30 May 2016

İNSANCA YAŞAMAK...( Nostaljik Pazartesi )



Kafamızda bin bir türlü ön yargıyla yaşıyoruz. Yılların izini, birikimini taşıyoruz belleklerimizde. Tortular, tabakalar halinde kalıplaşmış adeta. Korkuyor, ürküyor, çekiniyoruz. Daha dikkatli olma ihtiyacını hissediyoruz. Adımlarımızı temkinli atıyoruz. Büyük ölçüde haklıyız da. Onca gazete manşeti, yüzlerce televizyon görüntüsü var belleğimizde. Netlik kazanmayan görüntüler gözlerimizin önünde bir ileri bir geri gidip geliyor.

Değer yargılarımız karmakarışık. Bazen iyi ile kötü birbirine karışıyor. Dünya büyük bir hızla dönerken iyilerle kötüleri ayrıştırmıyor. Hayalle gerçek sanki iç içe. Gerçek dışı görüntüler de devreye giriyor. Temiz-kirli, iyi-kötü, insanca-insanlık dışı, sakin-öfkeli, namuslu-namussuz, onurlu-onursuz, doğru-yalan... Her şey birbirine karışıyor bazen. Ayırt edemiyoruz.

Bir sınama testi, ölçüm aracı ya da sayaç yok elimizde. Tahminlerimiz, terazimizin ibresini doğrulamıyor. Teknik cihazlar da yetersiz kalıyor bazen. Hiçbir şey net değil. Yaşamdan kareleri durduramıyoruz, yaşanan saatleri geri alamıyoruz. En gelişmiş teknoloji de yanıltabiliyor kimi zaman. Ona da hükmeden insan çünkü. Aldanıyoruz, aldatılıyoruz. Kime nasıl inanacağız, nasıl inandıracağız?

Bir güvensizlik ortamında kim kime nasıl güvenecek? Pek çok yerde "girilmez" levhası vardır da "güvenilmez" levhası yoktur. Yasaklara nasıl da uyar insanımız. Hatta bazen neden yasak olduğunu bilmeden, sormadan, emre kesin itaat gibi... Çocukluktan itibaren evde, okulda, sokakta, toplumda soru sorması istenmez, itiraz edemez, karşı çıkamaz. Okul sıralarından itibaren alışmıştır kurallara itaate.

Ama iyi bir dinleyicidir, uysal bir bireydir. Belki de o yüzden küçük protestoları bile çok dikkat çeker. Sesini yükseltmesi istenmez. Ya sesini hiç yükseltmez ya da hep susar, son anda patlar. Avazı çıktığı kadar haykırır. Bazen cinnet geçirir. Ya kendine ya da en yakınlarına zarar verir. Oysa özünde nasıl da yumuşak, saygılı ve uysaldır. Sadece güzel ve uygar bir dünyada; insanca yaşamak, haksızlığa uğramamak, yalan dolandan uzak olmak, adil davranılmak, kabul görmek ister. Her insan gibi...

                                                                      Şubat-2014






26 May 2016

BİR ŞİİR GİBİ...



Mayıs Ayının da sonuna geldik. Ömürden bir bahar daha geçti. En sevdiğim aylardır Nisan ve Mayıs. Bitince üzülürüm sanki.  Her mevsim kendine özgü yaşanmışlıkları barındırıyor içinde. Günler bazen güneşli, bazen fırtınalı ya da parçalı bulutlu. İnsanın iç dünyası gibi...

Ama biliyoruz ki her gün yeni bir güneş doğuyor, her gün yeniden farklı bir gün başlıyor. Ve her gün karanlığın ardından yeniden aydınlanıyor dünya... İyi ki şiir dünyası var, iyi ki şairler var, dünyanın değişimine yardımcı olan. Zaman zaman şiirin o sihirli dünyasına girmek lazım. Şiirsel bir havayı solumak insanı rahatlatıyor. Şiirle daha sakin, daha rahat düşünüyor insanoğlu...

BEBEKLERİN ULUSU YOK

İlk kez yurdumdan uzakta yaşadım bu duyguyu
Bebeklerin ulusu yok
Başlarını tutuşları aynı
Bakarken gözlerinde aynı merak
Ağlarken aynı seslerinin tonu

Bebekler çiçeği insanlığımızın
Güllerin en hası, en goncası
Sarışın bir ışık parçası kimi
Kimi kapkara üzüm tanesi

Babalar çıkarmayın onları akıldan
Analar koruyun bebeklerinizi
Susturun susturun söyletmeyin
Savaştan yıkımdan söz ederse biri

Bırakalım sevdayla büyüsünler
Serpilip gelişsinler fidan gibi
Senin benim hiç kimsenin değil
Bütün bir yeryüzünündür onlar
Bütün insanlığın gözbebeği

İlk kez yurdumdan uzakta yaşadım bu duyguyu
Bebeklerin ulusu yok
Bebekler, çiçeği insanlığımızın 
Ve geleceğimizin biricik umudu...

                                         Ataol BEHRAMOĞLU


YAŞAMAYA DAİR

Yaşamak şakaya gelmez.
büyük bir ciddiyetle yaşayacaksın
bir sincap gibi mesela,
yani, yaşamanın dışında ve ötesinde hiçbir şey beklemeden,
yani bütün işin gücün yaşamak olacak.
Yaşamayı ciddiye alacaksın,
yani o derecede, öylesine ki,
mesela, kolların bağlı arkadan, sırtın duvarda,
yahut kocaman gözlüklerin,
beyaz gömleğinle bir laboratuvarda 
insanlar için ölebileceksin,
hem de yüzünü bile görmediğin insanlar için,
hem de hiç kimse seni buna zorlamamışken,
hem de en güzel, en gerçek şeyin
yaşamak olduğunu bildiğin halde.
Yani, öylesine ciddiye alacaksın ki yaşamayı
yetmişinde bile mesela, zeytin dikeceksin,
hem de öyle çocuklara filan kalır diye değil,
ölmekten korktuğun halde ölüme inanmadığın için,
yaşamak yanı ağır bastığından.

                                      Nazım Hikmet RAN



23 May 2016

KÖKSÜZ SEVGİLER...(Pazartesi Nostaljisi )




Bazen çevrenizde sizin de dikkatinizi çeker mi? El ele, omuz omuza, aksak adımlarla yürüyen yaşlı çiftler vardır. Güçsüz vücutları, çökük omuzları, yavaşlatılmış adımlarıyla adeta ağır çekimde önünüzden kayıp giderler. Belki de farkına bile varmazsınız. Ama onlar birbirlerinin farkındadırlar. Mutlu, huzurlu yüzleriyle adeta hayatın içinden birer yıldız gibi kayıp giderler. 
Elleri sımsıkı birbirine kenetlenmiştir, birbirlerini kaybetmekten korkarlar. Öyle bir dayanışma sergilerler ki gözlerinizi alamazsınız.
Ne öyküler yazılır kafanızda, bir süre hayal dünyasında dalar gidersiniz...

Gençken aşık olmak kolaydır. Önemli olan, yaşlılık yıllarında sevgiyi, dostluğu, arkadaşlığı sürdürmek değil midir? Birlikte düşünmek, karar almak, iyi-kötü günde yanında olmak, gerektiğinde başını omuzuna dayayıp huzur bulmaktır. Yıllara kök salmış sağlam sevgiler kolay kolay tükenmezler. Saçlar ağarıp yüzler buruşsa da, sağlam temelleri sarsılmaz.

Aşkı, tutkuyu, sevdayı anlatan çeşitli oyunlar, filmler, öyküler, romanlar var. Bu yıl ödül alan filmlerden biri "aşk-amour" filmiydi. Ünlü yönetmen Michael Haneke'nin filmi, bildiğimiz aşk filmlerinden çok farklıydı: Çok uyumlu bir yaşam içinde, emekli müzik öğretmeni bir çift. Eşlerden biri-kadın- bir beyin sarsıntısı sonucu felç geçirir. Böylece çiftin düzenli, mutlu yaşamları altüst olur. Uzun bir süre erkek eşine bir bebek gibi bakar, her ihtiyacını karşılar, ev temizliğinden bulaşıkları yıkamaya kadar her işi üstlenir.

Bazen doğal olarak pes ettiği zamanlar da oluyor. İnsan olarak insani duygular yaşıyor; öfkeleniyor, sinirleniyor, ağlıyor, çaresizlik içinde isyan ediyor. Ve bir gün... artık sevdiğinin acı çekmesini istemiyor... Film şaşırtıcı,çarpıcı bir finalle bitiyor. Büyük aşk bir başka biçimde son buluyor. 

Aşkın, sevdanın anlatımı yüzyıllardır kişiye, kişiliklere göre değişiyor tabii ama, geçmişte her şey daha farklıydı. Bazen bir bakış, bazen bir duruş, ya da ses tonu çok şey anlatabilirdi. Beden dilinin o yıllarda çok daha etkili olduğunu görüyoruz. 

Geçmişte uzun yıllar önce izlediğim bir Atıf Yılmaz filmi geliyor aklıma; "Selvi boylum al yazmalım". Türkan Şoray, Kadir İnanır ve Ahmet Mekin rollerinde ne kadar inandırıcıydılar. İnsanın yüreğine dokunan, düşündüren bir aşk öyküsü... Filmin sonunda tutkulu aşk değil, sabırla emek harcanan sevgi galip geliyordu. Film yıllar sonra da izlense insana aynı duyguları yaşatıyor; Köklü sevgiler zamanla gelişiyor, sabır ve emek istiyor, ilmik ilmik dokunup sağlam bağlarla örülüyor. 

Oysa günümüzde bazı aşklar ya da aşk sanılan duygular, köksüz ağaçlar gibi nasıl da kısa zamanda çatırdar, tükenir ve çöker... Haberlerde her gün onlarca aşk ve namus cinayeti izliyoruz. Sevdiğini, nişanlısını, eşini, çocuklarının annesini acımasızca yaralayan, öldüren, doğru yaptığını düşünen insanlarımız...

Elimizdekini, yanımızdakini kaybedince değerini anlıyoruz çoğu kez: çevreyi mahvedip "Çevre Koruma Günü" düzenliyoruz. Çocuklara oyuncak tabancalar hediye edip öte yandan "Barış Günü" kutluyoruz. Sevdiklerimizi incitip kırdığımızda "Sevgililer Günü" imdada yetişiyor. Oysa en pahalı hediye bile kırılan insan kalbini onarabilir mi...?

Çabuk tüketilen, uzun sürmeyen farklı sevgiler; içinde dostluk, arkadaşlık barındırmayan günlük ilişkiler. Tıpkı dalsız, budaksız, cansız, köksüz ağaçlar gibi... Köksüz sevgiler...



                                                                       Şubat-2013 

20 May 2016

BELLEĞİMİZDE İZ BIRAKANLAR...



"Yıllar yılı okuduğumuz ya da duyduğumuz sözlerden bazıları belleğimize kazınır adeta. Bunlardan bazıları günlüğe kaydedilir, bazılarının kitapta altı çizilir, bazıları da yıllar sonra blogda yer alır. Ben bunları yıllar yılı bizi "biz" yapan değerlerin de göstergesi sayıyorum. Düşüncelerimizin adeta bir değerlendirmesi gibi. 
Neleri benimsemişiz, nelerden vazgeçmişiz, nelerden hoşnut değiliz ya da neler önemli hayatımızda...?"

"Gerçi sonradan yaşadıklarımız , hayatımızda bazı şeyleri iyi veya kötü yönde değiştirebilir. Bir zamanlar benimsediğimiz değerler altüst olur mu veya yeni değerlere mi gönül veririz ? Zaman ne getirir, ne götürür? Yılların ardından küçük bir değerlendirme insana iyi geliyor. Bir zamanlar günlüğe geçirdiğim notlarımın hiçbirinden vazgeçemiyorum bugün de. Bugün onlardan bazılarına blogda yer vereceğim: 

*****************************************************
"En büyük erdem, insanın iyiliğe doğru çaba göstermesi ve vicdanının sesini dinlemesidir."
                                                                     Confucius
******************************************************
"Ben dünyaya kin değil, sevgi paylaşmaya geldim."
                                                                      Sophokles
******************************************************
"En büyük savaş, cahilliğe karşı yapılan savaştır."
                                                                      M. K. Atatürk
******************************************************
"Derin insanlar da 
derin kuyular gibidir.
İçlerine düşen nesne
dibe uzun zamanda varır,
Beklemekten yana öteden beri
sabırsız davranan kişiler 
böyle insanları duygusuz ve haşin,
çoğu zaman da can sıkıcı bulurlar."
                                                                       Nietzsche
******************************************************
"Güvensizlik başlayınca dostluk kaybolur."
                                                                        Epicure
******************************************************
"Dünya gözü ile bakan yüzü,
Gönül gözü ile bakan öz'ü görür."
                                                                         Hz. Mevlana
******************************************************
"İnsan durmadan bir şeyler yapmalı,
Yaşama çabalarını elinden geldiği kadar sürdürmeli.
Dilerim ki ölüm, beni lahanalarımı dikerken bulsun,
Ama ne ölüm umurumda olsun, Ne de yarım kalmış bahçem."
                                                                          Montaigne
******************************************************
"En ağır cinayet, yaşama sevincini öldürmektir."
                                                                           Paolo Coelho
******************************************************
"Nice insanlar gördüm, üzerinde elbise yok,
Nice elbiseler gördüm, içinde insan yok."
                                                                            Hz. Mevlana
******************************************************






16 May 2016

ELLERİN SUÇU NE...? (PAZARTESİ NOSTALJİSİ)



El var el ele / el var "el" gibi,
El var el veren / el var reddeden
El var öpülesi / el var itilesi
El var insan arar / el var insandan kaçar
El var tokalaşır / el var uzaklaşır
El var sıcacık / el var buzdan beter
El var paylaşımcı /el var toplayıcı
El var nasırlıdır / el var pamuk gibi
El var sevmek için /el var dövmek için
El var yapmak için /el var yıkmak için
El var üretmek için / el var dilenmek için
El var kurtarıcı / el var ezici
El var yaşatmak için / el var öldürmek için

...........................
Ellerin suçu ne...?

                                       Makbule Abalı-2010






12 May 2016

VEFA MI, VEFASIZLIK MI...?



"Vefa" içerik olarak çok zengin bir terim. İçinde ne çok sözcük barındırır; Dostluk, sevgi, arkadaşlık, bağlılık, beraberlik... Eskiden daha çok rastlardık vefa örneklerine.  Şimdilerde giderek azaldı, belki zamanla kaybolacak. Yıllar önce yapılmış bir iyiliği unutmuyorsanız vefalısınız. Karşılığını veremezseniz bile bir minnet borcu duyuyorsanız vefakarsınız. 

Bazen vefanın bedeli ağır ödenir. Yakınlarına bir böbreğini bağışlayanlar, bir can kurtaranlar, iyiliğin karşılığını maddi olarak ödemek isteyenler... Oysa gönül borcuna paha biçilebilir mi? Günlerin, ayların, yılların getirisi bir anda karşılanabilir mi? Ancak vefa duygusunu kanıtlamak için hiçbir zaman onur, kişisel değerler, kişilik, ayaklar altına atılmaz. "İtibar" vefaya, bazı değerlere yenik düşmemeli.

Her zaman vefanın şiddetle, ihanetle, acımasızlıkla anlaşamadığı söylenir. Onların olduğu yerlerden "vefa" kaçar. Ne yazık, şiddet; okullarda, evlerde, cadde ve sokaklarda, spor alanlarında, her yerde... Toplumun her kesiminde görülen şiddet, vefasızlıkla birlikte Meclis'e de girdi. Dostluk, itibar, saygınlık, güven, içtenlik uzaklaştılar o zaman.

Son günlerde kişisel çıkarlar uğruna nasıl da kötü örnekler sergileniyor. Ansızın başlayıveren kavgalarda yumruklar, hakaretler
kameralar karşısında bile çekinmeden aktarılıyor. Uzun zamandır aynı yolda yürüyenler ya da yürüdüklerini düşünenler yolları ayrılınca neden farklı davranıp vefasızlık örneği sergilerler. 

Topluma örnek olması gereken kişilerden öyle kötü örnekler görüyoruz ki bazen. İnsanoğlu neden böyledir diye düşünüyorsunuz; Tokalaşmayanlar, selam vermeyenler. birbirlerinin yüzüne bakmayanlar, konuşmayanlar. "Dünya hali" bu mu, yoksa bu "insanlık hali" mi...?

Mevlana sanki bu günleri görmüş gibi yıllar öncesinden ne güzel seslenmiş: 
"Sen uzattığın eli 
Tutmayan ele mi dargınsın,
Yoksa onu tutmayacak birine
Uzattığın için kendine mi kızgınsın?



Günümüzde sanatçı Müjdat Gezen de düşüncelerini şöyle aktarıyor:



Son sözü Mevlana'ya bırakmak...

Kazandıkça bölüşemiyorsan
Elini sorgula
Konuştukça kırıcı oluyorsan
Dilini sorgula
Yürüdükçe menzilden çıkıyorsan
Yolunu sorgula
Ömür geçtikçe yerinde sayıyorsan
Gününü sorgula
Sevildikçe vefasızlaşıyorsan
Gönlünü sorgula.
Hangi halde olursan ol
Sonunu sorgula...
                         Mevlana






8 May 2016

GEÇMİŞİ ANMAK...



Bazı günler sevdiklerimizi anmak için bir fırsattır. O günler anmaya vesile olur, anıları yeniden tazeler. Yeniden hatırlamak değil elbette. Hiç unutulmazlar ki... 

Eski fotoğraflara bakarken bu fotoğrafı görünce öyle mutlu oldum ki. Yeniden çok şey düşündürdü bana. Bir bayram günü çekilmişti;
Üstümüzdeki giysileri dikiş öğretmeni olan annem dikmişti.
O günkü  saç tuvaletimiz de annemin eseri.
İkimiz de çocuktuk o yıllarda. Aramızda sadece 1.5 yaş fark vardı. Ben büyüktüm, ama hiç abla demedi. Ben de demesini istemedim. 
Kardeşim, sırdaşım, oyun arkadaşım idi. 

Bugüne kadar blogda ondan hiç söz etmedim, edemedim... Ama bugün, bir "Anneler Günü"nde yıllar öncesinin nostaljik bir öyküsünden küçük izler kalsın istedim. Zaman zaman hayallerinizde geçmişe küçük yolculuklar yapar mısınız? Bazen bir evcilik oyunu, bazen hayali bir canlandırma, bir drama gözlerinizin önüne gelir mi? Çocukluk günlerinizi, çocukça bir şeyleri özler misiniz...?

O zamanlar henüz televizyonlar yoktu. Tabii bilgisayarlar da. Ekranda ithal çocuk programlarını izleyip heyecanlı oyunlar oynayamazdık böylece. Ancak hayal gücümüzle yönettiğimiz, kendimizin kurguladığı evcilik oyunlarımız vardı. Çocuk oyunları çocuğun kişiliğinin, ailenin göstergesidir denir. Biz oyunlarımızda hep mutlu idik. Bebeklerimize hiç incitmeden özenle bakardık.  Çok nadir kırılır, küserdik. O zamanlarda parmaklarımızla "küs" işareti yaptığımızı hatırlıyorum. İşaret parmağıyla orta parmak üst üste konup gösterilirdi. 5 dakika geçmeden "küs-barış" denip parmaklar indirilir, barışılırdı. 

Evcilik oyunlarında onun büründüğü rol genellikle "doktorculuk" idi. Ciddi bir doktor görünümünde eski bir kordonla kalp dinler, reçeteler yazar, ilaç yerine küçük şekerler dağıtırdı. Bir mesleğe gönül vermek ta o yaşlardan başlamıştı. Sonraki yıllarda çok iyi bir puanla İstanbul Çapa Tıp Fakültesini kazandı. Tıp diplomasını aldıktan bir süre sonra evlendi. 2 çocuğu oldu. Dokuz yıl Güneydoğu'da görev yaptı. Çocukları çok iyi öğrenim gördüler. Kızı annesinin mesleğini sürdürüyor, oğlu iyi bir mühendis.

Hastalarının çok sevdiği idealist bir doktordu. İşini iyi yapan, okuyan, araştıran, yenilikleri izleyen, sorulara sabırla cevap veren, işini seven bir doktor. İdealistti, hümanistti. İyi bir insan, iyi bir eş, 
iyi bir dost, iyi bir anne idi... Hala tedavisi tam bulunamayan, hatta son yıllarda giderek çoğalan kötü bir hastalık sonucu kaybettik onu.

Kaybettiklerimizi çok özlediğimiz anlar vardır. "Keşke yanımda olsaydı da konuşabilseydim" dersiniz. Anılar canlanır belleğinizde. Ve sonra hayatın uğraşlarıyla baş başa kalırsınız yeniden. Hayat devam eder tüm hızıyla...
Günler, aylar, yıllar hızla ardı ardına geçiyor. Yitirdiklerimizi anıyor, özlüyoruz. Bizim yapabileceğimiz anıları yaşatmak, geride kalan değerleri korumak.

Annem, kız kardeşim ve ebediyete göçmüş tüm anneleri saygıyla, rahmetle anıyorum. Yüreğinde insan sevgisi, çocuk sevgisi olan tüm annelerin, anne adaylarının ve kendini anne gibi hisseden tüm kadınlarımızın "Anneler Günü" kutlu olsun...


5 May 2016

BİR DİLEK DİLEMEK...



Birkaç yıl önceydi. Sabah erken saatlerde deniz kenarında yürürken dikkatimizi çekti. Denizin üzerinde ikiye, dörde katlanmış yüzen beyaz kağıtlar vardı. Birkaç kişi de sahildeki kayaların üzerine çıkıp, denize arkalarını dönerek ellerindeki kağıtları denize atıyorlardı. Günlerden 6  Mayıs'tı;  Hıdırellez...

Geleneklerimize ve göreneklerimize göre dileklerin dillendirildiği, bir gece öncesinden kağıtlara yazılıp, gül fidanlarının dibine gömüldüğü, veya ağaçlara asıldığı, duaların edildiği ve ertesi sabah erkenden denize bırakıldığı önemli dilekler... İnançla sürdürülen bir ritueller sıralaması.



Herkesin dileği kendince önemli elbette. Bazen bir ev, bazen bir araba, iyi huylu bir eş, sağlıklı bir bebek, iyi bir üniversite...İstemenin sınırı yok ki. Tüm dilekler yürekten, tüm dilekler içten. Hızır ve ilyas Peygamberlerden bekleniyor bu istekler. 


Kıştan bahara geçişi müjdeliyor Hıdırellez. Yöreye göre, inanışlara göre adetlerin uygulanışı da değişiyor. Bazen ateşler yakılıp üstünden atlanıyor. Bazen türküler eşliğinde dilekler dilenip ağaçlara bezler bağlanıyor. Bazen sofralar düzenleniyor, ortaklaşa yapılan yemekler paylaşılıyor. 


Gül, bu günün anlamlı, sembolik çiçeği. Sevgiyi, emeği, aşkı, fedakarlığı,sabrı dile getiriyor. Kişi dilek tutar veya tutmaz, inanır ya da inanmaz, bu rituelleri grupla birlikte uygulamak haz veriyor kişiye... Dileği gerçekleşirse seviniyor, mutlu oluyor. İşte o an nasıl da güzel gelir dünya. İşte o zaman kışın bitip baharın hüküm sürdüğüne inanır insan.Karanlıklar aydınlığa dönüşür ve içinde güller açar...


Sanatçı Semih Sergen'in seslendirmesiyle Ahmet Haşim'in ünlü "Akşam" şiiri bir Hıdırellez akşamına ne güzel yakışır:

video

İlk defa blogda bir video bağlantısı gerçekleştirmeye çalıştım. Başaramadım. Umuyorum ki bir başka yayında olacak. Başarısızlıklarımızla da yüzleşmek gerek.

2 May 2016

ZAMANSIZ BAHARLAR...( Pazartesi Nostaljisi )



Gene iklimleri, mevsimleri ayırt edemez olduk. Baharın ortasında Nisan'da kar yağdı bazı illerimize. Bitkiler de alıştıkları ortamda şaşkına döndüler, kararsız kaldılar. Soğuk vurdu meyve ağaçlarının çiçeklerine. Oysa nasıl da güzel donanmıştı ağaçlar. Görücüye çıkan gelinlik kızlar gibiydiler; öylesine güzel, pırıl pırıl, hafif utangaç... Her yer bahar kokuyordu buram buram. 

Üretici sevinçliydi; iyi ürün alacak, satacak, belini doğrultacaktı. Şans bu ya, doğa izin vermedi. Don vurdu meyve olmaya hazırlanan çiçeklere... Doğa nasıl da hızla değişime hazırlanıyordu.
Ağaçlar süslü gelin gibi, pembe-beyaz çiçeklerle kendilerini yeniliyorlardı. Ama don vurdu çiçeklere; O güzelim çiçekler alışılmışın dışında birden büzüldüler, içe kıvrıldılar, kapandılar ve kuruyarak dökülmeye hazırlandılar. Açmaktan, meyve vermekten vazgeçtiler.

Sanki küstüler, kırıldılar, alındılar. Belki de bir ders vermek istediler biz insanlara: "Siz kendi içinizde bir uyum sağlayamazsanız biz nasıl sağlayalım?" diye seslendiler. Bu durumda bizi meyvelerinden yoksun bırakmakla cezalandırdılar. 
Adeta şiddete dayanamayan narin, hassas insanlar gibi, şiddetli soğuklara ayak uyduramadı güzel çiçekler. Dallarda kuruyan tomurcuklarla mahzun gelinlere benzedi görkemli ağaçlar. Yoksa biz mi onları kandırdık? Güneşi, güzel havayı görünce aldandılar, zamansız serpildiler...


Mevsimler birbiri ardınca geliyor ama bazen birbirlerinden yer kapıyorlar. Belki de doğanın dengesi bozuldu. Dünya hızla dönüyor; Biz mi hızına ayak uyduramıyoruz, bitkiler. ağaçlar mı?
Kavramlar birbirine karıştı kafamızda. Bir türlü düzeni sağlayamadık. 


Bahar çiçekleri zamansız açtı ya da zamansız bir don oldu. Zamansız baharlar da bazen acımasız oluyor. Acaba kışın da amansız soğuklarda farklı çiçekler boy verip hayatımızı renklendirir mi? Umut bu, neden olmasın...?
                                                                         Nisan 2014