Sayfalar

Ağustos 10, 2026

BİR İNSAN TANIDIM: JULİE

Hepimizin hayatında "İyi ki tanımışım" dediğimiz güzel insanlar vardır. Julie benim için öyle bir insandı. Onu 4 yıl önce. kızımın kayınvalidesinin evinde büyük bir aile yemeğinde tanıdım.  Orta boylu, sarışın, ışıl ışıl parlayan mavi gözleriyle sade, sakin tavırlı bir kadın. O zaman Julie'nin ilk gençliğinde bir hippie-çiçek kız olduğunu söyleselerdi inanamazdım. 68'li yıllar, tüm dünyada gençlerin barış ve özgürlük yılları. Rock konserleri, Beatles'lar gençliğin gözdesi. Julie o yılları dolu dolu yaşamış.

Julie herkesin can dostu olabilecek, sabırlı, hoşgörülü, alçakgönüllü bir insandı. Onun sinirlendiğini hiç görmedim. Mantıklıydı, pratik çözümler üretirdi. Sohbetinden çok zevk alırdım. Çok güzel Türkçe konuşurdu. Sorar, sorgulardı, her an yeni bir şey öğrenmeye açıktı. Çocuklarla çok iyi iletişim kurduğu gibi yetişkinlerle de hemen bağ kurardı. 

İngiliz asıllı Julie İngiltere'de Birmingham'da üniversitede okurken, sonradan eşi olacak Rıfat Dedeoğlu ile tanışıyor. Evlendikten sonra Türkiye'ye geliyor. 2014 yılına kadar İstanbul'da British İnternational School'da öğretmenlik yapıyor. Çiftin Batu ve Hakan adlı iki oğulları oluyor. Hayat akışını sürdürürken  Batu İzmirli Cansu ile, Hakan Anamur'lu Aylin ile evleniyor. 2019 yılında Cansu ile Batu'nun oğulları Ali de aileye dahil oluyor. Ali babaannesinin hayat kaynağı. Ali çok şanslı bir torun. 7yaşına kadar temel eğitimini Julie'den alıyor. Tanık olduğum pek çok durumda Julie ile Ali arasında çok güçlü bağlar vardı. Korku ve şiddete dayanmayan ama bir bakışla, bir ses tonu değişimiyle sağlanan disiplin!

Ali çok zeki, Türkçeyi de İngilizceyi de çok doğru ve düzgün konuşan bir çocuk. Kızımın iki kızı, Lina ve Rüya ile çok iyi arkadaşlar. Ali'nin bir doğum günü kutlamasında şimdi gülümseyerek hatırladığım bir anım var: Hediye paketleri açıldıktan bir süre sonra Ali yanıma geldi, sağ avucunu açarak bekledi. Anlamadım, Yanımda oturan Julie kısık sesle açıkladı: "Hediye paketinin bağını istiyor." Ali bütün bağcıkları topladı, paket kâğıtlarını düzelterek katladı. Küçük yaşta kazanılan olumlu bir davranış, israfı önleme, tutumlu olma... Küçük şeyler her zaman büyük parçaları tamamlıyor.

Julie'nin hayat öyküsünü daha sonra, oğullarının yazılı anlatımlarından öğrendim. Geçmiş yıllardaki güzel fotoğraflarını öylece gördüm. Anılar fotoğraflarla can buluyor adeta. Fotoğraflar her döneme tanıklık  ediyor. Günlükler de öyle değil midir? Günün kalıcı izlerini onlar aktarır bize. Daha sonra öğrendiğimize göre Julie de yaşamının her döneminde günlük tutmuş. Sadece olanları yazmış; kimseden yakınmadan, kimseyi suçlamadan. Sadece olanı, yaşadıklarını anlatmış. Bunu duyunca bir kez daha takdir ettim Julie'yi. 

Çok ılımlı, hoşgörülü bir insandı Julie, her dine saygılıydı. Bir Dünya Vatandaşı gibi dil, din, ırk, cinsiyet ayrımı yapmaksızın davranışlarını ayarlayabilen bir insandı. Aşure ya da lokma yediğinde "Allah kabul etsin." demeyi ihmal etmezdi. Dini bayramlarda saygı ile büyükleri, yakınları ziyaret ederdi.25 Aralık Noel gecesini hep birlikte kutlamayı da ihmal etmezdi. Çocuklar için çam ağacı süsleyerek , hediyelerini alarak,  büyük aileyi harika yemeklerle donatılmış bir sofrada bir araya getirirdi. Hümanistti, herkese yetecek sevgisi vardı.

Julie'yi çok yakın zamanda, Ağustos ayı başında kaybettik. Sağlıklı görünüyordu, ya da kimseyi üzmemek için hastalığını hiç belli etmedi. Her yıl planladığı gibi, Anamur'a küçük oğlu Hakan ve gelini Aylin'in yanına gitmişti. Dönemedi, zatürre tanısı konmuş. Hepimiz için bir ebedi son var elbette. Ani duyumlar insanda şok etkisi yapıyor. Ancak yatağa bağımlı olmadan, kimseye yük olmadan bir başka dünyaya göçtü. O da böyle isterdi sanırım.

Oğulları Batu ve Hakan'ın, annelerinin ölümünden sonra yayınladıkları duyuruyu okurken çok duygulandım. Birkaç cümle aktarmak istiyorum:

" Vefatından beri arkadaşlarından gelen mesajlarında neredeyse hepsi aynı şeyi söylüyor... 'A beatiuful soul.'  Daha güzel bir tanım olamazdı. Güzel bir ruhtu annem. 

"Ali'nin sadece babaannesi değil en yakın arkadaşı ve öğretmeni oldu. Annem en çok onu sevdi. Jellybeaaaan. Ali anneme resmen hayat verdi. Annem onun gelişiyle biraz da emekliliğin verdiği yılgınlığı üstünden attı."

"Eski velilerden biri mail atmış: 'Annen çocuğumla konuşurken karşısındakinin gözlerinin içine bakmasını öğretti. Bugün belki de sayesinde, muhteşem iletişim yeteneklerine sahip."

"Belki kendinden çok şey anlatmadın ama bize hep en doğru soruları sordun anne."

"Annem bize hayal kurmanın, hayal etmenin keyfini, gücünü öğretti."

"Aşırı berrak bir zihni vardı. Her şeyi merak eder, her şeyi sorar, her şeyi araştırırdı."

"Hal hatır sormak nedir en iyi o bilirdi. Kimsenin adını unutmaz, hiçbir önemli tarihi atlamazdı." 

***********

Geçtiğimiz Cumartesi günü Ali'nin dedesi ve ninesi Hakan- Emel Attal'ların evinde çok sevgili Julie'yi anmak amacıyla bir akşam yemeğinde buluştuk. Büyük masada onu sevenlerin yaptığı, sevdiği yemek ve tatlılar vardı. Eminim o da her zamanki sakin tavrı, yüzünden eksik etmediği ince tebessümü ve gözlemci bakışlarıyla bizleri izledi. O gece Ali'nin doğum günü de kutlandı. Julie Anamur'dan Ali'nin doğum günü için dönecekti. Büyükler ve çocuklar hep birlikte hüznün ve coşkunun oluşturduğu bir filmin oyuncuları gibiydik o akşam... 

O'na "Merhaba" dediğim günden bu yana 4 yıl geçmiş. Hayatın hızına yetişmekte zorlanıyoruz. Bu yazımla "Güle güle Julie " diyeceğim. Senden öğreneceğimiz daha ne çok şey vardı sevgili Julie. Toprağın bol olsun. Işıklar içinde uyu. Seni çok ama çoook özleyeceğiz.

Makbule ABALI- Eğitimci 

10 Ağustos 2026 Urla- İzmir 






























Ağustos 07, 2026

BİR ŞİİR- DOST


Bir gece habersiz bize gel

Merdivenler gıcırdamasın,

Öyle yorgunum ki hiç sorma

Sen halimden anlarsın.

Sabahlara kadar oturup konuşalım

Kimse duymasın.

Mavi bir gökyüzümüz olsun, kanatlarımız 

Dokunarak uçalım. 

İnsanlardan buz gibi soğudum,

İşte yalnız sen varsın.

Öyle halsizim ki hiç sorma

Anlarsın.

Cahit KÜLEBİ

20 Aralık 1917- 20 Haziran 1997




Sanatçılara Saygıyla 

Makbule Abalı 7Ağustos 2026

Ağustos 04, 2026

KATIKSIZ SEVGİDEN YANA OLMAK



Bir yılda 365 günümüz, 12 ayımız, 52 haftamız var. Düşününce ne kadar uzun bir zaman dilimi. Oysa nasıl hoyratça kullanıyoruz. Pek çok günü özel günlere ayırmışız. Tek bir gün! Söylemek istediğimiz her şeyi o tek günün sırtına yüklüyor hatta belki alacak- verecek hesaplarını da kapatıyoruz. O özel günü daha da anlamlı kılabilecek yılın diğer günleri sessiz, sakin, şaşkın bakakalıyorlar.

 Yeni bir gün daha eklendi özel günlerimize. "Emekliler Günü"  Kendilerine de bir gün ayrıldığından haberleri var mıdır acaba? Nasıl kutlarlar, sonraki günler nasıl geçer, henüz bilemiyoruz. Günlük kutlama günlerini ben yadırgıyorum. Kısa süreli kutlamalar gösteriş, abartı, yapaylık da içeriyor bana göre. Güdümlü kutlamalar, kısa zamanlı anmalar da uzun ömürlü olmuyor. 

"Sevgililer Günü" kutlamalarına da  bir türlü ısınamadım. Sevgi, sevmek, sevdalanmak sözcüklerine de haksızlık mı ediyoruz diye düşündüğüm de oluyor. Sorular takılıyor aklıma: "Katıksız, gerçek sevgi nasıl kanıtlanır? İçten bir duyuş, bir seziş neden ille de kanıtlanma ihtiyacı duyar? Sevmek, parçalardan bütüne ulaşmak mıdır yoksa bütünü gören gözler daha sonra mı küçük detayları algılar? 

Dış güzelliğe aldanmak iç güzellikleri görmeye bir engel midir? Bir günlük sevgi kaç günü ya da yılı kurtarır, ya da yıllar sevgileri pekiştirip yılların ötesine uzanır mı? Böylesine kısa bir hayatta sevgiyi dile getirmek için çok uzun cümleler, çok büyük hediyeler, çok görkemli kutlamalar  mı gerekir? 14 Şubat'ta tek bir günün 24 saati yeterli midir? "

Bazı sözcükler vardır;  Anlamı çok zengindir. Dünyanın her yerinde aşağı yukarı aynı şeyleri çağrıştırır. Duyguların en yücesidir, olumlu yönleriyle özlenen, beklenen davranışları içerir. Tek başına bir değerdir. Bir bakış, bir gülüş, bir duruş, bir şiir, bir müzik, bir şarkı, bir mektup bir kitap, bazen bir mekân, bir kent hatta bir ülke sevgiyi, sevgiliyi, sevileni çağrıştırabilir. Ne güzel, kalıcı bir izdir bu. Bir koku duyar, ardından neleri düşünürsünüz, bir renk , bir isim, bir çocuk masalı veya oyunu size çok şey hatırlatabilir. İçinizde beslenen sevgidir bu duyumsamaları yaratan... 

SEVGİ sözcüğü ne çok şey barındırır içinde; Güven, şefkat, koruma duygusu, saygı, sempati, içtenlik, saflık, duruluk, temizlik, inanmak, sadakat... Sevginin kapsama alanı öylesine geniş ki tüm dünyaya yeter; Doğayı sevmek, vatanını, yurdunu, insanları, çocukları sevmek, bitkileri, çiçekleri, ağaçları, hayvanları, otu, böceği sevmek, korumak... Sevmek bağlanmaktır, sevmek özlemektir, sevdiğine zarar gelmesin diye içi titremektir, görmek istemektir, sevdiği için kaygılanmaktır. Gösteriş amaçlı sevgi olmaz. 

Çocukların sevgisi her şeyi  ne kadar yalın, sade, saf ve güzel anlatır:

"Dağlar, denizler, dünyalar kadar seviyorum." derken o minik kollar neredeyse tüm dünyayı içine sığdırır.

"Siz öğretmenimden daha mı iyi bileceksiniz?" Güvenle sevginin buluşmasıdır bu.

"Ben o çok bağıran, kavga eden, öfkeli amcaları sevmiyorum." Dedikleri kesindir, kimse değiştiremez, dünyanın merkezinde sanki onlar  vardır." Özü-sözü bir olmaktır bu.



Usta şairlerin dilinde , şiirlerin gizemli dünyasında bir başka  değer kazanır SEVGİ:

"Siz geniş zamanlar umuyordunuz

Çirkindi dar vakitlerde bir sevgiyi söylemek

Yılların telâşlarda bu kadar çabuk 

Geçeceği aklınıza gelmezdi."

Behçet NECATİGİL


"Seviyorum seni ekmeği tuza banıp yer gibi 

Geceleyin ateşler içinde uyanarak

Ağzımı musluğa dayayıp su içer gibi..."

Nazım HİKMET


 "... ve dostluğu ve sevgiyi,

yeni doğmuş tüm bebeklerin yüreğine yazmak isterdim

onlarla birlikte büyüsün bütün dünyayı sarsın diye "

Yılmaz GÜNEY


Ve şarkılarda, türkülerde dile gelir SEVGİ 

Sezen Aksu- Çocuklar gibi

Tarkan Ahde Vefa

Hümeyra- Sessiz Gemi

Musa Eroğlu- Mihriban 

Aşık Veysel- Tatlı Dillim Güler Yüzlüm 


 Çocuklar Gibi (Sabahattin Ali- Ali Kocatepe- Sezen Aksu )





SEVGİ Dünyamızdan Hiç Eksilmesin.

Makbule ABALI-Eğitimci

Urla 15 Şubat 2024



Ağustos 03, 2026

ÇOCUK GÖZÜYLE-KUŞLAR VE ÇİÇEKLER

 

ÇİÇEKLER DE KÜSER Mİ? 

Günlerce günlerce bekledim

Bir pembe gülün açmasını...

Küsmüş müdür acaba dedim

Hayır, acemi bir el onu incitmişti,

Yanlış yerden kesilmişti...


KUŞ AKLI

Neden küçümserler 

Kuş beyinli derler

Kuşlara hakaret edercesine...

Bilmezler mi ki kuşların 

Dağlar, denizler aşıp 

Gökyüzünde kilometrelerce yol alıp 

Tekrar eski yuvalarına ulaşabildiklerini... 


Makbule Abalı- Eğitimci 

3 Ağustos 2026 Urla-İzmir





Temmuz 30, 2026

KUŞLAR GİBİ...

 Gökyüzünü masmavi bilirdi çocuklar

Ansızın kıpkırmızı oldu her yer

Gökyüzü karardı, kirlendi

Kapkara bulutlara şaşırdı, korktu küçükler

Bir çocuk annesine sordu:

Neden gökyüzü öfkelendi, kızardı anne?

**********

Yangınlar günlerce gecelerce sürdü;

Gökyüzü kıpkırmızı

Her yer dayanılmaz sıcak 

Her şey karmakarışık 

Mevsimler, iklimler, kayıtlar 

Bütün bilgiler, tüm değerler altüst 

Dünya zamansız yakalandı...

**********

Yurtsuz , evsiz insanlar gibi 

Kuşlar da perişan, şaşkın 

Hep birlikte göç ediyorlar 

Soluk alamadıkları diyarlardan 

Sığınacak tek ağaç kalmamış, ormanlar yanıyor 

Her şey tutuşmuş, kavrulmuş, yanmış 

Kanadı kırık, tüyleri dökük kuşlar gibi... 

**********

Gökyüzü bir renk paleti gibiydi 

Ana renkler kayboldu

Kıpkırmızı oldu her yer 

Alevler kavurdu, yok etti ne varsa

İnsanlar çaresiz, insanlar suskun

Kuşlar gibi ürkek, 

Kuşlar gibi kaygılı 

Doğanın tükenişine ağıt yakıyorlar...

Makbule ABALI- Eğitimci 

30 Temmuz 2026 Türkiye 







Temmuz 26, 2026

HAYATI GÜZELLEŞTİRENLER

 


Hayat devam ederken yaşanan onca olumsuzluğun yanında öyle güzel şeyler de var ki. Bunaldığınız bir anda tebessüm ediyorsunuz. Yüzünüz aydınlanıyor. gözleriniz parlıyor. "İyi ki varsınız" dediğiniz insanlar, bazen diğer canlılar, doğadan küçük izler, bir kitap, bir film, bir gazete haberi, bir program, bir tiyatro oyunu, emek ve göz nuruyla oluşturulmuş bir eser... 

Aklınıza gelen tüm güzel şeyler, iyi insanlar, hayata tat katan her şey. Hayat onlarla güzel. Hayat onlarla anlamlı... Puslu bir havada günü aydınlatırlar adeta. Belki bir hastane odasında sesleri, davranışlarıyla ruhsal terapi yapar, kapalı bir mekânda saygılı, yaklaşımlarıyla umut tazelerler. 

Kurudu sandığınız bir çiçeğin tomurcuklanması, kuru bir ağacın dal budak salması, çıkamadığınız bir basamakta uzanan bir yardım eli... Hepsi cankurtaran simidi gibi gelir insana. Çok sevdiğiniz eski bir dosttan gelen kitaplar, yeni bir arkadaşın ilgi ve yardımı, güzel jestleri sizi düşünceler, hayaller dünyasına sürükler. Bir tas çorbayı, bir kâse aşureyi şifa niyetine yer, içer, sindirirsiniz. 

Hele kendinizi yalnız ve çaresiz hissettiğiniz bir zamanda sevdiklerinizin ziyareti, yuvanızı güllük gülistanlık yapar. Minik eller boynunuza sarılır, kulağınıza yumuşacık bir ses fısıldar: "Ben de çok özlemiştim." Yemek, içmek önemsizdir o anda. Ruhsal doygunluk sağlar, rahatlarsınız. 

Hele toplum olarak üstün başarılara hasret kaldığımız bir dönemde uluslararası bir alanda  kazanılan çok büyük başarı, yüreklere su serper, gönüllere ferahlık verir. Umut ve güveniniz yeniden tazelenir, onur duyar, gururlanırsınız.

Makbule ABALI-Emekli Eğitimci

17 Ocak 2026 Urla-İzmir-Türkiye

Güncelleme:26 Temmuz 2026 



                                                        Rüya ATTAL



ZOR GÜNLERİMİZDE DÜNYA ŞAMPİYONU OLARAK, ÜLKEMİZE ÇOK BÜYÜK BİR MUTLULUK YAŞATTIKLARI İÇİN, BİRLİK VE BERABERLİK RUHUNU TAZELEDİKLERİ İÇİN FİLENİN SULTANLARI VOLEYBOL TAKIMIMIZA YÜREKTEN TEŞEKKÜR EDİYORUZ. 

GÜZEL ÜLKEMİZ VE İNSANLARIMIZIN BÖYLE ULUSLARARASI BAŞARILARA NE ÇOK İHTİYACI VAR. EMEĞİ OLANLARA SONSUZ TEŞEKKÜRLER. 


Sezgi Abalı ATTAL Ahmet ABALI


Temmuz 24, 2026

GEÇMİŞE MEKTUPLAR-9

 

BİR ATAMA ÖYKÜSÜ- BAŞKA BİR KENTE GÖÇ- 2

Burdur'da geçirdiğimiz iki yılın sonunda Burdur camii ve stadyum karşısında kaloriferli yeni evimize taşındık. Evimiz zemin üstü 1. kattı. Aydınlık, 3 oda1 salon çok rahat ve kullanışlı bir evdi. Rotasyonla üç yıllığına geldiğimiz ilde 9 yıl kaldık. Hayatımızın güzel dönemleriydi, çok verimli çalışmalarımız oldu. Anılarımızda yeri olan vefalı dostlarımızdan pek çoğu Burdur'da kazanılmış dostluklardır. 

İlginç bir rastlantı; Eşim, Aksu Köy Enstitüsü ve Öğretmen Okulundan sonra ilk öğretmenliğini Diyarbakır Silvan'da yapmış. O zamanın çok saygın bir kişiliği olan Kaymakamı Ali İhsan Utku  ile bu kez Burdur Valisi olarak karşılaşmışlardı. Çok çalışkan bir vali olan Ali İhsan Bey, o yıl Burdur Yetiştirme Yurdu'ndaki bazı sorunların çözümü için beni görevlendirmişti. Çalışmalar sonrası güzel sonuçlar alındı.

35 yıllık çalışma hayatımda, hep işimi çok severek, benimseyerek, yararlı olmaya çalışarak görev yaptım. Mezuniyet sonrası Adana Rehberlik ve Araştırma Merkezinde 10 yıl çalıştım. Çok kapsamlı bir çalışmamız vardı.  Haftada 8 saat liselerde Psikoloji ve Felsefe grubu derslerine girdim. İlk yıllarda benden büyük öğrencilerim oldu. En olumsuz durum ve zamanlarda bile gençler kişiliklerini aşağılamayan, hakaret etmeyen , haksızlık yapmayan öğretmenlere saygı ve sevgi ile yaklaşıyorlar. Sınıfta ders işleyerek geçirdiğim saatler benim de çok mutlu olduğum zaman dilimleri olmuştur. 

Akdeniz Üniversitesi'ne bağlı Burdur Eğitim Yüksekokulu önce iki yıllıktı. Sonra Burdur Eğitim Fakültesi olarak 4 yıl "Sınıf Öğretmeni " yetiştirmek üzere programlandı. Ülkemizin farklı yörelerinden, farklı kültürlerden gelen değişik görüş ve inanışta gençler değişik bir mozaik oluştururlardı. "Öğretmenim nerelisiniz?" sorusuna hep "Türkiyeliyim" yanıtını vermişimdir. Okulda Hayat Bilgisi ve Rehberlik derslerine girdim. Gençlere yalnız bilgi kazandırmak değil, biz yetişkinlerin de onlardan ne çok şey öğrenebileceğimize inancım pekişti. Öğrencilerime; Öğretmenliğin sadece bir meslek olarak değil, belli amaçlar doğrultusunda, gönül vererek, inanarak yapılması gerektiğini vurgulamışımdır her zaman.

O yıllarda çok isteyerek sınıf öğretmeni olmak isteyenler olduğu gibi "Bari bir öğretmen olayım" mantığıyla gelenler de olurdu. Bu konuda ilkokul öğretmenlerinin ve Parasız Yatılı Bölge okullarının ne kadar etkili olduğuna defalarca tanık olduk. Çoğunlukla öğrencilerimizin maddi olanakları kısıtlı olurdu. Yükseköğretimde beslenme, barınma-yurt ya da evde kalma okul başarısını, yaşam kalitesini doğrudan etkileyen bir etken. Burdur'da okul bahçesinde büyük bir öğrenci yurdu vardı. Üniversite yıllarımda 4 yıl Çemberlitaş Kız Yurdunda 8 kişilik bir odada kalan bir kişi olarak yurt hayatının artılarını eksilerini bilenlerdenim. Yaşamın her döneminde arkadaş seçiminin ne denli önemli olduğunu insan toplu yaşama koşullarında çok daha iyi anlıyor.

Burdur Eğitim Yüksekokulu'nda ve Burdur Eğitim Fakültesi'nde bilgi ve deneyim olarak çok değerli arkadaşlarla görevde bulundum. Farklı karakter ve kişilikte olmalarına rağmen her ikisi de ülkesini çok seven, Eğitim-Öğretimde iddialı, "İyi İnsan" yetiştirme çabasında olan 2 Yönetici ile çalıştım. Ercan Kabal ve Mustafa Akkol hocalarımı saygı-sevgi ile anıyorum. İlköğretim müfettişi Emin Dinç Arkadaşımız yaptığı bir çalışmaya göre Burdur Eğitim mezunu öğretmenlerin çok başarılı olduklarını söylemiştir. Bu sonuçta payı olanlara ne mutlu. 

Burdur'da bulunduğumuz dönemde tatillerde Doğu Akdeniz ve Ege sahil kasabalarını dolaşma fırsatımız oldu. Burdur Vilâyet Evi göl kıyısında ne güzel bir tesisti. Meşhur Salda Gölü o yıllarda tertemiz suyu ile ünlüydü. Gölden su içenler olduğunu duymuştuk. 3 yıllık bir rotasyonla gittiğimiz ilde 9 yıl kaldık. Sazı ve sözüyle meşhur ilden 1991 yılında ayrıldık. Bir eğitimci için en büyük mutluluk görev sonrası da geri bildirimler almak. Bazen bir mektup, bazen bir telefon, bir paylaşım yoğun duygularla yaşanıyor. Okulda bir grup öğretmen ve öğrencilerle birlikte  her ay yazı, şiir ve etkinliklerden söz eden bir "Bülten" çıkarırdık. Zaman zaman onları karıştırmak, okumak "Anı tazeleyici bir terapi" gibi oluyor.

Zaman su gibi akıp geçiyor. Şimdi kimler nerelerde, kimler ne yapıyor? Her şey dünde kaldı. Artık yeni kuşaklar görev alacaklar. Gençlerden umutluyuz, güveniyoruz. Bundan sonra  "Geleceğe Mektuplar" umarım en güzel, verimli ve etkili biçimde yazılmaya devam edecek

Makbule ABALI-Eğitimci 

24 Temmuz 2026 Türkiye 







Temmuz 22, 2026

GEÇMİŞE MEKTUPLAR-8

 

BİR ATAMA ÖYKÜSÜ-BAŞKA BİR KENTE GÖÇ-1

Beklemediğiniz bir anda başka bir ilde görevlendirildiğinizi duyduğunuz anda önce şaşırır, sonra neyi nasıl, ne zaman yapacağınızı düşünmeye başlarsınız. Bir plan dahilinde yolunuzu belirlemek önemlidir elbette. 1982 yılının Mart ayında babamı kaybettik. Mersinden hafta sonları Adana'ya annemi ziyarete gidiyorduk. Aynı yılın Ağustos ayında eşimin Mersin'den rotasyonla Burdur İline atama yazısını aldık. İlköğretim müfettişlerine 4 yıldan sonra yer değiştirme uygulanıyordu. Burdur'un deprem bölgesinde küçük bir il olduğunu, Antalya'ya yakınlığını biliyorduk sadece.

Burdur'da kiralık ev aramaya başladığımızda birkaç şeyi dikkate almak zorundaydık. Evimiz Milli Eğitim Müdürlüğüne yakın olmalıydı. 3.5 yaşındaki kızım, ilin tek anaokuluna Kız Meslek Lisesinde devam edecekti. Burdur kışları soğuk geçerdi, kaloriferli bir ev, tercihimiz olurdu. Benim atanacağım okul eve ve kızımın okuluna çok uzak olmamalıydı. Eşim ilköğretim müfettişi olarak haftanın belirli günleri evde olmayabilirdi. sonuçta tüm isteklerimiz karşılanmasa da Meydanda parkın kenarında 2+1 sobalı bir ev kiralandı. Bazı eşyalar Mersin'de bir depoya kondu, kafamızda büyük bir sorular yumağı ile Ağustos ayının ortasında Burdur'a taşındık..

Burdur tipik bir Anadolu kentiydi. İki ana caddesi, bir Yüksekokulu, iki genel  lisesi, iki meslek lisesi olan küçük bir il. Dört katın üstünde ev yoktu. Bedelli Askerlik uygulaması olan Tugayı meşhurdu. Tugayda 1 aylık bedelli askerlik görevini yaparken, hafta sonları izinli çıkıp evimizde kalan, yakınlarımızın çocukları, torunları çok konuğumuz olmuştur. Burdur'da bizi şaşırtan sayıda fotoğrafçı vardı. Lokantası boldu. Okur yazar oranı yüksekti. Sınavlara hazırlık dershaneleri yoktu, ancak özel ders veren öğretmenler vardı.

Burdur'da çok güzel yıllarımız oldu, çok güzel insanlar tanıdık, çok güzel anılar biriktirdik, Hayatın içinde hüzün olmaz mı? Orada kaldığımız 9 yıl içinde elbette kaygılarımız, sıkıntı ve üzüntülerimiz de oldu. Cumhuriyet Lisesi'ne Rehber Öğretmen olarak atanmam geç oldu. Yeni mezun bir öğretmen gibi heyecanla, umutla yeni görev yerime gittiğimde ilk hayal kırıklığımı da yaşadım. Bilinmeyen bir yabancıydım. Benden önceki erkek Rehber Öğretmen çok kötü bir izlenim bırakmıştı. Bana verilecek bir oda bile yoktu. Öğretmenler odasında oturabilirdim. Günlerce öğretmenler odasında oturdum. İlk ayın sonunda gözlerimden yaşlar akarak eşime aynen şöyle dediğimi hatırlıyorum; "Ben bu ayın maaşın hak etmedim, almak istemiyorum." 

Zamanla her şey değişebiliyor. Yeter ki insan pes etmesin, inandığı değerler doğrultusunda çaba harcayarak çalışsın. İki yıl sonra Eğitim Yüksekokulu öğretim görevlisi sınavını kazanarak okulumdan ayrılırken buruk ayrılıyordum. Ama geride, telefonlu, koltuk ve kanepesiyle döşenmiş bir Rehberlik odası bırakıyordum. Rehberlik Servisi çalışmalarıyla Bakanlık Müfettişlerinden teşekkür, İl Milli Eğitim Müdürlüğünden takdir almıştım. Okul Müdürümüz Mehmet Çelik'i ve değerli öğretmen arkadaşlarımı saygıyla anıyorum.

Küçük evimizde geçirdiğimiz iki yıl çok kolay geçmedi elbette. Çevremize uyum sağlamıştık. Ancak eşim Teftiş Kurulu Başkanı olarak yoğun çalışıyor, toplantılar yapıyor, grup arkadaşlarıyla birlikte köy okullarını ziyaret ediyordu. Haftanın 3 günü evde olmadığı zamanlar çoktu. Pazara gitme, çocuğu okula bırakma, tam gün çalışma ve ev düzeni, günlük işler... O yıl tüm yurtta bir soğuk dalgası yaşanmıştı. Balkonu yıkadığımda buz tuttuğunu, kurutmaya çalıştığım kazakların kollarının korkuluk gibi kaldığını hatırlarım. Soba yakmayı öğreninceye kadar epey kibrit ve çıra harcamışımdır. Yanan sobanın üzerinde ekmek ısıtmak, çay yapmak, sonuçta  işin ödülü olurdu. 

Burdur Pazarı ve becerikli satıcı kadınlar unutamadıklarımızdandır. Erkekler çok az olurdu. Kadınlar genellikle ziynet eşyalarını takmış olarak pazarda satış yaparlardı. Altının ucuz olduğu yıllardı. Sebze ya da meyveyi tarttıktan sonra "Bu da benim ikramım" diyerek ayrıca torbaya ekleme yaparlardı. Terazinin düzenini yanıltmaya çalışan esnafı görünce hep Burdurlu kadınlar gelir aklıma, sevgiyle anarım. Dünyanın neresinde-hangi ülkesinde olursa olsun, dürüstlük, güler yüz. saygı ve nezaket kişiye ve yaptığı işe değer kazandırıyor. Güven duyduğunuz insanla yaptığınız ilk alışverişin mutlaka devamı da geliyor. 

Yazmaya başlayınca kolay kolay sonlandıramıyorsunuz. Oysa anlatmak istediğim başka anılara haksızlık olacak. Bugün 1. bölüm deyip, devamını yarın sürdürsem, hoşgörünüze ve sabrınıza, anlayışınıza güveniyorum. Geçmişe Mektuplar yazarken kısacık yazamıyorsunuz. İçinizden bir ses kısaltmaların dozunda ve kararında olmasını istiyor.  "Yarınlar hayatımızdan neler getirip neler götürecek acaba...?" diye düşünmeye başlıyor insan. Her yarın, bugünlerden geleceğe yeni bir adım, yeni bir yol alış.

Makbule ABALI-Eğitimci

22 Temmuz 2026 İzmir-Urla





Temmuz 18, 2026

GEÇMİŞE MEKTUPLAR-7 YENİ BİR EVE TAŞINMAK

 

YENİ BİR EVE TAŞINMAK... 

Çocuklukta her taşınma biraz merak, biraz kuşku, biraz da hüzün yüklüdür. Bir bilinmezler dünyasına yolculuk yapılacaktır. Kimler komşunuz olacak, kimlerle görüşülecektir? Yakın çevrede neler bulunacaktır? Okul değişimi söz konusu olduğunda ; yeni okul, yeni öğretmen ya da öğretmenler, yeni arkadaşlar... Haklı olarak hep merak konusudur. 

Adana'da Büyük saate yakın, tarihi evimizden, babamın annemi ve bizleri düşünerek yaptırdığı bağımsız, tek katlı. bahçeli, villa tarzındaki evimize, bir eylül öncesi, okullar açılmadan taşındık. O yıllarda çevremizde çok ev yoktu. Vali Konağı ve Stadyum yakındı. Yarbaşı Karakoluna çok yakındık. Kısa zamanda o semt de yerleşim alanı haline geldi. Yan tarafımıza Güney Sanayi Fabrikası Lojmanı yapıldı. Bir süre sonra Öğretmenler Kooperatifi tek katlı öğretmen evleri yaptı. Semtimiz kısa zamanda değişti, şehrin uzağındaki yerimiz değer kazandı. 

Adana sıcaklarına karşı bir önlem olarak yüksek tavanlı, 3 geniş balkonlu, 4 oda 1 büyük salonlu evimiz ilk gidişimizde bize saray gibi gelmişti. Babam da annem de o yıllarda çalışıyorlardı. Babam, ceza davaları dışındaki davalara giriyor, annem dikiş dikerek terzilik yapıyordu. Bir oda annemin atölyesi olarak düzenlendi. O ev nişanlara, düğünlere tanıklık etti, çok kişiyi ağırladı. 

Annem işlerinden ötürü ev gezmelerine, günlere gitmezdi. İyi bir ev sahibi, iyi bir dinleyici idi. Gelenler huzur bulduklarını söylerlerdi. Büyük masada mutlaka yemekli misafir olurdu. Dayanışmayı, paylaşmayı biz çocuklukta öğrendik. Aşçı olarak çalıştığı evlerden bir huzursuzluk nedeniyle ayrılan Havva Teyze'nin valiz yerine kullandığı paketleriyle ilk geldiği yer bizim ev olurdu. Bir süre sonra yeni bir iş yeri bulur, taşınırdı. Neden bilmem okul dönüşü buram buram poğaça kokusunu alır, ama onun izni olmadan yiyemezdik. 

Salon ve misafir odası (aynı zamanda yatak odası olarak kullanılırdı.) bizim ölçülerimize göre çok büyüktü. O yıllarda Adana İncirlik Hava Üssünde çalışan Amerikalılar  şehrin güvenli bölgelerinde ev kiralarlar, memleketlerine dönerken de büyük eşyalarını satarlardı. Onlardan alınmış iki büyük gaz sobası, salon ve misafir odasına kurulmuştu. Tutumlu babamın onayladığı zamanlarda gaz sobaları çalışırdı.

Önde, yanda ve arkada uzanan bahçe, biz çocukların en sevdiği yerdi. Babam arkaya demirden büyük salıncaklar yaptırmıştı. Büyük küçük herkes binerdi. Babamın hemşerisi Kıbrıslı Ülfet Amca ara sıra gelip bahçe bakımını yapardı. Bahçede her ağaçtan birkaç tane vardı. Muz, zeytin, nar, portakal, mandalina, turunç, limon ve annemin balkonlardaki çiçeklerine ek olarak her çeşit çiçek. Okul dönüşü orada yediğim portakalların tadını başka hiçbir yerde bulamadım. 

Bahçenin bir köşesinde bir tavuk kümesi bile vardı. Eşelenen tavuk yumurtalarından her gün yağda iki yumurta yiyen küçük kardeşim Hakkı, Denizli'de geçirdiği iki yıllık askerlik süresinin sonunda Burdur'a bizi ziyarete gelirken sorduğum "Ne yemek yapayım istersin? " soruma "Sadece az tereyağında 2 yumurta." diyerek beni şaşırtmıştı. Çocukluktaki tatlar, kokular, beğeniler, hayat boyu geçerliliğini koruyor.

Geçmiş yıllarda bizi en mutlu eden şeylerden biri de bahçenin bir yerinde babamın "Çamaşırlık" olarak yaptırdığı, içinde taş ocak bulunan bir kulübe idi. En güzel evcilik oyunları, en verimli kitap okumalar, en güzel söyleşilerin yeri, o küçük kulübe olmuştur. Orada düzenlediğim kitaplık bize ve kardeşlerime, onların arkadaşlarına  ilk okuma sevgisini ve kitap arkadaşlığını kazandırmıştır diye düşünürüm. 

Eski bir Adanalı olarak şimdilerde Adana'ya gitsem çok yabancılık çekerim sanıyorum. Pek çok kentimizde olduğu gibi orada da portakal bahçeleri kesilip yerlerine çok katlı binalar, alışveriş merkezleri, gökdelenler dikilmiş. Eski Öğretmen evleri yıkılıp çok katlı binalar haline dönüşmüş. Ekonomik güçlükler, yakıt sıkıntıları da insanları değişime yönlendirdi. O çevrede direnip, en son yapıma verilen ev bizim bahçeli güzel evimiz oldu. 

Çalışma hayatının içinde hepimiz ayrı bir şehirdeydik. Evin girişinde güney kentlerimizin simgesi iki görkemli palmiye ağacı vardı. Onlardan minik palmiyeler yetiştirildi. Sonra onlar da büyüdüler. Ev yıkılırken anneme karşı binada bir ev kiralanmıştı. Tüm çalışmalara tanık olmuş. Telefondaki sesini hiç unutmadım;  "Ah Makbulüm, Neron gibi bütün ağaçları yakıyorlar..." diyordu. Nerede olursa olsun, ağaçlar kesilirken içi yananları çok çok iyi anlıyorum.

Makbule ABALI-Eğitimci 

18 Temmuz 2026 İzmir-Urla




Temmuz 15, 2026

GEÇMİŞE MEKTUPLAR - 6

 

TORTU BIRAKAN ANILAR 

"Geçmişe Mektuplar" etkinliği Bloglar arası bir etkinlik olarak29 Haziran'da başlayıp 24 Temmuz'sa sona ermek üzere başlamıştı. Yazın bu sıcak günlerinde yine yayla anılarımızdan söz etmek istiyorum. 

Yaylaların temiz havası ve doğal ortamında gün erken başlar, erken biter. Günün yorgunluğuyla akşamları erken yatılır. Kaç saat uyursanız uyuyun. uykunuzu almış olarak dinç bir şekilde uyanırsınız. Tertemiz kokuları solursunuz, sanayileşmenin getirdiği kötü kokular yoktur çevrenizde. Yaylalarda burnunuza gelebilecek en güzel koku, odun ateşinde sacda pişirilen ekmek kokusudur.

Bürücekteki yayla evimizin yan tarafına babam, annem için  bir taş fırın yaptırmıştı. Zaman zaman o fırından mis gibi kokular yükselirdi. Cevizli ekmekler, vanilyalı, tarçınlı kurabiyeler, kıymalı, peynirli börekler. Çocuklar o tür atıştırmalıklara bayılırlar. Bence taş bir binaya "Yuva" denmesi için o evde yaşayan birilerinin varlığının kanıtlanması, kokuların duyulması gerekiyor. Taş fırında pişen o ürünlerin lezzetini hiçbir şeye değişmem. 

Çocuklar her zaman komşulardan gelen yemekleri iştahla yerler. Eskiden "Komşu hakkı" denen bir şey vardı. Az ya da çok komşulara da birer tabak çocuklarla gönderilirdi. Giden tabak boş dönmez, içine mutlaka bir şeyler eklenirdi. Komşulardan gelen bir zeytin salatasını hatırlarım, taze kekik, nane, yeşil soğan, domates, sarımsak, zeytinyağı eklenmesiyle yapılmış , tadı damağınızda kalacak bir zeytin salatası. En basit yemeği bile sevginizi katarak  daha lezzetli hale getirmek mümkün.

Yayla kadınları, kısıtlı imkânlar içinde akıllarını ve becerilerini kullanarak harika sofralar düzenlerlerdi. Kalori değerlerini hesaplamadan, otlarla, tahılları buluşturarak ne lezzetli yemekler çıkarırlar. O sofraları dayanılmaz kılan; tertemiz yayla havasında topluca, iştahla kaşık sallamak mıydı, sohbetlerin güzelliği miydi, bilinmez. Eşimin doğum yeri Arslanköy'de de, Toros Yaylalarında da,konuk olduğumuz Karadeniz Yaylalarında da hep aynı tadı bulmuşumdur. 

Makbule ABALI 

15 Temmuz 2026 Urla- İzmir