23 Nis 2017

ÇOCUKLARIN BAYRAMI...








En büyük bayram çocukların bayramı;
Bayram gibi, şenlik gibi,neşe dolu,
Çocuklar saf, çocuklar masum,
Çocuklar habersiz yalan-dolandan,
Kötü sözlere kulakları tıkalı.
Yapmacık değildirler,
Sevmezlerse bakmazlar bile,
Dinlemezler, aldırmazlar,
Kimseyi bilerek kırmazlar,
 Kimseyi zedeleyip incitmezler.
Doğduklarında "bir melek dünyaya geldi" deriz.
Güldüklerinde yüzümüz aydınlanır,
 İçimiz titrer ağladıklarında...
Nasıl da güzel gülerler, içten-candan
Gece aydedeyle dost rüyalarında,
Gündüz güneşle sarmaş dolaş oyunlarında,
Yıldızlara göz kırpar, el sallar uzaklardan.
Oyunlarında uçurtmalar, balonlar, atlı karıncalarla...
Temiz yürekli, güzel yüzlü, güzel gözlü çocuklar,
İçi temiz, dışı temiz, alnı ak çocuklar.
Dünyada tek çocuk bayramı;
Atatürk çocuklarının Bayramı.
En güzel bayram, çocukların bayramı,
En güzel günler çocukların günleri...

Makbule ABALI.




17 Nis 2017

KÖY ENSTİTÜLERİ...

Köy Enstitüleri'nin kuruluşunun 77. yıldönümü.( 17 Nisan 2017 )


Onlar,
Köy çocuklarıydı.
Kurumuş çalılar gibiydiler bozkırda
Kavrulmuş ekinler gibiydiler
Geldiler,
Yalın ayakları
Ve 
Yırtık mintanlarıyla geldiler,
Gönen'e, Aksu'ya, Kepirtepe'ye.
Ezilmiş, sömürülmüş, horlanmış
Ve 
Unutulmuştular bin yıldır.
Ferhat oldular, 
Yardılar İdris Dağını.
Gürül gürül akıttılar suyunu, 
Hasanoğlan'a.
Köroğlu oldular,
Kafa tuttular Bolu Beylerine.
Yıktılar saltanatını ağaların.
Tolstoy'u, Bazac'ı okudular koyun güderken
Mozart'ı, Beethoven'i çaldılar dağ başlarında.
Moliere'i, Sophokles'i oynadılar. 
Horon teptiler Beşikdüzü'nde kol kola.
Halay çektiler Yıldızeli'nde türkülerle.
Diz vurdular Ortaklar'da efece...

Siz,
Her gece,
Mehtaba çıkarken Heybeli'de,
Onlar,
Duvar ördüler,
Çatı çattılar.
Yıldızlara bakarak yaz geceleri,
Harman yerlerinde yattılar.
Kazma salladılar yorulmadan.
Kerpiç döktüler
Kerpiç.
Sızlanmadılar hiç.
Yakıştı nasırlı ellerine,
Kitap ve çekiç.
Başladı yurt harmanında imece...
Bir gece,
Karanlık inlerinden sinsice,
Brütüsler çıktı ansızın.
Çektiler zehirli hançerlerini,
Vurdular sırtlarından haince...
Çıktı mağaralarından yarasalar,
Çıktı halk düşmanları,
Üşüştü sülükler gibi üstümüze.
Emdiler kanımızı,
Doymadılar.
Yıktılar umudunu Türkiye'nin.
Aydınlık bir Türkiye gelir aklıma,
Kalkınmış bir Türkiye gelir,
Köy Enstitüleri denince.

Özbek İNCEBAYRAKTAR




Mersin Yeni Kuşak Köy Enstitülüler Derneği Korosu anıları canlandırıyor.

1. Fotoğraf  Internetten.

12 Nis 2017

MARKALAR VE BİZ...MİM.



Yıllar öncesinden bir anı var belleğimde. İlkokul 1 ya da 2. sınıfta bir Yerli Malı Haftası'nı kutluyoruz. O yıllarda yerli malı kullanmaya özendirmek için bu haftalar çok özenle kutlanırdı. Hepimiz bütçemizin elverdiğince yemiş, çerez, meyve, kek, kurabiye vb. getirmiştik. Tabii herkes durumuna göre az ya da çok ürün getirmişti. Öğretmenimiz "Bir dakika, paylaşmamız lazım." dedi. Herkese eşit olarak paylaştırdı. Ne az, ne çok... Herkes hepsinden yedi. 


10 muzu 50 çocuğa ustaca paylaştırdı. O gün paylaşmayı, bölüşmeyi öğrendik. Belki küçücük parçaydı ama, o gün yediğim Anamur muzunun tadı hala damağımdadır.Amasya elması, Silifke çileği de eski tadında olmasa da hala tadı ve kokusuyla özeldir. Evde yaptığımız yoğurdun tadı hiçbir markaya uymaz diye düşünürüm. Sakızlar bile markalaştı. Hepsinin adını eksiksiz sayabilen var mı acaba?

Giysilerde Sümerbank ürünleri bir numaraydı. Genç arkadaşlarım bilirler mi acaba; Kaç kuşak oradan giyindi. Sağlamlığı ve dayanıklılığıyla yıllara meydan okuyan ürünler üretti. Kilim desenli güzelim örtülerini hala kullanırım. Çarşaftan nevresime, ayakkabıya kadar sattıklarını almak için insanlar kuyruklar oluştururdu." Arz ve talep" denir hep. Oysa ikisi de vardı. Neden satıldı Sümerbank...?

Bizim ışıklı yanıp sönen ayakkabılarımız yoktu. Şimdi düşünüyorum da ayağımı cendereye sokmayan, yumuşak her ayakkabı iyi markadır benim için. İstanbul'da öğrenci iken kaldığımız Devlet Öğrenci Yurdu Kapalıçarşı'ya , Mahmutpaşa'ya yakındı. İki çarşıda da rahatlıkla alışveriş edebileceğimiz yerler vardı. O yıllarda büyük AVM'ler yoktu. Ama sabit pazarlarda ürünü aldığımız esnafa güvenirdik. Pazarlık yapabilirdik. Değişim hakkımız vardı. 

Teknoloji değişirken ürün kalitesi de değişiyor. Neden...? Şimdi dayanıklı tüketim mallarına en fazla 10 yıl dayanma süresi veriliyor. Annemin yıllar öncesinin buzdolabı ve çamaşır makinesini yaylada biz hala kullanıyoruz. Günümüzde insanlar gibi makineler de daha dayanıksız oldu.

İyi ürünler var elbette. Bazen sınama-yanılma yoluyla buluyorsunuz. Saçlarıma zeytinyağlı- doğal bir bebe şampuanı kullanıyorum. Yılların zeytinyağı markası.  Bir markanın güven yaratması ne kadar önemli. Vazgeçemiyorsunuz. Ailedeki tutum ve davranışlar büyük ölçüde çocuklara geçiyor. Ancak ergenlik çağında arkadaşların beğenileri daima ön planda. Eskinin değerlendirilmesi, yeniden kazanma ne kadar önemli. Kundura tamircileri mahalle aralarında hangi köşedeler acaba? Ya tadilat terzileri... Hala müşterileri var mıdır?

Annemin, bir zamanlar anaokulundayken kızıma diktiği ve bir 23 Nisan günü giydiği gelinlik tarzı beyaz tuvaleti bu yıl kızımın 3,5 yaşındaki kızı giyecek. Kargoyla elbiseyi gönderdiğim zaman çok çok mutlu oldu. Böylece çocuklar da değer biliyorlar. 
Kuşaklar arası bir anlayış oluşuyor. 

İsterdim ki marka kullanan gençler rahat ettikleri, güvendikleri, sağlam buldukları için bir markayı tercih etseler keşke. Arkadaşı kullandığı için, sadece gruba uymak için kullanılıyorsa başkalarına tabi ve taklitçi gençler ortaya çıkıyor. Marka; tarzınızı, stilinizi, kimliğinizi, kişiliğinizi ortaya koyuyor. Ama tek bir ürünle değil, sizin yaşam tarzınız, hayat standartlarınızla ilgili bir değerler bütünü.
Markalar geçici, oysa siz kalıcısınız...


Bu mim önce Sade ve Derin adlı blog yazarı arkadaşımız tarafından başlatıldı. 
sadevederin.blogspot.com.tr

Daha sonra bana asıl mimi ileten Sonbahar Kedisi bloğunun yazarı  Yasemin Işık arkadaşımız oldu. 
sonbahar-kedisi.blogspot.com

Her iki arkadaşımıza da çok teşekkür ederim. Geçmişe döndüm, düşündüm, bir anlamda beyin fırtınası oldu benim için.

İlk fotoğraf, Mersin  Güneş Festivalinde standlarda geçen yıl çektiğim bir fotoğraf.
İkinci fotoğraf, ilkokuldan bir sınıf fotoğrafım.

8 Nis 2017

KAKTÜSLER DE SEVGİYLE BÜYÜR...



Kaktüsler hep farklı gelmiştir bana. Hele baharda diğer çiçekler rengarenk açarken kuru dallar üzerinde, kaktüs de önce dikenlerini gösterir, sonra güzelim çiçeklerini açar,  adeta "Ben de varım" der.
Dikenleri vardır, dokunanın eli yanar. Yanına yaklaşırken dikkatli olmalısınız. Dikenleri savunma aracı gibidir.


Dayanıklıdır, tahammüllüdür kaktüs. Az su ister. Güneşi sever ama bir süre güneşsiz kalmaya bile dayanır. Kendi cinsleriyle birlikte olmaktan mutlu olur ama tek başına bir köşede de yetişebilir. Sabırlı, dayanıklı insanlar gibidir kaktüs. Şaşırtır yanındakileri. Çiçek açtığı zaman çok çekicidir. Kendi her ne kadar kaba, hırçın, hoyrat görünümlü ise de çiçekleri o kadar narin ve incedir. Kısa süreli çiçek açar ama görünümüne doyum olmaz.


Sadece insanlar değil, kaktüsler de sevgiye, ilgiye ihtiyaç duyar. İlgiyle daha çabuk gelişir, daha güzel çiçekler açar. Ancak kaktüslerin küsme huyu yoktur. Günlerce yüzüne bakmasanız da kırılmaz, darılmaz. Zamanı gelince gene çiçeklerini açar. Kaktüslerden çok güzel aranjmanlar yapılabilir. Farklı kaktüsleri bir kaba koyar, birlikte yetiştirirsiniz. Birbirlerine zarar vermeden uyumlu bir şekilde yaşarlar. 


Kaktüsler ille pahalı saksılar istemez. Çatlamış bir demlik, küçük bir çaydanlık, eski çanak veya kaseler... Hepsinin içinde bir kaktüs barınabilir. Kaktüs alçak gönüllüdür, her yere sığabilir. Kaktüsler rengarenk bahar çiçekleri arasında başlangıçta dikkat çekmez. Ama özelliklerini tanıdıkça daha çok seversiniz onları. Belki korumaya bile alırsınız.

Bilimsel olarak kanıtlanmamış olmasına rağmen kaktüslerin ortamdaki radyasyonu emdiği söylenir. Sevdiği yeri değiştirirseniz bir süre çiçek açmayabilir. Dikenli kaktüsler ince narin çiçeklerle donandığında seyirlerine doyum olmaz. Bazılarının çiçekleri kısa ömürlüdür. Ancak açtıktan 1-2 gün sonra solar. O zaman düşünürüm; Dünyada herkese yetecek kadar yer var. Öyleyse neyi paylaşamıyor insanoğlu...?





4 Nis 2017

KİMYASAL SAVAŞ...



21. yüzyılın ilk yarısı, yıl 2017
Bir bahar günü, çatışmalar içinde mevsim kara kış
Teknoloji savaşlarla yarışıyor;
İnsanlık, kardeşlik, akıl, mantık, bilinç
Hepsi yok olmuş rekabet savaşlarında,
Sen-ben kavgasında.
Çoluk-çocuk, kadın-erkek, hasta-yorgun
Kimin umurunda, her şey savaşa endeksli.
21. yüzyılın ilk yarısında, bir Nisan günü
Kimyasal silahlar kullanıldı bir kez daha;
Çağın utancı, yüz karası, insanlık ayıbı...
Çocuklar nefes alamadı, yandı-kavruldu boğazları
Savaşmayan masum siviller, onlar da yandı tutuştu
Hortumlarla yıkandılar, arınamadılar kimyasaldan.
Dünya gene zor bir sınav verdi;
Küçücük masum çocuklar bile kimyasala bulandı.
Dünyanın kirini kim temizleyecek?
Büyümeden can veren çocuklardan kim af dileyecek?

Makbule ABALI.


1 Nis 2017

BAHAR KEKİ (Şekersiz)




Bir zamanlar ilkokulda çocukların çizdikleri ev resimleri birbirine çok benzerdi. Evlerin mutlaka duman çıkan bir bacası olurdu. Sanırım hepimizde bacası tütmeyen ev olmaz algısı vardı. Şimdiki çocuk resimlerinde bacaları da dumanları da pek göremiyoruz. Ama gene de her evde iyi-kötü bir tencere kaynıyor, bir ocak yanıyor. Bir kapıdan dışarıya güzel kokular gelmiyorsa orası yuva değildir, yalnızca 4 duvarlı bir yerdir.


Ağız tadı, damak tadı hepimiz için nasıl da önemlidir. Alıştığımız tatları daha çok özleriz, daha çok ararız. Bazen komşu evden gelen güzel bir yemek kokusu sanki açlığımızı daha çok hissettirir. Çocuklar kurabiye ve kek kokusuna bayılırlar. Bazı anneler çocuklarıyla birlikte mutfağa girip denemeler yaparlar. Erkek ya da kız, fark etmez, gelecek yılların mutfak sevenleri böyle yetişiyor.

Baharı tüm coşkusuyla yaşarken; güzel, sağlıklı bir kekin kokularının evimize dağılmasını istemez miyiz?
Bahara özgü bir sağlık keki bu. İçinde bahara has kokular ve tatlar barındırıyor. Yapımı kolay, tadı güzel. Bereketli ve dayanıklı bir kek. İsterseniz büyük kek kalıbında, isterseniz küçük kağıt kalıplarda pişirebiliyorsunuz. Ben servis kolaylığı açısından küçük kalıpları tercih ediyorum.



MALZEME:
2 Yumurta- 1 Çay bardağı yoğurt ya da süt- sütle daha yumuşak oluyor.- 1 paket kabartma tozu- 1 paket vanilya-1 limon kabuğu rendesi-1 portakal kabuğu rendesi-1/2 çay bardağı zeytinyağı- 1 tatlı kaşığı tarçın-1 çay bardağı yaban mersini- 1 çay bardağı kuru üzüm-1 çay bardağı iri kıyılmış ceviz-2-3 çay bardağı un- Küçük kek kalıpları.

Kuru yemişler şeker yerine geçtiği için bu keke şeker konmuyor. Ama isteyen 1 çorba kaşığı şeker koyabilir. Bilindiği gibi şekeri en aza indirmek veya hiç kullanmamak en sağlıklısı. Şeker obeziteye, diyabete, kansere zemin hazırlıyor. Bahar kekine konan portakal ve limon kabuğu rendesi, tarçın bahardan tatlar taşıyor. Sağlıklı bir kek, baharı sağlıklı karşılamayı sağlıyor. Hazırlaması kolay, riski yok.


YAPILIŞI:
2 yumurta çırpılır. İçine süt veya yoğurt katılır, zeytinyağı eklenir. Çukur bir kasede yaban mersini, kuru üzüm, ceviz, tarçın unla karıştırılır. Böylece kuru yemişler pişerken dibe çökmez.Tüm malzeme karıştırılır.Çok katı gelirse süt eklenebilir. Kek kıvamından sıvı olursa un eklenir. Küçük kek kalıplarına yarıdan biraz fazla boşaltılır. 180 derece fırında pişirilir. Fırın önceden biraz ısıtılmalı. Yaklaşık 25-30 dakikada pişiyor. Bir bıçak batırarak pişip pişmediği kontrol edilebilir.


Yağmurdan sonraki toprak kokusu, narenciye ağaçlarının çiçeklerinin kokuları, rengarenk bahar çiçeklerinin kokuları çevremizi, dünyamızı sarmışken sağlıklı bir bahar kekinin kokuları da yuvalarımızı  sarsın sarmalasın...



27 Mar 2017

KUŞAKLAR ARASI İLETİŞİM.




25 Mart Cumartesi Günü, Yaşlılar Haftasının bitiminde 3 kuşak bir araya gelip hayatı değerlendirdiler. Uzun bir zaman diliminde en güzel şekilde an'ı yaşadılar. Zamanı dolu dolu değerlendirdiler. Yaşananların ancak bir bölümü fotoğraf karelerine girdi. Herkes payına düşeni aldı; 3-5 yaş arası anaokulu çağındaki çocuklar yavaş yavaş kurallı yaşama ayak bastılar , büyüklere güzel davranmayı, saygılı olmayı bellediler. Mersin Üniversitesi'nden gelen gençler çocukluklarını hatırlayıp geleceğe uzandılar, an'lar ve anılarla yaşlılığa hayali bir köprü kurdular. Yaş alan büyükler, koca çınarlar,bilgeler vardı bir de. Günün asıl yıldızları onlardı.

Etkinlik Mersin Mezitli Down Kafe'de yapıldı. Bahçeye girdiğimizde yıllanmış kauçuk ağaçları dikkatimizi çekiyor. Kök salmış çınarlar gibiler. Yanlarında taze fidanlar ve rengarenk çiçekler var. Aynen buradaki tablo gibi bir görünüm. Down sendromlu çocuklar öyle sevimli ve insancıl ki; Yüzleri hep gülümsüyor. Sevgi dolular adeta. "Gönüllü Palyaçolar Grubu" gönüllü üniversite öğrencilerinden oluşuyor. Gerçek gönüllüler bunlar. Nasıl da heyecanlı ve istekliler...



Değişik yaş ve kişiliklerden 3 farklı grubun birbirlerine söyleyecekleri ne çok şey olmalı diye düşünmeden edemiyor insan. Gerçekten öyle. Herkesin anlatacak bir hikayesi var. Ve "dinlemek, dinlenmek" nasıl da önemli insan hayatında. Hatta zaman zaman "beden dili" de devreye giriyor. Bazen sıcak bir tebessüm, bazen utangaç bakışlar, bazen sevgiyle boyuna dolanan kollar ya da ansızın bir öpücük...Her şey doğal ve içten. Hiçbir davranış yapmacık değil.




Mezitli'de Bircan Tüfekçioğlu Çocuk Bakım yuvası'ndaki çocuklar tarafından büyüklere verilen o küçücük hediyeler nasıl da anlamlı. Ama ben en çok çocukların öğretmenleriyle birlikte hazırladıkları keçeden kalpleri sevdim. Çocuklar onları da hediyelerle birlikte tek tek konuklara verdiler. Hepsinin üstünde "Seni çoook seviyorum." yazısı vardı. Kalp elimde, hediyem kucağımda otururken 4 yaşlarında tatlı bir kız çocuğu geldi, kulağıma fısıldadı:"Onu ben yaptım biliyor musun?" "Ben de kimin yaptığını merak ediyordum." dedim. İçtenlikle boynuma sarıldı, "ben sana öğretirim." dedi. Çocukların olduğu ortamda enerji yükleniyor, mutlu oluyor insan.




Mezitli Belediyesi'nin "Evde Bakım Hizmeti" adı altında güzel bir hizmeti var. Yalnız yaşayan, ihtiyacı olan yaşlılara bakım hizmeti vermek, elektrik, su faturalarını yatırmak, yalnız olmadıklarını hissettirmek. O gün o yaşlılar da aramızdaydılar.
İnsanoğlu aranmak istiyor, vefasızlığı hazmedemiyor.
Bir hanımefendiyle konuşurken Başkanın çömelmesi, ilgiyle, gülümseyerek sorunu dinlemesi tablo gibiydi.




Gülbahar Özmen Aktif Yaşam Evi yönetici ve gönüllüleri de o gün etkinlikteydiler. Mersin Alzheimer Derneği ve Mezitli Belediyesi'nin işbirliği ile çalışan kurumda belli gün ve saatlerde programlı biçimde  Yönetici Sn. Emine Koca, gönüllüler ve usta öğreticiler eşliğinde spor çalışmaları, sanatsal etkinlikler yapılıyor. Marangoz atölyesi ve hobi bahçesinde çalışılıyor. Bir okuma köşesi var. Burada yaşlıların kendilerini daha iyi hissetmeleri için her şey düşünülmüş.



Bu güzel kutlamada Aktif Yaşam Evi gönüllüleri de vardı. Alzheimer Derneği korosu ve saz ekibi güzel bir müzikle güne eşlik etti. Koronun ilk iki parçası çocuklar içindi ve çok anlamlıydı: Daha dün annemizin kollarında yaşarken... İkinci şarkı Ali Babanın çiftliği... Şarkılar çocuklar, gençler, yaşlılar hep birlikte söylendi. Sonra nostaljik parçalara geçildi. Gençler yaş alanları dansa davet ederek tango ile geçmişe bir yolculuk sağladılar. Müzik, insanları kaynaştıran en güzel etkenlerden biri.


O gün öğle yemeği de Mezitli Belediyesi'nin ikramı olarak o güzel bahçede yendi.
Çocuk-yaşlı-genç gruplarını gözlerken sanki gelecekteki toplumun "iyi insan" temelleri de atılıyor diye düşünüyor insan. Yeter ki duygu ve düşüncelerine kin, nefret, öfke tohumları saçılmasın...




Belediyeler her türlü hizmeti yapabilirler. Ama özellikle çocuk-genç-yaşlı kalpleri kazanmak, insan'a değer vererek kuşaktan kuşağa köprü kurabilmek en güzeli. Çok teşekkür ederiz Sn. Neşet Tarhan. O gün orada herkes gibi bizler de çok mutlu olduk, umutlandık. 



22 Mar 2017

ÜNLÜ ŞAİRLERLE YAŞ ALMAK...



Hepimizin hayatı belli dönemlerle akıp gidiyor; Bebeklik-çocukluk-gençlik- yaşlılık. Şair Can Yücel felsefi bir düşünceyle insan ömrünü 4 dizeye sığdırır;
"Ömür dediğin 3 gündür
Dün geldi geçti
Yarın meçhuldür
Öyleyse ömür dediğin bir gündür
O da bugündür."
Yaşanan an'ın, gün'ün önemine değiniyor Can Yücel.

Ömre her yıl yeni bir yaş eklenir. Umutla, özlemle, mutlulukla beklenen, kutlanan yeni bir yaş, yeni bir yıl. Doğum gününe verilen değer kişiye göre değişir. Bazen tarihi tam bilinmez. Bazen önem verilmez, unutulur gider. Yıllar eskidikçe, yaş aldıkça kutlamalar da çocukluktaki, gençlikteki coşkusunu kaybeder. 

18-24 Mart Haftası tüm dünyada yaşlılar Haftası olarak kutlanıyor. "Gönlü genç-beyni genç" öyle çok yaşlı var ki, enerjisine hayran oluyor insan. Ünlü şairlerin şiirlerinden  alıntılarla bu haftayı gönülden analım istedim. 
"Yaşamaya Dair" adlı şiirinde Nazım Hikmet ne güzel sesleniyor:

"Yani öylesine ciddiye alacaksın ki yaşamayı,
Yetmişinde bile, mesela, zeytin dikeceksin
Hem öyle çocuklara falan kalır diye değil,
Ölmekten korktuğun halde ölüme inanmadığın için,
Yaşamak yani ağır bastığından."

Nazım HİKMET


Çok yakın zamanda kaybettiğimiz gazeteci-şair-yazar Tayfun Talipoğlu Yaşamı Ertelemek adlı şiirinde tam da "Bam Telimize" dokunuyor... Tıpkı programlarındaki gibi...Güzel bir "Yol Hikayesiydi" Onunki. Güzel yürekli bir adamdı, yüreklerde kalıcı, güzel izler bıraktı.

YAŞAMI ERTELEMEK
Beni her ölüm etkiler
Tanımasam bile üzülürüm
Yitirilmiş ümitlere...
Hiç gerçekleşmeyecek ideallere,
Yaşanmamış sevgilere üzülürüm...
Bu yüzden, korkarım yaşamı ertelemekten.
Ne yapılması, ne söylenmesi gerekiyorsa
Söylenmeli, yapılmalı.
Seviyorsanız, sevdiğinizi bugün söyleyin.
Sevdanızı bugün yaşayın.
İşinizde yapılacak ne varsa 
Bir an önce yapın.
Yarın çok geç olabilir...
Bir anda bitebilir her şey.
Yaşamak için acele edin bence.
Kısa yaşanmışlıklar,
Yaşanmamışlıklardan daha iyidir.
Geriye dönüp baktığınızda "keşkeler"
Çoğunlukta olmasın. 
Uzun vadeli hedefler için bile
Bugünden harekete geçmeli.
Yarınlar çok uzakta olabilir.
Daha okulda başlamıyor muyuz
Ertelemeye yaşamı?
Hep yarına yatırım, bu günü sonra
Yaşamamacasına...
"İşe gireyim, sonra...",
"Evleneyim, sonra..."
"Çocuklar büyüsün, sonra..."
"Emekli olayım, sonra..."
Sonra...
Sonra...
Sonra...
Bu sürecin başında, ortasında,
Yaşam her an sona erebilir.
Sonrası olmayabilir.
Fedakarlıklar güzel ama unutmayalım:
Herkes kendi hayatını yaşar...
Ertelenen
Sevdaların Bedelini
Ödemiyor yaşam.

Tayfun TALİPOĞLU


Can Yücel bir şiirinde:
"Bedenin yükünü 
Ayaklar taşır,
Ruhun yükünü
Yürekler..."  der.

Ruh yıpranmadıysa yürek de çok zorlanmıyor.

Cahit Sıtkı TARANCI'ya kulak verirsek şöyle diyor:

"Neylersin ölüm herkesin başında,
Uyudun, uyanamadın olacak
Kim bilir nerede, nasıl, kaç yaşında
Bir namazlık saltanatın olacak,
Taht misali o musalla taşında"

Orhan Veli KANIK "Kitabe-i Seng-i Mezar " adlı şiirinde yaşamın sonunu şöyle dile getirir:

Mesele falan değildi öyle, 
To be or not to be kendisi için;
Bir akşam uyudu;
Uyanmayıverdi.
Aldılar, götürdüler.
Yıkandı, namazı kılındı, gömüldü.
Duyarlarsa öldüğünü alacaklılar
Haklarını helal ederler elbet 
Alacağına gelince...
Alacağı yoktu zaten rahmetlinin.

Orhan Veli KANIK


Yaş aldıkça, yalnızlık düşündürüyor insanı. Can Yücel pek çok kişiye tercüman olmuş:

Yalnızlığa da bir başınalığa da asla
Yaşlanmak hoş değil duvarlara baka baka
Bir dost arayışıyla
Saat tıkırtısıyla
Korkmam geçinip
Gideriz mutlulukla 
AMA
"Günün aydın akşamın iyi olsun" diyen biri olmalı
Bir telefon çalmalı ara sıra da olsa kulağında
Demli çayı bardakta karıştırıp,
Bir başına yudumlamak doyasıya
Ama "çaya kaç şeker alırsın"
Diye bir ses olmalı ara sıra...

Can YÜCEL.


14 Mar 2017

BAHARIN FARKINDA OLMAK...



Eskiler üç cemre de düştükten sonra hava ısınır, bahar gelir derlerdi. Gerçi havalar hala tam ısınmadı ama bahar yanı başımızda. Tüm belirtileriyle kendini hissettiriyor. Çevremize dikkatli bir gözle baktığımızda bahar her yerde. Beş duyumuza göz kırpıyor adeta.

Önce ortamdaki kokuyu algılıyor insan. İçimizi ferahlatan, rahatlatan bir koku bu. Sümbül, nergis gibi çiçeklerin kokuları, yağmurla karışık toprak kokusu. Çocuklar evden dışarıya çıkmış, bahçe-park yoksa bile sokağın, mahalle arkadaşlarının dayanılmaz çekiciliği. Onların neşeli çığlıkları çalınıyor kulağımıza. Bazen eski güzel bahar şarkıları duyuluyor uzaklardan; "Bir bahar akşamı rastladım size/ Sevinçli bir telaş içindeydiniz./ Derinden bakınca gözlerinize/ Neden başınızı öne eğdiniz? "


Gözümüz de bahardan payını alıyor; Portakal çiçekleri henüz açmamış ama kayısı, badem, erik ağaçları bembeyaz çiçeklerle donanmış. Bahar esintisini yüzünüzde, elinizde hissediyorsunuz. Hafif bir dokunuşla yüzünüzü, saçlarınızı okşayıp geçiyor adeta. "Ben geldim" diye müjdeliyor sanki. 
Mevsim meyveleri damağınıza hitap etmeye hazır. Henüz fiyatları el yakıyor ama yakın zamanda tat alacak hale gelirler. Bahar beş duyumuza sesleniyor; Görerek, koklayarak, duyarak, dokunarak, tadarak baharı anlamak, algılamak mümkün.


Bahar "farkındalık" ister; Deniz kenarında el ele yürüyen yaşlı bir çift görürsünüz. Hayatlarının sonbaharında bir başka baharı yakalamanın mutluluğu içindedirler. Kentlerin parklarında, yollarında  çiçekler tazelenmiş, yenilenmiştir. Bahara özgü çiçeklerdir bunlar. Kuşlar soğuklardan ılık yerlere kaçmış, denizde ya da dere kenarlarında yiyecek bulma çabasıyla sürüler halinde dolaşmaktadırlar. Bahara has güzel bir görüntüdür bu.
Kışın kupkuru dallarıyla adeta soyunan ağaçlar, baharda bembeyaz çiçekleriyle bir gelin gibi süslenir, donanırlar adeta. 


Bahar aynı zamanda bir iç arınmadır. Beden sanki yeniden uyanır, yeniden can bulur adeta. Organların bir iç temizliğidir bahar. Bazı hayvanlar da kış uykusundan uyanır,  yeniden doğaya kavuşurlar baharda. Dağlarda kar suları eriyince sular kayaların arasından çağıldayarak coşkuyla akar, küçük çağlayanlar oluşur. Su temizliktir, hayattır. Bahar yeniden doğuştur. Ruhumuz aydınlık olmazsa bedenimiz de her türlü hastalığa açık oluyor.

Bu bahar ünlü şairimiz Ataol Behramoğlu BAHAR adlı şiiriyle bir farkındalık yaratsa hepimizde...





                                        BAHAR

Bu sabah mutluluğa aç pencereni
Bir güzel arın dünkü kederinden
Bahar geldi, bahar geldi güneşin doğduğu yerden
Çocuğum uzat ellerini
Şu güzelim bulut gözlü buzağıyı,
Duy böyle koşturan sevinci,
Dinle nasıl telaş telaş çarpıyor,
Toprak ananın kalbi.
Böyle yanı başıma çimenlere uzan,
Kulak ver gümbürtüsüne dünyanın,
Baharın, gençliğin ve aşkın
Türküsünü söyleyelim bir ağızdan.

Ataol Behramoğlu







7 Mar 2017

BAHAR DÜŞLERİ...( ÖYKÜ )



Havada tatlı bir esinti vardı. Kıştan bahara geçmeye henüz birkaç gün kalmıştı. Kış soğuğu daha etkisini sürdürüyordu.  Ama bu yörede bademler çiçek açmıştı. Pazar yerinde onu ta uzaktan fark ettim.20 yaşlarında ince , uzunca boylu bir genç kızdı. Pazar tezgahını düzenlemeye çalışıyordu.  Tezgahın üzerine küçük bir sümbül saksısını yerleştirdi önce. Çantasından petrol rengi bir şal çıkardı, omuzlarına sardı. Sabah serinliğinde sanki içi titremişti."Cemreler düştü ama gene de kışı yaşıyoruz. Narenciye çiçekleri henüz açmadı ,ama kokularıyla, güzel görüntüsüyle bahar kapıda" diye düşündü. 

Pazardaki satıcılar tezgahlarını hazırlamaya başlamışlardı. Burada sadece kadınlar satış yapıyorlardı. Adı üstünde; Kadın Üretici Pazarı. Bir yıldır  hafta sonları iki gün burada satış yapıyordu. Evde işlediği boncukları yazmaların kenarına dikiyor, bazen iğne oyası dantel çevreler  hazırlıyordu. Bugün de başındaki yazma kendi hazırladığı el emeği-göz nuru yazmalardan biriydi. Çiçek desenli, iğne oyalı yazma gür kumral saçlarının tamamını toplayamamış, iki ucunu arkadan serbestçe bağlayıvermişti. Ojesiz tırnakları, makyajsız yüzüyle çok doğal, duru bir güzelliği vardı. 

Yazmaları, iğne oyalarını, boncukları renklerine dikkat ederek özenle tezgahın üzerine yerleştirdi. Az ilerideki çay ocağından bir çay, bir gözleme aldı. Bir yudum çay, bir lokma gözleme, ağır ama zarif hareketlerle bitirdi. Ansızın gözleri buğulandı, kimseye belli etmeden gözlerini sildi. "Elbet bir gün evimde sevdiğim insanla kahvaltı yapacağım günler de yakındır" diye düşündü. Evinin mutfağını düşledi; " Kırmızı, küçük kareli perdeleriyle şirin bir mutfak. Dışarıya açılan aydınlık penceresinde menekşeler sıralanmış. Bir küçük masa, iki sandalye..."

Pazarda günün ilk saatleri düş kurmak için çok uygun olurdu. Bir de evde yatağa yatınca, uykuya geçmeden önce. "Kim bu hayallere sahip çıkacak? " diye düşündü. Ortaokuldayken sınıf arkadaşı çalışkan Ali vardı gönlünde. Öğretmenin sorusunu hiç kimse bilemese Ali bilirdi. Ali'nin bilemediği soruyu zaten hiç kimse bilemezdi. Gün geldi, Ali ailesiyle birlikte başka bir kente taşındı. 
Düşler parçalanmıştı, bir başka biçimde devam etti. Ama henüz kimse yoktu. Beyaz atlı prens ne zaman, nereden çıkıp gelecekti. 

Bu aralar kurduğu düşler hep evlilik üzerineydi. Uzun bir zaman diliminde sürdü düşler. Düşlerinde bir küçük bahçeli ev vardı; Bir oda bir salon. Bahçesinde mevsim sebzeleri ve yararlı otlar. Ocakta kaynayan taze çay, bir küçük tencerede mercimek çorbası. Arada sırada tarçınlı-elmalı kek. Bir başka gün belki sebzeli börek.
"Bu iğne oyası ne kadar?" Sesle irkildi. Düşleri parçalandı birden. "Kaldığım yerden devam ederim." diye düşündü. Bir iş yerinde düşler hiç istenmedik zamanda kesilebilirdi. O zaman dilimleri başkalarına tabiydi.

İğne oyasının fiyatını biraz düşürerek söyledi. Sabah siftahı olacaktı. Günün ilk satılan ürünü  bereket getirirdi. Satıldı tabii. Günün ilk kazancını ayrı bir yere koydu. Üreten-kazanan bir kadın olmanın hazzını yaşadı bir an. Gülümsedi. Pazar bu saatlerde çok kalabalık olmazdı. "Düşler saati" diye düşündü. Evdeki düşler biraz daha farklıydı. Özellikle akşamları uykuya dalmadan hemen önce onu çok rahatsız eden kabus gibi bir düş vardı:

9-10 yaşlarındayken yan komşularından gelen çığlıklar, sınıf arkadaşı kendisinden 3 yaş büyük Ayşe'nin kocasından yediği dayaklardan kaçıp onlara sığınması. Babasının polise haber vermesi. Nasıl unutabilirdi o geceyi. Eşine öylesine şiddet uygulayan bir insanla evlenmesi mümkün değildi. Sözel ya da fiziksel şiddet, kaba kuvvet hepsi insanı aşağılamaya yönelikti.
Varsın zengin de olmasın, o çalışmaya razıydı, yeter ki mutlu olsunlar.

Evleneceği insanda aradığı belli özellikler vardı tabii; Dürüst olsun, güvenilir olsun, adam gibi adam olsun, daha ne isterdi? Şiddetin her türlüsüne karşıydı. Bu arada tezgahın önünde duranları fark etti. Gülümsedi .Karşısındaki iki kişi de içtenlikle gülümsediler. Bir anda aralarında pozitif bir iletişim kurulmuştu. Bir iğne oyalı yazma daha sattı. İğneyle kuyu kazmıştı onları tamamlamak için. 
Her oya bir sabır küpü diye düşündü. Gerçi parmakları alışmıştı artık, zorlanmadan işliyor, harikalar yaratıyordu. 

Beyaz atlı prens bir gün gelecekti elbet. Belki atıyla değil, güler yüzüyle, doğru sözüyle, yürekten sevgisiyle... O zaman bahçeli evi cennete çevirir, eşini nasıl da sever, bağlanırdı. Kadına, insana saygı duyan kişiye başının üstünde yer vardı. Annesi hep "Yuvayı dişi kuş yapar." derdi. Baharda göçmen kuşlar da yuva yapmaya gelirdi. Bu yıl kış uzun sürmüş, bahar geç gelmişti. Varsın olsun...
Pazar düşleri bir gün mutlu son'la biterdi elbet...