29 Kas 2013

ŞİDDETTEN ARINMAK



Kirden, pastan, tozdan, kötülükten arınmak isterse insan, ne kadar su gerekir acaba? Hangi sabun en yoğun kirleri en etkili biçimde temizler? Ya şiddetten arınmak, yılların birikimini temizlemek, içimizdeki canavarla baş etmek ne derece mümkündür? Gazete-televizyon muhabirleri de doğru sayıyı bulmakta güçlük çekiyorlardır herhalde. Bir günde çeşitli nedenlerle kaç insan öldürüldü, kurallara uyulmadığından kaç trafik kazası oldu, kaç kişi tacize uğradı, kaç hayvana eziyet edildi... Eskiden "köpek insanı ısırırsa değil, insan köpeği ısırırsa haber olur" denirdi. Şimdilerde insan insanı ısırabiliyor. 

7 yaş altındaki çocuklar televizyonun karşısında merakla vurdulu-kırdılı filmleri izliyorlar. Bazen el çırpıyorlar, alkışlıyorlar. Beğenmekle kınamak arasındaki ince çizgi burada başlıyor belki de. Çocukken beğendiği, onayladığı davranışları, kalıcı olarak yıllar sonrasına da taşıyabilir insan. Korku filmleri, savaş filmleri hep tercihleri arasında yer alabilir. Bazı sahneler bilinç altına kazınır adeta. 

"Genel izleyici" adı altındaki programları yetişkinler ve çocuklar izliyor. Ama haberlerden başlayarak her gün en az 10-15 kadar ölüm-öldürme olayı var. Polislerin öğrencilere tepkisi, copla dövmesi, su ve gaz püskürtülmesi de genel izleyicilerin izlediği sahnelerden. Her kötü haber beynimize bir balyoz gibi inmekte. Haberler başlı başına bir şiddet kaynağı bazen. 5-10 haberden 1'i savaş haberi. Dünyanın her yerinden en acımasız saldırılar çarpıcı görüntülerle sunuluyor. Kötüler-kötülükler orkestrası adeta en yüksek perdeden, en rahatsız edici biçimde ses veriyor; "Güç bende, ben yaparım, kırarım, dökerim, vururum, yok ederim."

Her toplumda görülebilen bu insanlar nasıl bu hale geldi, onları bu denli şiddete iten şey neydi? Bu olaylara tanık olan küçükler ilerde bu yaraları nasıl saracaklar? Yetişkinlerde görülen pek çok ruhsal sıkıntının kökeninde çocukluk yıllarındaki travmalar yatıyor. Bütün bebekler kaynağını bilmese de yüksek sesten korkarlar. Sıçrayarak, ağlayarak bu tepkilerini dile getirirler. Gürültülü bir ortamda büyüyen bebek daha sinirli, daha saldırgan olur. 

Çocuklar, gençler gördüklerini örnek alarak hayata geçirmek isteyebilirler. Küçükken hayvanlara eziyet etmekle başlar, yetişkin olduğunda "güç bende" diyerek kaba kuvvetle, zorbalıkla her işini halletmeye çalışır. Kendince benimsediği rol-model kimse, onun davranışlarını taklit eder. Bu bazen yakın çevreden biri, bazen bir roman ya da dizi kahramanıdır. Spora,maça bile giderken elinde şiddet aracı sopasıyla yola çıkabilir. Ekrandaki hayal dünyası gerçek hayata taşınmıştır artık. 

Şiddet, vahşet içimizde hüküm sürer. Kimi birey öfke kontrolünü gerçekleştirerek duygularını bastırabilir. Ama bazen de gün gelir kimisinde kendinden daha zayıf, güçsüz, korunmasız gördüğüne yönelir öfke, kin, hırs, kıskançlık...Ve telafisi mümkün olmayan olaylar yansır gazetelere, televizyonlara; Şiddet, vahşet, acımasızlık, hırpalama, zarar verme... 

Her yıl şiddetle ilgili istatistikler açıklanır. Bu tablolar çarpıcı, düşündürücü elbette ama, kayıtlara geçmeyen, bilmediğimiz, duymadığımız daha nice olay vardır kim bilir. Evde, sokakta, okulda, alışveriş merkezinde, hastanede, stadyumda, şiddet her yerde, içimizde, aramızda... Şiddet batağına saplanmış gibi insanımız. Gördükleri karşısında tüyleri diken diken olmuyor, gözleri fal taşı gibi açılmıyor, kulakları çınlamıyor. Belki sadece başını çeviriyor belli belirsiz, "görmedim, duymadım, söyleyemem" düşüncesiyle kaybolup gidiyor...

İçimizdeki karanlığı aydınlığa çevirmek çok mu zor? Karşımızdakiyle empati kurabilmek, biraz anlayış, biraz hoşgörü, biraz sabır ile başlıyor her şey. Hepimiz insan olarak insanca davranışlar bekliyoruz. 
Önce beyinleri, sonra yürekleri şiddetten arındırmak gerek. Yürekte insan sevgisi, merhamet yoksa, vicdan da akıl da donup kalıyor elbette.






26 Kas 2013

BİR NARENCİYE MASALI


Bir kilometrelik bir sahil şeridi düşünün. Bir yanı deniz, bir yanı palmiye ve zakkum ağaçları. Çevrede göz alabildiğince sarı, turuncu ve yeşil renkler uyumlu bir şekilde birbirine sarılmış. Portakal, limon, mandalina ve greyfurtlar adeta el ele tutuşmuşlar. Portakal ve limonlardan yapılmış küçücük kulübeler öylesine sevimli ki, bir anda Pamuk Prenses ve yedi cücesi bir yerlerden çıkıp aramıza katılacaklar diye düşünüyorsunuz. Bu renk cümbüşünde gözümüz birçok masal kahramanını arıyor. Minyatür bir dünya adeta burası. 

Çevrede zürafa, fil, su kaplumbağası, boğa, korsan gemisi, ne ararsanız hepsi var. Tüm maketler narenciye ile hazırlanmış. Rayların üzerine yerleştirilmiş narenciye ekspresi bile var. Sanki yolcular binince harekete geçecek gibi... Bir başka köşeye narenciye çeşmesi yerleştirilmiş. Arkadaki meyve sıkacağının yardımıyla çeşmeden bol vitaminli meyve suları akıyor. Pek çok kişi sabırsızlıkla sıranın kendisine gelmesini bekliyor. 


Yıllar önce Kapadokya'ya gittiğimde kendimi bir masal ülkesinde gibi hissetmiştim. Benzer duyguları burada da yaşamak mümkün; "Narenciye ülkesinde bir masal" gibi. Festivaller özellikle iyi organize edilirse, bir şehrin yaşantısını, görüntüsünü değiştiriyor. "4. Mersin Narenciye Festivali" 16-17 Kasım tarihleri arasında yapıldı. Hazırlıklara günlerce öncesinden başlandı, pek çok insan çalışmalarda görev aldı. 70 ton narenciye kullanıldığı söyleniyor. Birçok dış ülkeden yüzlerce çocuk ve gencin katılımıyla, pırıl pırıl güneşli iki gün festival şenik havasında geçti. Büyükşehir Belediyesinin organizasyonuyla ilçe belediyeler,çeşitli kuruluşlar, dernekler köşeler açarak çeşitli ürünler sergilediler. 


Bu ortamda özellikle çocukların ne kadar mutlu oldukları öylesine açık ve net sezilebiliyordu ki. Çocuklar gerçek dünyayı seslerle, renklerle, görüntülerle bir masal gibi algılıyorlar. Narenciye ekspresi, korsan gemisi, narenciye çeşmesi kaç çocuğun rüyasını süslemiştir o gece kim bilir? Yöresel yiyeceklerin tadı damaklarda iz bırakmıştır elbette. Bir narenciye harikası; portakallı kek, sağlık kurabiyeleri, güneye özgü kısır ve daha niceleri... Dış ülkelerden gelen çocukların giysileri, oyunları, dansları, müzikleri birbirleri için karşılıklı öyle ilginç, öyle farklıydı ki. Rekabet ortamı olmadan, katıksız bir hayranlıktı gözlenen. Yetişkinlerin fotoğraf makineleri durmadan çalıştı, ilerde o günü hatırlatacak karelerce poz çekildi.

Çocukların hayal dünyaları için bu tür etkinlikler ne kadar yararlı. Her çocuğun ilerde kendi çocuklarına ya da arkadaşlarına anlatacağı bir hikayesi olmalı; "Bir zamanlar ben..." diye başlayan... O gördüklerini kendince yorumlayacak, kendi hayal dünyasında belli kalıplara yerleştirecektir. Bir zamanlar, çok eskiden hayatında ilk kez sirke giden ya da bayram yerinde dönme dolaba binen çocuğun onu hiç unutamaması gibi. Masalları yaratanlar da insanlar değil mi? 

Festivalin pek çok farklı amacı var tabii ki: Ekonomiye canlılık kazandırmak, üreticiye destek vermek, piyasayı hareketlendirmek, dış ülkelerle bağlantı kurmak, kültür alışverişini hızlandırmak... Aslında görünenin arkasında pek çok sorun var elbette, üretici masrafını bile karşılayamıyor. Gerçekler her zaman can yakıcı, düşündürücü. ..  Ama çocuklar mutlu. Bu iki günden onların aklında heyecanlı, renkli, unutulmaz bir masal kalacak. Ve bundan sonra narenciyenin yararına daha çok inanıp, daha çok tüketecekler. Narenciye çeşmesinden olmasa bile suyunu daha çok içecekler.




11 Kas 2013

İYİ GÜNDE... KÖTÜ GÜNDE...


Dilimizde evlenmeyle, evlilikle ilgili ne çok sözcük, ne çok deyim üretilmiştir. İnsanımızın yaratıcılığı, kıvrak zekası, bu deyişlerde anlam kazanır. "pembe panjurlu ev" eski Türk filmlerinde, romanlarda mutlu bir yuvanın simgesiydi. Günümüzde arsalar öylesine azaldı ki, tek katlı evlerin yerine kocaman apartmanlar dikiliyor artık. Pembe romantizmi simgeliyordu, artık realizm zamanı. "Bacanız hep tütsün" güzel bir dilekti. Artık bacalar da azaldı. Tekli bacalar ancak şömineli evlerde tütüyor.

"İyi günde-kötü günde"  diye başlayarak ne güzel dilekler dilenir. Siz de hatırlar mısınız,hala her yörede söylenir mi, bilmiyorum; "Bir yastıkta kocayın" deyişi vardır. Bir ömrü birlikte geçirmek, beraberce yaşlanmak, uzun yıllar birlikte olmak anlamında bir dilekti aslında söylenmek istenen. Artık yastıklar da küçüldü, ikiye bölündü. Aslında amaç; uzun, zorlu bir yolu birlikte yürüyebilmek, yol arkadaşlığı, kader arkadaşlığı yapabilmek...

Kadın ve erkek beraberce bu uzun yola çıkarken, nikah memurunun duruma uygun konuşması nasıl da anlamlıdır. Bazısı da hiç konuşmaz, sadece işlemi tamamlar. "İyi günde, kötü günde, sağlıkta, hastalıkta birbirinizi koruyup kollayacağınıza.... "Nikah defterine heyecanla atılan iki imza ve beraberliği belgeleyen bir başka küçük defter. Evlenme cüzdanı. Canlı ve cansız ikişer tanık... Her şey bir imzayla ve bir sözcükle başlıyor. Bu ilişkiyi onaylayan bir sözcük; "Evet" 

Oysa günümüzde evet'lerin ardından hayır'lar da çoğaldı. Evetle hayır arasında çok uzun bir zaman da yaşanmıyor. Bir anda noktalanıyor her şey. Başlangıçta gösterilen özen, sonuçta yerini daha farklı davranışlara, kabalığa, hoyratlığa bırakıyor. Televizyon ekranlarında, gazete sayfalarında içimiz ürpererek farklı ayrılık hikayeleri izliyoruz, okuyoruz. Çocuklar "evcilik oyunlarında" ev halini ne güzel, ne gerçekçi yansıtırlar. Oyunlar gerçeğin bir yansıması değil midir? 

Hayat öylesine kısa ki. Her şey birdenbire olup bitiveriyor. "Sevmek seni bir ömür boyu..." derken, "Ayrılmak bir dakika" oluveriyor. "Beyaz atlı prens" kişiye göre değişebilir elbette. Mutluluk ve mutsuzluk da değişik zaman ve durumlarda kişilere göre farklı yorumlar kazanmaz mı? Mutsuz giden bir evliliği sürdürmek de insanın hayatını zindana çevirebilir. Goethe evlilik konusundaki düşüncesini şöyle açıklıyor: "İster kral, ister bir fakir olsun, dünyada en mutlu insan evinde huzuru olandır."

Birken çift olabilmek, bir aile oluşturmak, bu beraberliği yıllar boyu sürdürebilmek... nasıl da güzel, anlamlıdır. Birbirine uyum sağlamak, karşılıklı özveride bulunabilmek, evi "yuva" haline getirebilmek, eve dönmeyi, eşine kavuşmayı özlemek. Güne küçük sürprizlerle başlamak, hayata anlam katabilmek... Bunun gerçek değerini yaş ilerledikçe daha iyi anlıyor insan. Hayatı paylaşmak için "iyi bir dost" önem kazanıyor. İnsanın başını omuzuna dayayabileceği güvendiği bir eşinin olması, hayatın da güvencesi değil midir? 

İyi günde; Eşinin sevdiği yemekleri yapıp, sofrayı onun sevdiği bir demet çiçekle renklendirebilmek, onun beğenilerine de saygı gösterebilmek, küçük sürprizler hazırlamak, bazen duygularını küçük notlarla yazılı olarak ifade etmek, mimiklerinden, ses tonundan, davranışlarından az çok ruh halini anlayabilmek...
Kötü günde; Hastalığını önemseyerek yanında olabilmek, sıkıntısını, sorununu paylaşabilmek, ilgisini esirgememek, zor günleri bir güzel sözle, uygun bir davranışla çekilir hale getirmek... Karşılıklı olarak iyi günde- kötü günde küçük fedakarlıklarla beraberliği sürdürebilmek: Evliliğin çatısı da, temeli de ancak böyle korunacaktır herhalde. 

Toplumda sık sık çocuklar, gençler ve yaşlılarla ilgili gruplarda bulunabilmeli insan. Bu gözlemlerle hayatı daha iyi yorumlayıp, daha iyi anlamlandırabiliyor. Farklı kuşaklar farkında olmadan bize hayatı anlatıyor, insanları daha rahat çözümlememize yardımcı oluyor. Sessiz anlatımlar; bir damla gözyaşı, bir el tutma, bir omuz omuza beraberlik, bir bakış bazen nice sözden daha etkili, daha kalıcı oluyor. İnsana hayatın sırlarını adeta ciltler dolusu kitabın içinden sergiliyor. 

Yüzyıllar öncesinden söylenmiş bazı sözler günümüzde de anlam kazanıyor. Ünlü Filozof Socrates evlilik konusunda fikrini şöyle açıklıyor: "Ne pahasına olursa olsun evlenin. Karınız iyi çıkarsa mutlu olursunuz, yok fena çıkarsa o zaman da filozof olursunuz."


10 Kas 2013

ÖZLEMLE ANARKEN...

Büyük Önder Mustafa Kemal ATATÜRK'Ü ölümünün 75. yılında özlem ve saygıyla anıyoruz.


"Kadınlarımız eğer milletin gerçek anası olmak istiyorlarsa, erkeklerimizden çok daha aydın ve faziletli olmaya çalışmalıdırlar."
                                                M. Kemal ATATÜRK

4 Kas 2013

ESKİ FOTOĞRAFLAR...



Geçmişe küçük bir yolculuk yapmak istediğinizde eski fotoğraflar nasıl da işe yarar. Yalnızca onlar mı? Eski mektuplar, küçük kağıtlara yazılmış notlar, günlükler, kartlar, kurutulmuş çiçekler... Bazı özel eşyalar insanı yıllar öncesine sürükler. Her biri "parmak izi" gibi kişiseldir, kişiye özeldir. Depolamayı seven insan, büyük olasılıkla hayatın güzelliklerini kaçırmak istemeyen insandır. Her bir eşyada saklanmaya değer güzellikler bulmuştur. Bakmasını bilen gözler saklamasını da, korumasını da bilir. 

Şimdilerde fotoğraflar bilgisayarlarda depolanıyor. Eski albümler giderek kullanılmaz oluyor. Bilgisayarlarda dosyalarda, klasörlerde arşivlenen fotoğraflara sadece belli zamanlarda, istediğinizde açıp bakma şansınız var. Oysa albümlerde veya özel zarflarda dokunarak, hissederek, tekrar tekrar bakmak öylesine başka bir duygu ki... Siyah beyaz fotoğrafların klasik görünümüyle asaleti tartışılmaz. Sanki hayata daha ciddi, daha keskin bir bakışları vardır. Sadece eskilerden kalan siyah beyaz fotoğraflar değil, şimdikiler için de aynı şey söylenebilir. Bir başkadır siyah beyaz, renkleri hayal gücünüz tamamlar.

Kalın kitapların arasında özenle kurutulmuş çiçekler de yılların anılarını ta derinlerden yeryüzüne çıkarır sanki. Kokuları, hatta renkleri kalmamıştır belki ama, buram buram dostluk kokarlar. Anılar denizine insanı batırıp çıkarırlar. Artık gençler arasında çiçek kurutma modası da kalmadı. Hediyelik eşya sektörü , kimyasal ilaçlarla farklı bir şekilde çiçekleri kurutup pazarlıyor. Oysa sizin emeğinizle kurutulmuş bir çiçek, kişiye özel bir yazıyla sunulduğunda veren için de alan için de daha bir anlam kazanmaz mı?

Anıları tazelemenin öyle çok yolu var ki... Geçmişten bugüne uzanan bir köprüye yürüdüğünüzde elle yazılmış eski mektuplar da sayfalarca anılar zinciri oluşturur. Mail, e-posta gibi değildir o mektuplar. Karakterinizin aynası el yazınızla da mühürlenmiştir o sayfalar. Size özeldir; mürekkebiyle, silinti ve eklemeleriyle, hatta yıllar öncesinin pullarıyla... Kişinin nasıl yaş aldığının, hangi hastalıkları yaşadığının da habercisidir el yazısı: Çok düzgün bir el yazısı yılların götürüsüyle kargacık burgacık bir el yazısına dönüşebilir. Beyinle ilgili bazı rahatsızlıklarda harfler eksik yazılabilir, titrek bir el yazısı olabilir. Bazen sadece çizgiler kalır geriye.Hatta yazı bazen tümden unutulabilir. "Söz gider yazı kalır" dense de... Ancak geçmişte yazılanlar kalır geriye...

Eski Türkçe öğretmenlerimiz sözlü ve yazılı anlatıma, kompozisyona nasıl da önem verirlerdi. Büyük harf, küçük harf, noktalama işaretleri, yazıda giriş- gelişme- sonuç bölümleri. Derslerde hayali mektuplar bile yazılırdı. Artık cep telefonlarında bile örnek kısaltmalar veriliyor, en kısa yoldan, en çabuk biçimde iletişim amaçlanıyor. Teknoloji çağının sloganları hız üzerine oluşturulmuş. 80'li  yıllarda PTT "10 yıl sonrasına mektup yaz" adıyla bir kampanya başlatmıştı. Yıllar sonra 10 yıl öncesinin  umut ve beklentilerini bilmek heyecan vericiydi. Pembe mektup kağıtları, çiçekli zarflar da bulunurdu kırtasiyecilerde. Onlar kişiye özeldi, fark yaratırdı. Bugün bilgisayarlar da bu konuda sınırsız seçenekler sunuyor. Kalpler, çiçekler, gülen, ağlayan yüzler ve daha niceleri... Bilgisayarlarla daha genç yaşta tanışanlar özelliklerini de daha iyi biliyor ve daha bilinçli kullanıyorlar. 

Geçmişten bizimle birlikte gelen, bizi "biz" yapan her şey; iyi saklanıp, özenle korunması gerekmez mi? Gün geldiğinde insanın onlara öylesine ihtiyacı oluyor ki. Hepimiz sevdiklerimize çok özel eşyalarını koyabileceği birer kutu armağan edebilsek ne iyi olurdu. Belki çok para harcamadan alınan, güzel bir kağıtla kaplanarak şekil değiştiren şık bir kutu. İçerisine değer verdiği mektupları, kartları, fotoğrafları saklayabileceği küçük bir depo. Yıllar sonrasına ne güzel küçük bir hazine kalır. Uçakların kara kutusu gibi... Bazen insanı kendisi bile öylesine şaşırtabiliyor ki; Duygusal değişim, değerlerimiz, insan yanımız... Her şey bir başka biçimde düşündürüyor insanı. 

Eski fotoğrafların yıpranmış, sararmış, kıvrılmış, belki biraz da yırtılmış kartlarında kısa bir" ömür turu" nasıl da mutlu eder insanı. Olumsuzlukları hatırlatan mutsuzluk fotoğrafları da var elbette ama, onlar da hayatın tuzu-biberi gibi ağızda buruk bir tat bırakıyorlar. Belki de geçmişten bir ders almaya davet ediyor bizleri. Geçmişe yolculuk bazen acı gerçekle de baş başa bırakabiliyor insanı. Ama hayat acısıyla, tatlısıyla, iyisiyle, kötüsüyle bizim. Güzel anları çoğaltıp deklanşöre basmak da elimizde...