22 May 2011

GÜVENİLİR OLMAK

İnsanların güvenini kazanmak, "güvenilir insan" olmak pek kolay değil. Yaşam boyu doğrularla yanlışların akıl ve mantık terazisinde dengelenmesi gerek. Övgüyle yerginin yerinde kullanılması, ilkelerden ödün vermeksizin inanılan değerlerin  sonuna kadar savunulması, bazen herkesin onayladığı bir olay veya davranışta bile kendi görüşünü ortaya koyabilmek... Güvenilir olmanın bedelleri bazen ağır olabilir elbette, ancak vicdani sorumluluk, vicdani rahatlık her şeye değmez mi?

"Güvenilir olmak"; öncelikle yalansız, dürüst, objektif, ön yargısız, tarafsız olmayı gerektiriyor. Bazen çocuk saflığı ve duyarlılığı bile olan biteni en yalın, en tarafsız biçimde özetlemeye yarayabiliyor. Tıpkı masalda terzisi tarafından aldatılan kral öyküsü gibi. Herkes alkışlarken bir çocuk gerçeği dile getirmişti.

Bazen gazetelerde onca olumsuz haber arasında bir güzel haber insanın içini aydınlatıyor. Kocaeli Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Onur Hamzaoğlu, çevresel kirlenmeyi tüm gerçekliğiyle dile getirdiği için belediye başkanlarınca halkı paniğe, korkuya yönelttiği için suçlanmış, savcılığa suç duyurusunda bulunulmuş. Oysa sayın Hamzaoğlu, Dilovası'nda yaptığı araştırmalarda ilçede yaşayan annelerin sütü ile beslenen bebeklerin dışkısında ağır metaller olduğunu kamuoyuna duyurmuş.

Nedense doğrularla yanlışlar birbirine karışır bazen. "Doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar" deyip yıllarca yanlışlara tepki göstermemeyi benimsemiş kimimiz. Bir dürüst insanın, bir bilim adamının gerçekleri dile getirmesi nasıl da sevindiriyor bizleri. Kendine saygısını yitirmeyen onurlu insanlarımızın varlığını bilmek ne güzel. Keşke Kütahya'daki siyanür karışımının boyutu da gerçek yönüyle, cesaretle açıklanabilse. Her konuda, asıl önlem alınmazsa sonradan yaşanacak panik ve korku çok daha büyük olmaz mı?
Her alanda; işini gerektiği gibi yapan, dürüst, güvenilir, tarafsız, objektif, doğruları savunan insanlara nasıl da özlem duyuyoruz.


15 May 2011

YAŞAM BİR SINAV MIDIR?

Kaç yaşında olursak olalım, yaşam boyu sınavlarla karşı karşıyayız. Zor bir işin üstesinden gelme, yeni bir girişim, bir uyum süreci, kendini kanıtlama çabası, yeni bir kente alışma, iş bulma, eş bulma.... her biri kişisel bir sınav değil midir?" Sınav" karşılığı sözlüklerde şöyle belirtiliyor: Bilgi derecesini anlamak için yapılan yoklama, imtihan, test. Direnme, dayanışma, güç gerektiren, sonuçta bir tecrübe kazandıran zor durum. Her sınav kişiyi zorluyor, bir uğraşıyı beraberinde taşıyor, doğal olarak kişi veya yakınları için stres yaratabiliyor.

Sınav sözcüğü bile öğrencilerde yoğun duyguların yaşanmasına neden olabilir. Yıllarca eğitimin farklı konumlarında çalışırken bu durumu yakından gözledim. Emeklilik sonrası bir dershanede 10 yıl "rehber öğretmenlik" deneyimim, sınavların öğrencilerde yarattığı psikolojik baskıyı çok daha net gözlememi sağladı. Gelecek kaygısı, kendini kanıtlama çabası, bilgiyi ortaya koyamama endişesi, zamanı yeterince kullanamama düşüncesi, yanlış işaretleme sıkıntısı.... ve daha pek çok konu.... Sınav öncesi günlerce uyuyamayan, çeşitli psikosomatik rahatsızlıklar yaşayan, psikolojik yardım alan, kaygılar yaşayan, günlük yaşamı altüst olan öğrenciler tanıdım. 

Günlerdir haberlere konu olan "Yükseköğretime Giriş Sınavı" ile ilgili olarak şifre iddialarında öğrenciler adına büyük üzüntü duyuyorum. Karar aşamasında öğrenciler ve eğitimciler adına temsilci bulunmayışını büyük eksiklik olarak nitelendiriyorum. Herkes adına test kitapcığı ve kitapcık sayısı kadar cevap anahtarı zaten kuşku yaratacaktır. Eskiden 10 çeşit soru kitapcığı ve 10 cevap anahtarı bulunurdu, kime hangi kitapcığın geleceği belli değildi. 

ÖSYM tarihinde bu kadar çok sayıda itiraza hiç rastlanmamıştır.(70000 kişi) İtiraz sonuçlarına göre sıralamanın değişmesi gerekirdi, bazen bir net yüz kişinin önünde yer açabilir. Başarı-başarısızlığa göre testleri ortalamaları değişecektir, bu da puanlara yansımalıydı. Sonuçların açıklandığı gün hala yeni sonuçlar açıklanıyordu.

İlk 1000 içinde yer alan kişilerin kağıtlarının incelenmesi yeterli  olabilir mi? Ortalarda yer alan adayların kağıtları da incelenebilirdi. Kitapcıkta işlem yapmadan matematik sorularını işaretleyen adaylar dikkat çekmeliydi. Matematik testini tam yapıp, diğer testlerde çok başarısız olan adaylar dikkat çekmeliydi. (şifre matematikte ağır basıyor.)

Yaşam boyu pek çok sınavla karşılaşıyoruz, karşılaşacağız. Sınavlarda başarı ya da başarısızlık doğal, ancak her şeye rağmen belirsizlik kötü. Yeterli oranda heyecan normal, ancak kaygı rahatsız edici. Güvensizlik başarıyı olumsuz etkileyen bir faktör. Gençlerle empati kurduğumuzda onları çok iyi anlayabiliyoruz. 
YGS sonuçları, eski bir eğitimci olarak beni tatmin etmedi. Dileriz; LYS (Lisans Yerleştirme Sınavı) kimseyi üzmeden, sağlıklı bir şekilde uygulanır, gençlere kaybettikleri güveni yeniden kazandırabilir, gerçek başarıları değerlendiririz... 

  

11 May 2011

BİR BAHAR DALINA TUTUNMAK...

Yazmayalı ne çok zaman olmuş. Baharın ilk iki ayını geride bıraktık, Mayıs ayı tüm görkemiyle devam ediyor. Uzun zamandır erişemediğimiz bloglara ancak bugün ulaşabildim. Yaşamın her alanında engellemeler can sıkıcı oluyor. İsteğiniz ve iradeniz dışındaki engeller, "engelli" bir yarıştan farklı elbette. Nedeni çok belirgin olmayan ket vurmalar her yaşta insanı mutsuz edip, içsel tepkilere yol açıyor. Ancak şimdilerde bahar henüz bitmeden, baharın güzelliklerini yaşayıp, "bir bahar dalına tutunmak" gerek. 

Kışın ardından, doğanın yeniden dirilişine, uyanışına bir bahar dalında tanık oldunuz mu hiç? Soğuk, bulutlu kış günlerinin ardından birden açıverir çiçekler... Kupkuru bir dal üzerinde nasıl, ne zaman oluşmuştur onca çiçek... Şaşırır, sevinirsiniz, içiniz ısınır, umutlanır, duygulanırsınız. Yeniden dört elle sarılmak istersiniz bir şeylere. Toz-duman, kir-çamur arasında yıkanır, arınırsınız adeta. Her şey yeniden başlar... Her şeye rağmen direnmek geçer aklınızdan; uçsuz bucaksız bir denizde, önünüzü göremediğiniz bir siste veya karanlık bir tünelde, bir göçük altında, birden beliriveren ince bir ışık gibi, yeni bir umut, yeni bir yol, yeni bir gün doğar yaşamınızda...

Onca sorun içinde, kirlenmiş, yozlaşmış onca değer arasında "umudumuz" da giderse yitirecek ne kalır geriye? Yoğun yaşam koşulları, stres, öfke, heyecan, vücudumuzda adrenalini yükseltirken, kontrol mekanizmalarımız, sağduyumuz, hoşgörümüz, iyiyi-güzeli ayırt edebilme yetilerimiz de zayıflamıyor mu? Oysa en az beden sağlığımız kadar ruh sağlığımız, akıl sağlığımız, duygusal zekamız da önemli değil mi?

Ünlü şairimiz Orhan Veli, doğanın uyanışını ne güzel dile getirmiş şiirinde:
"Deli eder insanı bu dünya
Bu gece, bu yıldızlar, bu koku
Bu tepeden tırnağa çiçek açmış ağaç..."
O yıllarda çevre kirliliği, değerlerin yozlaşması, sorunlar elbette günümüzden çok farklı idi. Dünyayı yaşanabilir kılmak kolay değil. Ama küçük çabalarla, tepeden tırnağa çiçek açmış, meyve vermeye hazır ağaçları çoğaltmak mümkün. Çok geç olmadan, bir bahar dalını yakalamak istiyor insanoğlu. Geç gelen baharlarda soğuk vurur tüm çiçeklere. Her şeye rağmen umutla tutunmak gerek bir bahar dalına...




26 Şub 2011

HASAN ÂLİ YÜCEL'İ ANMAK...

Bazı görevler, makamlar vardır; kişilerle özdeşleşmiştir adeta, efsane gibi, yıllar sonrasında da hep anlatılır, dilden dile aktarılır yapılanlar. Makama değer kazandıran, kişiler-kişilikler. Zamanında sevenleri-sevmeyenleri, yaptıklarını onaylayıp-onaylamayanlar olmuştur elbette. Ama asıl, eserler-adlar geriye kalan...   
Bugün, ölümünün 50. yılında anılan Hasan Âli Yücel, aradan geçen onca yıla rağmen unutulmayan, saygınlığını hiç yitirmemiş bir Milli Eğitim Bakanı, eski bir devlet adamı. Doğumunun 100. yılı olan 1997 yılı da UNESCO tarafından "Hasan Âli  Yücel Yılı" olarak ilan edilmişti.

Hasan Âli Yücel'in çocukluk ve gençlik yılları, zor savaş yıllarıdır. Sonraki yıllarda da genç yaşlarda hep  önemli sorumluluklar üstlenmiştir. İstanbul Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, Felsefe bölümü mezunudur. Felsefe ve edebiyat öğretmenliği yapar, şiir ve inceleme yazıları, kitapları vardır. Otuz yaşında Milli Eğitim Bakanlığı müfettişi, otuz altı yaşında Ortaöğretim Genel Müdürü, kırk bir yaşında Milli Eğitim Bakanıdır.

Bakanlığı süresince, inandığı değerler çerçevesinde hep güzel işler gerçekleştirmeye çalışır. Ülkede bilimsel anlamda bir eğitim-kültür-sanat seferberliği başlatır. Uzun zamanlı eğitim politikalarının belirlenmesi, İlköğretimin yaygınlaşması, Köy Enstitüleri uygulaması, ilk Milli Eğitim Şurası, dünya klasiklerinin çevirisi, dil çalışmaları, O'nun bakanlığı zamanında üzerinde önemle durduğu konulardır. En uzun süre görevde kalan Milli Eğitim Bakanıdır. Yedi yıl yedi ay görevde kalmış, daha sonra kendi isteğiyle istifa etmiştir. Bakanlıktan ayrıldıktan sonra da, kişisel kırgınlıklarına rağmen, ülke için, daha güzel bir gelecek için yılmadan çabalarını sürdürür. 
Oğlunun deyişiyle "çağın en güzel gözlü maarif müfettişi", 26 Şubat 1961'de aramızdan ayrılır. 

Her makamın, her görevin zorlukları, her liderin bir insani öyküsü var elbette. Her zorluk özveri gerektiriyor. Hasan Âli Yücel'in oğlu ünlü şair Can Yücel, "Hayatta Ben En  Çok Babamı Sevdim" adlı güzel şiirinde bütün çocuklara tercüman oluyor belki de.  Görevleri nedeniyle, zamanında çocuklarıyla yeterince birlikte olamayan bütün babalara seslenir gibi adeta...
................
"Geldi mi gidici-hep, hep acele işi!
Çağın en güzel gözlü maarif müfettişi.
Atlastan bakardım nereye gitti 
Öyle öyle ezber ettim gurbeti.
Sevinçten uçardım hasta oldum mu, 
40'ı geçerse ateş, çağ'rırlar İstanbul'a 
Bi helalleşmek ister elbet, diğ'mi, oğluyla!
Tifoyken başardım bu aşk oyununu,
Ohh dedim, göğsüne gömdüm burnumu." 

İnsanlar gidiyor, geride adlar,izler, eserler kalıyor. Gelmiş-geçmiş bakanlardan kaç ad var belleğimizde? Sorulduğunda kimleri , nasıl hatırlıyoruz, hatırlayacağız... Hepimiz, 10 yıl, 20 yıl, 30 yıl, 50 yıl sonrasında nasıl anılacağız...? 50 yıl öncesi-50 yıl sonrası...Oldukça uzun bir zaman... Acaba yıllar sonra; eğitimde-kültürde-sanatta-spordaki değişimler, gelişimler,  farklılıklar, objektif olarak nasıl anlatılacak?
Hasan Âli Yücel'i ölümünün 50. yılında saygıyla anıyoruz.       



23 Şub 2011

CEMRE

1. cemre havaya düştü. Doğa kendini yeniliyor. Yeni bir bahar, yeni bir uyanış başlamak üzere. Yıllardır cemreler, havaların ısınmaya başladığının müjdecisi olarak görülmüş. Sözlüklerde: "İlkbahara doğru, önce havada, sonra suda, daha sonra da toprakta yedişer gün aralıklarla meydana gelen bir sıcaklık yükselişi" olarak açıklanıyor. Toprak, su ve hava yaşamın devamı için ne denli önemli... Özellikle çocuklar için, gelecek kuşaklar için üçünü de korumak, temiz tutmak zorundayız.

 Her yeni bahar, umudu, yeniden doğuşu simgeler. Soğuk kışların ardından özlemle beklenir baharlar. Aslında özlenen, yeni bir dünya umududur belki de. Son yıllarda doğa da şaşırdı. Havalar her zamanki mevsim ortalamalarına uymadı; ısı değişiklikleri şaşırttı, yağmur, kar beklenmeyen zamanda, beklenmeyen yoğunlukta yağdı. Doğadaki canlılar, hayvanlar, bitkiler, ağaçlar bile değişime ayak uydurmakta zorlandılar. Her zaman karın ardından boy veren kardelenlere sonbaharda rastladık, yılda bir kez çiçek açan bazı kaktüs türleri yeniden çiçek açtı. Meyveler zamansız ürün verdi, kış ortasında pazarlarda, manavlarda alışmadığımız meyvelerle karşılaştık.

Ancak artık hiçbir şey insanı şaşırtmıyor. Doğanın ısınması umut verirken, diğer yandan dünya kaynıyor. İnsanın insanla mücadelesi, yüzyıllardır farklı ülkelerde, farklı biçimlerde sürüyor. Yılların ezikliği,suskunluğu, bir başkaldırıya dönüştü pek çok ülkede. Olaylar öylesine hızla gelişiyor ki, haberleri izlemekte zorlanıyor insan. Kameralara yansıyan yüzlerde öfke, kin, nefret var. Toplumsal patlamalar, insan kıyımlarına yol açıyor,   meydanlar alev saçıyor... Bu arada bazı ülkeler doğal depremlerle sarsılıyor, buz dağları parçalanıyor. 


Oysa doğa yeni bir değişime hazırlanıyordu. Cemreler, her zaman soğuk günleri geride bırakmanın müjdecisi olmuşlardır. 1. cemre havaya düştü birkaç gün önce. 2. cemre suya, 3, cemre toprağa düşecek yakın zamanda. Her şeyin zamanlı ve doğal olması güzel. Dünya, doğanın değişimine ayak uyduramadı, bir başka türlü ısındı. Dünyanın pek çok yerinde çocukları  belirsiz gelecekler mi bekliyor gene? 
Umut bir başka bahara mı kaldı....? 







17 Şub 2011

YENİDEN ÇOCUK OLMAK...

Henüz yeni uyudu.Işığı söndürdüm, özenle üstünü örttüm. Uzun süre uyumamakta direndi bugün. Rahatlasın diye elini tuttum, ninniler mırıldandım bildiğimce. Saatler geçti... Uyudu... 
Oğlum ya da kızım değil sözünü ettiğim;annem, 94 yaşında, alzheimer hastası, yılların eğitim emekçisi... 

Eski masallar vardı, hatırlar mısınız? "Deve tellal iken, pire berber iken, ben annemin beşiğini tıngır mıngır sallar iken" diye başlar ve devam ederdi... Küçüklüğümde hiç aklıma gelmemişti, bir gün benim de annemin hayali beşiğini sallayacağım. Bir varmış... bir yokmuş... Bir zamanlar o masallarla uyuyan ben, bugün O'nun masallarıyla O'nu uyutuyorum. O'nun ninnilerini şimdi O'na söylüyorum becerebildiğimce...  Sevdiği eski tangolardan çalıyorum rahatlasın diye. Bazen eski şarkılar eşlik ediyor beraberliğimize; "Bir tatlı huzur almaya geldik Kalamış'tan", "Bu son fasıldır ey ömrüm nasıl geçersen geç" 

Saat 23.00
Dışarıda yağmur tüm hızıyla devam ediyor. İri damlalar camı dövüyor adeta. Uyanacak diye endişe ediyorum. Soluk alması değişti, birden silkinerek uyandı; "Okula gitmek lazım... geç kalıyorum, öğrenciler beni bekler..."
Sesimin en sakin tonuyla ikna etmeye çalışıyorum...
"Annem okullar tatil, dışarıda yağmur yağıyor. Hem gece araba yok."
"Gitmem lazım, gitmem lazım... Zil çalıyor...."
Psikoloji, pedagoji bilgilerimden yararlanıp, emektar öğretmenliğimin tüm becerilerini sergilemeye çalışıyorum var gücümle... Eğitim çaresiz kalıyor. 
Yağmur tüm şiddetiyle devam ediyor. Çakan şimşekler gök gürültülerine eşlik ediyor. Bir süre uyumaz artık...

Saat 23.45
Tıpkı çocuklar gibi, inatlaşmadan, ilgisini başka alanlara çekmek için resimli kitaplar, renkli boncuklar getiriyorum. Hiçbir okulun açık olmadığı bir saatte materyallerimizi inceliyoruz birlikte. Rahatlıyor, sakinleşiyor... Ancak 10-15 dakika sürüyor bu durum. İlgi alanı çabuk dağılıyor.
"Ayakkabılarım, çantam nerede, çok geç kaldık..."
Perdeyi açıyorum, yağmur hafiflemiş, dışarısı kapkaranlık.
"Bak annem, daha sabah olmadı, gece arabalar çalışmıyor, okullar da kapalı."
Sakinleşmesi için burnundan derin nefes alıp, ağzından vermesini söylüyorum. Birlikte uyguluyoruz. Biraz yanına uzanıyor, elini tutuyorum. Sımsıkı sarılıyor, elimi bırakmıyor. 
Eski bir ninniyi mırıldanıyorum, giderek azalan bir ses tonuyla... Gözleri kapanıyor yavaş yavaş... Ve uyuyor...

Saat 01.30
O uyudu... ama ben uyuyamıyorum. Uykunuz kaçmışsa, gecenin sessizliğinde zihin nasıl da berraklaşıyor: Son aylar, günler, anlar bir sinema şeridi gibi geçiyor gözlerimin önünden... Ben "yetişkin çocuk", O "yetişkin anne" iken roller değişiyor hastalık nedeniyle. 
Hayatın ne getirip götüreceğini hiç bilemiyoruz. Uzun yıllar bebeklikten çocukluğa, ergenlikten yetişkinliğe kadar oydu bizi kollayan, koruyan. Oysa şimdi O'nun koruyucusu benim. "İleri evre demans-alzheimer" olan annem artık korunmak zorunda...
"Vasi" tayin edilmem için önce "Sağlık Kurulu Raporu" alınması gerekiyor. Çeşitli bilim dallarında uzman doktorların titiz incelemeleri sonucunda hazırlanan sağlık kurulu raporundan sonra, Sulh Hukuk Mahkemesi karar verecek.


Sağlık-Eğitim-Adalet; Yaşam içinde, yaşantımızın içinde, hepimizi ilgilendiren üç  önemli kurum. Bu kurumlardaki uygulamaların ne denli önemli olduğunu fark ediyorsunuz işiniz düşünce. Mahkemelerle ilgili bir işim olmadığı için yıllardır uğramadığım adliye koridorlarını arşınlıyorum günlerce. Bürokrasi,yasalar, giriş çıkışlarda kontroller, fotokopiler, kararlar, ara kararlar, imzalar, mühürler, dosyalar... Hakimler, müdürler, memurlar, mübaşirler, uzun adliye koridorları, suçlular, suçsuzlar, üzülenler, ağlayanlar... 
İşi, konumu ne olursa olsun, "insan" olmanın önemini kavramış, işinin ehli, iyi niyetli, güler yüzlü, yoğun iş temposunda onca dosya arasında bile sakinliğini kaybetmeyenler. "İyi ki varsınız" dediğimiz o güzel insanlar, kurumlardaki adsız kahramanlar, onları unutmayacağız, hepsine yürekten teşekkürler...
Aynı kurumlarda bir de farklı davranışta olanlar... "Bugün git yarın gel" deme alışkanlığında olup, hiçbir soruya cevap vermeyenler, açıklama yapmayanlar, kendini yenileyemeyen, ifadesiz yüzlerinde adeta maske taşıyan, bir günaydını, merhabayı, gülümsemeyi bile unutanlar... Neyse, biz de unuttuk onları.
Yaşadıkça neler görüp neler gözlemliyoruz. Bir kez daha inanıyorum ki; çocuk mahkemeleri, gençlik merkezleri ne denli önemliyse, yaşlılık psikolojisi, sosyolojisi, hukuku da o denli önemli insanlık için...


Saat 02.35
Yağmur durdu artık. Beyin fırtınasına da nokta koyup, biraz dinlenmek gerek diye düşünüyorum. Ama tam o anda annem uyanıp yeniden konuşmaya başlıyor.
_Anahtarlarım nerede, ayakkabılarımı kim kaldırdı?
"Bir ihtiyacın var mı canım" diye soruyorum.
Yarım bardak su içiyor, rahatlıyor. Artık yutkunma güçlüğü var.
"Tuvalet ihtiyacın var mı?" diye soruyorum tekrar. Hayır anlamında başını sallıyor. 
"Hadi gidelim" diyerek ayağa kalkmaya çalışıyor. Oysa annem artık yatağa bağımlı. Ancak yardımla, destekle kalkabiliyor. Tekerlekli sandalyesi yanı başımızda duruyor. Baston yerini ona devretti. 
'Hadi iyi geceler canım, uyuyalım artık' diyorum.
"Peki ablacığım" diyor, gözlerini kapatıyor...


O benim annem. Ben onun bazen annesi, bazen ablası, bazen de sevgili kızıyım. O anda onun düşündüğü kimliğe bürünmek, rahatlatıcı ve sakinleştirici oluyor. Roller değişirken görevler, sorumluluklar da değişiyor elbette.
Gecenin uyanık yüzünde düşünceler silsilesi insanı yalnız bırakmıyor, düşünüyorum... 
Yılın son aylarında kışla birlikte duygusal anlamda epey soğuk günler yaşadık. Evler de eskiyor, yıpranıyor zamanla... tıpkı insanlar gibi. Oysa evi çok değerliydi annem için. O uykusuz gecelerde evine gitmek istedi hep. Ama üç yıl önce gittiğimizde evini dahi tanımıyordu artık. "Burası kimin evi?" sorusuna yanıt vermek nasıl da güçtü. ..


İçinde eşyalarla, kiraya verilmeden, aidatları ödenerek, zaman zaman temizlenip havalandırılarak yıllardır korunan, ama artık "yuva" değil, salt "bina" olan bir ev. 
Oysa onun sağlıklı zamanlarında, bembeyaz örtülü ne güzel sofralar kuruldu o evde. Kimler nasıl ağırlandı o sofralarda. Güzelim çiçekler yetiştirildi terasında. O odalar neler gördü, nelere sırdaş oldu. Lavanta kokulu mis gibi çamaşırları unutur mu o dolaplar, çekmeceler... 
Her köşede geçmişi hatırlatan bir şeyler var. Singer dikiş makinesinin dili olsa da anlatabilse bayram sabahlarına yetiştirilen giysileri. Guguklu saatin saatin kuşu artık dışarı çıkmak istemiyor, içeride gizlenmiş. Eski radyodan Münir Nurettin Selçuk, Hamiyet Yüceses çıkacak sanki, zamana meydan okuyan sesleriyle...
Her yaşam gibi, iyi gün-kötü gün, sağlık-hastalık, mutluluk-hüzün, doğum-ölüm hepsi yaşandı o evde. Ama artık bacası tütmeyen, içinde insanı olmayan soğuk bir ev nedir ki? "İnsan sıcağı" arar evler de...


Saat 04.10
Anılar denizinde epey çırpındık son günlerde. Duygu yoğunluğu yaşandı, geçmişe köprüler kuruldu, düş gezginleri gibiydik adeta.
'Eski' evin eşyaları uygun kişilere verildi 'yeni' hayatlar için. Geriye anılar kaldı eski mektuplarda, yıpranmış fotoğraflarda, sararan defterlerde...  İnsanlar eskiyor, onlar eskimez mi? 
Zamanında yazılmış küçük notlar nasıl da anlamlıydı. Bazen bir takvim yaprağında, bazen bir defterde, bir sayfada duygu aktarımları...
Yılların ötesinden duygular tanıklık ettiler bir ömre. 
Adresler, telefon numaraları, doğum günleri, evlilik yıldönümleri defalarca yazılmış, yeniden-yenden eklenmiş minik kâğıtlara. Alzheimer o yıllarda konuk olmuş anneme. Biz konduramamışız. Bir kısır döngü zaman, geçmiş tekrar yaşanıyor bazen. Bir başka biçimde, bir başka zamanda...


Evde bulduklarım arasında beni en çok mutlu eden; çok eskilerde, özenle  hazırlanmış pasta-kurabiye defteri oldu. O defterdeki tariflerden yaptığım vanilyalı ay kurabiyesi bana çocukluğumun tadını, kokusunu getirdi buram buram...


Saat 05.15
Bebek gibi uyuyor şimdi. Sessiz, sakin, dünyanın gümbürtüsüne aldırmadan. Az sonra sabah olacak, uyanacak. Yeni bir güne günaydın diyecek, diyeceğiz. 
O, korunma altında 'yetişkin bir çocuk'... Ben, onu korumaya çalışan 'eski bir çocuk'...
Ben çocuk... O çocuk...
                                                                                   2008




                                    
                                                      
   


   




15 Şub 2011

GERÇEK ÖYKÜLER...

14 Şubat dünyanın pek çok yerinde aynı zamanda "Dünya Öykü Günü" olarak kutlanıyor. Tanınmış-tanınmamış nice yazarın dile getirdiği duygular, düşünceler, anlar. anılar... Yaşanmış ya da kurgulanmış, gerçek veya düşsel anlatımlar... Okuyucu için öykü, romandan daha kolay diye düşünmüşümdür hep. Yıllar önce de Varlık Yayınları'nın küçük kitaplarıyla öyküler okumak nasıl da iyi gelirdi insana. Sait Faik, Oktay Akbal, Sabahattin Ali ve Çehov'un insanın içini ısıtan öyküleri...  Füruzan, Tomris Uyar, İnci Aral, Osman Şahin'den insan öyküleri... 
Özellikle gençlik yıllarında hayatı anlamlandırmak, insanı tanımak adına keşke gençler daha çok öykü kitapları okuyabilse, hatta öykü yazma denemelerine girişebilse. Öykü kahramanları, insanı hayatı sorgulamaya, ilişkileri yeniden düşünmeye, değerlendirmelere yönlendiriyor. Dünyanın her yerinde öyküler, hayatın içinden dramları, sevdaları, yöresel acıları, mutluluk ya da mutsuzlukları dile getiriyor...

İnsan yaşamından kesitler,yıllardır öykü yazarlarına ilham veriyor. Ancak 21. yüzyılda dünyanın her yerinde gerçek şiddet ve düşmanlık öyküleri de halen sürüyor, insanın insana eziyeti hiç bitmiyor. Her öykü elbet mutlu sonla bitmez, ama öylesine acılar ve utançlar yaşanıyor ki, insan adına, insanlık adına içiniz burkuluyor, tüyleriniz diken diken oluyor. Özellikle kadınlar ve çocuklar daha çok acı çekiyorlar, haksızlığa uğruyorlar. Sevgi öykülerinin de dramların da ana kahramanları onlar. Çok sevildikleri için, kıskanıldıkları için, utanıldıkları için, ya da çeşitli  kişisel nedenlerle beklenmedik zamanda, beklenmedik biçimde öyküleri yazılıyor yakınlarınca...

Öykülerin başlangıcını hiç bilmeden sonuçlarla ilgileniyoruz hep. İnsan yaşamında parantezler açıp, sorular oluşturmak zor geliyor belki de. Virgül, noktalı virgül bile koymuyoruz, nokta ile ilgileniyoruz hep. "Yaşadı... öldü..." diyoruz sadece. Noktalar uzayıp gidiyor hayatın içinde... Düşünmüyoruz çoğu kez. Sorgulamıyoruz olumsuzlukları, kötülükleri, eziyeti, şiddeti. O yüzden yeniden-yeniden yaşanıyor kadınlarla ilgili acı öyküler. Kırsal kesimde belki hiç tanımadığımız, bilemeyeceğimiz öykü kahramanı ne çok kadın... Sığınma evine ne kadar uzak, ne kadar yakın. hiç bilmiyor...

Yöremizde, kentimizde, ülkemizde, sokakta, caddede, toplu taşıma araçlarında, vapurda, otobüste, dolmuşta kim bilir ne çok öykü kahramanı dolaşıyor aramızda. Konuşmasak, tanımasak da her yüze yansıyan ne çok şey var; acı, hüzün, kaygı, mutluluk, mutsuzluk, iyimserlik, güvensizlik, aldırmazlık... Onca farklı insan, onca farklı duygu... Belki bazılarını zamanında gördük, farkında bile olmadık, bazılarını sonradan tanıdık, gazete haberleriyle. Çoğu kez hüzünlü, acıklı, yürek burkucu öykülerle...
Belki şu anda bile dünyanın herhangi bir yerinde  pek çok insan, hiç tanımadığı insanlarla aynı kaderi paylaşıyordur. Ve öyküler yazılmaya devam edecektir yüzyıllar boyu. Dileriz, mutlu son'la bitenler çoğalsın.


7 Şub 2011

GENÇLERE MEKTUP

                                       
Sevgili Gençler,
Artık üniversitelisiniz. İster büyük, ister küçük bir kentte olun, üniversite yaşamı bir kültür etkileşimini de beraberinde yaşatıyor. Türkiye'nin değişik yörelerinden, farklı kültür ve yaşantılardan kopup gelmiş nice genç insan, onlarla birlikte gözlediğimiz nice alışkanlık, tutum ve davranış... Benzerlikler olduğu gibi ne büyük ayrılıklar var değil mi? Tanımak, anlamaya çalışmak ama kendinize zaman tanıyarak seçici olmak gerek. Dostlarınızda, arkadaşlarınızda, alışkanlıklarınızda, kitaplarınızda, sizi siz yapacak her şeyde seçici olmak...
Artık siz kendinizden sorumlusunuz. Hatalarınızla, yanılgılarınızla, seçimlerinizle üniversiteli bir bireysiniz. Okul sizi bir yandan da yaşama hazırlayacak; derslere ilginiz, devamınız, sistemli çalışmanız, ilkeleriniz yaşam kalitenizi yükseltecek, bir anlamda geleceğe yatırımınız olacak
Ünlü bir düşünürün çok anlamlı bir deyişi var: "Yaşlılar, hayatlarının sadece işe yarar bölümlerini hesaplasalardı, kimbilir nice yaşlı bugün genç sayılırdı." Öğütlerden hoşlanmadığınızı çok iyi biliyoruz ancak bunu öğüt saymayın; hayatınızın işe yarar bölümlerini çoğaltın, çevrenize "gören" gözlerle bakın. Yaşarken değişik "insan manzaraları" göreceksiniz, çevrenizde değişik "insan yüzleri" tanıyacaksınız. Kimi zaman acının, kimi zaman hilenin, kimi zaman onurun, gururun ağır bastığı onca yüz, onca ayrı insan, birer yaşam abidesi... Henüz yolun başındasınız. Yıllar deneyimlerinizi arttırırken, insanları tanımak, anlamak için kendinize süre tanımayı, kimine daha yakın, kimine daha uzak olmanın gereğini daha iyi kavrayacaksınız. 
Üniversitede okurken bulunduğunuz her ortamdan bir şeyler öğrenmeye, kendinizi geliştirmeye,  yetiştirmeye, çalışın. Örneğin; bir kitap fuarını ziyaret edebilirseniz, olanaklarınız elverdiğince bir tiyatroya, bir konferansa, panele,  katılabilirseniz, kendinizi şanslı sayın. Bunların hiçbirinin olmadığı bir ortamda yeni hobiler edinmek, kitap okuyabilmek, insan tanımak da az kazanç mıdır?

İlginç bir rastlantı, mektubu yazarken bir şarkı geliyor uzaklardan; "Bana bir masal anlat baba, içinde hüzün olmasın." İçinde hüzün olmayan gerçek öyküler olabilir mi...? Unutmayın, yaşamınız  her zaman toz pembe olmayacak. Yerine göre bazen bir tutam hüzün, bir tutam mutsuzluk, büyük ölçüde yorgunluk da olacak elbette yaşantınızda. Acılar çekilmeden mutluluğun, başarısızlık görülmeden başarının, hastalık yaşanmadan sağlığın değeri bilinemiyor. Anlamak için yaşamak gerek.
Bugünlerde sorun saydığınız ne çok şey var değil mi? Oysa başlangıçta sadece bir bölüm kazanmak vardı. Sorunlar yaşayarak öğreniliyor, önemseniyor. Yurt çıkmayanlar üzülürken, yurtta kalanların ayrı sorunları vardı: Yurda giriş çıkış saatleri, odaların, ranzaların durumu, yemek ücretleri, çalışma odalarının yetersizliği... Evde kalanlar için olay daha farklı boyutlarda idi: Kışın soğuğu, yolun  uzunluğu, aydınlanma, ısınma, su giderleri... Yemek nasıl yapılacak, çamaşırlar nasıl yıkanacak...? Yeni bir yaşama alışmak her zaman zordur, belli bir uyum sürecini gerektirir. Birçok şeyden belki yoksun olduğunuz o ortamlar bile yıllar sonra gülümseyerek hatırlanacak, tıpkı askerlik anıları gibi uzun uzun anlatılacak. 

Sizlere olanaklar ölçüsünde yollayabildiğimiz harçlıklarla öncelikle gıdanıza dikkat etmenizi isteyeceğiz. Bütçeyi ayarlamak sizin ustalığınıza bağlı. Ama eminiz, birkaç aylık bir çıraklık dönemi geçirmeden paranızı uygun biçimde harcayamayacaksınız. "ay sonu gelmeden param nasıl da bitiverdi."- ""Bu şehir de öyle pahalı ki." - "Gelecek ay biraz daha ekleseniz, ben de daha idareli olmak zorundayım."... Bu sözcükleri duymaya kendimizi hazırlamıştık zaten. Unutmayın, bu ülkede asgari ücretle çok çocuklu ailesini geçindirmeye çalışanlar, ek gelir için canını dişine takanlar, banka kuyruklarında ölen emekliler de var. Kendiniz para kazanınca alın terinin, emeğin değerini daha iyi bileceksiniz, eminiz. 
Evi, ev yemeklerini özlüyor, arıyor musunuz? Bugünlerde "fast food" türü beslenmeyle hamburgerler, sandviçler, cola tipi içecekler, damak tadınızın dostu, ama midenizin de düşmanı olmaya devam ediyor. Yıllar yemek seçimlerinizi de etkileyecek, bir süre sonra sizler de isteyerek ayranı, pekmezi, sebze meyve ağırlıklı doğal beslenme biçimini seçecekseniz. Ama ne olursa olsun, ağız tadıyla içilen bir kap sıcak çorbanın, dostlarla içilen bir bardak çayın değişmeyen tadının dünyanın her yerinde aynı olduğunu da zamanla anlayacaksınız. 

İlk yıl tatil günlerini iple çekeceksiniz. Aslında üniversite öncesinde sizleri tatillere kötü alıştırdık. Okullarımızda 180 işgününü hangi yıl tamamlayabildik ki? Bayram öncesi, bayram sonrası, öğretim yılı başı, öğretim yılı sonu, dolu dolu ne çok tatil yaşattık sizlere. Bazen çevrenizde, toplumda, ömür boyu tatil yapan, ama çok kazanç sağlayan kötü örnekler de sergiledik, bağışlayın.
İlk yılın ilk tatillerinde eve dönüşün tadı bir başka olsa da, okulda eskidikçe evi daha az özler olacaksınız. Hatta belki bazen biz sizleri beklerken, geleceğinizi umarken bir telefon alacağız. (Mektup değil) "Bu bayram arkadaşlarla birlikte olacağız, gelemiyorum." veya daha uygun bir üslupla söylenmiş birkaç kırık cümle: "Sizleri de çok özledim ama, bu yılbaşı gelmesem olmaz mı?" Sanırım duygusallığımız çok elvermese de, sizleri anlamaya çalışacağız, hak vereceğiz, izin vereceğiz dolayısıyla. 

Üniversite yaşantınızda yıllar akıp giderken bazı değer yargılarınız sarsılacak, değişecek, gelişecek. İlk yıl büyük sınıfların gözünde "çömezler, acemiler" idiniz. Zamanla sizlerden sonra gelenler de size "abla, ağabey" diyecekler, danışacaklar, fikir alacaklar. Okul bitiminde "yaşam kavgası" başlayacak. Sizler henüz okurken, biz o dönem için de kaygılanmaya başlayacağız. Biliyoruz ki okul bitiminde hayat arkadaşını seçenler olabilecek, büyük kentlerde iş arayışına girenler,yeni bir sınava girecekler, yüksek lisans düşünenler, yurt dışına gitmek isteyenler... Kabulleneceğiz ki her biriniz bir başka yol ayrımında olacak. Duygu sömürüsü yapmadan, sizleri sevdiğimizi, özlediğimizi hep vurgulayacağız, sağlıklı ve mutlu olduğunuzu bilmek bize yetecek. 

Geride bıraktığınız bizler mi...? Ne kadar büyüseniz, değişseniz de bizim gözümüzde, belleğimizde çocuksunuz, çocuklarımızsınız. Yıllardır olduğu gibi, mantığımız bazen engellese de büyüklerin çocuklara karışması hiç bitmeyecek, buna kendinizi alıştırın. İnsan hayat boyu nelere alışmıyor ki. Örneğin soğuklar başladığında, yağmurlar yağdığında sizin de üşüdüğünüzü düşüneceğiz, uzaklardan sesleneceğiz telefonlarla... "Havalar soğudu, aman giyimine dikkat et." Sizler "Ben artık büyüdüm." deseniz de elimizde değil,- yaşlılığımıza sayın- karışacağız. Unutmayın, bir süre sonra sizler de çevrenizde sizi düşünen birileri olsun isteyeceksiniz. Sevgi, ilgi insanın doğasında var. Çok bunaldığınız bir anda, güvenilir bir dost "cankurtaran simidi" gibidir. 

Sizler o uzak kentlerde iken bazen biz de bunalacağız. Gazetelerde 1. sayfada kara manşetlerle "Üniversitelerde öğrenci olayları başladı." yazısını gördüğümüzde tüm gençler adına içimiz titreyecek, içimiz yanacak.Televizyon ekranlarında adeta korku filmi görüntüleri gibi defalarca tekrarlanan sahneler içimizi karartacak. "Biz bu filmi daha önce de görmüştük" diyecek birçoğumuz. Oysa o yıllardan bu yana dünyada ne çok şey değişti.
Uzun bir mektup oldu, telefonda bunca şeyi konuşabilir miydik? Görüyorsunuz, içinde hüzün olmayan dünya masalı yok. Unutmayın, sizler bizim umudumuzsunuz. Bizleri düş kırıklığına uğratmadan, duyarlı, düşünceye saygılı, çalışkan, lâik gençler olarak yetişmenizi diliyor, uzaklardan yürek dolusu sevgi ve selamlarımızı iletiyoruz. 




  

29 Oca 2011

YALNIZLIK...





Soğuklar başladığında, özellikle huzur evlerindeki yaşlılarla, yetiştirme yurtlarındaki çocuklar düşündürür beni. Belki kapalı mekanda, sıcak yerdedirler ama, kış aylarının kasvetli havası, yalnızlıkla birleşince daha dayanılmaz olur onlar için. İki mekanda da dış dünyadan bir soyutlanma vardır adeta. Bir başka dünyada yaşarlar sanki. Dört duvar arasında, monoton bir yaşam düzeninde küçük farklılıklar, yeni renkler, yeni güzellikler yaratılamazsa, çocuklar ve yaşlılar için hayat ne kadar sıkıcı ve anlamsız hale dönüşebilir.

Çocuklar ve yaşlılar, her insanın doğasında olan ilgi ve sevgiye çok daha fazla ihtiyaç duyarlar. Özellikle doğal ev ortamının dışında bu durum nasıl da belirgin hale gelir. Hazırlanmış bir programla, her gün aynı şekilde başlayıp, aynı şekilde devam ediyorsa, her yeni yüz, her yeni ses bir umuttur insana. Gülen yüzüyle gelen her konuk bir müjdedir, bir sevinçtir, bir coşkudur o tekdüze yaşamın içinde... 

Pek çok kişi yalnızca özel günlerde gider bu tür kurumlara, gidişler haber olur çoğu kez.  Oysa her günün ayrı bir anlamı vardır o yalnızlıkta, o bekleyişte... 
Bu kurumlarda odaların "ev ortamı gibi" olması nasıl da istenir. Birkaç parça özel eşyasının yanında olması nasıl da mutlu eder o yaşlı insanı; alışık olduğu bir radyo, eski bir albüm, küçük bir tablo, eski mektuplar...
  Alışkanlıklar zamanla oluşur. Çocuklar henüz biriktirmeye alışmamıştır; belki eski bir oyuncak, aileden kalan soluk bir fotoğraf ve anılar belleklerde...

Bu kurumlarda çalışan personelin işini benimsemiş olması, insanı sevmesi, anlayışlı ve vicdanlı olması ne kadar önemli. Duyarsız bir kişinin öfkeli ve haşin davranışı  ne yaralar açabilir yorgun yüreklerde. 
Ağır kış koşulları insanları huzursuz edebilir, ancak bazıları bu konuda daha duyarlıdır. Daha çok korunma ve bakım altında olmaları, insanca duygulardan uzaklaşmamaları gerekir. Herkes için önemli ama, özellikle çocuklar ve yaşlılar için umut hiç tükenmemeli...

  

20 Oca 2011

CANSIZ BEBEKLER...

Hiç tanımadığımız, bilmediğimiz, görmediğimiz insanların dramı bir bomba gibi altüst eder bazen duygularımızı... Gerçek dünyanın acımasızlığı, onların yaşadıklarında şekil bulur yeniden. Birden çevremizde olan biten her şey anlamını yitirir, boş gelir tüm konuşulanlar... İnsan onurunun, insan yaşamının söz konusu olduğu pek çok durumda ne kadar az yol aldığımızı düşünürüz. Onlar adına, insanlık adına utanır, suçlanırız. 
Oysa o zamana kadar onların dünyasından haberdar değilizdir. Birden gazetelerin üçüncü sayfasında, ya da televizyonların küçük haberlerinde karşımıza çıkarlar. Haber ömürleri sadece bir günlüktür Ama çarpıcı biçimde derin izler bırakırlar yaşantımızda... 

Kimimizin haberi bile olmaz pek çok evde yaşanan gerçek dramlardan. Günlük yaşamın curcunası içinde koşturmaca devam eder. Yaşam hızla akarken, hiç duyamayacağımız başka acılar yaşanır farklı evlerde; bilmeyiz,  dramlar trajediye dönüşür... 
Bir bebek ölümüyle ilgiliydi haber: Yoksulluğun alt sınırında yaşayan bir aile... Anne, baba ve üç çocuk... Baba engelli,iş bulamamış, çalışmıyor, zaman zaman komşuların yardımıyla geçiniyorlar. Ekrandaki görüntülerinden aile bireylerinin yetersiz beslendikleri öylesine net anlaşılıyor ki... 

Haberlere "yetersiz beslenme sonucu bebek ölümü" olarak geçiyorlar. Ekranlarda annenin dolu dolu gözleri var... "Sütüm yetmedi, sadece çay ve ekmekle besleniyordum" diyor.... Ertesi gün yardımseverlerden yardım yağıyor. Ama artık bebek yaşamıyor... Adını bile bilmediğimiz bebek ölmese, birkaç aylık yaşam öyküsünden haberdar bile olmayacaktık... 
Bu haberlerin ardından hayat devam ediyor... Televizyonlarda gıda maddelerinin en parlak ambalajlarla, en çekici biçimde, en etkili müzikle, reklamları yapılıyor. "Muhteşem" hayatlar tartışılıyor, spor ve sanat, çok farklı görüşlerle gündemden hiç düşmüyor...
Bebekler ölüyor... kendilerini hiç görmeden, seslerini duymadan, tabutlarını izliyoruz ekranlardan...

17 Oca 2011

BAKIŞ AÇISI

Hayata farklı noktalardan bakabilmek, farklı açılardan değişik görüşler yakalayabilmek... Hayatı sorgulayabilmek, yorumlayabilmek; insanların iç dünyasına bir yolculuk yapabilmek, olayların nedenlerine inebilmek... Kolay değil elbette, ama keşke yapabilsek... Bir başka açıdan da değerlendirebilsek kişisel beğenilerimize ters düşeni. Farklı bakış açılarıyla farklı güzellikler de yakalanamaz mı? 

Yaşam boyu farklı değerlendirebileceğimiz ne çok olay, ne çok insan çıkabilir karşımıza: Doğru-yanlış, iyi-kötü, güzel-çirkin, zevkli-zevksiz, kolay-zor, değerli-değersiz, anlamlı-anlamsız diye adlandırdığımız nice şey... Bizi biz yapan değerler zamanla oluşuyor; yaşadığımız coğrafya, kültür, ailevi etkenler, sosyal çevre, kişiliğimiz... hepsi dünyaya bakışımızı etkiliyor. 

Henüz çocuklar çok küçükken söylediklerini hepimiz kolayca kabulleniyoruz. Eve gelen konuğu sevmediyse, yüzüne karşı söyleyebiliyor bütün içtenliğiyle. Anne-baba ne kadar utansa da durum değişmiyor. Ama giderek sosyalleşiyor, daha kontrollü, daha sakin, daha ılımlı konuşmayı öğreniyor. Birey olarak dünyaya bakışı da değişiyor.

Hayat devam ederken bazı şeyleri benimsiyor, bazılarını reddediyoruz. "Alışkanlıklarımız" bakış açımızın oluşmasında önemli bir etken. Çocukluktan itibaren yaşam tarzımız, kazanımlarımız, kayıplarımız, hayata bakışımızı olumlu-olumsuz etkiliyor, bizi rahatlatıyor, ya da rahatsız ediyor. Belki o yüzden eski tatları daha çok arıyor, eski dostları daha çok özlüyoruz.

Koruma-korunma duygusu insanın doğasında var,özellikle sevdiklerini korumak istiyor insan. Elbette bu, sevmediklerine zarar vermek olarak anlaşılmıyorsa da, beğenilmeyen de zarar görebiliyor bazen. Okulunu, öğretmenini sevmeyen öğrenci sıraya zarar veriyor, toplu taşıma araçlarında oturma yerleri tahribata uğruyor. Farklı kişiliklerde öfkenin dışa vurumu da farklı oluyor.

Toplum giderek değişime uğruyor. Bakış açımıza göre olayları "ya hep ya hiç" mantığıyla değerlendiriyor, beğendiğimizi anlatacak söz bulamazken, beğenmediğimizi yerin dibine batırıyoruz. Tıpkı tahammülsüz çocuklar gibi "sabırsız" davranarak aniden dile getiriyoruz düşüncemizi; kırıyor, kırılıyoruz. Günlerce tartışmaktan yorgun düşüyor, birbirimizi incitiyoruz. Böylece bakış alanımız giderek daralıyor...

Bu arada unutuyoruz; içe bastırılan, aktarılamayan, anlatılamayan her düşünce içsel rahatsızlıklar yaratıyor. Birbirimizi dinlemediğimiz sürece; sesler birbirine karışıyor, konuşmalar anlaşılmıyor. Oysa temelde her insanın anlaşılmaya ihtiyacı var. Çocuk resimleri ne güzel bir örnektir; ilk bakışta hiçbir şey anlamazsınız, ancak iletişim kurulduğunda, her şey bir anlam kazanır, onun iç dünyasına bir yolculuk başlar...

Kültür, sanat, spor: Yüzyıllardır insanlar arasında en etkili yakınlaşma araçları olarak kabul görmüş, acılar, hüzünler, umutlar sevdalar, coşkular, onlarla dile getirilmiş, ruh sağlığı bozukluklarında bile tedavi yöntemi olarak benimsenmiş...  Ancak her konuda, her şey bakış açımıza, değerlendirmemize, yorumumuza bağlı... Görünürdeki bir kova su için bir düşünür şöyle diyor: "Buradan bir kova su gibi görünüyor, ama bir karıncanın bakış açısından engin bir okyanus, bir filin bakış açısından sadece bir içecek, bir balığın bakış açısından ise elbette onun yurdu..."  




12 Oca 2011

YAŞLI ÇOCUKLAR...

Çocuklar, kuşlar, balıklar...
Önce onlar etkilendiler
Dünyanın değişiminden...
Oysa herkes kendi derdindeydi;
Babalar öfkeli, anneler çaresiz,
Çocuklar sevgisiz, çocuklar ilgisiz,
İnsanlar kaygılı, toplum duyarsız...
Dünya sonsuz bir hızla değişti;
Doğanın dengesi altüst oldu,
Baharlar azaldı, kışlar çoğaldı,
Zamanı şaşırdı çiçekler, ağaçlar...
Yeterince anlaşılamadı kuşların gidişi bile,
Sonra kuş ölümleri başladı topluca.
Balıklar tükendi zamansız avlanınca,
Dereler kurudu, denizler bulandı,
Oysa insanlar hâlâ didişiyordu...
Her şey hızla karardı zamanla;
Nefret, öfke, zehir yayıldı her yana...
Doğa hepten kirlendi;
Anne sütüne bile kurşun karıştı;
Çocukluk geçti hiç bilinmeden,
Çocuklar yaşlandı büyüyemeden...

6 Oca 2011

OKUR-YAZAR OLMAK

"Yetişkinler için okuma-yazma kursları" ya da daha güzel deyişle "Haydi ana-kız okula"... Bu duyuruları zaman zaman panolarda gördüğümüzde aynı anda iki duyguyu birlikte yaşarız; sevinç ve hüzün, mutluluk ve keder, coşku ve iç burukluğu... "Güzel, ama neden yıllar sonra, neden bu kadar gecikmeli" diye düşünmeden edemez insan. Ve bu kurslar belirli zaman aralıklarıyla hep açılır, öğrencisi hiç bitmez. 
Bu durumda çocuk veya çocuklar okulda "öğrenci" iken, evde "öğretmen" rolünü üstlenecekler, annelerinin ödevlerine de yardımcı olacaklardır. Anneleri otobüse binerken kimselere sormayacaktır artık, hastane koridorlarında poliklinik ararken zorluk çekmeyecektir, hatta ona sorulduğunda cevap verebilecektir. Daha azimli olanlar belki yola devam edecek, dışardan okul bitirme sınavlarına katılmayı deneyecektir. 

Kendini geliştirmek-yenilemek-hayata ayak uydurmak adına gerçekten ne güzel, sevindirici, mutluluk verici... Ancak neden bu kurslara katılanların neredeyse tamamı kadındır... Zamanında okula gidemeyen erkekler askerlikte "okur-yazar" belgesi almışlardır. Kadınlar yıllar sonra o gecikmeyi telafi edebilirler ancak. 
"Okur-yazar olmak" her ülkede aynı şekilde anlaşılıp, yorumlanabilir mi acaba? Okumak; okuduğunu anlamak, algılamak, yorum ve kıyaslamalar yapabilmek, anlam katabilmek... Yazmak;  düşüncelerini sembollerle anlatmak, fikirlerini anlaşılır kılmak, iletişim sağlayabilmek... 


Bir zamanlar okullarımızda Türkçe, Edebiyat derslerinde sözlü ve yazılı kompozisyon çok önemliydi. Ödev hazırlamak ayrı bir zaman ve emek isterdi. Önemli yazarlardan kitap özetleri çıkarmak için kitabı mutlaka okumak, yorumlayıp aktarabilmek gerekirdi. Basmakalıp hazır ödev kitaplarından kopya etme ya da internet sayfalarından her aradığımızı bulma lüksü yoktu. Günümüzde özel günlerde mesaj gönderme bile standartlaştı. Belli modeller arasından seçip yollamak sizin beğeninize kalmış. Kolay yoldan gitmek isterken, yaratıcılık da yok oluyor. 

Sınavlarda Türkçe sorularında en çok zorluk çekilen bölüm "paragraf soruları". Çünkü paragraf soruları; okumayı, anlamayı, yorum yapabilmeyi, sorgulamayı gerektiriyor. Analiz ve sentez yapabilmeyi zorunlu kılıyor. "Yazım yanlışları" ikinci başarısızlık alanı. Bilgiyi depolamak önemsendiğinden ayrıntılar atlanıyor. Sınavlarda, seçenekler çerçevesinde ne kadar "doğru cevap" varsa o denli başarılı sayılıyor çocuk ve gençler. Oysa, hayat boyu gördüğünü-duyduğunu-okuduğunu doğru anlayıp yorumlamakla sürüyor her şey. 


Yorgun insanlar dünyasında okumak yazmaktan çok, dinlemek-izlemek tercih ediliyor belki de. Kıraathaneden çok kahve deyişi o yüzden yaygın. İstanbul'da 300 civarında kütüphane olduğu bilgisi veriliyor. İstatistikler her şeyi açıklamıyor elbette, doluluk oranlarını da bilmek istiyor insan. Bazı yörelerde okul kütüphaneleri ihtiyaç nedeniyle ek dersliklere dönüştürülüyor. Ders kitaplarının dışında da kitap okuyan, okumayı-yazmayı benimseyen gençleri görmek nasıl da mutlu ediyor insanı. Bazı anne babalar çocuklarının kitap sevmediğinden yakınırlar. Zorla, sevmeden, örnek görmeden bir şeye kolay kolay başlamaz ki çocuklar. Alışmamışsa, doğum gününde verilen bir kitap bile mutsuz edebilir bir çocuğu...


İnternet ortamının dışında kitapları görmek, dokunmak, karıştırmak farklı bir duygu elbette. Bazen kitap almaya maddi güç yetmese de, büyük kentlerde "sahaflar", küçük kentlerde ise "eski kitap alım-satım dükkanları" vardır. Asıl oralarda gerçek kitap kokusunu duyar, kitaplarla iç içe geçmiş yaşamların farkına varırsınız. Sizin elinizde tuttuğunuz kitabı, zamanında bir başkası da okumuş, küçük notlar almış, duygularını aktarmıştır. Yıllar öncesine, insandan insana yeniden bir köprü kurulur adeta... 
Okullarımızda ilköğretimin ilk yılında yıl sonunda, çocukların okumayı öğrenmiş olmalarını kutlamak amacıyla "okuma bayramı" düzenlenir. Kitaplarla, okuma ve yazmayla ilgili barışıklık, keşke o yıllardaki güzellikle sürse hep. 


Özellikle ilk gençlikte düşünceleri günlüklere ya da küçük kağıtlara yazmaktan hoşlanır gençler. Teşvik edilerek yönlendirilseler zamanla daha da geliştirebilirler yazma tutkularını. Onların içlerindeki coşkuyu, enerjiyi, yaşama tutunma arzusunu yeteneklerine uygun biçimde yönlendirebilsek...
 Günümüzde en yoksul evlerde bile televizyon, çok önemli bir iletişim aracı. çoluk-çocuk, genç-yaşlı üç saatlik dizilerde kendini buluyor, ekrandaki hayatın türlü çeşitli yönlerini ta içinde yaşıyor adeta. Geçim kaygısı, aldatmalar, aile içi şiddet, korku ya da kahramanlık öyküleri... Hayat dizilere, diziler hayata yansıyor;"7 yaş üstü, 18 yaş üstü, korku-şiddet içerir..." deyişleri bile çok dikkate alınamıyor. Okumaya-yazmaya hiç zaman yok...


Televizyon ve radyolarda zaten sayısı çok az olan kültür-sanat programlarının, yarışmaların izleyicisi diğer programlardan düşük. Tiyatro sanatçılarının oyun ve yorumuyla, "arkası yarın"larla biterdi eski radyo programları. Şimdiki diziler "az sonra" ile devam ediyor ve hafta içi tekrarlarla hiç bitmiyor. Dizinin adını ve oyuncularını bilenler, eserin yazarını, kitaplarını hiç tanımıyorlar, ekranlarda sorulan sorulara verilen cevaplar insanın içini acıtıyor. 


Görsel ve işitsel olarak bir şeyi anlamaya çalışmak önemli elbette. Ama okumak-yazmak daha kalıcı, insanın kendisiyle baş başa kalmasını, içsel yolculuklar yapmasını da sağlıyor. Yazmak zaman ve emek istiyor, ilgi ve çaba gerektiriyor. Her konuda yazım kuralları uygun ve yerinde kullanılmazsa, düşüncelerin aktarımı da yanlış anlaşılabiliyor. Özellikle çocuk ve gençlerin okumayı-yazmayı bir tutku olarak benimsemeleri, sürdürmeleri geleceğe yapılabilecek ne büyük bir yatırımdır. Kendine güvenmeyi, seçici olmayı, insana sevgi ve saygı duymayı, kendinden başkalarının da olduğu bir dünyada yaşadığının bilincinde olmayı ancak öyle öğrenebilecektir yeni kuşaklar.


"Okumak" konusunda ünlü şair-yazar Goethe şöyle diyor: "Okumayı öğrenmek sanatların en gücüdür. Hayatımın seksen yılını bu işe verdim, gene de kendimden memnun  değilim." Tüm uzun ve zor yollar; önce yol gösterme ile başlayıp, gönülden destek verenlerle, cesaretle sürdürülmez mi? Her insanın özünde kabul görmek, onaylanmak vardır. Ama özellikle bu durum gençlerde daha ağır basar. Okulda duyarlı bir öğretmenin öğrencilerini yönlendirmesi ve yüreklendirmesiyle nice gizli yetenek ortaya çıkarılabilir.
 Bazen bir panele, bir kitap fuarına katılabilmek, bir şiir ya da kompozisyon yarışması, bir öykü denemesi... Sonuçta hepsi bir beyin jimnastiğinin başlangıcı değil midir...?

Gerçek anlamda "okur-yazar" olmak, zor ve uzun bir süreç elbette. Ancak toplum olarak bunu geliştirmeye öylesine ihtiyacımız var ki. Kuşaklar arası ya da insandan insana "sağlıklı iletişim", böylece daha sağlıklı bir yol izleyebilir belki...