen onurlu-saygın hukukçular... "Devlet Baba" deyişine leke sürdürmeyen, alçak gönüllü, adil, hoşgörülü, insancıl devlet adamlarımız, evrensel bir anlayışla "önce iyi ahlak" diyebilen, korkuya değil, sevgiye dayalı din anlayışını benimsetebilen, halkla bütünleşebilen, sağduyulu din adamlarımız...

Kendini ülke gerçeklerinden soyutlamadan geleceğe yönelik düşünebilen, güvenli,kararlı,onurlu askeri personelimiz, ülke savunmasında görev uğruna bedensel-sosyal-ruhsal yara alan insanımız....Yasalara saygılı, sorumluluğunu bilen, insana değer veren güvenlik görevlilerimiz.... Ülke içinde ve dünyanın değişik yörelerinde kurallara saygılı olarak oyununu oynayan, gençlere güzel örnekler sergileyen sporcularımız... 
Adlarını sayamadığımız daha niceleri... "Birleştirici" olmaya özen gösteren, dili, dini rengi, ırkı, cinsiyeti ne olursa olsun, "önce insan" diyebilen güzel insanımız... 


Bu güzel insanlar yaşamları-yaşantıları boyunca kimlerden-nelerden nasıl etkilendiler, yaptıkları iş ne olursa olsun, hangi işe anlam kattılar, iz bıraktılar? Dileriz; her işte, her uğraşta "iyiler" giderek çoğalsın, yeni kuşak çocuklar-gençler iyi örnekler, iyi öğretmenlerle büyüsünler, umutla yola çıksınlar, inançla-kararlılıkla sürdürsünler çabalarını. Yolları açık, yürekleri ve vicdanları temiz olsun... 












19 Kas 2010

Duyarlılık-Duyarsızlık...

Dünyanın her yerinde, duyularla-duygularla ilgili sözcükleri ne çok kullanır insanoğlu; duyarlılık, duyarlı olmak, duyarsız olmak, duygulanmak, duygusuz olmak... Neden ihtiyaç duyar, bilinmez... belki de insan yanını-varlığını kanıtlamak ister. 

Duyu organlarımızla farkına varıyoruz pek çok şeyin; görüyor,kokluyor, duyuyor, tadıyor, dokunuyor, böylece anlıyor, tanıyor, algılıyor, bilincine varıyoruz. Duyarlı olmak için ille de tüm duyu organlarımızın sağlam ve işler olması gerekmiyor elbette. Duyu organları  sapasağlam olduğu halde pek çok konuda duyarsız olabilen ne çok insan var toplumda. Uzman doktorlardan "sağlam" raporu alsa bile "duyarlılık" konusunda "özürlü-engelli" olabiliyor kişi... 

Gün gelecek, belki de son teknoloji harikası robotlar, aldıkları komutlar doğrultusunda her işi büyük ustalıkla gerçekleştirecekler, ancak hangi "üstün robot" insan duyarlılığında olabilir...? İnsan gibi yüz yüze-göz göze gelebilir, insan sıcaklığında dokunabilir, yüzü kızarıp utanabilir, acıyı test edip, sevinci-coşkuyu ölçebilir...? Pozitif bilime güvenmek gerek, belki bir gün insana duyarlı robotlar da olacak... kim bilir... 

Duyu organlarımız arasında ne güzel bir iş bölümü vardır: Birinin gerçekleştiremediğini diğeri başarmaya çalışır, uyum sağlanır böylece; Dil susarsa göz berraklaşır, göz kapanırsa kulak açılır, kulak duymazsa göz baş role geçer, beynin işlerliği artar. Dünyanın her yerinde "insanca dokunuşlar" sona erdiğinde, "kötü kokular" alabildiğine çoğalıyor... Duyarlı bir yürekle duyarlı duyu organları insana zarar vermiyor ancak, "duyarsızlık-duygusuzluk" büyük kayıplara neden olabiliyor. "Gözünü dört açmazsa" insan, kötülerin-kötülüklerin olumsuz etkisinden kurtulamıyor... 

Dilimiz öylesine zengin ki; Belki zamanında insan değerini bildiğimiz ya da insana önem verdiğimiz için, duyarlılık ve duyu organlarımız ile ilgili doğru-yanlış ne çok söz,  üretmişiz. Acaba çocuklar yetişkinlerden daha iyi görüp duydukları için mi "Çocuktan al haberi" demişiz. "Gözlerinin içi gülmek" mutluluğun mu, duyarlılığın mı bir göstergesidir? Her şey makineleştiği için mi, yoksa değer bilmezliğimizden mi, "El emeği-Göz nuru" deyişini daha az kullanır olduk? "Kulaklarına kadar kızarmak" deyimini bilen ya da kullanan kaç kişi kaldı aramızda? Gözleri görmediği halde nice güzel işler başaran onca güzel insanımız varken neden "Kör-topal işini sürdürmek" deriz... gözün görmeyişi veya ayağın aksaması beynin işleyişine engel değil ki... 

Görme engelli öğrencilerin-topun doğru yönünü algılayabilmek için-ziller takılmış bir topla oynadıkları kavgasız futbol maçlarına bakan-gören kaç göz imrenmez? Yeter ki aldatılmasınlar, zihinsel engelli pek çok çocuğun yüreği öylesine sevgi doludur ki, uygun yaklaşımlar hemen sevgi diliyle ödüllendirilir. Oysa bazı insanlarda bakışlara bile yansıyan kin-nefret-öfke nasıl da korkutur incitir-yaralar insanı.

Güzelliklerin, küçük mutlulukların tadını çıkarmak yerine pek çok şeyin tadını kaçırırız bazen, ille de "acı" ararız yaşantımızda. Gözümüzde büyüttüğümüz bazı insanlar, nesneler anlaşılmaz biçimde giderek değer kaybedip küçülürler... neden-nasıl soruşturmayız, araştırmak istemeyiz... Dilin söyleyemediğini "Beden dili" ne güzel anlatır oysa... "Timsah gözyaşları" tanınmadığı bilinmediği için mi "gerçek gözyaşları" anlaşılmaz-fark edilmez bazen.

"Duyarlılık-duyarsızlık" doğuştan var olan bir özelliğimiz değil. Sonradan pek çok etkenle dünyaya-yaşadığımız ortama uyumlu veya uyumsuz olabiliyoruz. Zamanında duyu organlarına yeterince işlerlik kazandırılmamışsa, sonradan beyin ve yürek de yeterince yardımcı olamıyor. Yürek "nasır bağlayınca" göz  görmek istemiyor, dil yaralayıcı olabiliyor... Ağız ne kadar çok açılırsa göz giderek küçüldüğü için "görüş alanı" daralıyor, sonuçta görmez oluyor. 

İnsanın içindeki "fırtına" büyüdükçe fırtına öncesi sessizlik bazen patlamalarla sonuçlanabiliyor. kasılmalar çoğaldıkça dokunma duyusu da azalıyor, umarsızlık-duyarsızlık-ilgisizlik artıyor. Tüketim toplumlarında "kalabalıklar içinde yalnız ve çaresiz insan" imajı nasıl da acımasız gelir duyarlı insana. "Kalp kör olduktan sonra gözün görmesinde yarar yoktur" deyişiyle ne güzel-ne doğru söylüyor Hz. Ali. 

Bir zamanlar teknoloji böylesine gelişmeden, sanal dünya oluşmadan, hatta cep telefonları yaygınlaşmadan da   biz "iletişim" kurabiliyorduk; bazen beden diliyle, bazen bir kartla, bazen mektupla... Anlaşmak-iletişim kurmak için istemek ve hazır olmak yeterdi. Ancak belki de en önemlisi beyin ve yüreklerin "paylaşıma" açık olması, "duyarlı" olmasıydı... Neden günümüzde de olmasın...? 












9 Kas 2010

Can Bulmak-Yaşamak-Varolmak

Savaştan barışa, karanlıktan güneşe 
Çıkmayı özlediler hep; 
Tüm heykeller, bütün heykelcikler 
Yıllar, yüzyıllar boyu. 
Ama hep sustular, hep suskundular... 
Cansızdır, taştır, heykeldir dedik, 
Geçip gittik yanlarından çoğu kez. 
Oysa heykeller de ne çok şey anlatır; 
Görene, bilene, anlayana, duyana... 
Dillenir bazen sanki, cansız taşlar bile; 
Sorar, sorgular, hesap sorar, 
Yıllar, belki yüzyıllar öncesinden, 
Dağlar, denizler ötesinden... 
Dürter bir kalıp, bir kaide insanoğlunu adeta, 
Dokundurur, çarpar, seyreyler, 
Sorgular gidişatı sanki... 
Konuşmaz, konuşamaz elbette heykeller, 
Dudaktan okumayla bile anlaşılmaz, demek istedikleri. 
Ancak dikkatlice bakmak gerek gözlerine-yüreklerine, 
En usta yontucularla, içten-yürekten... 
Yüzlerine, yüzümüz kızarmadan, 
Gözlerine, utanmadan-sıkılmadan, 
Dokunmak bedenlerine, incitmeden-sarsmadan 
Ses vermek gerek cansız taşlara bile; 
Engin kıyılardan, dipsiz kuyulardan, 
Uçsuz bucaksız karalardan-ovalardan... 
Selamsız-sabahsız, emirsiz-komutsuz, 
Belki cansız, belki biraz umutsuz 
Dirençle-inatla-inançla; 
Birken bir olmak, milyon olmak, 
Yoktan var etmek, var olmak... 
Uzakları yakın kılarak fısıldamak; 
Evrene, dağlara, taşlara... 
Belki de haykırmak tüm gücümüzle, 
Ve gönül almak insanca; 
"Biz varız, yok olmadık, hazırız..." 

10 Eki 2010

İçimizdeki Bahar-İçimizdeki Barış

İlkbahar-Yaz-Sonbahar-Kış... Yıllardan beri, hiç duraksamadan-kanıksamadan aynı sırayla sayar hep çocuklar. Yılın ilk ayı ocak, ilk mevsimi de kıştır oysa. Neden tüm çocuklar önce ilkbahar derler... bilinmez. Acaba o yıllarda içleri bahar gibi aydınlık, bahar gibi umut dolu olduğu için mi...kim bilir? 

Çok eskiden biz de öyle sayardık; İlkbahar-Yaz-Sonbahar-Kış... "Bizim zamanımızda" demek hoş sayılmasa da, belki geçmişe dönmek bazen bugünü unuttursa da; gerçekten başkaydı o zaman mevsimler de, iklimler de... Her mevsim kendi güzelliği, kendi özelliğiyle yaşanırdı o yıllarda... 

Baharda; yeniden yeşeren ağaçlarla, inatla açan çiçeklerle umutlanırdınız. Yaz bazen yakıp kavursa da güneşi özlemiş olurdunuz. Güz mevsiminde; dökülen yapraklarla hüzünlenir, gözünüzü dinlendiren renklerle sakinleşirdiniz. Sonra gelen kış da gözünü korkutamazdı insanların. Alışık olunca, soğuğu bekler, en azından önlem alabilirdiniz. 

Oysa şimdilerde öyle mi? İnsanlar gibi iklimler de değişti; son yılların en sıcak yazları yaşanırken, diğer yandan "en soğuk-en dondurucu" kış geliyor diye kaygılar çoğalıyor. Mevsim değişikliklerine her an hazırlıklı olmak gerekiyor. 

Enler daima ürkütür insanı, hep normaldir insanın özlediği, beklediği. Kim ister en öfkeli, en alaycı, en sinirli ile beraber olmayı. İnsana bile "Adam gibi Adam" deriz, "İnsan gibi" diye de vurgularız çoğu kez. Dini- dili- rengi- ırkı onun özelidir, istemezseniz yaklaşmazsınız. Ama sevmemeniz de  aşağılamayı, küçümsemeyi, hakaret etmeyi, onun değerlerine dil uzatmayı gerektirmez. Çocuk bile benimsemediğine "mızıkçılık etme" der, uzaklaşır.

Mevsimler-iklimler değişime uğrayıp, "küresel ısınma" tüm hızıyla hüküm sürerken, "insan" olarak biz de başkalaşıyoruz. Yıllardır var olan güzelim şiirleri, türküleri, şarkıları, oyunları, filmleri bile "bizim-sizin-onların" diye damgalar oldu vefalı-güzel insanımız. Ne hazin-eskilerin deyişiyle-ya da "içler acısı"... 

Bugün "10 Ekim Dünya Ruh Sağlığı Günü"... Dünya Sağlık Organizasyonu (WHO) Sağlığı şöyle tanımlıyor; Sağlık; ruhsal, bedensel, toplumsal yönden tam bir iyilik halidir. Sağlıklı olmak önce kendimizle barışık olmakla başlıyor.İçimizdeki baharı öldürürsek; Barış nasıl yaşasın...? Herkesi "öteki" sayarak, dışlayarak  "kendimiz" olmayı nasıl-ne zaman başarırız? 


"Dünya gerçekleri" insanları dipsiz kuyulara yönlendiriyor zaten. Sorularımız derinlerde yankılanıp, cevapsız geri dönüyor. "Suya özlem" o yüzden belki... Yazlar çok sıcak, kışlar çok soğuk geçmesin, baharlar hep yaşansın istiyoruz o yüzden. Güz nasılsa yaşanacak zamanı gelince... Çocuklar haklı: İlkbahar-yaz-sonbahar-kış... sırasıyla, normal yaşanmalı her mevsim; ama bahar hiç eksilmemeli içimizden...

Dünyanın tüm dengesizliğine ve küresel ısınmaya rağmen; Hiç olmazsa birbirimizden soğumamak için yaşantımızdan iyiler, iyilikler, güzellikler hiç eksilmesin. Dileriz; dengemiz, akıl ve beden sağlığımız bozulmasın. Çocuklar daha çok "baharlar" yaşasınlar... 







5 Eki 2010

Yarınlarda var olabilmek...

Hayat akıp giderken geriye dönüp baktığımızda, ne çok şeyi unuttuğumuzun farkına varıyoruz. İnsan, doğası gereği kendisini mutsuz eden şeyleri pek hatırlamak istemiyor; belki bir savunma mekanizması, belki bir kaçış, belki de yaşamı daha kaygısız, daha rahat geçirme çabası... 

Hatırlamalar-unutmalar kişiye göre değişse de, toplumsal hafızaya kaydedilmesi-unutulmaması gereken ne çok olay, insan ya da değer var. Çocukluktan beri pek çok gereksiz bilgiyi, olayı, belleklerimize depoladığımız için mi çabuk unutuyoruz acaba? Zamanında kaç uzak ülkenin nüfusunu, yüzölçümünü, tüm madenlerini, en ayrıntılı şekilde savaşlarını bile öğrendik. Oysa onlar değil haritada yerimizi göstermek, varlığımızdan bile habersizdiler.

Belki o yüzden kendi değerlerimizi, insanımızı unuttuk, her "depremle" daha çok sallandık, yaraları sarmak yerine acıya tuz bastık. Maçlarda oyunlarda bile ortak sevinçler yaşayabilirken, bizim gibi düşünmeyeni-komşumuzu, yakınımızı, eski dostumuzu, arkadaşımızı-saf dışı ettik... Acaba o yüzden mi eskiden hiç kutlamadığımız, anmadığımız nice gün girdi hayatımıza; sevgililer günü olmasa insanlar birbirini hiç sevmez miydi, dedeler günü olmasaydı, çocuklar dedelerini aramaz mıydı...? 

Her şeyi genelleştirirken özel değerlerimizi, insani özelliklerimizi yitirdik belki de. İçten olmayan göstermelik kutlamalar, zoraki alışverişler, yapay davranışlar hangi özel günü "özel" kılabilir...? Ancak her konuda; daha iyiye ulaşabilme çabaları, daha güzel umutlar, sorunlara yönelik çözümler, "özel insanların" çoğalmasına katkıda bulunabilir. 

"Özel günler" özellikle; dünyanın karmaşasında yitirdiğimiz değerleri, unuttuklarımızı, unutturulanları, insanca duyguları, yeniden anmaya, hatırlamaya yol açması açısından güzel. Ancak keşke bir gün anıp ya da kutlayıp sonra günlerce-yıllarca unutmasak; genel konuları, özel insanları, insani değerleri..."Gündem dışı" sayıp  geride bıraktığımız her şey, bir kördüğüm gibi yeniden bizi çözümsüz sorunlara, çıkmaz sokaklara sürüklüyor.

Bugün "Dünya Öğretmenler Günü"... Eğitime emek veren insanlar için, öğretmenler için, "özel bir gün"... Yalnız bir gün değil, her gün, yıllarca, "eğitim" adına güzel şeyler olsun istiyor insan; kendini-çevresini, dünü- bugünü sağlıklı değerlendirip-eleştirebilen, çağdaş-bilimsel düşünebilen gençler yetişsin, yetiştirilsin umuduyla yarınları düşünmek istiyor... 

Her özel gün; sizin için, bizim için, hepimiz için "özel" olsun... 

  


4 Eki 2010

Çocuk Diliyle-Çocuk Gözüyle-Çocukça...

Çocuk Diliyle-Çocuk gözüyle-Çocukça... 


Sen çocuk, ben çocuk, o çocuk... 
Kim büyük...? 


Sen yanlış, ben yanlış, o yanlış... 
Kim doğru...?


Sen kötü, ben kötü, o kötü... 
Kim iyi...? 


Sen sinirli, ben sinirli, o sinirli... 
Kim sakin...? 


Sen öfkeli, ben öfkeli, o öfkeli... 
Kim rahat...? 


Sen yalancı, ben yalancı, o yalancı... 
Kim dürüst...? 


Sen suçlu, ben suçlu, o suçlu... 
Kim suçsuz...? 


Sen haklı, ben haklı, o haklı... 
Kim haksız...? 




Makbule Abalı 







27 Eyl 2010

Ziller Kimin İçin Çalıyor...?

Yeni bir Eğitim-Öğretim dönemiyle açılan okullarda, ziller de belirli aralıklarla çalmaya başladı. Onca ses arasında zilleri "gerçek anlamda" duyup-farkına varıp, kulak kabartabiliyor muyuz? Eğitim-Öğretimde ziller acı acı çalıyor, çınlıyor; kafamızda, yüreğimizde, beynimizde... Öğretmen, öğrenci, veli, anne-baba, yönetici, vatandaş olarak, ziller aslında hepimizi uyarıyor, düşünmeye yöneltiyor...  

İnsan olarak, duyu organlarımıza haksızlık ediyoruz bazen; belki önyargıyla, belki duygusalca, isteyerek ya da istemeyerek, onların görevlerini tam yapmalarını engelliyoruz. Görülmesi gerekenleri görmüyor, duyulması gerekenleri duymuyor, söylenmesi gerekenleri uygun zamanda, uygun biçimde dile getirmiyoruz. Görmezden, duymazdan geldiğimiz her şey, sonradan daha çok canımızı acıtıyor, karşılığında daha büyük bedeller ödüyoruz. 

Yaşarken öyle durumlarla, kişilerle karşılaşıyoruz ki bazen, gerçekten insanın içi sızlıyor; Çeşitli alanlarda, onca yıllık eğitim-öğretimin ardından, kazanılması gereken bilgi, beceri ve davranışlarda ne büyük eksikler, açıklarla mezunlar vermişiz.  Aslında çeşitli nedenlerle belli yaşlarda kazanılamayan davranışların, sonradan kazanılması da çok kolay olmuyor; gecikmeyi gidermek daha çok emek,çaba ve zaman istiyor. "Öğretmen, öğrenci, anne-baba, ya da yönetici olarak kimler nerede yanlış yaptı, hatalar olduysa, kimlerin payı ne kadardı, nasıl bir özeleştiri uygulandı, sorunun kaynağına, nedenlere inilebildi mi"... Çok yönlü, uzun zamanlı düşünmemiz gerekiyor. 

Aslında ziller hepimiz için çalıyor, hepimizi düşünmeye davet ediyor: Yıllar öncesini düşündüğünüzde; hangi öğretmenlerinizi adıyla hatırlıyorsunuz, kimleri düşünmek sizi rahatlatıyor, o yıllardan ne kadar olumlu-olumsuz izler taşıyorsunuz, o zamanlar bir bilgi ve görgü alışverişinden almaya ne kadar hazırdınız, ne kadar yararlanabildiniz...? Çocukluk veya gençlik döneminde (bilerek ya da bilmeyerek) yanılgılarınız, bugün nelere mal oldu? İyi örneklerden pay almaya hazırken, hangi kötü örneklerden etkilendiniz, ya da siz (uygun yaklaşımlarla)  istemesini mi bilemediniz...? 

Her alanda yaşamı farklı yönleriyle değerlendirdiğimizde; bazen "öğretici", bazen "öğrenici" konumundayız. "Öğrencilik", yalnız okulların dört duvarı arasında oluşan bir eylem değil: Güvenmeyi- güvenmemeyi, inanmayı-inanmamayı, umudu-umutsuzluğu, utanmayı-utanmamayı; acaba ne zaman, nerede, nasıl, hangi koşullarda ve kimlerden öğrendik...? Birbirimizi ne kadar tanıdık, hangi ölçütlerle değerlendirebildik? Sözsüz iletişimin bile geçerli olabileceği durumlarda-hiç iletişim kurmadan-kimleri nasıl incittik? Asıl olan "Hayat Okulunda" kendimizi ne kadar eğitebildik, hangi konularda "geçersiz not" aldık? 

Ziller içimizi titretiyor, bizi uyarıyor mu, yoksa duymazlıktan mı geliyoruz? Acaba işimize gelmeyen hangi durumlarda-iğneyi önce kendimize batırmadan- karşımızdakine çuvaldızı kullandık? Dakikaların değerini bilmezden gelip, saatleri, günleri, yılları nasıl acımasızca kaybettik. Gelişmiş ülkelerde zaman o denli önemliyken biz "yitirilmiş zamanlar ülkesi" olmayı nasıl başardık...(!) Doğru zamanda, doğru insanları bulabilmek için nasıl bir çabamız oldu, ne kadar yararlanabildik, kimleri onayladık, kimleri reddettik, kimleri damgaladık, "tanımadık-görmedik-duymadık-söylemedik"... 

Ne yazık yıllardır, çalan zilleri hiç duyamayanlar ya da duyuramadıklarımız da oldu... Okuma çağında: Okulda olması gerekirken; ovalarda,tarlalarda, atölyelerde, evlerde, başka işlerle uğraşan, hiç çocuk ve genç sayılmayanlar da vardı aramızda... Nice "Küçük Adam" zil seslerine bu yıl da çok uzak kaldılar; başka seslerin içinde sanki kayboldular, çalan zilleri hep "paydos zili" olarak algıladılar...

Severek, benimseyerek sürdürülen her iş, her meslek, kişiye değer kazandırıyor,topluma artı değer olarak geri dönüyor. Gönül rahatlığıyla, "yapmam gerekenleri yaptım" diyebilmek, her meslekte, ama asıl eğitimde çok önemli.Öğretmen olmak; dünyanın en zor ama en zevkli uğraşılarından biri... Bir öğretmen: öğrencilerinin yüreğini köreltmeden; görmeyi, anlamayı, dinlemeyi, düşünmeyi, yerinde konuşmayı, adil olmayı, uygun biçimde hakkını savunmayı, insana saygıyı kazandırabiliyorsa, kişiliği ve davranışlarıyla örnek olabiliyorsa başarıya da daha  kolay ulaşıyor. Bilgi açığı sonradan da tamamlanabiliyor, ancak kişilik oluşumu, kimlik kazanma uzun zaman alıyor, ruhsal zedelenmeler yaratıyor.


Eğitimde ödüller kadar caydırıcılar da önemli kuşkusuz: Hoşgörüsüzlük kadar aşırı hoşgörü de zararlı; zamanında kurallar öğretilmemiş, benimsetilmemişse, sonradan karşılaşılan yasaklar -cezalar, zamansız öfke patlamalarına neden olabiliyor. Her konuda; özgüvenli, cesaretli olma, haksızlıklara karşı çıkma, ancak "insan duyarlılığında" kabul görebilir. Kendisiyle ve çevresiyle barışık olan insan, bedensel güce, şiddete  başvurmaksızın, daha etkili olabilecek başka çözüm yolları arayabiliyor.  


 Öğretmenler, bazı durumlarda tüm çabalarına rağmen-çeşitli nedenlerle- bazı öğrencilerine ulaşamayabilirler de. Öğretmen olmak tabii ki her şeyi bilmeye yetmiyor;  yanılgıları açıklamak, gerektiğinde özür dileyebilmek , kişinin değerini düşürmez, saygınlığını artırır. Bilgeliğin özünde; sevgi, alçakgönüllülük, adil olabilme, bağışlama, hoşgörü var. Keşke öfkeye yenik düşmeden, zamanında mantık-duygu dengesi kurulabilse...Yüzyıllar öncesinden Konfüçyüs ne güzel sesleniyor: "Bilmediğini bilenin arkasından gidin. Bilmediğini bilmeyeni uyandırın. Bilmediğini bilene öğretin. Bilmediğini bilmeyenden kaçın." 


Her konumda alınan diplomanın derecesi, büyüklüğü, sayısı, her zaman kişinin "adam" olmasına yetmiyor. Deneyim, birikim, etkileşim, paylaşım, ve en önemlisi zaman, diplomayı zenginleştiriyor, ya da değer kaybettiriyor...Her yıl okullar açılıp ziller yeniden çaldığında:  Bir öğretmenin, insan yetiştirme uğraşı verenlerin yüreği çarpıyorsa, duygulanıp düşünüyorsa, çözümler üretebiliyorsa; iyi şeyler, güzellikler sürecek demektir.
   
Sadece eğitim kurumlarımızdan değil, "hayat okulundan" da yeterli bir diploma alabilen İNSAN sayısını artırabilsek; daha umutlu, daha güvenli bir ülke olabilir miydik acaba? Ziller çalarken; zaman çok geçmeden,keşke hepimiz kulak kabartıp duyabilsek, kendimize düşeni yapabilsek... 


















20 Eyl 2010

Çocukça Bir Düş-Kırıklığı...


Çocuk olmuş bir gün düşlerinden birinde, 
 Bir masal ülkesinde; 
 Oyunlar oynamış dünya çocuklarıyla, 
 Kavgasız-çıkarsız, yalansız-dolansız... 
 Koşmuş, zıplamış 
 Rengarenk kır çiçekleri toplamış. 
 Tırmanmış dağlara korkmadan, 
 Gökkuşağında sallanmış, 
 Merhaba demiş, güneşe, aya... 
 Kuşlarla tanışmış gökyüzünde, 
 Uçurtmalar uçurmuş, 
 Selam göndermiş yeryüzüne;
 Doğadaki tüm canlılara... 
 Temiz pınarlardan sular içmiş, 
 Acıkmış, katıksız ekmekler yemiş,
 Dalından koparmış taze meyveyi. 
 Soluklanmış, ciğerleri bayram etmiş 
 Yorulmuş deliksiz bir uyku uyumuş, 
 Yıldızlara sevdalı...

 ....................
 Bir uyanmış; düşler kırılmış...  
 Her yer darmadağın,
 Dünya eski dünya; 
 Aynı hızla dönüyormuş...  


                                Makbule ABALI

8 Eyl 2010

Kumbaralı Bayramlar


 Bayram gibi günler yaşasın çocuklar;
 Coşkulu, duygulu, şarkılı, türkülü,
 Eskisi gibi heyecanlı,
 Bahar gibi, bayram gibi... 
 Sudan ucuz olsun gene şeker,
 Kandırılmasınlar bir elma şekerine.
 Almaya alışmadan fazlasını;
 Bir küçük mendil, bir avuç yemiş, 
 Utanarak alınırsa da bayram harçlığı, 
 Doğru kumbaraya.
 Tıka basa dolmasa da kumbara,
 Minik yüreklere yeter onca para... 


                                Makbule ABALI

7 Eyl 2010

Gözle Görmek-Yürekle Duymak...

"Gözler ruhun aynasıdır." demişiz; Yıllar boyu göze ne çok anlam yüklemiş, ne çok deyim, ne çok söz üretmişiz göz üstüne... Yalnız bizde değil, dünyanın her yerinde, gözler üstüne pek çok şey yazılmış, çizilmiş: "Güzel görmek isteyen bir kez, doğru görmek isteyen iki kez bakar" diyen Amiel'e katılmamak mümkün mü...? "Sanatçıya iki göz yetmez" derken Lamartine, sanatçı duyarlılığını, gerçek sanata bakışı ne güzel dile getirmiş.

Çocuk gözlerindeki saflık, doğallık, içtenlik nasıl da huzur verir insana... En az değişime uğrayan gözlerimiz olmasına rağmen, büyüdükçe neler görür de gözleri kocaman olur çocukların? "İnsan ancak yüreğiyle baktığı zaman doğruyu görebilir, gerçeğin mayasını gözler göremez" derken kim bilir neler düşünmüş Exupery...?

Gene de önce gözle başlamış pek çok sevda; yürekle sürmüş, göz yanılınca yürek de aldanmış kimi zaman, yürek soğuyunca göz de görmezden gelmiş... Yalnız gözle değil, yürekle de tanımak, yanılmaları en aza indiriyor kuşkusuz, öyle olmasa hiç göremeyen görme engelliler nasıl da acı çekerlerdi kim bilir? Oysa pek çoğu, tam görebilen nice insandan daha duyarlı... Gözleri görmeyen Aşık Veysel, onca güzel eseri nasıl da yürekten yorumlamış, çalmış, seslendirmiş...


Gözden göze bağlantılar bazen çok çabuk kurulurken, neden yürekten yüreğe köprüler oldukça geç inşa edilir, ve bazen çok çabuk yıkılır...? "Kalp kör olduktan sonra gözün görmesinde yarar yoktur" diyen Hz. Ali ne doğru söylemiş. Görüntü ve gürültü karmaşasında gözler görmez, kulaklar duymaz olunca yürek çaresiz kalmaz mı...? Ta derinden, yürekten düşünmeye çalıştıkları için mi, naif-kırılgan insanlar çabuk tükenirler...?

Yürekten düşünmeyip, yalnız gözlerimizle yetinseydik, yaş aldıkça gözleri zayıflayan insanlar için haksızlık etmiş olmaz mıydık? Ortalama ömür yaşının üstünde öylesine genç beyin var ki... Çok yönlü bakmadan görmek, ya da gerçekleri görmezden gelmek; gözlerimize, yüreğimize, beynimize, kendimize, ihanet değil midir...?

Gözlerimiz de yanılabilir elbette: Farklı amaçlarla kullanılırsa "insanları yanıltma sanatı" da diyebileceğimiz illüzyon; gözün var olanı yanlış algılaması, halüsinasyon ise hiç olmayanı varmış gibi algılaması olarak tanımlanıyor. Ne yazık, algı bozuklukları insanın uyumunu da güçleştiriyor, yanlış kararlara neden olabiliyor... 


Nedense tüketim toplumlarında "göz görgüsü" giderek azalırken, "beyin ve yürek açlığı" bir türlü doyurulamıyor. İnsanlar birbirini tanımaya, anlamaya çalışmadan, görüş alışverişi yapmadan, "göze girme" veya "gözden düşme"     durumları yaşanabiliyor.Çabuk öfkeleniyor, çabuk damgalıyoruz, "gözden ırak-gönülden uzak" diyerek kutuplaşmalar yaratıyoruz. Renk tablosunda kaç renk olduğunu unutup, "göz göre göre" birbirimizi aldatıyor, yanılgılara düşüyoruz... Neden ve nasıl bu hale geldik, hiç sorgulamıyoruz...


Oysa, bu topraklarda yetişen Mevlana, yıllar öncesinden ne güzel seslenmiş: "Sevgide güneş gibi, dostluk ve kardeşlikte akarsu gibi, hataları örtmede gece gibi, tevazuda toprak gibi, öfkede ölü gibi ol."



Keşke toplum olarak, birey olarak hepimiz;olduğumuz gibi görünmeyi başarabilsek, göz-yürek-beyin işbirliğiyle kendimizi gözlesek önce,  kendi dokunulmazlığımıza dokunarak, hatalarımızı göz ardı etmeden gerçekçi değerlendirmeler yapabilsek... Böylece "her konuda" daha güvenilir, daha dürüst seçimler yaparak, daha sağlıklı kararlar almaz mıydık...?