Sayfalar

▼

Ekim 30, 2026

CUMHURİYETİN BİREYİ OLABİLMEK

 

"Cumhuriyet benim en büyük eserimdir."

"Bence bir millette; şerefin, haysiyetin, namusun ve insanlığın vücut ve beka bulabilmesi, mutlaka o milletin hürriyet ve istiklaline sahip olmasıyla kaimdir." 

"Eğitimdir ki bir milleti ya hür, bağımsız, şanlı yüksek bir toplum halinde yaşatır, ya da milleti esaret ve sefalete terk eder."

"Milli Eğitim programımızın, Milli Eğitim siyasetimizin temel taşı cahilliğin yok edilmesidir."

"Bir yandan cahilliği yok etmeye çalışırken öbür yandan da ülke çocuklarını toplumsal ve iktisadi yaşamda etkili ve yararlı duruma getirmek için gerekli olan ilk bilgileri pratik olarak verme yöntemi, eğitimimizin temel ilkesini oluşturmalıdır."

Mustafa Kemal ATATÜRK 




(Bu videonun sunumunda emeği geçenlere sonsuz teşekkürler.)






Ekim 28, 2026

EKİM'DEN KALANLAR...

 

Yılın 10. ayının da bitmesine çok az bir süre kaldı. 3 gün sonra Ekim Ayını da tamamlayacağız. Çevrenize gören gözler, duyan kulaklarla baktığınızda kayda değer o kadar çok şey var ki. Yeter ki olan biteni doğru açıdan, çok yönlü olarak değerlendirelim, iyiyi-kötüyü ayırt ederek, algılarımızı anlamlandırarak gerçek bulgulara ulaşabilelim. 

Elbette her şey bir anda olup bitmiyor. Sezemediğimiz, duyup göremediğimiz, anlayıp, algılayamadığımız, yorumlayamadığımız nice şey yaşanıyor dünyamızda. Bilim insanları, "Zekâ bir uyum yeteneğidir." diyor. Oysa üstün zekâlı bireyler bile bu karmakarışık dünyada uyum sorunları yaşayabiliyorlar. Belki en rahat insanlar; etliye-sütlüye karışmayan, "Bana dokunmayan yılan bin yaşasın." diyebilen, vurdumduymaz, "Gözlerimi kaparım, vazifemi yaparım." görüşünde olan kişiler...

Bazıları, "Bütün mesele, iyimser ya da karamsar olmakta" deseler de insan robot değil ki! Her şeye aklı ermiyor. "Akıllı telefonlar aklımı başımdan aldı." diyenler bir de telefonlara dadanan "virüslerle" uğraşmak zorunda olunca hepten akıl tutulmasına yakalanıyor. Yüksek teknoloji çağında, zekânın bile yapayı ülkelerin hizmetine sunulmuşken, bu kez "amaçlar" tartışmaya açılıyor. İyi ile kötü, her yerde güç savunmasına girişiyor. İzleyenler şaşkın; Kim iyi, kim kötü, hangisi gerçek, hangisi yalan, kim haklı, kim haksız, kim gerçekçi, kim yalancı...? 

Kafamız böylesine karışmışken, başladığımız her iş de sekteye uğruyor. Normalle anormali ayırt edemez olduk. Belki huzurun yolu, dünya işleriyle uğraşmaktan vazgeçip, sakin bir "Huzur köşesi" bulup eskilerin deyişiyle tefekküre dalmak. Ancak ruhsal ihtiyaçlar kadar fizyolojik ihtiyaçlar da doyuma ulaşmak istiyor. Maddi olanaklar elvermediği sürece "Uyum" söz konusu olabilir mi...? Yaşam; labirent gibi dolambaçlı yollarla çevrilirse "Mutlu son" ancak hayallerde gerçekleşebiliyor.

Yüzyıllardır değişmeyen bir gerçek var; Yeryüzünde "düşünebilen ve konuşabilen, akıl yürütebilen tek canlı" olarak İNSAN, varlığını kanıtlayabilmek için tüm engellere rağmen UMUT ederek, çabalayarak, sağlıklı kalmaya çalışarak, "Başardım." demenin hazzına ulaşabilmelidir. 

Makbule ABALI- Eğitimci

28 Ekim 2026 Türkiye 



Ekim 23, 2026

MUTLULUK-MUTSUZLUK TERAZİSİ NASIL DENGELENİR...?

 

Yaşarken farkında olduğumuz, yorumlamaya, anlamaya çalıştığımız öyle çok şey var ki. Sanki her şey zihnimde çözülemeyecek kocaman bir yumak oluşturmuş gibi hissediyorum bazen. Bir iç sıkıntısı, bir karamsarlık, günlük yapılması gereken işleri bile engelliyor. Bazen de içimde tarifi zor bir mutluluk, bir coşku, her işin üstesinden gelebilirmişim gibi bir enerji. Aynen mevsimler gibi olduk. Adeta küresel iklim değişimlerine odaklanmışız. Dengemiz altüst olabiliyor. Toplumsal karamsarlıklar bireysel kararsızlıklarımızı tetikliyor. Yanar döner fenerler gibiyiz...

Yıllar önce  "DUYGULAR  DİLE GELSE" başlığı altında yazdığım "MUTLULUK" adlı şiirimde duygularımı şöyle dile getirmişim:

Mutluluk teraziniz var mıdır?

Kim neye göre mutlu,

Ya da ne kadar mutsuz

Kim bilebilir görünmez fırtınayı.

Kim ne kadar hazırdır;

Yağmura, doluya, kara

Sığınaklarınız ne kadar korunaklıdır,

Kimler ıslanır, kimler kuru kalır...? 

Gün geliyor, küçücük şeylerden mutlu oluyoruz, kimi zaman öyle anlar yaşıyoruz ki içimizdeki kırgınlıkları en güçlü yapıştırıcıların onaramayacağını düşünüyoruz. Çünkü İNSAN'ız. 

Oğuz Atay ne güzel dile getirmiş;

"Cam kırıkları gibidir bazen kelimeler, ağzına dolar insanın. Sussan; acıtır, konuşsan; kanatır." 

Hayatında hiç acı çekmemiş insan, başkasının acısına da, sevincine de ortak olmasını bilmiyor. O tip insanlar kendisini "Biricik" sanıyor. Elbette o zaman doğrular da farklı algılanıp farklı yorumlanıyor. Kişisel değerler tabandan tavana değişime uğramışsa "Yabancılaşma" da başlıyor.

Yıllar öncesinde "Duygular Dile Gelse" derken, YABANCILAŞMA şiirimde şöyle demişim.

Ben, Sen, O kaldı geriye;

Bencilleştik... 

Oysa bir de eskiden;

Biz, Siz, Onlar vardı 

Unuttuk;

Birbirimize iyice yabancı olduk... 

Bugünkü yazıma son noktayı aynı seriden YAŞAM adlı şiirimle koymak  isterim.

Saçlarımızda aklar, yüzümüzde kırışıklar varsın çoğalsın...

Ama ne olur;

Beynimiz, yüreğimiz yıpranmasın

Duygularımız körelmesin... 

Makbule ABALI-Eğitimci

23 Ekim 2026 Urla-İzmir

 



Ekim 18, 2026

YAŞAMA GÜZELLİK KATAN KÜÇÜK MUTLULUKLAR-2

Aslında bu paylaşımımı dün yayınlamak istiyordum, olmadı. "Yazmak" konuşmaktan, anlatmaktan çok başka bir eylem. Yazmayı seviyorsanız içgüdüsel bir biçimde aralıksız yazmak, içinizde birikmiş duygu ve düşünceleri boşaltmak istiyorsunuz. Ancak yaşam öylesine hızlı ve aralıksız, dur, durak dinlemeden akıyor ki çoğu zaman ister istemez zihninizden geçenleri depolama, ya da erteleme ihtiyacı duyuyorsunuz.

Erteleme nedenlerinizin başında "sağlık" geliyor. Ruh sağlığınız, beden sağlığınız, hele en önemlisi göz sağlığınız elvermiyorsa, düşünce ve beklentilerinize ket vurmak zorundasınız. Kaybetme endişesi her türlü manevi kazanç ve hazzın ötesine geçiyor.

Öte yandan bireysel olarak toplumun psiko-sosyal, sosyo-ekonomik , sosyo-kültürel durumunu da  göz ardı edemiyorsunuz. Yoğun bir koşturmaca ve bitirilememiş işler yüzünden kişiler daha mutsuz, kaygılı ve endişeliler. Çoğu kişinin dinlenmeye bile zamanı yokken "Okumak" sıradan, olsa da olur, olmasa da olur bir iş haline dönüşüyor. Bakmak görmekten daha kolay. Dikkatinizi toplayıp "farkındalıkla görmeye çalışmıyorsanız" efor da harcamıyorsunuz. O yüzden bu yazımı "bol görsel, az yazı, çok hayal" düzenlemesinde tasarladım. Bağışlayın...



Küçük bahçemizde giderek çoğalan, çevresine yayılan bu çiçek, yanılmıyorsam mavi yasemin. Ama kokusu yok. Etrafındaki bitki ve ağaçlara uzanarak serpiliyor. Belki hastalıklı, ele yapışıyor. Ancak mavi umudun rengi. O yüzden kesmeye kıyamıyorum. 


Kaktüsler yıllardan beri çok sevdiğim bir bitki türü. Dikenliler, elinizi acıtabilir ama aynı zamanda yararlıdırlar. Ne derece doğrudur bilinmez, radyasyondan koruduğu söylenir. Ben oldum olası kaktüsleri çok sert görünümlü ama iyi niyetli, dürüst ve merhametli insanlara benzetirim. Her şey bakış açımıza göre değişiyor.


Bu yıl bahçelerde salyangoz, diğer adıyla sümüklü böcek çok fazla. Görüntüsü bile biraz yüz buruşukluğu yaratsa da artık ürkmüyorum. Komşu çocuklardan el yaralarına iyi geldiğini öğrendiğimden beri, korkmadan ellerimle toplayıp bahçeden uzaklaştırıyorum. Aloa Vera bitkisine kökünü kurutacak kadar bayılıyorlar.


Günün değişik saatlerinde, ama özellikle sabahları bahçe masamızın üstünde "Armağan" olarak getirilmiş sebze, meyve ya da ev yapımı bir ürün bulmamız mümkün; Hint inciri, nar, armut, dut, maydanoz, roka, ceviz, incir, sarımsak, gelincik sirkesi, Adana şalgamı, Konya şekeri, Gaziantep tatlısı, çiçeği burnunda salatalık... Saymakla bitiremedim. Sürprizleri severiz ama inanın bu güzel paylaşımlar ve incelikler karşısında mahcup da oluyoruz.



Bu yörede insanlar arasında olduğu kadar diğer canlılar, bitkiler ve hayvanlar arasında da güzel bir dayanışma var. Adeta birbirlerine özenerek güzellikler sergiliyorlar. Kaktüs köşemizde 3 yıldır açmayan minik kaktüs bile bu yıl çiçek açtı. Çok mutlu oldum.



Urla'da bir hastane koridorunda daracık yerde, bir sekreter masasında bakımlı kaktüsleri görünce gülümsemek, güne güzel başlamanın ilk işareti değil midir?


"İnsanı ancak insan anlar." diyenler yanılıyorlar. Bizim değil, komşumun köpeği. Onu gerçekten çok seviyoruz. Hasta ya da üzüntülü olduğum zamanlarda "Ceviz" bahçe kapımızın eşiğinden ayrılmaz,  duruşuyla, bakışıyla, tavrıyla "halden anladığını" belli eder, gözümün ta içine bakar.  "Örnek" bir dost!


"Babalar ve Kızları" yıllar önce okuduğum bir roman adıydı. Öğle üzeri serin bir sonbahar havasında , güzel sepetinin içinde huzurla uyuyan bir Bebek. Anne ve babasıyla birlikte kendini "güvencede" hissederek minicik elini de dışarı çıkarmış. "Mutluluk" tablosu gibi.


Günlerdir bahçemizde başı dışarda özgürce, korkusuzca gezinen kaplumbağayı artık göremiyorum. "Kaplumbağa hızıyla" da olsa sanırım çevre gezisine çıktı. Onun adına mutlu oldum. Dilerim bir tehlike ya da tuzakla karşılaşmadan uzun yolculuğuna devam eder.


"Bu mevsimde açmaz." denen güllerim bile sabır, sevgi ve iyi niyete daha fazla dayanamadılar. Bakım ve özen onlara iyi geldi. Her gün usanmadan, üşenmeden suladım, yumurta kabukları ve çay sularıyla besledim. Zaman zaman yumuşak bir ses tonuyla konuştum. "Canlılar Dünyası" iyilik ve güzellikler karşısında "Mutlu Son" a ulaşıp "mucizeler" yaratabiliyor. Dilerim güzellikler hayatımızdan hiç eksilmesin... 

Makbule ABALI-Eğitimci
18 Ekim 2026 Urla-İzmir 


Ekim 13, 2026

YAŞAMA GÜZELLİK KATAN KÜÇÜK MUTLULUKLAR...

 

Günlerdir yağmasını beklediğimiz yağmur dün gece yağdı. Sabah kalktığımızda usul usul yağmaya devam ediyordu. Ağaçlar, çiçekler tozdan, kirden arınmış, dünya sanki daha bir güzelleşmiş, rahatlamıştı. Yağmurun ardından güneş de kendini gösterince tüm duyu organlarımız bayram ilan ettiler. Meğer ne çok özlemişiz derin derin soluk almayı. Islansak bile yağmurla barışık olarak ıslanmak da güzeldi. 

Yağmur başlayınca çevredeki kedi ve köpekler kayboluyor. Hatta kuşların bile sesi çıkmaz oluyor. Ne zaman ki güneşin ilk ışıkları belirginleşiyor, kuşlar da aşka gelip ara nağmelerine devam ediyorlar. Ormanlık bölgelerde kuşlar hiç eksik olmuyor. Sadece cinsleri türleri değişiyor. Göçmen kuşlar gitti, bu ara kumrular var. Çocukken seslerini taklit ettiğimiz, ne söylediklerini anlamaya çalıştığımız kumrular..  Onları çoğu kez ikili görüyorum. "Çifte kumrular" sevgiyi ne güzel anlatır.

Doğada mükemmel bir paylaşım ve iş bölümü var. Şaşılası bir düzende sanki herkes birbirine zarar vermeden beslenme ve barınma telâşında. Dışarıya koyduğum su kaplarından kuşlar da, arılar ve kelebekler de, kedi ve köpekler de yararlanıyorlar. Cam kaba koyduğum suyu aralıklı olarak değiştiriyorum. İnsanlar gibi diğer canlılar da temizlikten hoşlanıyorlar sanırım. 

"Her yeni doğan bebek, Tanrı'nın insanlardan umudunu kesmediğini gösterir." Ünlü şair Tagore ne güzel demiş. Sabahın erken saatinde pusette bebeğini uyutmak için yola çıkan genç Baba ile Kızı "mutluluk ve umut tablosu" gibiydiler. Dünyanın karmaşasına aldırmadan bebekler yaşama nasıl da güzel tutunuyorlar.

Bebeklikte yüksek gürültü ve boşluğa düşme dışında korku bilinmiyor. Büyüdüklerinde onları ne tür tehlikeler beklediğinden habersiz, karınları tok, altları temiz ise rahat ve mutlu uyuyabiliyorlar. Minicik elleri, kocaman gözleriyle, dünyaya tepeden, kuş bakışı bakıyorlar. Ah bir bilseler, daha görecekleri, yaşayacakları ne çok şey var. İyi ki barıştan yana olanlar azınlıkta değil. Savaştan yana olanlar bebekleri, çocukları neden hiç düşünmezler...? 

Günlerdir arka bahçede pervasızca gezinen bir konuğumuz var. Dünyadaki evsizlere inat, evini sırtında taşıyor. Kuru sonbahar yapraklarının arasında hiç ses çıkarmadan korkusuzca geziniyor. Nereden gelir, nereye gider, ne yer, ne içer, nerelidir, hiç belli değil. Bir sabah odamın penceresinden gördüğümde şaşırmakla kalmayıp biraz da endişelenmiştim doğrusu. Bahçeye bir zararı dokunur mu, yaşamını nasıl sürdürür, amacı nedir...?

Yazıma 12 Ekim gecesi başlamıştım. Yaşamın hızlı akışıyla günün olağan yorgunlukları buluşunca, beden ve göz koruması yazmamı bugüne erteledi. Kahvaltı sonrası hemen merakla pencereye yöneldim. Gizemli konuk gene aynı saatte ziyaretimize gelmişti.  Hemen bahçeye çıktım. Taşlara basarken çıkan ayak sesleri onu hiç tedirgin etmedi. Canlılardaki önsezi ve içgüdüsel davranışlara hayranım. Karşılaşmalarımızda başını hiç içeri çekmedi. Tehlikeli bir yerde olmadığının, korkmaması gerektiğinin bilincindeydi adeta. Sakin bir ses tonuyla seslendim: "Caanım günaydın. Hiç aksatmadan, gene aynı saatte geldin."  Sessizce, kıpırdanmadan beni dinlediğini hissettim. Çocukça bir düşünce belki ama, sanırım beni anladı, anlaştık.

 "Sevgi dili ve güven, her zaman, her yerde, her canlı için geçerli, mutlak bir ihtiyaç."  Bir kez daha inandım... 

Makbule ABALI-Eğitimci

13 Ekim 2026 İzmir-Urla






 



Ekim 09, 2026

EKİM'İN İLK HAFTASININ ARDINDAN...

 

Sonbaharın ikinci ayı Ekim'in ilk haftası da geride kaldı. Ayın üçte birini bitirdik bile. Koca bir yılın bitimine sadece iki ay kaldı. Dünyanın hızlı dönüşüne uyarak biz de yavaşlayamıyoruz. Çevremizdeki her şey hızlı gidişattan payını alıyor. Hıza ayak uydurmaya çalıştıkça çabuk yoruluyor, çabuk tükeniyor, kolay öfkeleniyoruz. Tüm dünyada tüketim toplumlarının sloganı aynı; "Durma koş, hedefe yetiş, hızlı, daha hızlı, elde et, kullan, aldırma,  tüket, at gitsin...

Bugün dikkatimi çekti; Google simgesi bir farklılığa işaret ediyor. " 2026 Uzay Haftası" Yeryüzünü henüz tam çözemeden uzaya mı hazırlık yapacağız. Bir zamanlar slow cities (Yavaş Şehirler) girişimi vardı. Ne kadar mutlu olmuştuk. Daha sade, daha sakin bir yaşam, çılgın kalabalıklardan uzakta, gürültüsüz, trafiğin bile düzene girdiği, sağlıklı ürünlerin yetiştirildiği, inceliğin, nezaketin kabul gördüğü, insanların barış içinde güzel hayallerle, dingin bir ortamda yaşamını sürdürdüğü kentler olacaktı. Olmadı, başaramadık, başaramadılar. 

Hepimiz zaman zaman, tıpatıp aynı olmasa da, çok benzer duygular içinde, benzer durumları yaşıyoruz. Sonbaharın hüzünlü, monoton  havası içinde pek çok şey hakkında karamsar düşüncelere dalıyoruz. Ruhsal yapımız durgun havayla anlaşmış gibi kederimize tuz biber ekiyor, beden yorgun, güçsüz, enerjiden yoksun, çaresizlik içinde kıvranıyoruz. Çünkü insanız, kumanda başkasının elinde bir robot olmak istemiyoruz. Ah, bir sağanak yağmur yağsa belki biraz kendimize geleceğiz. Dünya kirlerinden arınacak.

Dünyamız hızla dönmeye devam ederken, sağlık ibremiz yan yatmışken, sosyal etkinliklerimiz sıfırlanmışken bazen son anda sanki bir el bataklığın içinden çekip çıkarıverir.  İşte o zaman akıl, mantık, muhakeme yeniden yönünü, yolunu saptayıp, adeta yoğun bakımdaki bir hastanın tekrar soluk almasını sağlayabilir.. Ama dayanma gücümüz iflâs ettiğinde yeni bir hamle yapamadığımızda mat olmak kaçınılmaz olur. Doğal afetler insanı perişan edebilir.

Oysa çevremizde bize yaşam enerjisi veren, en mutsuz zamanımızda bizi yeniden hayata bağlayan, belki telâş ve koşturmacadan farkına bile varamadığımız öyle değerli, öyle güzel küçük mutluluk kaynakları var ki. Onları göz ardı ettiğimizde tıpkı yap-boz parçalarıyla resmin bütününe bir türlü ulaşamayan çocuklar gibi hissediyoruz kendimizi; Mutsuz, yorgun, güçsüz, çaresiz... 

Zoraki bir iyimserlik değil, acemice bedene uydurulmuş bir giysi misali hiç değil, okyanusun ortasında cankurtaran simidi aramak da değil, içimizden gelerek, düşünerek, kendimize güvenerek, kararlı olarak sağlam ve emin adımlarla yol almayı denemek, "Ben de varım, varlığımı kanıtlayacağım." diyebilmek...

İşte o zaman içimizde, yüreğimizde tarifi zor bir coşku, mutluluk olmaz mı? Her şeye rağmen bir "huzur köşesi" bulmuş gibi kendimizi daha dingin, daha mutlu hissederiz.. Uzay çağında, uzay haftasında; her türlü beceriye sahip ama ruhsuz, merhametsiz, maskeli, yapay robotlar olarak değil, gerçek dostlarla, güven içinde, İNSAN gibi, İNSANCA, her türlü savaşın sona erdiği huzurlu bir dünyada, uzayda yapayalnız olmadığınızı bilerek yaşamayı sürdürebilmek...

Makbule ABALI-Eğitimci

9 Ekim 2026  Urla- Türkiye  


                Komşularımızdan gelen narlar kocaman bir sepeti doldurdu.


Bu güzel mekânı hiç unutmayacağız.


     Ahmet Abalı çevresinde: Sezgi kızımız, Makbule Abalı, Gülnur dostumuz. 

     En zor zamanlarda bile gülümseyebilmek, nasıl da iyi gelir insana...

Ekim 06, 2026

YENİ BİR AYIN İLK HAFTASINDAN KISA NOTLAR...

 

Sonbaharın ikinci ayı Eylül de karıştı hayatımıza; Tüm görkemiyle, sarının, turuncunun, kahverenginin, yeşilin her tonuyla... Güneş artık eskisi kadar yakmıyor, hatta aranıyor bile. Eşyaların rengi solmasın diyerek kapattığımız perdeler de geriye çekildi. Gün ışığı alabildiğince yayılsın dünyamıza, içimizi aydınlatsın istiyoruz artık.

Gönlümüzden, zihnimizden geçen, dileğe dönüşen her duygu hemen gerçekleşmiyor tabii. Olumsuzluklarda hemen hayata küsen, kendini şanssız sayan insanlardansanız yaşam hiç çekilmez hale gelebilir. Dünyamızın pek çok yöresinde olduğu gibi, her şeyin altüst olduğu bir düzende, doğrularla yanlışlar çok kolay ayırt edilemese de kendimizi iyi korumamız gerekir. Akıl-beden ve ruh sağlığımızı yitirmemek için dirençle hayata tutunmak zorundayız. 

Çocuklar çoğu kez hayatı oyun gibi algılıyorlar. Çocukluk ve ergenlik dönemleri bitip, topluma karıştıklarında; "birey" olduklarında hayatın türlü çeşitli yönlerinin de farkında oluyorlar. Yeni Eğitim-Öğretim yılında anaokulu ve ilkokullarda Milli Eğitim'in teması "OYUN" olarak belirlenmiş. Gerektiği gibi uygulanırsa harika bir haber bu. Oyunlar yardımıyla çocuklara ne çok şey kazandırılabilir, yetenekleri doğrultusunda ne güzel yönlendirmeler yapılabilir. Bunu en güzel biçimde gerçekleştirmeye çalışan  idealist öğretmenlerimizi  yürekten kutlamak gerek. 

Ne yazık, son yıllarda tahammülsüz, öfkeli, çabuk parlayan, kaba kuvvete başvuran, dinlemeyen, empati kurmakta zorluk çeken kişilerin çoğaldığı bir toplum haline dönüştük. Oysa sanatta, sporda uluslararası alanlarda ülke olarak varlığımızı kanıtladıkça nasıl da mutlu oluyoruz. Ortak sevinçler yaşamaya ne çok ihtiyacımız var. Etkinlikler bitip de sonuçlar açıklandığında gözlerdeki ışıltı, yüzlere yansıyan mutluluk ve coşku görülmeye değer bir tablo. 

İnanıyorum ki; sadece hastalıklar bulaşıcı değil, mutsuzluk gibi mutluluk da bulaşıcı. Farkındalığımız, duyarlılığımız arttıkça, çevremizi gören gözler, duyan kulaklar, hisseden yürekler, uygun davranışlarla gözlediğimizde bir başka dünya çıkabiliyor karşımıza. Engelli vatandaşlarımız arasında dahi, normal duyu organlarına sahip olanlardan çok daha farklı uyum sağlayanlar var. Övgüyü de yergiyi de daha az kullanır olduk. Belirli günleri tek bir gün cilâlayıp, sonraki günlerde aynı hassasiyeti göstermeden sorunlara ilgisiz ve umursamaz olabiliyoruz.

"Bir fincan kahvenin 40 yıl hatırı olduğunu" söyleyen atalarımız; sevgi, dostluk, vicdan, adalet, insanlık, kardeşlik üzerine de ne değerli fikirler üretip, felsefi görüşler paylaşmışlar. Zaman zaman bilgelerden geriye kalan değerleri yeniden, duygu-mantık-akıl-muhakeme süzgecinden geçirme zamanı. Eskiden ders aldığımız masallar, deyişler, oyunlar, efsaneler yüzyıllardır anlamını kaybetmedi. Hatırlamak için beynimize işlerlik kazandırmayı, not tutmayı, akıl yürütmeyi neden denemiyoruz...? 

Makbule ABALI-Eğitimci

6 Ekim 2026 Urla-İzmir-Türkiye 




"NE MUTLU EĞRİ ZAMANDA DOĞRU YERDE DURABİLENE" 

Pir Sultan Abdal