Sayfalar

Ağustos 22, 2026

OKUR-YAZAR OLMAK

"Yetişkinler için okuma-yazma kursları" ya da daha güzel deyişle "Haydi ana-kız okula"... Bu duyuruları zaman zaman panolarda gördüğümüzde aynı anda iki duyguyu birlikte yaşarız; sevinç ve hüzün, mutluluk ve keder, coşku ve iç burukluğu... "Güzel, ama neden yıllar sonra, neden bu kadar gecikmeli" diye düşünmeden edemez insan. Ve bu kurslar belirli zaman aralıklarıyla hep açılır, öğrencisi hiç bitmez.
 
Bu durumda çocuk veya çocuklar okulda "öğrenci" iken, evde "öğretmen" rolünü üstlenecekler, annelerinin ödevlerine de yardımcı olacaklardır. Anneleri otobüse binerken kimselere sormayacaktır artık, hastane koridorlarında poliklinik ararken zorluk çekmeyecektir, hatta ona sorulduğunda cevap verebilecektir. Daha azimli olanlar belki yola devam edecek, dışardan okul bitirme sınavlarına katılmayı deneyecektir. 

Kendini geliştirmek-yenilemek-hayata ayak uydurmak adına gerçekten ne güzel, sevindirici, mutluluk verici... Ancak neden bu kurslara katılanların neredeyse tamamı kadındır... Zamanında okula gidemeyen erkekler askerlikte "okur-yazar" belgesi almışlardır. Kadınlar yıllar sonra o gecikmeyi telafi edebilirler ancak.
 
"Okur-yazar olmak" her ülkede aynı şekilde anlaşılıp, yorumlanabilir mi acaba? Okumak; okuduğunu anlamak, algılamak, yorum ve kıyaslamalar yapabilmek, anlam katabilmek... Yazmak;  düşüncelerini sembollerle anlatmak, fikirlerini anlaşılır kılmak, iletişim sağlayabilmek... 

Bir zamanlar okullarımızda Türkçe, Edebiyat derslerinde sözlü ve yazılı kompozisyon çok önemliydi. Ödev hazırlamak ayrı bir zaman ve emek isterdi. Önemli yazarlardan kitap özetleri çıkarmak için kitabı mutlaka okumak, yorumlayıp aktarabilmek gerekirdi. Basmakalıp hazır ödev kitaplarından kopya etme ya da internet sayfalarından her aradığımızı bulma lüksü yoktu. Günümüzde özel günlerde mesaj gönderme bile standartlaştı. Belli modeller arasından seçip yollamak sizin beğeninize kalmış. Kolay yoldan gitmek isterken, yaratıcılık da yok oluyor. 

Sınavlarda Türkçe sorularında en çok zorluk çekilen bölüm "paragraf soruları". Çünkü paragraf soruları; okumayı, anlamayı, yorum yapabilmeyi, sorgulamayı gerektiriyor. Analiz ve sentez yapabilmeyi zorunlu kılıyor. "Yazım yanlışları" ikinci başarısızlık alanı. Bilgiyi depolamak önemsendiğinden ayrıntılar atlanıyor. Sınavlarda, seçenekler çerçevesinde ne kadar "doğru cevap" varsa o denli başarılı sayılıyor çocuk ve gençler. Oysa, hayat boyu gördüğünü-duyduğunu-okuduğunu doğru anlayıp yorumlamakla sürüyor her şey. 

Yorgun insanlar dünyasında okumak yazmaktan çok, dinlemek-izlemek tercih ediliyor belki de. Kıraathaneden çok kahve deyişi o yüzden yaygın. İstanbul'da 300 civarında kütüphane olduğu bilgisi veriliyor. İstatistikler her şeyi açıklamıyor elbette, doluluk oranlarını da bilmek istiyor insan. Bazı yörelerde okul kütüphaneleri ihtiyaç nedeniyle ek dersliklere dönüştürülüyor. 

Ders kitaplarının dışında da kitap okuyan, okumayı-yazmayı benimseyen gençleri görmek nasıl da mutlu ediyor insanı. Bazı anne babalar çocuklarının kitap sevmediğinden yakınırlar. Zorla, sevmeden, örnek görmeden bir şeye kolay kolay başlamaz ki çocuklar. Alışmamışsa, doğum gününde verilen bir kitap bile mutsuz edebilir bir çocuğu...

İnternet ortamının dışında kitapları görmek, dokunmak, karıştırmak farklı bir duygu elbette. Bazen kitap almaya maddi güç yetmese de, büyük kentlerde "sahaflar", küçük kentlerde ise "eski kitap alım-satım dükkanları" vardır. Asıl oralarda gerçek kitap kokusunu duyar, kitaplarla iç içe geçmiş yaşamların farkına varırsınız. Sizin elinizde tuttuğunuz kitabı, zamanında bir başkası da okumuş, küçük notlar almış, duygularını aktarmıştır. Yıllar öncesine, insandan insana yeniden bir köprü kurulur adeta... 
Okullarımızda ilköğretimin ilk yılında yıl sonunda, çocukların okumayı öğrenmiş olmalarını kutlamak amacıyla "okuma bayramı" düzenlenir. Kitaplarla, okuma ve yazmayla ilgili barışıklık, keşke o yıllardaki güzellikle sürse hep. 

Özellikle ilk gençlikte düşünceleri günlüklere ya da küçük kağıtlara yazmaktan hoşlanır gençler. Teşvik edilerek yönlendirilseler zamanla daha da geliştirebilirler yazma tutkularını. Onların içlerindeki coşkuyu, enerjiyi, yaşama tutunma arzusunu yeteneklerine uygun biçimde yönlendirebilsek...

 Günümüzde en yoksul evlerde bile televizyon, çok önemli bir iletişim aracı. çoluk-çocuk, genç-yaşlı üç saatlik dizilerde kendini buluyor, ekrandaki hayatın türlü çeşitli yönlerini ta içinde yaşıyor adeta. Geçim kaygısı, aldatmalar, aile içi şiddet, korku ya da kahramanlık öyküleri... Hayat dizilere, diziler hayata yansıyor;"7 yaş üstü, 18 yaş üstü, korku-şiddet içerir..." deyişleri bile çok dikkate alınamıyor. Okumaya-yazmaya hiç zaman yok...

Televizyon ve radyolarda zaten sayısı çok az olan kültür-sanat programlarının, yarışmaların izleyicisi diğer programlardan düşük. Tiyatro sanatçılarının oyun ve yorumuyla, "arkası yarın"larla biterdi eski radyo programları. Şimdiki diziler "az sonra" ile devam ediyor ve hafta içi tekrarlarla hiç bitmiyor. Dizinin adını ve oyuncularını bilenler, eserin yazarını, kitaplarını hiç tanımıyorlar, ekranlarda sorulan sorulara verilen cevaplar insanın içini acıtıyor. 

Görsel ve işitsel olarak bir şeyi anlamaya çalışmak önemli elbette. Ama okumak-yazmak daha kalıcı, insanın kendisiyle baş başa kalmasını, içsel yolculuklar yapmasını da sağlıyor. Yazmak zaman ve emek istiyor, ilgi ve çaba gerektiriyor. Her konuda yazım kuralları uygun ve yerinde kullanılmazsa, düşüncelerin aktarımı da yanlış anlaşılabiliyor. Özellikle çocuk ve gençlerin okumayı-yazmayı bir tutku olarak benimsemeleri, sürdürmeleri geleceğe yapılabilecek ne büyük bir yatırımdır. Kendine güvenmeyi, seçici olmayı, insana sevgi ve saygı duymayı, kendinden başkalarının da olduğu bir dünyada yaşadığının bilincinde olmayı ancak öyle öğrenebilecektir yeni kuşaklar.

"Okumak" konusunda ünlü şair-yazar Goethe şöyle diyor: "Okumayı öğrenmek sanatların en gücüdür. Hayatımın seksen yılını bu işe verdim, gene de kendimden memnun  değilim." Tüm uzun ve zor yollar; önce yol gösterme ile başlayıp, gönülden destek verenlerle, cesaretle sürdürülmez mi? Her insanın özünde kabul görmek, onaylanmak vardır. Ama özellikle bu durum gençlerde daha ağır basar. Okulda duyarlı bir öğretmenin öğrencilerini yönlendirmesi ve yüreklendirmesiyle nice gizli yetenek ortaya çıkarılabilir.

 Bazen bir panele, bir kitap fuarına katılabilmek, bir şiir ya da kompozisyon yarışması, bir öykü denemesi... Sonuçta hepsi bir beyin jimnastiğinin başlangıcı değil midir...?
Gerçek anlamda "okur-yazar" olmak, zor ve uzun bir süreç elbette. Ancak toplum olarak bunu geliştirmeye öylesine ihtiyacımız var ki. Kuşaklar arası ya da insandan insana "sağlıklı iletişim", böylece daha sağlıklı bir yol izleyebilir belki...

Makbule ABALI-Eğitimci
6.01.2011 Mersin

Güncelleme: 22.08.2026 
İzmir-Urla




Ağustos 16, 2026

HAYATIN İNİŞ ÇIKIŞLARI-SAĞLIK

 Mevsimleri sayarken, yaz diyor ve ardından ayları ekliyorduk; Haziran Temmuz Ağustos.  Neden bilmem, yaz bana hep yılın en uzun mevsimi gibi gelmiştir. Okulların tatile girmesi mi, kavurucu yaz sıcaklarıyla karşılaşmamız mı, sürekli bir koşturmaca ve telâş içinde oluşumuzdan mı, bilemiyorum. Belki en uzun yaz, bu yıl yaşandı.

Ağustos ayını da yarıladık.  Yazın bitmesine 15 gün kaldı. Herhalde her yönden böylesine dopdolu bir yaz yaşanmamıştır. Dünya gündemi, ülke gündemi, toplumsal, ekonomik ve siyasi açıdan sürprizlerle dopdolu geçti. İnsan olarak, birey olarak bizler de bu hızlı gidişattan etkilendik.

Çocukken bazen bayram yerlerinde, bazen sirklerde ip üstünde elinde bir sopa ile dengesini sağlayarak yürüyen ip cambazları olurdu. Aşağıda bir ağ gerili olsa bile her an ölümle burun buruna idiler. Heyecanla, gözlerimizi kapatarak izlerdik. Bugün bir an düşündüm de hayatımızı yaşarken, ip cambazları gibi her an tehlikeyle burun burunayız. Mutluluk çok uzun süreli değil. Ansızın değişebiliyor. Mutluyken bir anda mutsuzluğun pençesinde kıvranıyorsunuz. 

Bir hastaneye gittiğinizde, o kalabalığın içinde, ne çok insan bir hastalığın girdabında diye düşünüyorsunuz. Oysa dışarıda hayat gümbür gümbür devam ediyor. "Algıda seçicilik" ile sokağa çıktığınızda da solgun, sararmış yüzlere takılıyor gözleriniz. Öte yanda kimseyi umursamadan, sadece kendisi için yaşayan insanları fark ediyorsunuz. Hayat bir çelişkiler yumağı. 

Bir gece önceyi uykusuz geçirdik. Elimizde telefon, tansiyon aracı, limon, sarımsak, başucumuzda su bardakları, ıslak mendiller, endişeli, kaygılı, kararsız. Meteor yağmurlarının olduğu gece. Dünyada pek çok kişi başka bir amaçla belki  ayaktaydı o gece. Günler kısalıp geceler uzamaya başlamıştı. Ama bizim için upuzun bir geceydi. 

Benim de, eşimin de tansiyonlarımız düşüktür. Yer değiştirmeye bağlı olarak burada daha da düştü. O gece eşimde hiçbir nedene bağlı olmayan bir tansiyon yükselmesi sorunu ile karşılaştık. Gece boyunca düşme olmadığı gibi daha da yükseldi. Acil Serviste daha önce bazı olumsuzluklar yaşamıştık. Gitmeyi hiç istemedi. Telefonla yardım aldığımız doktor dostların önerilerine uymaya çalıştık. 

Kızım eşi ve çocuklarını evde bırakarak geceyi bizde geçirdi. Nöbetçi eczaneden aldığımız dil altı hapı da bir işe yaramadı. Eşim dil altı hapını ilk kez kullanıyordu. O yüzden vermekte çok tereddüt yaşadım. Ama aralıklı vermenin zararlı olmayacağı söylenince verdik. Gece boyu tansiyon düşmedi. Gaz sancısı baş ağrısına eşlik ediyordu. 

Sabah saat 6 olmadan ilk işimiz Urla Devlet Hastanesi Acil Servisi'ne gitmek oldu. Urla Devlet Hastanesi; daha önceki izlenimlerimle yönetimi, doktor kadrosu ve her kademedeki personeliyle gördüğüm sağlık kurumlarının en iyilerinden biri. Çok güzel izlenimlerimiz oldu, çok iyi sonuçlar aldık. Ancak daha önceki gidişlerimizde acil bölümdeki işleyiş bizi çok üzmüştü.  Adeta hastane bütününden kopuk bir bölüm gibiydi. 

İyi şeyleri her zaman söylemek gerektiğine inanıyorum. O sabah Acil Servise iyi ki gitmişiz. Hastaya şefkatle yaklaşan, soran, dinleyen, sesini yükseltmeden gerekeni yapmaya çalışan bir genç doktorlar ekibiyle karşılaştık. Hemşire hanım hiç incitmeden kan aldı. İki farklı zamanda kan değerleri kontrol edildi. Kalp elektrosu çekildi. Sadece bize değil, her hastaya uygun davranışlarla yaklaşıldığını gözledik. Acil Servis değişmişti!

Hasta gittiğimiz hastaneden; eşim Ahmet Abalı'nın tansiyonu normale dönmüş, morali yerinde, mutlu bir durumda ayrıldık. Kızım babasını tekerlekli sandalyeyle dışarı çıkarırken ben ekibe izlenimlerimi aktararak teşekkür ettim. Hiç abartmadan söylemek isterim; Keşke her kurumda iyiler, iyilikler örnek alınarak takdir ve teşekkürler, yerinde övgüler belirtilebilse, sağlıklı düzenlemeler zaman geçirmeden yapılabilse... 

Sonsuz teşekkürler Urla Devlet Hastanesi'nin idealist doktorları, sorumluluğunun bilincinde olan sağlık personeli. İyi insanlara olan umutlarımızı tazelediğiniz için, varlığınızla destek olduğunuz için... 

Makbule Abalı- Eğitimci

16 Ağustos 2026- Urla- İzmir 





Ağustos 13, 2026

MUTLULUĞUN RESMİNİ ÇEKEBİLMEK...

 


Yaşadıkça neler görüyor, nelerin farkına varıp, nelerden mutlu olup, nelerden hüzünleniyoruz?  Bazen mutluluk ve hüzün nasıl aynı anda yaşanabiliyor?

Bu sorunun tek bir cevabı olabilir mi? Hayat sürprizlerle dolu. Bazı günler masmavi bir gökyüzü, içinizi ısıtan bir güneşle güne başlıyor, her şey ne kadar güzel gidiyor derken, anlık değişimlerle dengeniz bozulabiliyor. Varsın olsun, elbet mutluluk anları da yaşanacak.

Bloğumun sağ üst köşesinde, profilimin içinde yıllardır değiştirmeye ya da silmeye kıyamadığım bir cümle vardır; "Mutluluk Kaf Dağı'nın ardında değil. Uçun Kuşlar Uçun." Gerçekten öyle düşünürüm... 

Mutluluk bazen yanı başımızda. Tutunuverecek bir dal gibi, elinizi sakince-sessizce-sevgiyle uzatırsanız,  hiç karşı çıkmaz. 

Polyanna kırılmasın ama, sözünü ettiğim öylesi bir oyun değil. Gerçekleri göz ardı etmeden, olumsuzluklar olsa da güzelliklerin, iyi ve yararlı şeylerin, doğanın, ağaçların, çiçeklerin, canlıların "farkında  olabilmek"...

Yıllardır konuşulur; Mutluluğun fotoğrafı" çekilebilir mi? Onun cevabını Usta Sanatçılar -profesyoneller versin. Biz amatörce; duygularımızı harmanlayarak, beynimizi ve yüreğimizi rahatlatan,  duyu organlarımıza işlerlik kazandıran resimleri kayda alalım.

Açmış çiçeklerini kesince, giysileri elinden alınmış çocuklar gibi küstü sandığım sarmaşık gül, yoğun bakımdan çıktı. İlk tomurcuklarını  görünce çocuklar gibi mutlu oldum ben de. 


Doğadaki tüm canlılar "Sevgi-ilgi-güven" ikliminde canlanıyorlar. Belki de birlikte bir dostluk halkası oluşturma içgüdüsünden kaynaklanıyor bu durum. Kupkuru begonvil de ortama uydu. 


Lavantalar zaten her zaman kendileriyle de, çevreleriyle de barışıklar. Semizotu da onlara imrendi. Salata ve yemeklerimize tat katıyor. Fesleğen, reyhan, nane de  katıldı onlara...


Salyangozlarını ellerimle toplayıp kurtardığım kaktüslerin, özellikle Aloa veranın dikenleri artık canımı yakmıyor. Bir vefa gösterisi belki de.


Bugünkü mutluluğumun resimleri;  şimdiden kendilerine ortaklaşa bir dünya oluşturdular bile. Dijital ortamda, mekanik seslerden, yapay ilişkilerden uzakta, henüz düzenleyemediğim fotoğraflar klasöründe. Eski albümlerdeki gibi "Dokunmatik" olmasalar da aramızda bir sevgi bağı oluştu bile. Siyah beyaz ya da renkli, seviyor, kolluyor, koruyorum onları. Dünya da daha güzel ve yaşanabilir geliyor o zaman...

Makbule ABALI-Eğitimci 

19. 06. 2025 Türkiye 

Güncelleme.13 Ağustos 2026









Ağustos 10, 2026

BİR İNSAN TANIDIM: JULİE



Hepimizin hayatında "İyi ki tanımışım" dediğimiz güzel insanlar vardır. Julie benim için öyle bir insandı. Onu 4 yıl önce. kızımın kayınvalidesinin evinde büyük bir aile yemeğinde tanıdım.  Orta boylu, sarışın, ışıl ışıl parlayan mavi gözleriyle sade, sakin tavırlı bir kadın. O zaman Julie'nin ilk gençliğinde bir hippie-çiçek kız olduğunu söyleselerdi inanamazdım. 68'li yıllar, tüm dünyada gençlerin barış ve özgürlük yılları. Rock konserleri, Beatles'lar gençliğin gözdesi. Julie o yılları dolu dolu yaşamış.

Julie herkesin can dostu olabilecek, sabırlı, hoşgörülü, alçakgönüllü bir insandı. Onun sinirlendiğini hiç görmedim. Mantıklıydı, pratik çözümler üretirdi. Sohbetinden çok zevk alırdım. Çok güzel Türkçe konuşurdu. Sorar, sorgulardı, her an yeni bir şey öğrenmeye açıktı. Çocuklarla çok iyi iletişim kurduğu gibi yetişkinlerle de hemen bağ kurardı. 

İngiliz asıllı Julie İngiltere'de Birmingham'da üniversitede okurken, sonradan eşi olacak Rıfat Dedeoğlu ile tanışıyor. Evlendikten sonra Türkiye'ye geliyor. 2014 yılına kadar İstanbul'da British İnternational School'da öğretmenlik yapıyor. Çiftin Batu ve Hakan adlı iki oğulları oluyor. 

Hayat akışını sürdürürken  Batu İzmirli Cansu ile, Hakan Anamur'lu Aylin ile evleniyor. 2019 yılında Cansu ile Batu'nun oğulları Ali de aileye dahil oluyor. Ali babaannesinin hayat kaynağı. Ali çok şanslı bir torun. 7yaşına kadar temel eğitimini Julie'den alıyor. Tanık olduğum pek çok durumda Julie ile Ali arasında çok güçlü bağlar vardı. Korku ve şiddete dayanmayan ama bir bakışla, bir ses tonu değişimiyle sağlanan disiplin!

Ali çok zeki, Türkçeyi de İngilizceyi de çok doğru ve düzgün konuşan bir çocuk. Kızımın iki kızı, Lina ve Rüya ile çok iyi arkadaşlar. Ali'nin bir doğum günü kutlamasında şimdi gülümseyerek hatırladığım bir anım var: Hediye paketleri açıldıktan bir süre sonra Ali yanıma geldi, sağ avucunu açarak bekledi. Anlamadım, Yanımda oturan Julie kısık sesle açıkladı: "Hediye paketinin bağını istiyor." Ali bütün bağcıkları topladı, paket kâğıtlarını düzelterek katladı. Küçük yaşta kazanılan olumlu bir davranış, israfı önleme, tutumlu olma... Küçük şeyler her zaman büyük parçaları tamamlıyor.

Julie'nin hayat öyküsünü daha sonra, oğullarının yazılı anlatımlarından öğrendim. Geçmiş yıllardaki güzel fotoğraflarını öylece gördüm. Anılar fotoğraflarla can buluyor adeta. Fotoğraflar her döneme tanıklık  ediyor. Günlükler de öyle değil midir? Günün kalıcı izlerini onlar aktarır bize. Daha sonra öğrendiğimize göre Julie de yaşamının her döneminde günlük tutmuş. Sadece olanları yazmış; kimseden yakınmadan, kimseyi suçlamadan. Sadece olanı, yaşadıklarını anlatmış. Bunu duyunca bir kez daha takdir ettim Julie'yi. 

Çok ılımlı, hoşgörülü bir insandı Julie, her dine saygılıydı. Bir Dünya Vatandaşı gibi dil, din, ırk, cinsiyet ayrımı yapmaksızın davranışlarını ayarlayabilen bir insandı. Aşure ya da lokma yediğinde "Allah kabul etsin." demeyi ihmal etmezdi. Dini bayramlarda saygı ile büyükleri, yakınları ziyaret ederdi.25 Aralık Noel gecesini hep birlikte kutlamayı da ihmal etmezdi. Çocuklar için çam ağacı süsleyerek , hediyelerini alarak,  büyük aileyi harika yemeklerle donatılmış bir sofrada bir araya getirirdi. Hümanistti, herkese yetecek sevgisi vardı.

Julie'yi çok yakın zamanda, Ağustos ayı başında kaybettik. Sağlıklı görünüyordu, ya da kimseyi üzmemek için hastalığını hiç belli etmedi. Her yıl planladığı gibi, Anamur'a küçük oğlu Hakan ve gelini Aylin'in yanına gitmişti. Dönemedi, zatürre tanısı konmuş. Hepimiz için bir ebedi son var elbette. Ani duyumlar insanda şok etkisi yapıyor. Ancak yatağa bağımlı olmadan, kimseye yük olmadan bir başka dünyaya göçtü. O da böyle isterdi sanırım.

Oğulları Batu ve Hakan'ın, annelerinin ölümünden sonra yayınladıkları duyuru mesajlarını okurken çok duygulandım. Birkaç cümle aktarmak istiyorum:

" Vefatından beri arkadaşlarından gelen mesajlarında neredeyse hepsi aynı şeyi söylüyor... 'A beatiuful soul.'  Daha güzel bir tanım olamazdı. Güzel bir ruhtu annem. 

"Ali'nin sadece babaannesi değil en yakın arkadaşı ve öğretmeni oldu. Annem en çok onu sevdi. Jellybeaaaan. Ali anneme resmen hayat verdi. Annem onun gelişiyle biraz da emekliliğin verdiği yılgınlığı üstünden attı."

"Eski velilerden biri mail atmış: 'Annen çocuğumla konuşurken karşısındakinin gözlerinin içine bakmasını öğretti. Bugün belki de sayesinde, muhteşem iletişim yeteneklerine sahip."

"Belki kendinden çok şey anlatmadın ama bize hep en doğru soruları sordun anne."

"Annem bize hayal kurmanın, hayal etmenin keyfini, gücünü öğretti."

"Aşırı berrak bir zihni vardı. Her şeyi merak eder, her şeyi sorar, her şeyi araştırırdı."

"Hal hatır sormak nedir en iyi o bilirdi. Kimsenin adını unutmaz, hiçbir önemli tarihi atlamazdı." 

***********

Geçtiğimiz Cumartesi günü Ali'nin dedesi ve ninesi Hakan- Emel Attal'ların evinde çok sevgili Julie'yi anmak amacıyla bir akşam yemeğinde buluştuk. Büyük masada onu sevenlerin yaptığı, sevdiği yemek ve tatlılar vardı. Eminim o da her zamanki sakin tavrı, yüzünden eksik etmediği ince tebessümü ve gözlemci bakışlarıyla bizleri izledi. O gece Ali'nin doğum günü de kutlandı. Julie Anamur'dan Ali'nin doğum günü için dönecekti. Büyükler ve çocuklar hep birlikte hüznün ve coşkunun oluşturduğu bir filmin oyuncuları gibiydik o akşam... 

O'na "Merhaba" dediğim günden bu yana 4 yıl geçmiş. Hayatın hızına yetişmekte zorlanıyoruz. Bu yazımla "Güle güle Julie " diyeceğim. Senden öğreneceğimiz daha ne çok şey vardı sevgili Julie. Toprağın bol olsun. Işıklar içinde uyu. Seni çok ama çok özleyeceğiz.

Makbule ABALI- Eğitimci 

10 Ağustos 2026 Urla- İzmir 
































Ağustos 07, 2026

BİR ŞİİR- DOST


Bir gece habersiz bize gel

Merdivenler gıcırdamasın,

Öyle yorgunum ki hiç sorma

Sen halimden anlarsın.

Sabahlara kadar oturup konuşalım

Kimse duymasın.

Mavi bir gökyüzümüz olsun, kanatlarımız 

Dokunarak uçalım. 

İnsanlardan buz gibi soğudum,

İşte yalnız sen varsın.

Öyle halsizim ki hiç sorma

Anlarsın.

Cahit KÜLEBİ

20 Aralık 1917- 20 Haziran 1997




Sanatçılara Saygıyla 

Makbule Abalı 7Ağustos 2026

Ağustos 04, 2026

KATIKSIZ SEVGİDEN YANA OLMAK



Bir yılda 365 günümüz, 12 ayımız, 52 haftamız var. Düşününce ne kadar uzun bir zaman dilimi. Oysa nasıl hoyratça kullanıyoruz. Pek çok günü özel günlere ayırmışız. Tek bir gün! Söylemek istediğimiz her şeyi o tek günün sırtına yüklüyor hatta belki alacak- verecek hesaplarını da kapatıyoruz. O özel günü daha da anlamlı kılabilecek yılın diğer günleri sessiz, sakin, şaşkın bakakalıyorlar.

 Yeni bir gün daha eklendi özel günlerimize. "Emekliler Günü"  Kendilerine de bir gün ayrıldığından haberleri var mıdır acaba? Nasıl kutlarlar, sonraki günler nasıl geçer, henüz bilemiyoruz. Günlük kutlama günlerini ben yadırgıyorum. Kısa süreli kutlamalar gösteriş, abartı, yapaylık da içeriyor bana göre. Güdümlü kutlamalar, kısa zamanlı anmalar da uzun ömürlü olmuyor. 

"Sevgililer Günü" kutlamalarına da  bir türlü ısınamadım. Sevgi, sevmek, sevdalanmak sözcüklerine de haksızlık mı ediyoruz diye düşündüğüm de oluyor. Sorular takılıyor aklıma: "Katıksız, gerçek sevgi nasıl kanıtlanır? İçten bir duyuş, bir seziş neden ille de kanıtlanma ihtiyacı duyar? Sevmek, parçalardan bütüne ulaşmak mıdır yoksa bütünü gören gözler daha sonra mı küçük detayları algılar? 

Dış güzelliğe aldanmak iç güzellikleri görmeye bir engel midir? Bir günlük sevgi kaç günü ya da yılı kurtarır, ya da yıllar sevgileri pekiştirip yılların ötesine uzanır mı? Böylesine kısa bir hayatta sevgiyi dile getirmek için çok uzun cümleler, çok büyük hediyeler, çok görkemli kutlamalar  mı gerekir? 14 Şubat'ta tek bir günün 24 saati yeterli midir? "

Bazı sözcükler vardır;  Anlamı çok zengindir. Dünyanın her yerinde aşağı yukarı aynı şeyleri çağrıştırır. Duyguların en yücesidir, olumlu yönleriyle özlenen, beklenen davranışları içerir. Tek başına bir değerdir. Bir bakış, bir gülüş, bir duruş, bir şiir, bir müzik, bir şarkı, bir mektup bir kitap, bazen bir mekân, bir kent hatta bir ülke sevgiyi, sevgiliyi, sevileni çağrıştırabilir. Ne güzel, kalıcı bir izdir bu. Bir koku duyar, ardından neleri düşünürsünüz, bir renk , bir isim, bir çocuk masalı veya oyunu size çok şey hatırlatabilir. İçinizde beslenen sevgidir bu duyumsamaları yaratan... 

SEVGİ sözcüğü ne çok şey barındırır içinde; Güven, şefkat, koruma duygusu, saygı, sempati, içtenlik, saflık, duruluk, temizlik, inanmak, sadakat... Sevginin kapsama alanı öylesine geniş ki tüm dünyaya yeter; Doğayı sevmek, vatanını, yurdunu, insanları, çocukları sevmek, bitkileri, çiçekleri, ağaçları, hayvanları, otu, böceği sevmek, korumak... Sevmek bağlanmaktır, sevmek özlemektir, sevdiğine zarar gelmesin diye içi titremektir, görmek istemektir, sevdiği için kaygılanmaktır. Gösteriş amaçlı sevgi olmaz. 

Çocukların sevgisi her şeyi  ne kadar yalın, sade, saf ve güzel anlatır:

"Dağlar, denizler, dünyalar kadar seviyorum." derken o minik kollar neredeyse tüm dünyayı içine sığdırır.

"Siz öğretmenimden daha mı iyi bileceksiniz?" Güvenle sevginin buluşmasıdır bu.

"Ben o çok bağıran, kavga eden, öfkeli amcaları sevmiyorum." Dedikleri kesindir, kimse değiştiremez, dünyanın merkezinde sanki onlar  vardır." Özü-sözü bir olmaktır bu.



Usta şairlerin dilinde , şiirlerin gizemli dünyasında bir başka  değer kazanır SEVGİ:

"Siz geniş zamanlar umuyordunuz

Çirkindi dar vakitlerde bir sevgiyi söylemek

Yılların telâşlarda bu kadar çabuk 

Geçeceği aklınıza gelmezdi."

Behçet NECATİGİL


"Seviyorum seni ekmeği tuza banıp yer gibi 

Geceleyin ateşler içinde uyanarak

Ağzımı musluğa dayayıp su içer gibi..."

Nazım HİKMET


 "... ve dostluğu ve sevgiyi,

yeni doğmuş tüm bebeklerin yüreğine yazmak isterdim

onlarla birlikte büyüsün bütün dünyayı sarsın diye "

Yılmaz GÜNEY


Ve şarkılarda, türkülerde dile gelir SEVGİ 

Sezen Aksu- Çocuklar gibi

Tarkan Ahde Vefa

Hümeyra- Sessiz Gemi

Musa Eroğlu- Mihriban 

Aşık Veysel- Tatlı Dillim Güler Yüzlüm 


 Çocuklar Gibi (Sabahattin Ali- Ali Kocatepe- Sezen Aksu )





SEVGİ Dünyamızdan Hiç Eksilmesin.

Makbule ABALI-Eğitimci

Urla 15 Şubat 2024



Ağustos 03, 2026

ÇOCUK GÖZÜYLE-KUŞLAR VE ÇİÇEKLER

 

ÇİÇEKLER DE KÜSER Mİ? 

Günlerce günlerce bekledim

Bir pembe gülün açmasını...

Küsmüş müdür acaba dedim

Hayır, acemi bir el onu incitmişti,

Yanlış yerden kesilmişti...


KUŞ AKLI

Neden küçümserler 

Kuş beyinli derler

Kuşlara hakaret edercesine...

Bilmezler mi ki kuşların 

Dağlar, denizler aşıp 

Gökyüzünde kilometrelerce yol alıp 

Tekrar eski yuvalarına ulaşabildiklerini... 


Makbule Abalı- Eğitimci 

3 Ağustos 2026 Urla-İzmir





Temmuz 30, 2026

KUŞLAR GİBİ...

 Gökyüzünü masmavi bilirdi çocuklar

Ansızın kıpkırmızı oldu her yer

Gökyüzü karardı, kirlendi

Kapkara bulutlara şaşırdı, korktu küçükler

Bir çocuk annesine sordu:

Neden gökyüzü öfkelendi, kızardı anne?

**********

Yangınlar günlerce gecelerce sürdü;

Gökyüzü kıpkırmızı

Her yer dayanılmaz sıcak 

Her şey karmakarışık 

Mevsimler, iklimler, kayıtlar 

Bütün bilgiler, tüm değerler altüst 

Dünya zamansız yakalandı...

**********

Yurtsuz , evsiz insanlar gibi 

Kuşlar da perişan, şaşkın 

Hep birlikte göç ediyorlar 

Soluk alamadıkları diyarlardan 

Sığınacak tek ağaç kalmamış, ormanlar yanıyor 

Her şey tutuşmuş, kavrulmuş, yanmış 

Kanadı kırık, tüyleri dökük kuşlar gibi... 

**********

Gökyüzü bir renk paleti gibiydi 

Ana renkler kayboldu

Kıpkırmızı oldu her yer 

Alevler kavurdu, yok etti ne varsa

İnsanlar çaresiz, insanlar suskun

Kuşlar gibi ürkek, 

Kuşlar gibi kaygılı 

Doğanın tükenişine ağıt yakıyorlar...

Makbule ABALI- Eğitimci 

30 Temmuz 2026 Türkiye 







Temmuz 26, 2026

HAYATI GÜZELLEŞTİRENLER

 


Hayat devam ederken yaşanan onca olumsuzluğun yanında öyle güzel şeyler de var ki. Bunaldığınız bir anda tebessüm ediyorsunuz. Yüzünüz aydınlanıyor. gözleriniz parlıyor. "İyi ki varsınız" dediğiniz insanlar, bazen diğer canlılar, doğadan küçük izler, bir kitap, bir film, bir gazete haberi, bir program, bir tiyatro oyunu, emek ve göz nuruyla oluşturulmuş bir eser... 

Aklınıza gelen tüm güzel şeyler, iyi insanlar, hayata tat katan her şey. Hayat onlarla güzel. Hayat onlarla anlamlı... Puslu bir havada günü aydınlatırlar adeta. Belki bir hastane odasında sesleri, davranışlarıyla ruhsal terapi yapar, kapalı bir mekânda saygılı, yaklaşımlarıyla umut tazelerler. 

Kurudu sandığınız bir çiçeğin tomurcuklanması, kuru bir ağacın dal budak salması, çıkamadığınız bir basamakta uzanan bir yardım eli... Hepsi cankurtaran simidi gibi gelir insana. Çok sevdiğiniz eski bir dosttan gelen kitaplar, yeni bir arkadaşın ilgi ve yardımı, güzel jestleri sizi düşünceler, hayaller dünyasına sürükler. Bir tas çorbayı, bir kâse aşureyi şifa niyetine yer, içer, sindirirsiniz. 

Hele kendinizi yalnız ve çaresiz hissettiğiniz bir zamanda sevdiklerinizin ziyareti, yuvanızı güllük gülistanlık yapar. Minik eller boynunuza sarılır, kulağınıza yumuşacık bir ses fısıldar: "Ben de çok özlemiştim." Yemek, içmek önemsizdir o anda. Ruhsal doygunluk sağlar, rahatlarsınız. 

Hele toplum olarak üstün başarılara hasret kaldığımız bir dönemde uluslararası bir alanda  kazanılan çok büyük başarı, yüreklere su serper, gönüllere ferahlık verir. Umut ve güveniniz yeniden tazelenir, onur duyar, gururlanırsınız.

Makbule ABALI-Emekli Eğitimci

17 Ocak 2026 Urla-İzmir-Türkiye

Güncelleme:26 Temmuz 2026 



                                                        Rüya ATTAL



ZOR GÜNLERİMİZDE DÜNYA ŞAMPİYONU OLARAK, ÜLKEMİZE ÇOK BÜYÜK BİR MUTLULUK YAŞATTIKLARI İÇİN, BİRLİK VE BERABERLİK RUHUNU TAZELEDİKLERİ İÇİN FİLENİN SULTANLARI VOLEYBOL TAKIMIMIZA YÜREKTEN TEŞEKKÜR EDİYORUZ. 

GÜZEL ÜLKEMİZ VE İNSANLARIMIZIN BÖYLE ULUSLARARASI BAŞARILARA NE ÇOK İHTİYACI VAR. EMEĞİ OLANLARA SONSUZ TEŞEKKÜRLER. 


Sezgi Abalı ATTAL Ahmet ABALI


Temmuz 24, 2026

GEÇMİŞE MEKTUPLAR-9

 

BİR ATAMA ÖYKÜSÜ- BAŞKA BİR KENTE GÖÇ- 2

Burdur'da geçirdiğimiz iki yılın sonunda Burdur camii ve stadyum karşısında kaloriferli yeni evimize taşındık. Evimiz zemin üstü 1. kattı. Aydınlık, 3 oda1 salon çok rahat ve kullanışlı bir evdi. Rotasyonla üç yıllığına geldiğimiz ilde 9 yıl kaldık. Hayatımızın güzel dönemleriydi, çok verimli çalışmalarımız oldu. Anılarımızda yeri olan vefalı dostlarımızdan pek çoğu Burdur'da kazanılmış dostluklardır. 

İlginç bir rastlantı; Eşim, Aksu Köy Enstitüsü ve Öğretmen Okulundan sonra ilk öğretmenliğini Diyarbakır Silvan'da yapmış. O zamanın çok saygın bir kişiliği olan Kaymakamı Ali İhsan Utku  ile bu kez Burdur Valisi olarak karşılaşmışlardı. Çok çalışkan bir vali olan Ali İhsan Bey, o yıl Burdur Yetiştirme Yurdu'ndaki bazı sorunların çözümü için beni görevlendirmişti. Çalışmalar sonrası güzel sonuçlar alındı.

35 yıllık çalışma hayatımda, hep işimi çok severek, benimseyerek, yararlı olmaya çalışarak görev yaptım. Mezuniyet sonrası Adana Rehberlik ve Araştırma Merkezinde 10 yıl çalıştım. Çok kapsamlı bir çalışmamız vardı.  Haftada 8 saat liselerde Psikoloji ve Felsefe grubu derslerine girdim. İlk yıllarda benden büyük öğrencilerim oldu. En olumsuz durum ve zamanlarda bile gençler kişiliklerini aşağılamayan, hakaret etmeyen , haksızlık yapmayan öğretmenlere saygı ve sevgi ile yaklaşıyorlar. Sınıfta ders işleyerek geçirdiğim saatler benim de çok mutlu olduğum zaman dilimleri olmuştur. 

Akdeniz Üniversitesi'ne bağlı Burdur Eğitim Yüksekokulu önce iki yıllıktı. Sonra Burdur Eğitim Fakültesi olarak 4 yıl "Sınıf Öğretmeni " yetiştirmek üzere programlandı. Ülkemizin farklı yörelerinden, farklı kültürlerden gelen değişik görüş ve inanışta gençler değişik bir mozaik oluştururlardı. "Öğretmenim nerelisiniz?" sorusuna hep "Türkiyeliyim" yanıtını vermişimdir. Okulda Hayat Bilgisi ve Rehberlik derslerine girdim. Gençlere yalnız bilgi kazandırmak değil, biz yetişkinlerin de onlardan ne çok şey öğrenebileceğimize inancım pekişti. Öğrencilerime; Öğretmenliğin sadece bir meslek olarak değil, belli amaçlar doğrultusunda, gönül vererek, inanarak yapılması gerektiğini vurgulamışımdır her zaman.

O yıllarda çok isteyerek sınıf öğretmeni olmak isteyenler olduğu gibi "Bari bir öğretmen olayım" mantığıyla gelenler de olurdu. Bu konuda ilkokul öğretmenlerinin ve Parasız Yatılı Bölge okullarının ne kadar etkili olduğuna defalarca tanık olduk. Çoğunlukla öğrencilerimizin maddi olanakları kısıtlı olurdu. Yükseköğretimde beslenme, barınma-yurt ya da evde kalma okul başarısını, yaşam kalitesini doğrudan etkileyen bir etken. Burdur'da okul bahçesinde büyük bir öğrenci yurdu vardı. Üniversite yıllarımda 4 yıl Çemberlitaş Kız Yurdunda 8 kişilik bir odada kalan bir kişi olarak yurt hayatının artılarını eksilerini bilenlerdenim. Yaşamın her döneminde arkadaş seçiminin ne denli önemli olduğunu insan toplu yaşama koşullarında çok daha iyi anlıyor.

Burdur Eğitim Yüksekokulu'nda ve Burdur Eğitim Fakültesi'nde bilgi ve deneyim olarak çok değerli arkadaşlarla görevde bulundum. Farklı karakter ve kişilikte olmalarına rağmen her ikisi de ülkesini çok seven, Eğitim-Öğretimde iddialı, "İyi İnsan" yetiştirme çabasında olan 2 Yönetici ile çalıştım. Ercan Kabal ve Mustafa Akkol hocalarımı saygı-sevgi ile anıyorum. İlköğretim müfettişi Emin Dinç Arkadaşımız yaptığı bir çalışmaya göre Burdur Eğitim mezunu öğretmenlerin çok başarılı olduklarını söylemiştir. Bu sonuçta payı olanlara ne mutlu. 

Burdur'da bulunduğumuz dönemde tatillerde Doğu Akdeniz ve Ege sahil kasabalarını dolaşma fırsatımız oldu. Burdur Vilâyet Evi göl kıyısında ne güzel bir tesisti. Meşhur Salda Gölü o yıllarda tertemiz suyu ile ünlüydü. Gölden su içenler olduğunu duymuştuk. 3 yıllık bir rotasyonla gittiğimiz ilde 9 yıl kaldık. Sazı ve sözüyle meşhur ilden 1991 yılında ayrıldık. Bir eğitimci için en büyük mutluluk görev sonrası da geri bildirimler almak. Bazen bir mektup, bazen bir telefon, bir paylaşım yoğun duygularla yaşanıyor. Okulda bir grup öğretmen ve öğrencilerle birlikte  her ay yazı, şiir ve etkinliklerden söz eden bir "Bülten" çıkarırdık. Zaman zaman onları karıştırmak, okumak "Anı tazeleyici bir terapi" gibi oluyor.

Zaman su gibi akıp geçiyor. Şimdi kimler nerelerde, kimler ne yapıyor? Her şey dünde kaldı. Artık yeni kuşaklar görev alacaklar. Gençlerden umutluyuz, güveniyoruz. Bundan sonra  "Geleceğe Mektuplar" umarım en güzel, verimli ve etkili biçimde yazılmaya devam edecek

Makbule ABALI-Eğitimci 

24 Temmuz 2026 Türkiye