29 Haz 2016

İÇİMİZDEKİ PATLAMA...



Ortalama ömür yaşını hesaplıyor Uygar ülkeler ,
Oysa biz ortalama ölüm yaşını sorguluyoruz.
Gökyüzünde yıldız aramak unutuldu,
Yeryüzünde bomba sesleri kulaklarımızı tırmalıyor.
Havai fişeklerin renkli görüntüsü kayboldu.
Alevler sardı dört yanımızı.
"Ölüm asude bahar ülkesidir" demişti şair,
Oysa ölüm, cehennemi bir karanlıkta 
Zamansız , bilinmez bir yola çıkmak mıydı?

Makbule Abalı




27 Haz 2016

GÖNLÜ VE BEYNİ GENÇ KALANLAR...(Pazartesi Nostaljisi )




Tepelerde ya da dağ yollarında koca kayaların arasından başını uzatmış bitkiler, yeşillikler görürsünüz. O cılız görüntüye rağmen kökleri öylesine güçlüdür ki, elinizle çekip koparmak isterseniz kolay kolay koparamazsınız. Bir şekilde oraya yerleşmiştir. İlacı, gübresi, bakımı yoktur. Yağmur sularıyla beslenir sadece. Yaşama direncidir onu ayakta tutan. Rüzgara, fırtınaya boyun eğmez. Bazen de yol genişletme çalışmalarında görürüz. Dev kayaların arasında, dinamitle patlatılmış yerlerde, kökleriyle açıkta kalmış, diğer yarısı kopmuş , yarım ağaç gövdeleri dikkat çeker. Sanki meydan okur o teknik güce. "Ben böyle de varım" der adeta. Direnir tüm gücüyle. Kökler öylesine güçlü tutunmuşlardır ki, ağaç o koşullarda da yaşar. Herhangi bir biçimde sürdürür canlılığını...

İnsanoğlunun da ayakta kalma mücadelesi , tırnaklarıyla yaşama tutunma çabası aynı değil midir? Aynı şekilde kökler sağlam ise yıkım da  çok kolay olmuyor. Bu yıldan gelecek yılları düşünüp hayal edebilenler, plan yapıp zamanını yönetenler, cesaretini, umudunu kaybetme yemler, zorluklarla daha kolay mücadele ediyorlar. Yarınlara daha rahat, daha sağlıklı ulaşıyorlar. Beyin ve gönül durağanlık   istemiyor.

Yüreği sevgiyle dolu olanlar, kendisiyle ve başkalarıyla barışık olanlar, huzurlu ve sakin bir yaşamı, mutlu bir beraberliği olanlar, bir idealin peşinden gldenler, zevk aldığı, yetenekli olduğu işi yapanlar,genellikle gönlü ve beyni genç kalanlardan oluyorlar. Toplumun her alanında böyle insanlar  önder oldular çevrelerine. Toplum onları rol-model olarak benimsedi. Belki hiç karşılaşmadılar, hiç yüz yüze gelmediler ama adeta mıknatıs gibi çekim güçleri çekti insanları kendilerine:

Yaşamları boyunca ilerlemiş yaşlarına rağmen mücadeleyi elden bırakmadılar. Bedenleri yıpransa da beyinleri sağlam kaldı,yürekten sevdiler insanı, doğayı, sanatı... Bazen bir tarihçi; Turgut Özakman, bazen bir doktor; Türkan Saylan, bazen bir çevreci; Hayrettin Karaca, bir Sümerolog; Muazzez İlmiyeÇığ, bir müzik adamı; Nevit Kodallı, bir edebiyatçı; Yaşar Kemal, bir sanatçı, Yıldız Kenter, Tuncel Kurtiz... Ve daha adını sayamadıklarımız, unutamadıklarımız. Rahmetli olan ya da yaşayan , yaşlandıklarında dahi kendilerini yorgun hissetmeyip, enerjilerini dalga dalga çevrelerine  yayanlar... 

Bir de adını hiç duymadıklarımız, bilmediklerimiz var. Belki uzak bir dağ köyünde, küçük bir kentin kenar mahallesinde, adı duyulmamış bir kasabanın küçücük bir evinde, kırsal kesimde bir çiftlik evinde, sessiz sedasız, sade, sakin bir yaşamı seçenler... Ama hep başkaları için çalışanlar, çevrelerini eğitmeye, yönlendirmeye kalkışanlar: Bazen bir doktor, bi öğretmen, bir sağlık görevlisi, bir güvenlik görevlisi ya da sade vatandaş, kendini eğitmiş,çevresine ışık saçan bir idealist.

Adeta "yaşsız insanlar" bunlar. Saçları ağarsa, yüzleri buruşsa da, bazen iki büklüm yürüseler de, "yüreği, beyni sağlam insanlar." Köşesinde oturup dinlenmesi gereken zamanlarda dahi çalışmayı tercih eden ayakta durmaya çalışan insanlar. Son dakikaya kadar bitmemiş işleri tamamlamakla geçiyor ömürleri. Çalışmak onları diri tutuyor adeta. Onurlular, eğilip bükülmüyorlar, gururlular, çıkarları için çaba harcamıyorlar.

Bir yaşam süresince gönlü ve beyni genç kalan, vicdanı katılaşmayan, almadan verebilen, gazete manşetlerine değil, gönüllere taht kurmayı özleyen, kaç yaşında olursa olsun eli öpülesi güzelim insanlar... Keşke bu insanlarımıza yaşarken gereken saygıyı, özeni gösterebilsek. Ve ölümlerinden sonra, yaptıklarından ders çıkarabilsek...

                                           Ekim 2013

















20 Haz 2016

GENÇ OLMAK...( Pazartesi Nostaljisi )



İnsanlar hayatlarını bir sinema şeridi gibi gözlerinin önünden geçirseler, çocukluktan bu yana hangi anıları siler, hangilerini "iyi ki yaşanmış." diye yeniden kaydederlerdi acaba? Yaşlılar şimdi genç olabilseler, hangi davranışları hata olarak kabul ederlerdi?
Ve gençlere sorulsa; "Nasıl bir yaşlılık hayal ediyorsun?" Düşünebilirler miydi? Düşünmek, hayal etmek bile istemezlerdi belki de... 
"Gençler bilebilse, yaşlılar yapabilseydi" deyişi boşuna söylenmemiş.

Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) 2012 sonunda Türkiye nüfusunun yüzde 16.6 sını gençlerin oluşturduğunu açıkladı. 15-24 yaş arasındaki genç nüfusun yüzde 69.6 sı 2011 de mutlu olduğunu dile getirirken, 2012 de bu oran 64,6 ya gerilemiş. 2012 de yüzde 9,4 genç, mutsuz olduğunu dile getirmiş.( 2015'de bu oran düşmüş.)
 Belli bir yaştan sonra anne babaların çocuklarıyla daha iyi iletişim kurması gerekiyor. 
Gençlik çağında tutulan günceler içlerinde ne çok şey barındırır. 
Yetişkinler kendi gençliklerini unutmamışlarsa empati kurmak (kendini onun yerine koymak ) da kolaylaşıyor.

Gençlik, ışıl ışıl aydınlık görüntüsüyle nasıl içini açar insanın. Yaş aldıkça hayatın görüntüsü de, renkleri de değişir. Canlı renkler yerini solgun, pastel renklere bırakır. Gün doğuşu ile gün batımı arasındaki fark gibi neşe yerini hüzne bırakır. Başlangıç ne kadar enerji doluysa, bitiş o kadar durgundur. Yaş aldıkça; davranışlar, duygular, düşünceler değişime uğruyor, hayat ağır çekimde devam ediyor. Adımlar yavaşlıyor, konuşmalar yavaşlıyor, düşünceler yavaşlıyor.

Ünlü şair Firdevsi ne kadar anlamlı söylemiş: "Gençlik ilkbahar gibidir, yaşlılık ise kışa benzer, öyle bir kış ki arkasından bahar gelmez." Gençlikte insan daha kısa yoldan sorunlarını çözmek ister. Sabırsızdır, beklemeye tahammülü yoktur. Öğütlerden hiç hoşlanmaz. Arkadaşça yaklaşımlar sorunları çözmeyi kolaylaştırır. 
Genç kız veya delikanlı ani kararlar alabilir, kısa bir süre sonra vazgeçebilir. Davranışlarında heyecanlı ve telaşlıdır. 

Çocuk olmak, bazı davranışların hoş görülmesini sağlıyor. Genç olmak da bazı konularda dokunulmazlıklar sağlıyor. Örneğin: Anne babaların şöyle konuşmaları duyulabilir; "Ergenlik çatışmaları var, üstüne varmayın." "Sınava hazırlanıyor, rahatsız etmeyin." "Aşık olmuş, o yüzden ne yaptığını bilmiyor." "Hangi okulu, hangi mesleği seçeceğine karar veremedi, kafası çok karışık." Yaşlılıkta ise dokunulmazlık zırhı yaş ve saygı ile donatılmıştır. Yaşından ötürü, saygıdan ötürü kişinin davranışları hoş görülür. 

Gençlikte her şey güzel ve kusursuz mudur? Elbette hayır. Gençlik hatalar, pişmanlıklar dönemidir. İsyankarca davranışlar vardır, sakarlıklar gözlenir. "Her şeyi bilirim, her şeyin üstesinden gelirim"
iddiasında olabilirler. Kimseye akıl danışmaya ihtiyaçları yoktur. Otoriteye, disipline karşı çıkarlar. Müzik en yüksek perdeden dinlenir, zevklerine karışılsın istemez.

Genç kuşak özellikleriyle, becerileriyle mutlaka bir önceki kuşaktan daha ilerde olacaktır. Ancak eksiklerinin olduğu da bir gerçek. Gençler teknolojik gelişmeye çok çabuk ayak uyduruyorlar;
Bilgisayarı, cep telefonlarını, elektronik araçları eskilerden çok daha rahat kullanıyorlar. Ancak her şeye kısa yoldan, çabucak ulaşmak istiyorlar. Bilgisayar ekranından uzaklaşıp, kitaplara dokunmaya ne zamanları, ne tahammülleri var. Düşüncelerini yazıyla ifade etmeyi yeterince bilmiyorlar. Kısaltılmış sözcüklerle oluşturdukları mesajları çözmek, şifre çözmek kadar zor. Her şey en kısa yoldan hallediliyor, uzun yollara geçiş yok.

Şiddete, kabalığa, hoyratlığa haklı olarak tepkililer. Huzursuzlar, çünkü gelecek güvenceleri yok. Okul ve meslek seçimleri çök sağlıklı ve bilinçli olmadığından yanlış kararlar alabiliyor, pişmanlıklar yaşıyorlar. Kendinden emin, öz güvenli, sağlıklı kuşaklar için gençliğin iyi yönlendirilmesi ne kadar önemli. Genç nüfusa değer veren ülkeler, geleceklerini de garantiye alıyorlar...
                                                                        Mayıs 2013








19 Haz 2016

BABA OLMAK...



BABA OLMAK...

Ben de baba olacağım dedi bir baba adayı
Dokuz ay sonra o da artık bir babaydı. 
Baba olmak ne zormuş diye düşündü önce
Ama çocuğu "babam" dediğinde her şey değişti...
Oğlan ya da kız, ne fark eder?
Baba gibi baba olmak asıl önemli olan.
Bir küçücük el, sarıldı bir büyük ele
Bir kısacık beden, tutundu bir uzun bedene...
Yol uzundu, yol engebeli, yol bilinmeyenlerle dolu...
Günler, haftalar, aylar geçti ardı ardına 
Sevgi, güven, sabır, dostluk sarmaş dolaş birlikte.
Baba olmak; Parayla alınamayan büyük mutluluktu,
Kocaman bir dünyada bambaşka bir dünya vardı...




                                       Makbule Abalı

Tüm BABA'ların "Babalar Günü" kutlu olsun.
Kaybettiğimiz değerli babalarımızı saygıyla anıyoruz.

17 Haz 2016

SOLİ GÜNEŞ FESTİVALİ...



Küçük veya büyük, festivaller bir kente renk katıyor, adeta can veriyor. 11-12 Haziran tarihlerinde Mersin'de "Soli Güneş Festivali" yapıldı. Başlangıçtan beri 7. kez düzenleniyor. Festival, Mersin Mezitli Belediyesi tarafından organize ediliyor. Pek çok Derneğin el işi sanat ürünleri satışa sunuluyor. Ayrıca yiyecek- içecek bölümleri var. Yöresel ürünler; sıkma, börek, sarımsaklı köfte, sarma satışı yapılıyor. 



Soli Pompeipolis Antik Liman Kenti görkemli sütunlarıyla arka planda. Önde deniz Akdeniz'in en güzel mavisiyle uzanıyor. Bu arada eski ile yeninin buluşmasına da tanık olduk. Bir tarafta harabeler, öte yanda güneş enerjisiyle ilgili bilinçlendirme çabaları. 
Nükleer Santrallere karşı güneş enerjisi çalışmaları teşvik ediliyor.
Mezitli Belediye Başkanı Sn. Neşet Tarhan bütün standtlarla tek tek ilgileniyor.

Akşamları değerli sanatçıların konserleri de vardı. Emre Aydın, Candan Erçetin, Kardeş Türküler Mersin'de hoş bir seda bıraktı.
Festival olur da çocuklar olmaz mı? Çocuklar her ortama renk ve hareket katıyor. Etraf cıvıl cıvıl. Bu rengarenk mekan, büyükler için bile çok cazip...



Bu yıl 7. kez düzenlenen Soli Güneş Festivali; daha da gelişerek, güzelleşerek devam edecek elbette. Her festival ardında bir renk ve ışık kümesi bırakıyor. Sanki sonraki yıllara da şimdiden el sallıyor...







15 Haz 2016

KARANLIKTA PARLAYAN YILDIZLAR...



Olumsuz haberlerle zihnimiz öylesine dolmuş ki, güzel bir haber duyunca, okuyunca nasıl da mutlu oluyoruz. Şaşırıyoruz, "acaba" diyoruz. Kötü sonuçlar duymaya öylesine alışmışız ki, iyileri de başlangıçta kuşkuyla karşılıyoruz. 

TEOG (Temel Ortaöğretime Geçiş Sınavı ) sonuçları açıklandı.
Bu yıl sınav birincilerinden biri Muş Varto'dan Ezgi Beytaş. Ezgi hiç özel ders almamış. Okuldaki kurslarla sınava hazırlanmış. Ezgi haftanın beş günü okulda kalıyor. Okuldan kalan zamanlarında köyünde çobanlık yapıyor. İdeali sorulduğunda köyünde doktor olmak istiyor. 

Bir diğer birinci, Tunceli Çemişgezek'ten Mahir Gündoğdu. O da 120 sınav sorusunun tamamını yapmış. O da boş zamanlarında hayvanlarına bakıyor. Olaylarda yakılan bir okuldan 3 birinci çıkmış. Gene İdil' de yakılan bir okuldan Türkiye 1.si, 2.si ve 3.sü çıkmış.

Güzel ülkemiz adına, Eğitim-Öğretim adına, bir yıldız gibi parlayan bu çocuklar adına nasıl da mutlu oluyor insan. Ama öte yandan düşünmeden edemiyorum. Son yıllarda sınavlarda öyle çok aksaklık belirlendi ki. Bazı sorular iptal edildi, hatta sınavlar iptal edilip yenilendi. Umarız o tür yanlışlar tekrarlanmaz. Herhalde artık daha titiz değerlendirmeler yapılıyordur. 

TEOG'da ilk dönemde şampiyon olan 1531 kişi var. Bir sınavda bu kadar çok birincinin olması "Ölçme-Değerlendirme" açısından insanı kaygılandırıyor elbette. Geçen yıl da ikinci dönemde birinci olan 1193 kişi varmış. Sınavlar gençlerin geleceğini belirleyen , onların hayatını yönlendiren, titizlikle yapılması gereken değerlendirmeler.

Onca olumsuz koşullarda güzel başarılara imza atarak kendilerini kanıtlayan bu öğrencileri yürekten kutluyoruz. Karanlıkta ışık saçan kutup yıldızı  gibidir bu gençler. Umarız sonraki yıllarda da çevrelerine ışık saçmaya devam edecekler. Onlara katkıda bulunan öğretmenlerini, anne-babalarını da kutluyoruz...


14 Haz 2016

YAŞ ALMAK YA DA YAŞLANMAK...(Pazartesi ya da Salı Nostaljisi )



Yunus Emre ömürden giden yılları ne güzel dile getirir:

"Geldi geçti ömrüm benim
Şol yel esip geçmiş gibi
Hele bana şöyle gelir, 
Sol göz yumup açmış gibi." 

1 Ekim "Dünya Yaşlılar Günü" olarak anılıyor. Eylül ve Ekim ayları her yıl adeta yaprak dökümü gibi... Bu yıl da her yıl olduğu gibi ünlü- ünsüz pek çok insanı kaybettik. Yahya Kemal "Eylül sonu" şiirinde şöyle seslenir:
"Günler kısaldı, Kanlıca'nın ihtiyarları
Bir bir hatırlamakta geçen sonbaharları.
Yalnız bu semti sevmek için ömrümüz kısa...
Yazlar yavaşça bitmese, günler kısalmasa..."

Yaşlanmak ya da yaş almak insan olmanın gereği. Nasıl olduğunu çok da bilemeden, yıllar birbiri ardınca akıp geçiyor. Gün geliyor şaşırıp kalıyoruz geçen zamana. Geri getirilemeyecek o yıllarda güzel anlar, anılar çoğunluktaysa mutluluk, değilse mutsuzluk duyuyor insanoğlu. Her gün onu yaşayan kişiye özgü, her gün kişiye özel...Önemli günler" insanı yeniden düşündürdüğü, pek çok şeyi yeniden hatırlattığı için güzel. Günler öylesine çok ki, günleri anlamlandırmak, yeni dersler çıkarmak kişinin elinde.

Kırk yaş, gençliğin yaşlılığı, elli yaş, yaşlılığın gençliğidir." 
Victor Hugo böyle düşünüyor. Cahit Sıtkı Tarancı ise 46 yaşında yazdığı bir şiirinde şöyle sesleniyor:

"Neylersin ölüm herkesin başında, 
Uyudun uyanamadın olacak, 
Kim bilir nerede, nasıl, kaç yaşında
Bir namazlık saltanatın olacak,
Taht misali o musalla taşında."

Yaşlanmak ya da yaş almak, dünyaya bakışımızı da sergiliyor. "Yaşlanmak" yıpranmışlığı, çöküntüyü çağrıştırıyor. Oysa "yaş almak" daha olumlu, daha iyimser bir deyiş. Deneyim kazanmayı, olgunlaşmayı, değişimi vurguluyor. Ama sonuçta; yaş almak ya da yaşlanmak ikisi de hayatın belli bir döneminin artık geride kaldığını anlatıyor.  Yaş almanın belirtilerinden biri belki de, eski alışkanlıklarından kolay kurtulamıyor insan...

Yıllardır süregelen bir alışkanlık; Benimsediğim şiirlerden, özdeyişlerden küçük defterlere notlar almışım. Onları zaman zaman karıştırma ihtiyacı duyarım, yeniden yararlanırım. Bir bakıma yıllar öncesine küçük anlamlı yolculuklar gibi... Oysa biliyorum ki şimdilerde internet derya gibi. Belki yeniden, yeniden düşünmek de istiyoruz. Montaigne yıllar öncesinde şöyle diyordu; "Yaşlanmanın, yüzümüzden çok aklımızda buruşukluklar yaratacağından korkarım."

Defterlerimin, kitaplarımın arasında benimsediğim fikirleriyle eski dostlarla yeniden karşılaşmak cana can katmak gibi. İnternet geçmişi; gençliğimizde okuduğumuz, notlar aldığımız, altı çizilmiş cümlelerle dolu o kitaplara ulaşamıyor ki... Oysa deftere, kitaba dokunabiliyor insan. Ve belki de o geriye dönüşler yeniden insanı eski kimliğiyle buluşturuyor, belleğini tazeliyor.

"Umutlarını ve hayallerini bırakarak bezginliğe kapılan insan artık yaşlanmıştır."
John Barrymore.

                                                                         Ekim 2013       



8 Haz 2016

PARAMPARÇA...



Her şey bir anda oldu
Her şey birdenbire...
Önce korkunç bir patlama duyuldu,
Ardından çığlıklar
Ve tekrar bir patlama...
Camlar paramparça,
Arabalar darmadağın,
İnsanlar yerlerde,
Kan revan içinde...
Oysa bir gün şehit haberi gelmemişti,
Terör bir günlük mola vermişti.
Fizikçi, tarihçi, matematikçi
Yaşam uğruna polisliği seçen gencecik insanlar...
Kimi evli, kimi nişanlı, kimi baba,
Kimi babalığa aday.
Kimi izinden dönmüş, kimi izine çıkacak,
Bir otobüs dolusu gencecik insan
Kimi gitti, kimi kaldı perişan.
Aslında onlar bizi koruyacaktı,
Zaman yetmedi,
Kendilerini de koruyamadılar.
Her şey paramparçaydı,
Umutlar, hayaller, beklentiler,
Her şey paramparça...



6 Haz 2016

FARKINDALIKLARIMIZ... (Pazartesi Nostaljisi )



Yaşamak bir nevi "farkındalık" değil midir? Çevremizin, insanların, canlıların, çiçeklerin, ağaçların, hayvanların farkında olmak. Onların da varlığına duyarlı olmak, tepkilerini yok saymamak. Acılarını, ağıtlarını duyabilmek, kulak vermek, gözlemek, gönül vermek... Bazen yanı başımızdaki güzelliklerin farkında olmayız: Bir tomurcuk açarken, bir fidan boy verirken, bir yağmur damlası düşerken değişimin farkında olmak. İyinin-kötünün, doğrunun-yanlışın, güzelin-çirkinin bilincine varmak. Estetik bir sanat eserinin ya da zevksiz bir görüntünün ayrımında olabilmek...

Bakmak-görmek-dikkat etmek-farkında olmak... Ruhsal yapımıza göre bir gün fark ettiğimizi bir başka gün fark etmeyebiliriz. Bir gün bir anda dikkatimizi çeken bir şey, bir başka zamanda hiç de ilgi alanımıza girmeyebilir. Algılarımızda seçici davranırız, bize "anlamlı" geleni algılarız; Çocuk bekleyen bir anne adayı çocuk arabalarını gözleriyle tarayabilir. Düğünü olacak bir genç kız, vitrinlerdeki gelinliklerden gözlerini alamaz. Bazen bizim fark ettiğimiz bir şey, bir başka arkadaşımızın hiç de gözüne çarpmaz.

"Yol boyundaki erikler. şeftaliler çiçek açtı mı?" diye sorarsanız; "Hiç dikkat etmedim ki bilmiyorum." diyebilir. Her gün yanından geçmiş ama binaların arasından boy veren o güzellikleri önemsememiştir bile.

Bir hastalık sonrası birkaç kilo veren, görüntüsü değişen arkadaşımızın bu durumunu fark etmemek ona üzücü gelebilir. Ev dekorasyonunda güzel değişiklikler yapmış bir komşunuzun evinde bu değişimleri görmemeniz, ona kendisini önemsemediğiniz anlamına gelebilir. Farkı fark etmenizi bekliyordur.

Yıllarca öğretmenlik yaptıysanız "emekli" olduğunuzda bile, çalan zillere kulağınız hep aşinadır. Hastanede zor günler yaşadıysanız ya da bir hastanız varsa, her ambulans sireni içinizi titretir. Bir şarkı sizi duygulandırırken bir başkasına hiçbir anlam ifade etmeyebilir. Duygulu bir insansanız, içten yapılan her davranış  yüzünüzde güller açtırır. Karanlık bir gecede kaç kişi başını gökyüzüne çevirip ışıldayan yıldızları fark eder ya da önemser? Yüksek sesle, bağırarak yapılan bir konuşma neden kimilerini hiç rahatsız etmez ama bazılarına da çok itici, huzursuz edici gelir.

Nezaketi, saygıyı özleyen bir insan, çevresindeki kavganın farkında olurken nasıl da rahatsız olur. Oysa bu durumu kanıksamış bir insan belki kavganın farkında bile olmaz. Televizyon ekranında bile olsa, yerde sürüklenerek götürülen bir genç, duyarlı bir insanın nasıl da içini acıtır. 

Farkındalıklarımız bizi biz yapan etkenler değil midir aslında? Farkında olmamız gerekirken farkında olamadığımız öyle çok şey var ki yaşantımızda. Bazen de bir ses ve görüntü bombardımanına uğruyoruz. Duymak istemediğimiz sesleri duyuyor, görmek istemediğimiz görüntüleri görüyor, algılıyoruz. Zihinlerimiz yorgun düşüyor.

Hayat akıp giderken, saatler, dakikalar, saniyeler hızla tükenirken farkında oluşumuz kişilere, kişiliklere, zamana, duruma göre değişiyor. Hayatın farkında olmak belki pür dikkat olmak değil. Ama her konuda duygularımızı, mantığımızı dengeleyerek ; çevremizi, dünyamızı gören gözlerle, sağlam bir yürekle, düşünebilen bir beyinle, gördüklerini algılayabilen bir zihinle izlemeyi bilebilmek... Yolda bastonuyla yürümeye çalışan yaşlı bir insana yardımcı olup karşıya geçirmek kaçımızın aklından geçer? Bir parkta 1 m. ileride çöp kutusu varken yere atılmış sigara izmaritleri kaç kişiyi rahatsız eder? 

Farkında oluşumuz ne kadar artarsa, çevremize uyumumuz ya da olumsuzluklara tepkimiz o denli isabetli oluyor. Çevremizde olup bitenlerin farkında değilsek, ülke ve dünya gündeminden haberdar değilsek yaşamın ne anlamı olur?
                                                                 Mart. 2014







2 Haz 2016

YAZ SICAĞI...



Baharın ardından yaz da geldi. Sanki bu yıl mevsimler ardı ardına çok hızlı gelip geçiyor. Biz insanlar hep öyle deriz belki de. Beklentilerimize göre bazen her şey çabuk gelip geçer. Ya da bekleriz  günlerce gecelerce... Ömür törpüsü gibi geçer zaman... 
Bu yazın çok sıcak geçeceğini dile getiriyor uzmanlar. Dünyanın dengesi değişti. Mevsimler de sanki bu  düzensizliğe ayak uydurdu. Zamansız soğuklar, zamansız sıcaklar yaşanıyor mevsim geçişlerinde...

Baharı ünlü şairlerin şiirleriyle uğurlamıştık. Yaz'a da gene ustaların şiirleriyle merhaba demek geldi içimden:

ÖMÜR DEDİĞİMİZ NEDİR Kİ?

Ömür dediğimiz nedir ki?
Çay bardakta
Soğuyana dek geçen zaman
Çayınız bardakta soğumadan 
Tadıyla için hayatı
Soğutmadan sevgileri
Soğutmadan sevdaları
Soğutmadan dostlukları
Yaşayın doyasıya
Seviyorsanız koşun ardından 
Beş dakika bile duracak zaman yok
Kırmadan, incitmeden 
Sevin insanı
Kırmaya zaman yok
Çayınız bardakta soğumadan
İçin çayınızı hayat geçiyor
Yaşamamak yüreklere zarar...

                          Can YÜCEL



TOPRAĞA DÜŞEN

Ona "Haydi
Savaşa" dediler
Başkaca bir şey 
Söylemediler

Aldılar köyünden
Davulla, zurnayla
Geride üç çocuk
Bir eş ve bir ana

Eline bir silah
Tutuşturdular
Ve karşılaştı
Düşman ordular

Vurulup düştü
İlk çatışmada 
Göğsünde bir oyuk 
Üç delik alnında 

"Ey bu topraklar için
Toprağa düşen"
Bir karış toprağın 
Var mıydı yaşarken?

                 Ataol BEHRAMOĞLU


TARANTA BABU'ya Beşinci Mektuptan bir bölüm

Yaşamak ne güzel şey
Taranta Babu
Yaşamak ne güzel şey...
Anlayarak bir usta kitap gibi
Bir sevda şarkısı gibi duyup
Bir çocuk gibi şaşarak YAŞAMAK
Yaşamak:
Birer birer ve hep beraber
İpekli bir kumaş dokur gibi...
Hep bir ağızdan
Sevinçli bir destan
Okur gibi YAŞAMAK...
                           Nazım Hikmet RAN