17 Nis 2018

BİR OKUMA ÖYKÜSÜ...(KÖYDEN KENTE OKUMAK...)



Bazen düşünürüm; hepimizin yaşamında belli kesişme noktaları var. Bazen bir yer, bir tarih, bir haber, bir insan, yaşantımızda büyük değişimler yaratıyor. Farklı adlarla değerlendiriyoruz bu durumu;
Rastlantı diyoruz, kader ya da şans diyoruz. Bu değişimler sonrası yollar ya yön değiştiriyor ya da kesişiyor. Asıl yaşam, o yollardan birinde duraksaması değil midir insanoğlunun?

Bu bir kısa öykü. Bir varoluş öyküsü. Yaşamdan bir kesit. Yapı taşları yıllar önce yerleştirilmiş, iyi bir temel oluşturmuş. Tamamı anlatılsa bir kitap olur belki. 
Bir dağ köyünde 14 yaşlarında bir erkek çocuk. İlkokulu aynı köyde bitireli 2 yıl olmuş. 5 erkek, 2 kız 7 kardeşler. Babasına iş gücü lazım. O da dağlarda hayvan otlatıyor, tarlada ekin biçiyor, harman kaldırıyor. Ürettikleri ürünlerle geçimlerini sağlıyorlar. 
Babasına iş gücü lazım. Ancak anılarında unutamadığı bir gün var; tarlada toza toprağa bulanmışken babası yüzü asık bir şekilde gelir. Yazıyı göstererek "Sınavı kazanmışsın, okula çağırıyorlar" der. Birbirini çok seven iki kişide o an mutluluk-mutsuzluk çatışması yaşanmaktadır." Gitmek mi zor, kalmak mı " çelişkisidir bu. 

O yıllarda Mersin-Arslanköy arasında toplu taşıma araçları yoktur. Yol yürüyerek 24 saattir. Yolun yarısında mola verilir, ağaçların altında yatılır. Gecenin ayazı iliklerine işler. O yıllardaki çocukların en büyük hayali okumak, bir meslek sahibi olmak. Özellikle dağ köylerinde yaşayanlar için okumak, bir başka dünyaya adım atmaktır. 

Günümüzde Finlandiya'nın , bazı kuzey ülkelerinin hala örnek aldığı, fakültelerde tez konusu olan bir eğitim modelidir Köy Enstitüleri. İlkokuldan sonra 5 yıl. Okul öncesi ve okula girişte iki ayrı sınavdan geçiyorlar. O yıllarda kurulan 21 tane Köy Enstitüsü tarıma elverişli topraklar üzerinde inşa edilmiş. Okul inşaatlarında öğrenciler de çalışmış. Okulda tarıma dayalı uygulamalı iş eğitimi ve kültür dersleri verilmesi amaçlanmış.

Haziran döneminde okulu bitirenler ilkokul öğretmeni olarak Temmuz-Ağustos aylarında göreve başlarlar. 
Okullarda genellikle büyük bir kütüphane, çeşitli enstrümanların bulunduğu bir müzik odası, çeşitli atölyeler bulunuyor. Öğrenciler yemeklerde okul bahçesinde yetiştirdikleri sebze ve meyveleri yiyorlar.
Her gün önce sabah jimnastiği yapılır, ardından 45 dakika etüt saati uygulanır ve kahvaltıdan sonra derse girilirdi. Okula gelinceye kadar hiç kitap okumamış, eline müzik aleti almamış çocuklar için okul, bir gelişim ve değişim merkeziydi adeta. Yılda en az 25 kitap okuyorlar, mutlaka bir enstrüman çalmayı, klasik müzik dinlemeyi öğreniyorlar.

Enstitülerde kazandırılan çok önemli bir başka özellik;
sormayı, sorgulamayı, eleştirmeyi, hak aramayı davranış olarak kazanıyorlar. Her cumartesi sabahı sorunları dile getirmek için toplantılar düzenleniyor.Bu toplantılara yöneticiler, ilgili öğretmenler ve öğrenciler katılıyorlar. Öğrenciler rahatlıkla yöneticileri eleştirebiliyorlar.

İlk bölümde okuma öyküsünü anlattığım eşim Ahmet Abalı, ilk iki yılına  Antalya Aksu Köy Enstitüsü'nde başlamış. Enstitüler kapanınca okul, "Aksu  İlk Öğretmen Okulu" adını almış. 5 yıllık eğitim 6 yıl olmuş. Kültür dersleri arttırılmış, tarım ve iş dersleri azaltılmış. Okulda gene yatılı öğrenci olarak devam etmişler. Okul bitince Diyarbakır Silvan İlçesine ilkokul öğretmeni olarak  atanmış, 5 yıl orada görev yapmış. O yılların Milli Eğitim Bakanı Mustafa Necati, mezun olan her öğrenciye kutlama mektubu gönderirmiş.

Köy Enstitülerinden çok donanımlı öğrenciler yetişmiş. Sonradan  fakültelere girerek ortaokul ve lise öğretmeni, doktor, eczacı, mühendis, avukat, hakim olanlar var. Çok sayıda ünlü şair, yazar, yargıtay üyesi olan var. Eşim Gazi Eğitim sınavlarına girerek Pedagoji bölümünü bitiriyor, Eğitim Müfettişi oluyor. Yıllar sonra bir gün Ankara'da , geçmişte ilkokuldan mezun ettiği öğrencileriyle karşılaşıyor. Çoğu üniversiteli olmuştur. Yıllar öncesinden bir başarı belgesidir bu. İdealist öğretmenlerin güzel işler yaptıklarının bir kanıtıdır.

Köy enstitülerine ön yargıyla bakmamak lazım. Savaş sonrasının yoksul Türkiye'sinde adeta mucizeler gerçekleştirmişler. Türkiye koşullarına uygun bu eğitim-öğretim modeli keşke sürdürülebilseydi. Kayıplar değil, kazançlar gündeme gelirdi bugün. 
Bugün Köy Enstitülerinin 78. kuruluş yıl dönümü.
Yitirdiğimiz, keşke yaşatılabilseydi dediğimiz değerlerimizden biri. Uzun, taşlı yollardır, köylerden kentlere uzanan yollar. Bu yollardan geçecek çocuklara el uzatmak gerek...

Not:Blogda Köy Enstitüleriyle ilgili iki yazı daha var. Okumak isterseniz:

17 Nisan 2015 Bir zamanlar Köy Enstitüleri.
17 Nisan 2016 Orada Bir Köy var uzakta.








16 yorum:

  1. Güzel insanlar;değerli anı ve öğretiler bırakarak...

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. İyi ki var oldular, seslerini duyurdular, dünyayı , çevrelerini güzelleştirme çabalarına girdiler...
      Teşekkürler katkınız için.

      Sil
  2. okurken bolca gülümsedim, iç çektim sonra döndüm bir de şmdiki halimize baktım... tebrik mektubu bile ayrı güzel, bizimkiiler anca seçim zamanı yeni seçmene mektup gönderirler

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Ne güzel bir değerlendirme.Kısa ama öz. İnsana verilen değer bir başkaymış değil mi? Mektup gönderme de öyle, görüşleri dinleme, eleştirilere kulak verme de öyle.Yapılan uygulamalar insan için ya da çıkarlar için...
      Çok teşekkürler.Sevgiler.

      Sil
    2. sevgiler de saygılar da benden :)

      Sil
    3. Çok teşekkür ederiz.

      Sil
  3. Binlerce koza olarak köylerinden ciktilar.
    Binlerce ateş böcegi olarak Anadolu'ya dagildilar.

    Onların yaktığı ateş ve onların sağladığı aydınlık sayesinde ülkemiz bugün hala karanlığa direniyor.

    Ne mutlu ki bana o ateş böceklerinden birisini cocuklugumda tanıma şansına eriştim.

    Hasan Ali Yücel'in,Tonguç'un öğrencileri, Atatürk'ün çocukları onlar.

    Abalı'lar ve onlar gibi binlerceleri....

    İyi ki dokundunuz hayatlarımıza.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Ne içten ve gerçekçi bir yorum. Köylerinden çıkmaları, okula gidiş ve okuldan öğretmen olarak çıkıp yurda dağılmaları çok zor koşullarda gerçekleşmiş.Bozkırda açan çiçekler olarak da adlandırılmışlar.Ahmet Abalı'nın öyküsünü bizzat kendisinden dinleyenlerden birisiydin sen de Muratcım.O ve onun gibiler bir avuç nesli tükenmiş insan diye düşünüyorum; idealist, çağdaş düşünceli, Atatürkçü, halkını seven öğretmenler.
      Anlamlı yorumun ve katkın için çok teşekkürler.

      Sil
  4. Ben bugünlerde Köy Enstitü'lü bir babanın kızı olduğumun daha da yoğun farkına varıyorum sanırım. Havaya, suya ve toprağa cemrelerin düşüşünü önce babamdan sonra maarif takviminden öğreniyorum hala. Babaların da kızlarına patik örebileceklerini, okul gömleklerini ütüleyebileceklerini, erik pestili yapmayı, yoğurt tutmayı ( kavanozlara koyup ağzı açık dolaba konurlarsa daha çok dayanacaklarını), birşeylere bozuk demek için hep çok erken olduğunu, atılıverecek gibi gözüken şeylerin bir kaç dokunuşla sihirli nesnelere dönüşebileceğini, el işlerse gözlerin hep güneş gibi pırıldayacağını da hep ondan öğrendim. Kendi doğum gününü hiç hatırlamayan babam (annesi güdük ayda doğdun dermiş ama nüfusta işler karışmış) öğrencileriyle olan anılarını billur bir berraklıkla hatırlar hala. Ben bugünlerde Köy Enstitü’lü bir babanın kızı olduğum için gururla karışık umutlanıyorum sanırım. Kızlarımın minik elleri tohumları, soğanları, fideleri toprağa doğru iterken o güneş pırıltısının onlara da bulaştığını görüyorum. Gururla umutlanıyorum. İyi ki varsın Ahmet Abalı. Seni seviyorum...

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Ne güzel, ne içten yazmışsın Sezgiciğim. Doğru, baban katılımcıdır. Yardımcıdır, paylaşımcıdır. Hele zor durumlarda mutlaka devreye girer, yapılanlara katkıda bulunur. Bu biraz aileden, annesinden gelen bir davranış biraz da okuldan kazanılan davranışlar. Ve tabii ki evimizdeki düzen, bir evi yuva yapan özellikler, dayanışma
      içinde hepimiz yeni davranışlar kazanıyoruz.Babaannenin söz ettiği güdük ayı Şubat Ayı. Çoğu kez köylerde kesin doğum günü bilinmez.Kızlarını da eşinle birlikte doğanın içinde yetiştirmek ne güzel. Gururlanmakta, hep umutlanmakta haklısın canım. Sevgi de hep yanı başınızda olsun.Biz de uzaklardan gönül dolusu sevgilerimizi gönderiyoruz.

      Sil
  5. Babamın öyküsü çocukluğumdan beri keyifle dinlediğim, dinlemekten hiç bıkmadığım...kendi küçük ama kalbi ve meziyetleri kocaman bir küçük adamın köyden başlayıp Aksu Öğretmen Okuluna;sonrasında Gazi Eğitim Enstitüsüne devam eden bir eğitim ve yaşam serüveni..O süreçte evinden ayrı ama öğrenmeye okumaya aç bir çocuğun gidebileceği en güzel yere gitmiş belki de..Kitaplarla tanışmış; güreş tutmayı, mandolin çalmayı, tarımı, yoktan var etmeyi öğrenmiş mayasındakilerle birleştirerek. İşini canı gönülden seven eğitime gönül vermiş, bir hafta evden uzak, gerekirse at sırtında köylerde teftişe gidip eve geldiğinde yorgunluğunu unutup iki yavrusunu kollarına alıp onlara matematik soruları sorup ayağıyla alkışlayan bir baba benimkisi.. Okuyan, hala yeni bir şeyler öğrenebilen ,eğitimin geldiği hale üzülüp kayıflanan..Canım babam ;senin gibi yüreğinde sevgi, öğrenme ve öğretme arzusu olan eğitimcilerin hep hayatımızda olması dileklerimle..

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. "Babalar ve Kızları"başlığıyla ne güzel öyküler, romanlar yazılır. Babalar sevgi doluysa , aile içinde huzurlu bir ortam varsa o sevgi çocuklara da yoğun biçimde yansıyor. Ve kuşaklar boyu o güzel ilişkiler devam ediyor. Zamanında yokluk çekmiş babalar , o yokluğu çocukları çekmesin istiyorlar.
      Hayat rastlantılarla dolu sevgili Sibel. Okula gitme şansını kullanmasaydı bugün baban köy koşullarında çalışıyor olacaktı.Ama mutlaka aklını kullanan iyi bir üretici olurdu. Son cümlene ben de yürekten katılıyorum.
      Sevgilerimizi iletiyor, kucaklıyoruz.

      Sil
  6. heeey hep duyarız bu okulları işteee, çok iyimiş diyeee :)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Derin, seçimlerinin iyi olduğunu bloğundan biliyorum. Köy Enstitüleriyle ilgili çok güzel kitaplar var. İyi şeyler duymakla kalmayıp bu konuda kitaplar okursan ne iyi edersin.

      Sil
  7. Geç bir yorum belki benimki ama Köy Enstitüleri ve eşinizin bu okullarda başlayan hayat serüvenini okuyunca kayıtsız kalamazdım. Ne zaman ki konu Köy Enstitülerine gelse duygu seline kapılırım. Bu ülkeye yapılan en büyük kötülük ne diye sorsalar, düşünmeden cevabım Köy Enstitülerini kapatmak olurdu. Aklı, bilimi ve sanatı kendine rehber etmiş bu kurumları hayata geçiren, bu okullarda okuyup ülkemize büyük değerler katan insanları minnetle anıyorum. Böyle bir irfan yuvasını daha da geliştirmek yerine ortadan kaldırarak bugünleri görmemize sebep olanları ise lanetliyorum. Şu kadarından eminim ki; bugün o sistem var olsaydı eğer, bugünkü gelişmişlik seviyemiz Japonya'dan aşağı kalmazdı. Egemen güçlerin piyonu olmazdık. Türk insanı deyince, dünyada kaliteli bir insan figürü belirirdi yabancıların gözünde.
    Size ve Ahmet Bey'e saygılarımı sunuyorum.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Sizin deyişinizle geç yorumunuza -ki inanın hiç geç değil-
      çok memnun oldum. Eşim Ahmet Abalı'nın hayatı,okula gidince sihirli bir değnek değmişcesine değişmiş.Oysa ilkokul bittikten sonra okul hayatı da bitmiş. 14 yaşında yeniden okullu oluyor. Okulun büyük kütüphanesinde batı dillerinden çevrilen pek çok eseri okumuşlar. Hala birçok arkadaşıyla görüşür.Yazar Osman Şahin ilkokuldan sınıf arkadaşı. Okulda kimlik ve kişilik kazanmışlar. Çok yönlü yetişmişler. Yorumunuzdaki görüş ve düşüncelere aynen katılıyorum.Bugün yurt dışında birçok ülke Köy Enstitüleri modelini üniversite kürsülerinde inceliyor, uyguluyor.
      Değerli katkılarınıza çok teşekkür ederim. Eşinize selamlarımı iletin lütfen. Ahmet de duyarlılığınızdan ötürü teşekkür ediyor, selamlarını iletiyor.

      Sil