31 Ağu 2010

ONUR...


 Onurlu bir yaşamdı onunki; 
 Hiç ödün vermedi ilkelerinden, 
 Altın tepsilerde sunuldu caydırıcılar, 
 Elini bile sürmedi... 
 Ne teklifler kondu önüne; 
 Eğilmedi, bükülmedi, diz çökmedi,
 Dünyası kararsa da bazen, 
 Alnını hiç karartmadı.
 Güneşe döndü hep yüzünü, 
 Aldanmadı, şaşırmadı. 
      ...........
 Yok oldu, unutuldu dese de kimileri; 
 Adı dillerden düşmedi, 
 Değeri hiç tükenmedi... 
                
                                 Makbule ABALI                   


                                 

23 Ağu 2010

Ağacın Duygusallığı...

 

  Görkemli bir ağaç vardı
  Yüksek tepelerden birinde
  Duygulu mu duygulu... 


  Suyu içerken yudum yudum
  Yağmuru sevdi ağaç
  Yaprakları savrulurken arada
  Rüzgâra kızdı ağaç
  Doludan ürktü, titredi
  İncindi...
  Kar sularıyla tam doydu
  Rahatladı...
  Kuşlar kondu dallarına
  Umutlandı...
  Çocuklar toplarken meyvesini
  Gururla salındı...
  Gölgesinde barındı insanlar,
  Nasıl da mutlu oldu...
  Sonra günlerden bir gün,
  Dalları kesildi ansızın
  Şaşırdı, haykırdı,
  Kökten vuruşlarla canı yandı...
  Baltaya küstü ağaç
  Oysa baltanın suçu yoktu
  Kullanan bir başka eldi...
  Hiç bilemeden
  Yıkıldı gitti ağaç... 

 Makbule Abalı

                            

 

21 Ağu 2010

SINANMAK...

Sınavlar yaşamın her aşamasında var: O yüzden mi "sınav" denince içimiz titriyor, hepimiz kaygılanıyoruz; Yeni bir okula başlama, yeni bir iş, yeni bir hayat, bir yer değişimi, ana- baba olma, yeni bir yaşam kurma... Hepsi bir sınav ya da sınanma değil midir, hayatı boyunca kim sınanmamıştır ki...? 

   Eğitim-Öğretim Alanındaki sınavlar, öğrenci ya da adaylar açısından ayrı bir önem taşıyor. Yılların birikimini, emeğini, çabanızı, bilginizi, yeteneğinizi, aynı zamanda heyecanınızı, özgüveninizi, birkaç saat içinde test ediyor, bir bakıma kendinizi sınıyor, değerlendiriyorsunuz... Bu yıl, olumlu- olumsuz yönleriyle sınavlar gündemden hiç düşmedi, sınav sonuçlarının her açıklanışında bir düşünce karmaşası yaşandı.

   Geçmişte ÖSYM'nin düzenlediği sınavlar-zaman zaman bazı hatalar yaşansa da-iyi bir ölçme aracı sayılırdı. Günümüzde sınav sonuçlarıyla yalnız öğrenciler, okullar, öğretmenler, yöneticiler değil, aynı zamanda MEB, YÖK, ÖSYM' de sınanıyor. Sınav sonuçlarında yaşanan karmaşa ve düzensizlikler; adaylarda eşitlik ya da adalet anlayışını zedelemez mi, gelecek kuşaklarda bilime, kurumlara güvensizlik yaratmaz mı...?

   Öğrenci Seçme ve Yerleştirme Merkezi (ÖSYM) Başkanı Profesör Dr. Ünal Yarımağan'ın açıklamasına göre, Kamu Personeli Seçme Sınavındaki iddialar araştırılıyor: Bu yıla kadar Eğitim Bilimleri Testindeki 120 sorunun tamamını yapan yokken, bu yıl 350 kişi var, bu kişilerden bazıları geçen yıl aynı testten hiç puan almamışlar, tam puan alanlardan bazıları da evli çiftler. Bir yılda böylesi bir "başarı" istatistikçileri de şaşırtabilir.

   Her sonuç insanı düşüncelere yöneltiyor:
  
   Sınav sonuçlarında en üst sıraları paylaşanlar, meslek yaşamlarında da "en iyiler" arasında olabilir mi...?

    "Güvenmek ve inanmak" konulu objektif, önyargısız, bilimsel bir sınav yapılsa; çocukların ana-babalarına, öğrencilerin öğretmenlerine, öğretmenlerin yöneticilerine, yöneticilerin kurumlara yönelik sonuçları nasıl olurdu? Olumlu ya da olumsuz örnekler, bireyin "iyi insan olma" çabasını ne kadar etkiler?

     Yenilgi, düş kırıklığı, öfke, sinirlilik, isyan duyguları, içsel duygu patlamaları, ruhsal fırtınalar, kişinin akıl ve ruh sağlığını, bedensel, psikolojik ve sosyal dengesini ne ölçüde bozar?

    Çok çaba harcayıp başarısız sayılmak, haklı iken haksız konuma düşmek, aynı durumda "farklı" uygulamalarla karşılaşmak, çok yol aldığını düşünürken "arpa boyu" gitmiş sayılmak, değişen değerlerle "kabul görmek" insanı nasıl değiştirir, oluşmuş "yaraları" kimler, nasıl onarabilir?
 
    Sınav düzenleyici kurumlar veya yetkili birimler de zaman zaman kendilerini "sınamak-değerlendirmek" isterler mi acaba? Örneğin bir SDS(Sorumluluk Değerlendirme Sınavı) olsaydı sonuçlar kimleri sevindirir, kimleri üzer, kimleri şaşırtırdı? 
   
    Duygusal zekâmız sınanmadığı ya da ölçülmediği için mi, toplum olarak çabuk sinirlenip öfkeleniyor, birbirimizi incitip hırpalıyor ve sonuçta hataları düzeltemeden gene yanlışlara düşüyoruz? 
    Önce kendimizi sınayıp değerlendirmekle başlıyor her şey...

     
     

15 Ağu 2010

HAYAT AKARKEN DÜŞÜNCELER...

  Hayat akarken, zamanı başa almak mümkün olsaydı; kimler nerelerde yavaşlamak veya duraklamak isterdi, kimler geriye dönüşü hiç istemezdi, kimler bambaşka bir yaşam hayal ederdi?

   Çocukların yönettiği bir ülke olsaydı; gelecek nasıl planlanır, paylaşım nasıl sağlanırdı, kim haklı, kim haksız nasıl belirlenir, kimler hangi değerlerle dost ya da düşman sayılırdı?

   Yetişkinler zaman zaman çocukların dünyasına konuk olup; onların içtenliğini, doğallığını, çıkarsız-yalansız sevgilerini, paylaşımlarını izleseler, daha sakin, daha anlayışlı, hoşgörülü ve duyarlı olurlar mıydı acaba?

    Neden çocuklar hep büyümek isterken, bazı büyükler hep çocuk olmayı özler, ya da kimi yetişkin hiç büyümez, hep "çocuk gibi" davranır?

    "Karınca bile ezemem" diyen insanlar, nasıl olur da "trafik canavarı" haline dönüşebilir, başka hangi ülkede bayramlarda "trafik kazası" istatistikleri tutulur?

      Hayatın içinde pek çok olayda, pişmanlıklar ve acılar paylaşılsa sorumluluklar da artar mıydı?

      Dünü unutup, yalnız bugünü yaşayan, gelecekten hiç söz etmeyen insan için mutluluk, nereye kadar sürer, mutsuzluk nerede başlar, sonuçtan kimler, ne kadar payını alır?

      Akıl ve mantık terazisini kullanmadan, düşünce süzgecinden geçirmeden, her sunulanı veya her teklifi onaylayan kişi, sonuçta sorunlarla başa çıkabilir mi?

      Yönetenlerle yönetilenler arasındaki mesafeyi kim belirler, kimler değiştirir, bu mesafe neden giderek açılır, ya da erişilmez olur?

       Seçenler ve seçilenler "çıkarsız" düşünüp; düşüncelerini maskesiz, yalansız dile getirselerdi, neler değişirdi, nelere şaşırırdık?

       Korku sonradan kazanıldığına göre, başlangıçta kimler, nasıl korku yaratır, kimler korkularını yenebilir, ya da yenik düşer?

        Kendinden başkasını hep küçümseyen, değer vermeyen insanların evinde dev büyüteçler, dev aynalar mı bulunur?

         Para en tepedeki değer olursa; kimlerin, nasıl değişime uğradığını kim bilebilir, kimler yargılayabilir?

         Tutkularına tutsak olan insanlarda; beyin ne kadar süre sağlıklı komut verebilir, göz ne kadar görmez, kulak ne kadar duymaz olur?

          "Çok seslilik" neden bazen "çok konuşmak" olarak algılanır, dile hükmetmek çok mu zordur, kendisiyle bile barışık olmayan insanlarla barış nasıl sağlanabilir?

           Umutlar ve hayaller hangi ölçütlerle belirlenir, hangi hayatlara nasıl anlam katar? En güç durumlarda bile, "yaşama sevinci" değil midir insanı hayata bağlayan, hayatın akışını sağlayan...?


  

11 Ağu 2010

YARA ALMAK...

      Ok yarası deler 
      Borç yarası iteler 
      Böcek yarası ürkütür 
      Bıçak yarası sindirir 
      Kulak yarası yanıltır 
      Göz yarası aldatır 
      El yarası acıtır 
      Dost yarası ağlatır 
      Çocukluk yarası geriletir 
      Gençlik yarası geciktirir 
      Yürek yarası inletir 
      Yaşlılık yarası incitir 
      Beyin yarası düşündürür 
      Onur yarası süründürür 
      Dil yarası öldürür... 

                        Makbule ABALI        

3 Ağu 2010

HAYVANLAR ALEMİNDE DÜŞÜNMEK...

 Her canlının kendine özgü bir dünyası, onu diğerlerinden ayıran özellikleri, başkalıkları var. Hayvanların da insanlar gibi hayatını sürdürme çabası, beslenme, çoğalma, türünü devam ettirme isteği, tehlikelere karşı savunma kaygıları var.

 Zaman zaman hayvanlar dünyasıyla ilgili bir düşünce yolculuğuna çıkmak, onları daha iyi tanımaya, korumaya yardımcı olur mu acaba ? Belki bu yolla "insan" olarak da kendimizi daha iyi tanır, bizi diğer canlılardan ayıran özelliklerimizin bilincinde olarak, çevremizdekilere daha "insancıl" davranabiliriz... 

 Duygulanmak yalnızca insana özgü müdür? Neden bazı hayvanlar bile  duygularını-sevgi, öfke, ya da kızgınlıklarını- gösterebilirken, bazı insanlar duygularını uygun yollarla dile getirmeksizin acımasızca saldırıya geçebiliyorlar. 

  Doğayı, hayvanları, bitkileri sevmeyende "insan sevgisi" olabilir mi?
  Çocuklar, sözsüz iletişimi daha iyi bildikleri için mi hayvanlarla daha kolay anlaşabiliyorlar?

  Bazı hayvanları "saldırgan ve tehlikeli" sayarız, oysa hangi canlı insandan daha güzel, daha iyi, daha yararlı ya da tam tersi, daha korkunç, daha daha kötü, daha zararlı işlere önderlik edebilir?

  Özgürlük ve bağımsızlık tutkusu mudur kuşları gökyüzüne salan?
 Muhabbet kuşlarında erkek kuş eğitilirse pek çok sözcüğü söylerken, neden dişi kuş hiç konuşmayıp, yalnızca ötmekle yetinir?

  Keçiler, koyunlar, inekler otlarken; zararlı, zehirli bitkileri ayırdedip yemiyorlar da insanlar nasıl kötülerden, kötülüklerden korunamıyorlar?
Kötü amaçlı insanlara "yılan gibi" derken, kaç yılana "haksızlık" yapılır acaba?
  
   Bazı insanların kurnazlığına, kötü niyetine tilkiler bile şaşırıp pes edebilirdi.
Yaptıklarından utanç duymayan, yüzü kızarmayan bazı insanlar neden boğa gibi saldırgandırlar, ama arenalara çıkmaya hiç cesaretleri yoktur?

   Kedi ile köpek bile geçinebilirken, bazı insanlar neyin kavgasını sürdürürler? Kedi hep dendiği gibi "nankör" olsaydı, kilometrelerce uzaktan evini bulma çabasına girer miydi?

   Horoz erken uyandığı için mi öter, tavuklara kendini kanıtlamak için mi?
Çekirge çok ses çıkardığı için mi çabuk yorulur, yorulduğu için mi çok ses çıkarır?

   Göçebeler gibi sırtında evi, özgür, rahat, yavaş hareket ettiği için mi kaplumbağalar çok uzun yaşar? Bıkmadan usanmadan daldan dala konup, her çiçekten bal aldığı için mi kelebek çabuk yorulur, ömrü bir günlüktür?

   Balıklar insanoğlunun denizleri bu kadar kirleteceğini bilselerdi, gene de denizde yaşamak isterler miydi? Derin denizlerdeki balıkların eti kolay ulaşılamadığı için mi daha temiz ve sağlıklıdır?

   Dünya ve doğa hızla kirletilip, pek çok değer tüketilirken, bazı insanlar bu durumdan hiç de rahatsız olmazken, bazı hayvanlar nasıl oluyor da hep "temiz çevre" arıyorlar? Caretta carettalar soylarını sürdürmek amacıyla yumurtalarını bırakabilmek için en temiz sahilleri seçiyorlar...

   Arıların bir yandan çok yararlı bir besin olan balı üretmeleri, tehlike anında ise sokup zehir salmaları ilginç değil midir?
Canlıların kendi türleri arasındaki dayanışmasını tam olarak bilip kavrayabilseydi insanoğlu, gene de o korkunç savaşları sürdürür müydü acaba?

   Hayvanat bahçesine tutsak edildiklerinde vahşi hayvanların, evsiz-dostsuz kaldıklarında evcil hayvanların nasıl acı çektiklerini kim bilebilir?
Orman yangınlarında kuşların, küresel ısınmada penguenlerin, kutup ayılarının, deniz kirlenmesinde balıkların, otlaklar kuruduğunda ot yiyen hayvanların sıkıntısını kim anlar, kimler paylaşabilir...?

   İnsan olarak dünyaya geldiğimiz için belki şanslıyız, ancak "İNSAN" olabilmek için ne kadar çaba harcıyoruz?
Önce insana ve sonra doğadaki diğer canlılara ne kadar duyarlıyız; olumsuzluklarda, kötü koşullarda, yardım beklediklerinde, onları ne kadar koruyor, kolluyor, ya da acılarına ortak olabiliyoruz...?