Başlangıçta bugünkü yazımın konusu "Sağlık" olacaktı. Aylardır yazmayı düşündüğüm rahatsızlıklarımızdan söz edecektim. Kimseyi tedirgin etmemek için ertelediğim sağlık sorunlarımızdan. Yazılarımda hayatın içinden genel konulara değiniyorum. Nadiren de olsa değindiğim özel konular da hayatın bir parçası. An'lar günlere, yıllara karışıyor. Zaman nasıl akıp geçiyor, anlamak çok zor.
Hayat arkadaşlığı sadece iki insanın birlikteliği değil, bir ömrü paylaşmak, neşede-acıda ortak olmak, bir anlamda kader arkadaşlığı yapmak. Bu beraberlikte; içtenlik, saygı, sevgi, dostluk, paylaşım, fedakârlık çok önemli elbette. Zorlamadan, baskı yapmadan, onu bir başkası olmaya zorlamadan, duygu ve davranışlarıyla "Kendisi" olarak kabul ederek anlamaya çalışmak...
Her evlilik; farklı köklerden oluşan iki kişinin yeniden can bulması, yeniden dal budak oluşturması değil midir? Doğadaki ağaçlar gibi yeterli su ve ışık ihtiyacı gibi sevgi, ilgi, anlayış da bu özel bitkinin can suyu olacaktır. Şairin dediği gibi: "Bir ağaç gibi tek ve hür, bir orman gibi kardeşçesine" olabilmek. Özünü yitirmeden bütünü oluşturabilmek...
8 Nisan 1978'den bu yana 48 yıl geçmiş. 50'ye 2 var. Beraberliklerin "Bakır yılı, gümüş yılı, altın yılı" olarak adlandırıldığını hatırlıyorum. Özenle korunan eşyalar gibi değerlere sahip çıkabilmek. Karşılıklı fedakârlıklarla, kırmadan, kırılmadan, incitmeden el birliği, gönül birliği ile uzun, ince bir yolu arşınlamak...
Belki büyük, abartılı, gösterişli kutlamalar değil, düşündüğünü belli eden bir jest, anmaya, hatırlamaya bir vesile, bir sürpriz nasıl da mutlu eder insanı. İnsanız; bir yanımız duygularla donatılmış. Olup bitenlere karşı duyarlıyız, hassasiyetimiz var, inceliklerden yanayız. Mutluluk anlık değil midir zaten?
Bugün eşimle evliliğimizin 48. yıldönümü idi. Güneşli, tam bir bahar havası sürerken öğleden sonra kapımız çalındı. Elinde bir vazo içinde beyaz güllerle bir kişi beni soruyor. Çiçekleri teslim edip gittiler. Mutluluktan yanaklarım kızarır, gözlerim dolar benim. Hafif kalp çarpıntısı da bu duruma eşlik edebilir.
Çok teşekkürler sevgili Sezgi. Baban da, ben de çok çok mutlu olduk. Ailemizin gelenek görenek ve adetleri , eski kuşaklardan devralınıp yenilerle devam ediyor. "Yüreğim sıcacık oldu." deyimini bilir misin?
İnsanoğlu ne ilginç bir varlık. Canlılar arasında en uzun sürede dünyaya ayak basmaya hazırlanıyor. Doğum sonrası uzun bir zaman yalnız olamıyor, bakıma ihtiyaç duyuyor, yaşamını sürdürebilmesi için yardım gerekiyor.
Hayatın ilk ve son evrelerinde benzer davranışlar sergiliyor. Bebeğin önünde bebeklikten yetişkinliğe uzanan koca bir ömür var. Her yeni gün yeni kazançları beraberinde getiriyor. Oysa yaşlılıkta günbegün yeni kayıplar söz konusu...
Bir bebek gibi... Bir bebek gibi saf, temiz ve masum olmak... ama yardımsız yaşamını sürdürememek.
Bir yaşlı olarak olgun, yorgun, düşkün olmak... Ve büyük ölçüde yardıma ihtiyacı olmak....
Bebek de yaşlı da aç kalınca doyurulmayı bekler, bebek de yaşlı da normal insandan daha çok uyur.
Bebek de yaşlı da tuvalet kontrolünü bilemez, bebek de yaşlı da yüksek sesten, gürültüden ürker, yumuşak sesten, sakinlikten hoşlanır. Bebek de, yaşlı da göz teması ister, sevgiye ihtiyaç duyar, dokunulmaktan hoşlanır.
Sembolik olarak resmedilirken yeni gelecek olan her yıl ne güzel, anlamlı anlatılır; Yeni yıl sevimli güzel bir bebek resmiyle gösterilir. Giden eski yıl ise bastonlu, sakallı, beli bükülmüş yaşlı bir adam olarak resmedilir. Yeni doğan bebek, umuttur, heyecandır, sevinçtir, neşedir. Yeni vaatlerdir, beklentilerdir. Bir şanstır, hayatın olumsuzlukları içinde bir aydınlıktır, güzelliktir.
Yaşlılığın da inkar edilmez güzellikleri, olumlu yanları vardır. Yaşlılık olgunluktur, deneyimler bileşkesidir, anılarda zenginliktir, dünyaya geniş bir açıdan bakmayı öğrenmiş olmaktır. Kazanılmış bir sabır deposu olmaktır. Bunca zenginliğin arasında kayıplar da olacaktır elbette; Fiziksel güç azalması, bellekte zayıflama, algı karışıklığı, alınganlık, çocuksu davranışlar sergileme, karamsarlık... Hayat yokuşunu çıkmak ne kadar çetinse, iniş de o denli karmaşık ve yorucudur.
Bebeklik fotoğraflarında insanların değişmeyen tek yanı gözleridir. Hayata bakışın ilk belirtileri o bakışlarda gizlidir adeta. O minicik bedenlerde çocuk gözleri nasıl da kocamandır. Oysa eller ve ayaklar miniciktir. O eller zamanla neler alıp verecek, o ayaklar ne yollardan geçecektir kim bilir? Dünya kocaman, bebekler küçücük... Anne karnından sonra nasıl da yabancı bir dünya; Isı, ışık, su, yer, her şey farklı. Yaşam mücadelesi dünyaya geldiğimiz andan başlıyor.
Yaşlılıkta da aynı değil mi, zorlu bir uyum süreci, gene yardım beklentisi... Bebeklerin elleri büyürken bedenleri de gelişiyor. Yaşlıların boyları kısalırken elleri, yüzleri kırışıyor. Bebeklerin ayakları büyürken, yaşlıların ayakları güçsüzleşiyor. Bir tarafta gelişme, diğer tarafta çöküntü. Ancak hayat her yönden mücadelelerle sürüyor.
Ünlü şair Tagore ne güzel demiş: "Her yeni doğan bebek, Tanrının insanlardan hala umudunu kesmediğini gösterir."
Dünya dönmeye devam ederken, "yaşama savaşı" da son hızıyla devam ediyor. Ve umut hiç bitmiyor, tükenmiyor...
Her mevsimde, her iklimde şiir dilinin canlılar üzerinde rahatlatıcı, sakinleştirici etkisi var. Ünlü şair Cahit Sıtkı Tarancı şiirleri bu günlerde umarım hepimize iyi gelecektir.
Hayat her zaman dümdüz bir çizgide devam etmiyor. Alışılagelmiş günlerin, haftaların arasına küçük sürprizler serpiştiriyor, mutlu oluyor, rahat bir nefes alıyorsunuz. Hayatın rutin akışında birdenbire bir değişim oluyor, yüzünüzde bir mutluluk rüzgârı esiyor. Kalbiniz pır pır ederken, gözleriniz parlıyor.
Bu yıl mevsimler de sürprizlerle dopdolu geçti. Hava tahmin raporları bile yanıldı. Bir haftadır bütün hünerlerini gösterircesine yağan yağmur bugün duraksadı ve gri bulutlar yerlerini, güneşe bıraktılar. Toprak suya doydu. Ağaçların yaprakları pırıl pırıl. Kuru dalların arasından kendilerini sergileyen tomurcukları kardeş yapraklar da yalnız bırakmadı. Doğadaki paylaşım ve işbirliği kesintisiz sürüyor.
Pazar günü sürpriz konuklarımız vardı. Henüz bir haftalık yeni evli genç bir çift. Eşim tarafından akraba. Birbirlerine öyle yakışmışlar ki. Evimize adeta enerji, ışık ve renk taşıdılar. Mersin'den yola çıkıp Akdeniz ve Ege sahillerinden dolaşarak bize de uğradılar. Çok mutlu olduk tabii. Biz düğünlerine gidememiştik, onlar bize geldiler.
Sürprizin böylesi dostlar başına. İki gündür hasta olan bilgisayarım bile onların sihirli elleriyle iyileşti. 48 yıldır evli bir çiftten evlilikle ilgili öyküler dinlediler. Sohbet güzeldi. Gönüllerince mutlu bir yaşam diliyoruz sevgili Kıroğlu Ailesine.
İzmir sanata, sanatçıya çok değer veren bir kent. Her mevsim ama özellikle bahara doğru, baharın içinde, festivaller, fuarlar, sergiler ve etkinlikler kenti oluyor. Her yere, her etkinliğe yetişebilmeniz çok zor Kaçırdıklarınıza üzülüyor, ulaşabildiklerinizle mutlu oluyorsunuz.
24 Mart çarşamba günü İzmir Bornova'da, kapanışına bir hafta kala bir sergiye gittik. Kızım bana ve eşinin annesine bir jest yaparak, kendisinin de sanatçı olarak katıldığı sergiye bizi götürdü. Uzun bir yoldan sonra Bornova'ya ulaştık. "Anneleri getirdim." diyen Sezgi'nin arkadaşlarından bazılarıyla da tanıştık. İyi ki gitmişiz. Gidemesek bizim için bir kayıp olurdu.
Serginin adı: HATIRLAMA DEFTERİ (Notebook of Recall) Kadın sanatçıların oluşturduğu uzun zamanlı ve kapsamlı bir proje. Serginin ilk açılışı Bergama'da olmuş. Bornova'dan sonra Eskişehir ve İstanbul'da da eserler sergilenecek. Bergama'daki serginin ev sahipliğini BAYETAV Vakfı üstlenmiş.
Serginin düzenlendiği bina; Asırlık ağaçların, değişik çiçeklerin yer aldığı çok büyük bir bahçede, görkemli bir eski zaman köşkü. Yüksek tavanlı, büyük pencereli, iki katlı köşke girerken farklı duygular kaplıyor ruhunuzu. İçeride adeta mistik bir hava var. Köşkün beyaz badanalı duvarları ferahlık veriyor. Bir zamanlar kim bilir kimler yaşamış içinde diye düşünüyorum. Köşkün hemen yanı başında sanatçıların konuk edildiği küçük bir köşk daha var.
BAYETAV'ın değerleri; Diğergâmlık, farklılıklara ve emeğe saygı, dayanışma, tevazu, eşitlik, özgürlük, sorumluluk, dürüstlük, üretkenlik, iyimserlik ve umut olarak açıklanmış. Köşkün bahçesinde küçük bir kafe de oluşturulmuş. Kentin karmaşasından uzakta bir huzur köşesi gibi.
Çalışmaların ve projenin tanıtımı amacıyla 253 sayfalık bir kitap hazırlanmış. Kitapta ekibin birlik ve beraberlik içinde emek ve çabaları çok belirgin olarak hissediliyor. Kitabın önsözünde sanatçı Günseli Baki şöyle diyor: "Kadınlar hatırlar, kelimeleri yükselir, yükselir, yükselir... Birlikte hatırladıklarında sesleri çoğalır, yankı odalarından göğe doğru yayılır, şimşekler çakar ve yıldırımlar düşer üzerinize."
Sergiyi gezerken kendinizi başka dünyalarda hissediyorsunuz. Hayalle gerçek arasındaki ince çizgide, şimdi'den sonsuza uzanan dünyada bazen kendinizle baş başa, bazen kalabalık bir grup arasında, toplumun çeşitli katmanlarında... Düşsel yolculuklar gerçekleştiriyorsunuz. Video çekimler, yazılar, yerleştirme (enstelasyon) hepsi emek eseri.
Her eserin yanında bir açıklama yazılmış. "Keşke daha büyük puntolarla yazılsaydı." diye geçiriyorum içimden. Ve keşke kitabı okuduktan sonra yeniden sergiye gitme fırsatım olsaymış. Her şey çok daha net algılanırdı. Bunlar küçük ayrıntılar. Tek kelimeyle dile getirirsem, "Muhteşem" bir etkinlik izledim. Sanata ve sanatçılara dair görüş ve düşüncelerim yeni bir boyut kazandı.
Uzun bir çalışma döneminin ardından, büyük emek ve çaba harcayarak oluşturulan bu proje, kadın kimliği ve kadının toplumdaki yeri ile ilgili olumsuz yargıların yok olmasına bir katkı sağlar umarım. Sadece Bornova'da sergiyi 3000'e yakın kişi izlemiş. Anı defterine yazmak istediğimde, ciltli bir defterde tüm sayfaların dolduğunu gördüm. Ara sayfalarda bir boşluğa düşüncelerimi aktardım.
Sanata ve sanatçıya saygının; Barış içinde, hoşgörülü, adil, özgür ve güvenilir bir ortamda, yerinde övgü ve takdirlerle dile getirilmesini dileyerek, katkıda bulunan tüm sanatçıları yürekten kutluyorum.
Daha aydınlık, daha güçlü bir gelecek için; sanattan anlayan, sanatçıyı benimseyen, koruyan, gelişmesine yardımcı olan, katkıda bulunan insanların çoğaldığı bir toplumda yaşama umuduyla...
Bir bayram daha geldi geçti hayatımızdan. Bilmem neden, bayramlarda hep hüzün yüklenirim ben. Çocukluk yıllarımdan kalma bir duygudur bu. Bayram günlerimiz hep bir telâş içinde geçerdi. Şairin "Bu telâş beni öldürecek." dediği cinsten.
Annem, Adana İsmet Paşa Kız Enstitüsünde Biçki Dikiş Öğretmeni ve atölye şefi olarak 5 yıl çalışmış. Evlilik sonrası babamın da isteği ile evinde biçki dikiş atölyesi açarak hem öğrenci yetiştirmeye hem de terzilik yapmaya başlar. Ev ortamında hem bir anne, hem de üretken bir kadın vardır artık.
Her bayramda annemin dikiş çalışmaları geç saatlere kadar sürer, sonra da evi bayrama hazırlardı. Bazen o zaman dilimine bizim bayram giysilerimizi de sığdırırdı. Atölye çalışmaları son derece düzenliydi. İlkokulu bitirmiş öğrencileri, hiçbir ücret almadan yetiştirirdi. 10'dan aşağı öğrencisi olmazdı.
Bu bayram annemi, babamı, aile büyüklerimizi anı fotoğraflarına dalarak, bazen gözümden yaşlar süzülerek andım. Ayaklı Singer dikiş makinesinin tıkır tıkır işleyen sesi kulaklarımda yankılandı. Babamın her zamanki sakin hali gözümde canlandı. "Müzeyyen çok geç oldu, çok yoruldun, artık yat." diyen sesini duydum sanki...
Bayram sabahları, her yer pırıl pırıl, uzun bir sofrada, kalabalık aile kahvaltısı olurdu. Annemin sınırsız hoşgörüsüyle her bayram o sofranın müdavimi olan komşularımız da olurdu.. Yuvamızın Sıdıka Ablası, annemin çok sevdiği baş yardımcısıydı. Bilirsiniz, çocuklar misafirden çok hoşlanmazlar, ilgi, sevgi azalmış gibi gelir onlara. Ama gülen yüzümüz, nezaketimiz hiç azalmazdı. Saygılı, söz dinleyen çocuklardık biz.
Bayramın ilk günü, bizi Urla'ya taşıyan kızım ve damadımızın evinde "Bayram Kahvaltısı"na konuk olduk. Aile büyükleri, çocuklar, ev sahipleri upuzun bir masada toplandık. Dünden bugüne, tıpkı eski günlerdeki gibi... Geniş aile, krem rengi dantel örtüyle özenle hazırlanmış büyük sofra, masada yöresel tatlar... Küçük bir vazoda lâvanta, kır çiçekleri bile unutulmamış. Yıllar öncesini aratmayan sohbetler de dopdoluydu.
Gelenekler, görenekler, sofra kültürü ve adabı kuşaktan kuşağa aktarılıyor. Aile içinde belki farkında olmadan eğitilen, yetişen çocuk ve gençler o kültürü kendi yaşamlarında da sürdürüyorlar. Çekirdek aile, geniş aile ile hayatını devam ettiriyor, can suyuyla besleniyor. Bu konuda farkındalık ve duyarlılık çok işe yarıyor. Torunlar henüz incelikleri öğrenme aşamasındalar. Ama öyle dikkatliler ki, onlar çok daha üstün niteliklerle donatılacaklar, bir önceki kuşağı aşacaklar.
Sofrada bir de aile dışından, ama yılların akrabası gibi bir konuğumuz da vardı. Kayseri'den 14 saatlik bir otobüs yolculuğuyla bizi ziyarete gelen çok sevdiğimiz öğrencim Çağrı. Güzel sohbetleriyle eşime ve bana can kattı. Evimizde bir gençlik rüzgârı esintisi gibiydi. Teşekkürler Çağrı. Uzakları yakın kıldığın için.
İnsan hayatının her an'ı kayda değer. Çoğu zaman yaşadığımız güzelliklerin farkında olmuyoruz. Kendimizle baş başa kaldığımızda, kendimizi ve çevremizi daha objektif bir gözle değerlendirirken yaşam su gibi berraklaşıyor, her şey netlik kazanıyor. Bugünü dünden daha güzel yapmaya çalışmak, çaba harcamakla başlıyor her şey. Yarının garantisi olmasa da, güzel an'ları ve anıları çoğaltmak elimizde...
Yazmayı, yapmayı düşündüğü şeyleri ertelememeli insan. Zaman öylesine çabuk geçiyor ki, günbegün anlatmak istediğiniz konular güncelliğini kaybediyor. Sondan başa giderek anlatacağım bu kez.
İzmir Urla'da TOHUM Sanat Alanı ve İlkdördün Kültür ve Sanat Vakfı işbirliği ile şair Süreyya Berfe'yi anma ile ilgili bir dizi etkinlikler planlanmıştı.Küratörlüğünü Hakan Kırdar'ın üstlendiği, 18 sanatçının yer aldığı serginin açılışı 4 Mart günü gerçekleşti.
Tüm çalışmalar; Hayatının 15 yılını İzmir yöresinde (Foça ve Urla'da) geçiren, 9 Ocak 2024'de Urla'da vefat eden şair Süreyya Berfe ile ilgiliydi. Yaşamında sayısız edebiyat ödülleri alan, şiirleri 18 dile çevrilen, insanlar, doğa, çocuklarla ilgili felsefi, edebi yüzlerce şiir yazan ama pek çok sanatçı gibi yaşarken yeterince tanınmayan, anlaşılmayan bir şairimiz.
4 Mart- 8Nisan tarihleri arasında belli bir program doğrultusunda düzenlenen etkinlikler, Şair Berfe'ye bir vefa borcunu ödemekle kalmadı. Çalışmalar aynı zamanda toplumun farkındalığını ve duyarlılığını arttırarak sanata, sanatçıya bakış açısını geliştirmek amacını da taşıyordu. Urla; güzel doğası, kadim tarihi ve kültürlü insanlarıyla pek çok şair, yazar ve sanatçının tercih ettiği bir belde olmuş.
Bu programın içinde en son düzenlenen etkinlik; Urla İskelede Tanju Okan Parkı'nda "Süreyya Berfe Şiir Günü" adıyla "Urla Açık Hava Şiir Antolojisi" oldu. Böyle bir düzenlemeyi yaşadığı günlerde hep hayal edermiş Süreyya Berfe. Gerçekleşmesi ne iyi oldu.
Sanırım her şey, O'nun istediği gibi oldu. Güneşli ama biraz serin bir günde 7' den 77'ye hatta 90 yaşına kadar şiir severler bir araya geldiler. Yapı Kredi Yayınları arasında yayımlanmış Berfe şiir kitapları elden ele aktarıldı. Berfe'nin şiirlerinden dizelerle sesler açık havada yankılandı. Mikrofon elden ele dolaştı. Şiire tutkun insanlar açık hava şiir antolojisinde heyecanla yer aldılar.
Sevda şiirleri, doğa şiirleri, çocuk şiirleri, toplum şiirleri adeta bir şiir sepetinden tek tek ayıklanarak sunuldu. Aramızda; bastonuyla yaş almış insanlar, gençler, pusette bebekler, okumayı yeni kavramış çocuklar da vardı. Varsın heceleyerek okusun, şiir okumanın , dinlemenin, düşünmenin, hayal etmenin hazzına vardı insanlar. Heyecan dalga dalga yayıldı, kuşlar, ağaçlar, gökyüzündeki bulutlar tanıklık ettiler bu güzel dinletiye...
Bu güzel günden bir gün önce (14 Mart Cumartesi Günü) Tohum Sanat Alanı üst katında 7-10 yaş arası ilkokul öğrencileriyle bir etkinlik gerçekleştirdik. Günün duyurusu önceden yapılmıştı. Son zamanlarda bulunduğum en güzel etkinlikti diyebilirim. Süreyya Berfe çocuk kitapları (Çocukça, Eksik Alfabe) üzerinden hayatı anlama, algılama ve anlamlandırma çalışmaları yaptık.
Duyguların dışa vurumu, merak, sorma, sorgulama, kendini ifade etme, paylaşım konularında bulmacalar, masallar, el becerileri yoluyla çalışmalar yaptık. Sevgi ve ilgi ile güven vererek, uygun yaklaşımlarla çocuklar harikalar yaratıyor, kalıcı izler bırakıyorlar. Hepsi o kadar içten, doğal, yapmacıksız, abartısız. Berfe de çocukları çok severmiş.
Bütün bu yapılanları görse Süreyya Berfe de çok mutlu olurdu eminim. Her çalışmada O'nun ruhsal ve zihinsel dünyasından esintiler, anılar ve yaşanmışlıklar yansıtılmaya çalışıldı. Açılışta düzenlenen sergi çok daha geniş kapsamlıydı. Grafik çalışmaları, yazı ve fotoğraflar, küçük heykelcikler, kullandığı eşyalardan özenle saklananlar... Çalışmaların bir bölümü İstanbul'da Yapı Kredi Sanat Galerisi'nde sergilenecek.
Sergi kapsamında ben, şiirlerinden, deyişlerinden yola çıkarak, Süreyya Berfe ile söyleşiyi seçtim. Nostaljik anlamda siyah-beyaz eski fotoğraflar eşlik etti bu hayali sohbete. Onunla tanışma-görüşme şansım olmadı. Zaman tünelinde yolculuk beni heyecanlandırdı, çok mutlu etti. Ekipte yer alan arkadaşların her biri çok değerliydi. Yardımlaşma ve paylaşım örnek olacak ölçüdeydi.
Kültür ve bilim insanlarımıza, sanata ve sanatçılara gösterilen ilginin, duyarlılık ve farkındalığın artması, toplumsal bilincin sağlanması içten dileğimizdir. Kaybettiğimiz tüm değerlerimizi rahmetle, saygı ve özlemle anıyoruz. Yaşayan tüm değerli insanlarımızın hak ettikleri biçimde yaşatılmaları, değerlerinin fark edilmesi umut ve beklentisiyle...
Kıştan sonra baharın geldiğini bugün tam anlamıyla hissettik. Gökyüzü açık, güneş pırıl pırıl. Kuşların ötüşü bile değişti. Aralıksız yağan yağmurlar sonrası ağaçlar ve çiçekler de bahar temizliği yapılmış evler gibi tertemiz. Hele öğle güneşinde etraf bir ışık bombardımanına uğramış gibi. (Savaşların hüküm sürdüğü dünyamızda dilimiz de "savaşça" kullanıyor sanki.
Aldırmazlık postuna bürünürseniz hiçbir şeyi umursamıyorsunuz. Bu, işin kolayına kaçmak elbette. İçinizde coşku olmadan, yapay kahkaha efektleri takılmışçasına çevrenize gülücükler yağdırmak, olan bitenin farkına varmadan alkışlamak, görünmeyen birinden komut almışçasına beden konumunu ayarlamak... Çok kolay olmasa gerek.
Yüzünüzü, gözlerinizi, bedeninizi doğaya çevirirseniz hiçbir şey sizi rahatsız etmiyor. Her şey sade, yalın, abartısız. Olduğu gibi, içten, duru, gürültüsüz. Kentlerden, araçların kirli dumanından uzaklaştıkça ciğerleriniz de bayram ediyor. Kuru gürültüye alışkın kulaklar kuş sesleriyle huzur buluyor. Gözler farklı renkler gördükçe rahatlıyor.
Kupkuru dallarda tomurcuklar açarken, taşların arasından bile renkli çiçekler baş gösterirken, budanmış ağaçlar tablo gibi görüntüler sunarken, her tür börtü böcek kış uykusundan uyanırken, insanlar da iç seslerine kulak vererek dünyayı daha anlamlı kılma çabasına katılıyorlar; Bencilce değil, el ele, omuz omuza yürek yüreğe, insanca...