Sayfalar

Eylül 26, 2026

HAFTANIN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ...

 

Güz mevsiminin ilk ayının da neredeyse sonuna yaklaşıyoruz. Sonbaharın en güzel ayıdır Eylül. Ancak biraz yoğun, biraz telaşlı geçer. Tamamlanması gereken hazırlıklar vardır Okullar açılmıştır, çocukların kırtasiye malzemeleri alınacaktır. Yazlıklar kaldırılacak, kışlık giysiler çıkarılacaktır. Mutfakta kışlık ürünler için hazırlıklar sürdürülecektir. Biraz yorucu, çok masraflı, ama gene de yaz sıcaklarından sonra beklenen bir aydır Eylül.

Sonbaharın gizemli renkleri Eylülü daha da cazibeli kılar. İçinde bolca hüzün olduğu gibi gerektiği kadar coşku, neşe ve sevinç de vardır. Tiyatrolar, sinemalar gösterime girmiş, fuarlar, festivaller ilkbaharda olduğu gibi sonbahara da canlılık katmıştır. Nisan, Mayıs ve Eylül yılın en çok sevdiğim üç ayıdır. Günlere, aylara, mevsimlere ya da yıllara farklı değerler vermek ya da bağlanmak ne denli doğrudur bilemem ama, düşüncelerini içtenlikle paylaşmak insana iyi geliyor. 

Yazmayı sürdürmenin de çok büyük bir ihtiyaç olduğu kanısındayım. Yazımı bitirip blogda yayınladığım geceler çok daha rahat ve huzurlu uyuduğum bir gerçek. Eskiden her gün yazarken şimdilerde 3 ya da 4 günde bir yazabiliyorum. Toplumda çoğu kişinin okumaya ayıracak zamanı yok. Görseller daha çok dikkat çekiyor. Bakmak, okumak ya da yazmaktan daha az zaman alıyor, daha az yoruyor diye düşünenler var. Sabır ne kadar azaldıysa tahammül etme yetisi de o denli azaldı. 

Pek çok kişi "Tek olmak" sevdasında. Güzel bir ekip oluşturarak  birlik ve beraberlik içinde bir proje geliştirmek, yeni ve çağdaş fikirlerle sonuçlara ulaşmak, "Biz başardık." diyebilmenin hazzına varmak sanki yılların ötesinde kaldı. Bilimde, edebiyatta, siyasette, sporda, sanatta, her etkinlikte, barış içinde, yeteneklerini kullanarak iyi ve güzel işler yapanlara hayranlık duyuyor, gururla izliyorum. Eminim , sadece ülkemizde değil, dünyanın pek çok yerinde insanlar umutlarını yitirmeden; iyilik ve güzelliklerin tez zamanda gerçekleşmesini bekliyorlar.

Her zaman düşünürüm; Çocuk ve gençlere armağan edilecek küçük bir not defteri ne çok işe yarar. Adeta "Akıl defteri" gibi günün izlenimlerini, beklenti veya hayallerini not etmeye başlayan kişinin zihni daha berrak oluyor, duyarlılığı ve farkındalığı artıyor. Yaratıcı düşünce devreye giriyor, beyin ve yürek işlerlik kazanıyor. Kısa mesajlar, en kısa yoldan amaca ulaşma isteği, hazır lokma gibi bilgiyi depolama, üretkenliği azalttığı gibi kişinin öz saygısını yitirmesine neden olabiliyor. 

Doğadaki canlılarda; hayvan ya da bitkilerde kendine yetebilmek kadar birlik ve beraberlik duygusunu, yaşama sımsıkı tutunma isteğini, mücadele azmini  öne çıkaran öyle güzel örnekler var ki. Hayranlık duymamak elde değil. Çevremizi iyi gözlemlemek insanın ufkunu genişletiyor beyne işlerlik kazandırıyor. 

Küçük şeylerle de mutlu olabilen insanlardan olmak büyük hayal kırıklıklarını önlüyor. Toplumsal ilişkilerde güven duygusu zedelenmişse toparlanmak pek kolay olmuyor. Eskiler ne güzel demişler: "Sütten ağzı yanan yoğurdu üfleyerek yeme alışkanlığını kazanıyor." Kaygı, kuşku, endişe insanın içini kemirdiğinde kişinin hata yapma katsayısı da artıyor. "Yalan" bir davranış biçimine dönüştüğünde her şey ona göre biçim alıyor. İlk yalan söylenmişse gerçekler pervasızca göz ardı edilebiliyor. 

Olumsuzluklardan güven kaybına uğrayıp sosyal ilişkilerden, yeni insan tanımaktan kaçınmak çözüm değil elbette. İnsan sosyal bir varlık. Yanlış atılan her adım, doğrulara ulaşmada bir başlangıç olabiliyor. Elimizde ölçü aracı olmasa bile kişiler arası mesafeyi iyi  ayarlayabilirsek çok canımız yanmıyor. "Yanlışlıklar doğruyu bulmanıza yardımcı olacaksa varsın olsunlar." anlamında bir deyiş hatırlıyorum. 

Yerinde ve dozunda takdir-teşekkür etmeyi bilirsek, yeri geldiğinde sağlıklı ve gerçekçi eleştiriler yapabilirsek, anlayışlı ve dürüst insanlar olumlu anlamda etkilenirken kötüler de iyi örneklerden ders alabilir mi acaba...? Yaşadığım sürece inandım ki; Dünyanın her yerinde, bilinçli ya da bilinçsiz kötü davranan kişilerin içinde bir yerlerde gizlenmiş, minicik de olsa bir     " iyilik" tohumu da olabilir. O tohumu yeşertmek çok mu zor...?

Makbule ABALI-Eğitimci

26 Eylül 2026 Urla-İzmir-Türkiye





Eylül 21, 2026

UNUTMAK- UNUTABİLMEK- UNUTAMAMAK- UNUTTURMAMAK...

 







Bazen çok eski yılları,

Yaşanmış anları, anıları, insanları,

Kelimeleri, sözcükleri, adları, nesneleri,

Kentleri, sokakları, soluk yüzlü binaları,

Unutmak dağarcığımızdakileri...

Kimi zaman yaş aldıkça, 

Beden ve organlar eskidikçe

Unutmak eski kayıtları,

Silmek bellekten anıları 

Anları, günleri, ayları, yılları...

Bazen bir hastalık, bir kaza, belki soya çekim

Beynin küçülmesi, hücrelerin yenilenmemesi

Hastalıklarla yüz yüze kalmak;

Bunama, demans, Alzheimer, Parkinson

Eskimek, eksilmek küçülmek 

Yılların ardından...

Unutmak; uyumu, sevinci, umudu 

Acıyı, kederi, yası, kaygıyı 

Zamanla, sabırla, ortaklaşa, el ele 

Karanlık bir tünelden aydınlığa 

Yol almak bazen bir arpa boyu...

Unutabilmek geçmişi, zor günleri

El yordamıyla, işaret diliyle

Bazen düşerek, bazen tutunarak

Ya da bastonla, bir ele dayanarak

Umutla, ısrarla, inatla yol aramak... 

Unutabilmek; sil tuşuna basarcasına

İnsanları, yerleri, eşyaları, 

Kokuları, sesleri, görüntüleri...

Ama unutturmamak;

Bir hayat dersi gibi iz bırakanları,

Bellekte, yürekte, gönülde kalanları.

Deneyim kazanmak her yeni yaşla;

Yüzlerde çizgiler, saçlarda aklar çoğalsa 

Kişilik değişse, kimlik kaybolsa da

Bedende kayıplar artsa da 

Unutmamak  

Unutturmamak;

Geçmişteki iyilikleri, güzellikleri,

Değerlileri- değersizlerden 

Doğruları- yalanlardan, 

Gerçekleri- sahtelerden 

Seçerek, ayırt ederek, ayıklayarak

Yitirdiklerimizi anılarla anmak.

Yıllar geçse de 

Yaşananları unutmamak 

Unutturmamak...


Makbule ABALI-Eğitimci 

Urla-İzmir-Türkiye 

Güncelleme: 21 Eylül 2026


                          21 EYLÜL DÜNYA ALZHEİMER GÜNÜ 

Tüm dünyada hassasiyet ve farkındalıkların arttığı, saygı, sevgi, duyarlılık ve paylaşımların çoğaldığı günlerin, yılların özlemiyle...



 








Eylül 19, 2026

ÇOK UZUN BİR GECE (KISA ÖYKÜ)

 


Gerçekle hayal arasında bir köprüdeyim sanki. Kollarımı  oynatamıyorum ama ellerim işliyor, garip. Parmaklarım ve ellerim bir saat düzeniyle çalışıyor. Yazsam sayfalar dolusu yazabilirim. Öyle bir yerdeyim ki ; kâğıt yok, kalem yok, daktilo ya da bilgisayar, hiçbir kayıt cihazı yok. Ama düşünebiliyorum, kurguluyorum.  Ancak göremiyorum, duyamıyorum.  Nasılsa beynim işliyor halâ... 

Günlerin, yılların yorgunluğuyla geç uykuya daldım bu gece de. Sabaha karşı gün henüz ışımamıştı ama. Soğuktan yorganı başıma kadar çektiğimi biliyorum. Cep telefonumu ilâç alarmıyla birlikte kapatmıştım her zamanki gibi. Saatler öncesiydi sanırım. Felâkete saatler kaldığını bilmeden, hissetmeden, birkaç satır bile karalamadan. Oysa yazmayı ne çok severim bilirsin. 

Düşünmek, algılamak, sormak, sorgulamak; Kendime, yakınlarıma, uzaktakilere hatta belki hiç okumayacak olanlara bile. Yazardım, karalardım, tekrar yazardım. İncitmeden, kırmadan, ama gerçekleri hep vurgulayarak. "Dilin kemiği yoktur" sözünü hep aklımda tutarak. Dil yarasının insanı nasıl acıtacağını iyi bilirim. Oysa başka ne yaralar varmış bilmediğimiz, görmediğimiz, yaşamadığımız...

Bak gene ellerim buz kesti. Her zamanki gibi. Yatakta cenin pozisyonunda yatmıştım. Belki doğduğumdan beri bu dünyaya ancak öyle sığabildim, öyle rahat uyuyabildim. Bacaklarım karnıma çekilmiş, ellerim birbirine geçmiş, bir çocuk gibi. Saatler sonra uyurdum belki o zamanlar , ama uyurdum.  Şimdi uykusuz sabahı bekliyorum gün ışıyana değin. Şu anda tepemde küçücük bir delikten bir yıldız görüyorum sadece. Hep aynı yerde duruyor. O da beni görüyor mu acaba? 

Ellerim halâ buz gibi.  Nasıl, nereye yazıyorum bilmiyorum. Ellerim ısınmak istiyor. Parmaklarımı oynatabiliyorum iyi ki. Ayaklarım adeta donmuş gibi, kanı çekilmiş sanki.  Gözlerim kapanıyor, uyumak istiyorum. Dışarıdaki sesler kesilse yeniden dalarım belki. Ölüm de uykuyla mı gelir?  Dudaklarım kupkuru.  Yatarken bir bardak suyu da başucumdaki komodinin üstüne koyardım. Başım nerede bilemiyorum ki. Sadece ellerim var ve beynim sadece onunla ilgili. 

Kitaplarım geliyor aklıma. Altını çizdiğim önemli cümleleri, not aldığım , ayraçları bulamayınca kıvırdığım sayfalarıyla kitaplarım... "Beynim böylesine haksızlık yapmaz" diye düşünüyorum öte yandan. Neden sadece ellerim? Başka hiçbir organla bağlantım yok. Komut yok, uyarı yok.  Gözlerim görmeden bir canlı arıyorum... İnsan arıyorum...

Ellerim ellerini arıyor; tutunacak bir dal gibi, bir ısıtıcı gibi, sakinleştiren,  huzur  veren ellerini.  Görmüyor, duymuyor, algılayamıyorum. Sadece kendi ellerim var. Durmadan yazmak istiyorum.  Yazıyor muyum, sözcükler cümlelere dönüşüyor mu, bilmiyorum... Sayfam tükenmek üzere, ama elimdeki tükenmez kalem tükenmedi henüz. Yazmak istiyorum, hep yazmak, sadece yazmak... Ve sonra, ellerim de işlerliğini yitirirse kalemi senin ellerine bırakmak. 

Her şey bitti, tükendi; Gün bitti, ömür bitti. Ta uzaklarda gördüğüm yıldız da gitti sanırım. Ya bahar...? Ama bahar henüz gelmemişti ki. Yaşanacak daha nice baharlar vardı. Baharı son kez badem ağacının kuru dallarında çiçekler açarken karşılamıştım. Dışarıda fırtına, ayaz vardı.  Yoksa o çiçekler de mi sonsuzluğa uçuştular? Ya insanlar...? Onlar nereye gitti? Onca insan; Yaşlı, genç, çocuklar, bebekler...? Defterlerime sahip çık lütfen. Ne çok defter vardı doldurduğum. Anılar sandığım, fotoğraflarım, her boyda kutularım... Yok olup gittiler mi?

Bu bir rüya mı? Ben rüyalarımı hiç hatırlamam ki. Gerçek ise neden halâ horozlar ötmedi? Bir an düşündüm: Her gece yatmadan önce "İyi geceler, Allah rahatlık versin, kendine dikkat et" demeden yatmazdım.  Bu gece iyi dileklerde bulunmayı mı unuttum yoksa? Böyle zamanlarda her şey bir sinema şeridi gibi akıp geçiyor. Unutuyoruz... Ama unutmak da insanca. Sonra hatırlasak da zaman geçmiş oluyor. Her şeyin bittiği, tükendiği yitik zaman dilimleri bunlar... 

Makbule ABALI- Eğitimci

İzmir-Urla. 2023 

Güncelleme: Eylül 2026 








Eylül 12, 2026

ZİLLER KİMİN İÇİN ÇALIYOR ..?


Yeni bir Eğitim-Öğretim dönemiyle açılan okullarda, ziller de belirli aralıklarla çalmaya başladı. Onca ses arasında zilleri "gerçek anlamda" duyup-farkına varıp, kulak kabartabiliyor muyuz? Eğitim-Öğretimde ziller acı acı çalıyor, çınlıyor; kafamızda, yüreğimizde, beynimizde... Öğretmen, öğrenci, veli, anne-baba, yönetici, vatandaş olarak, ziller aslında hepimizi uyarıyor, düşünmeye yöneltiyor...  

İnsan olarak, duyu organlarımıza haksızlık ediyoruz bazen; belki önyargıyla, belki duygusalca, isteyerek ya da istemeyerek, onların görevlerini tam yapmalarını engelliyoruz. Görülmesi gerekenleri görmüyor, duyulması gerekenleri duymuyor, söylenmesi gerekenleri uygun zamanda, uygun biçimde dile getirmiyoruz. Görmezden, duymazdan geldiğimiz her şey, sonradan daha çok canımızı acıtıyor, karşılığında daha büyük bedeller ödüyoruz. 

Yaşarken öyle durumlarla, kişilerle karşılaşıyoruz ki bazen, gerçekten insanın içi sızlıyor; Çeşitli alanlarda, onca yıllık eğitim-öğretimin ardından, kazanılması gereken bilgi, beceri ve davranışlarda ne büyük eksikler, açıklarla mezunlar vermişiz.  Aslında çeşitli nedenlerle belli yaşlarda kazanılamayan davranışların, sonradan kazanılması da çok kolay olmuyor; gecikmeyi gidermek daha çok emek, çaba ve zaman istiyor. "Öğretmen, öğrenci, anne-baba, ya da yönetici olarak kimler nerede yanlış yaptı, hatalar olduysa, kimlerin payı ne kadardı, nasıl bir özeleştiri uygulandı, sorunun kaynağına, nedenlere inilebildi mi"... Çok yönlü, uzun zamanlı düşünmemiz gerekiyor. 

Aslında ziller hepimiz için çalıyor, hepimizi düşünmeye davet ediyor: Yıllar öncesini düşündüğünüzde; hangi öğretmenlerinizi adıyla hatırlıyorsunuz, kimleri düşünmek sizi rahatlatıyor, o yıllardan ne kadar olumlu-olumsuz izler taşıyorsunuz, o zamanlar bir bilgi ve görgü alışverişinden almaya ne kadar hazırdınız, ne kadar yararlanabildiniz...? Çocukluk veya gençlik döneminde (bilerek ya da bilmeyerek) yanılgılarınız, bugün nelere mal oldu? İyi örneklerden pay almaya hazırken, hangi kötü örneklerden etkilendiniz, ya da siz (uygun yaklaşımlarla)  istemesini mi bilemediniz...? 

Her alanda yaşamı farklı yönleriyle değerlendirdiğimizde; bazen "öğretici", bazen "öğrenici" konumundayız. "Öğrencilik", yalnız okulların dört duvarı arasında oluşan bir eylem değil: Güvenmeyi- güvenmemeyi, inanmayı-inanmamayı, umudu-umutsuzluğu, utanmayı-utanmamayı; acaba ne zaman, nerede, nasıl, hangi koşullarda ve kimlerden öğrendik...? Birbirimizi ne kadar tanıdık, hangi ölçütlerle değerlendirebildik? Sözsüz iletişimin bile geçerli olabileceği durumlarda-hiç iletişim kurmadan-kimleri nasıl incittik? Asıl olan "Hayat Okulunda" kendimizi ne kadar eğitebildik, hangi konularda "geçersiz not" aldık? 

Ziller içimizi titretiyor, bizi uyarıyor mu, yoksa duymazlıktan mı geliyoruz? Acaba işimize gelmeyen hangi durumlarda-iğneyi önce kendimize batırmadan- karşımızdakine çuvaldızı kullandık? Dakikaların değerini bilmezden gelip, saatleri, günleri, yılları nasıl acımasızca kaybettik. Gelişmiş ülkelerde zaman o denli önemliyken biz "yitirilmiş zamanlar ülkesi" olmayı nasıl başardık...(!) Doğru zamanda, doğru insanları bulabilmek için nasıl bir çabamız oldu, ne kadar yararlanabildik, kimleri onayladık, kimleri reddettik, kimleri damgaladık, "tanımadık-görmedik-duymadık-söylemedik"... 



Ne yazık yıllardır, çalan zilleri hiç duyamayanlar ya da duyuramadıklarımız da oldu... Okuma çağında: Okulda olması gerekirken; ovalarda, tarlalarda, atölyelerde, evlerde, başka işlerle uğraşan, hiç çocuk ve genç sayılmayanlar da vardı aramızda... Nice "Küçük Adam" zil seslerine bu yıl da çok uzak kaldılar; başka seslerin içinde sanki kayboldular, çalan zilleri hep "paydos zili" olarak algıladılar...

Severek, benimseyerek sürdürülen her iş, her meslek, kişiye değer kazandırıyor, topluma artı değer olarak geri dönüyor. Gönül rahatlığıyla, "yapmam gerekenleri yaptım" diyebilmek, her meslekte, ama asıl eğitimde çok önemli. Öğretmen olmak; dünyanın en zor ama en zevkli uğraşılarından biri... 

Bir öğretmen: öğrencilerinin yüreğini köreltmeden; görmeyi, anlamayı, dinlemeyi, düşünmeyi, yerinde konuşmayı, adil olmayı, uygun biçimde hakkını savunmayı, insana saygıyı kazandırabiliyorsa, kişiliği ve davranışlarıyla örnek olabiliyorsa başarıya da daha  kolay ulaşıyor. Bilgi açığı sonradan da tamamlanabiliyor, ancak kişilik oluşumu, kimlik kazanma uzun zaman alıyor, ruhsal zedelenmeler yaratıyor.


Eğitimde ödüller kadar caydırıcılar da önemli kuşkusuz: Hoşgörüsüzlük kadar aşırı hoşgörü de zararlı; zamanında kurallar öğretilmemiş, benimsetilmemişse, sonradan karşılaşılan yasaklar -cezalar, zamansız öfke patlamalarına neden olabiliyor. Her konuda; özgüvenli, cesaretli olma, haksızlıklara karşı çıkma, ancak "insan duyarlılığında" kabul görebilir. Kendisiyle ve çevresiyle barışık olan insan, bedensel güce, şiddete  başvurmaksızın, daha etkili olabilecek başka çözüm yolları arayabiliyor.  


 Öğretmenler, bazı durumlarda tüm çabalarına rağmen-çeşitli nedenlerle- bazı öğrencilerine ulaşamayabilirler de. Öğretmen olmak tabii ki her şeyi bilmeye yetmiyor;  yanılgıları açıklamak, gerektiğinde özür dileyebilmek , kişinin değerini düşürmez, saygınlığını artırır. Bilgeliğin özünde; sevgi, alçakgönüllülük, adil olabilme, bağışlama, hoşgörü var. Keşke öfkeye yenik düşmeden, zamanında mantık-duygu dengesi kurulabilse...Yüzyıllar öncesinden Konfüçyüs ne güzel sesleniyor: "Bilmediğini bilenin arkasından gidin. Bilmediğini bilmeyeni uyandırın. Bilmediğini bilene öğretin. Bilmediğini bilmeyenden kaçın." 


Her konumda alınan diplomanın derecesi, büyüklüğü, sayısı, her zaman kişinin "adam" olmasına yetmiyor. Deneyim, birikim, etkileşim, paylaşım, ve en önemlisi zaman, diplomayı zenginleştiriyor, ya da değer kaybettiriyor...Her yıl okullar açılıp ziller yeniden çaldığında:  Bir öğretmenin, insan yetiştirme uğraşı verenlerin yüreği çarpıyorsa, duygulanıp düşünüyorsa, çözümler üretebiliyorsa; iyi şeyler, güzellikler sürecek demektir.
   
Sadece eğitim kurumlarımızdan değil, "hayat okulundan" da yeterli bir diploma alabilen İNSAN sayısını artırabilsek; daha umutlu, daha güvenli bir ülke olabilir miydik acaba? Ziller çalarken; zaman çok geçmeden, keşke hepimiz kulak kabartıp duyabilsek, kendimize düşeni yapabilsek... 


NOT. Bu yazımı 27.09.2010 yılından önce bir Eğitim-Öğretim Kurumunda çalışırken yazmış daha sonra Blogda  yayınlamıştım.  Yıl 2024...
Emekli bir eğitimci olmama rağmen ; Her Eğitim-Öğretim Yılının başlangıcında okullarda ziller yeniden çalarken halâ büyük heyecan duyuyor, karışık duygular yaşıyorum.
Ve yıl: 2026 
 
2026-2027 EĞİTİM-ÖĞRETİM YILI KUTLU OLSUN. 

Çağdaş bilimlerin ışığında çocuklarımız-gençlerimiz,  öğretmenlerimiz ve anne babalar için, toplum için sağlıklı-mutlu-verimli, Ülkemiz için örnek başarılarla dolu bir yıl olsun. 

Makbule ABALI -Eğitimci
12 Eylül 2026 Urla-İzmir

























Eylül 09, 2026

DOYASIYA YAŞAMAK... YORUMLARLA YAŞAM...

 

Hayat ince ayrıntılarla, iniş çıkışlarla devam ediyor. Bu aralar "Günlük" tarzında yazmayı düşünüyorum. Böylesi daha kolay, daha rahatlatıcı olacak. Yazamadığım günler huzursuz oluyorum. Yazmak, içimde, kafamda birikenleri sözcüklerle buluşturmak, sonra onları bir yazıda, bir öyküde, bir deneme ya da bir şiirde dile getirmek... Anlatmak istediğim o kadar çok şey var ki, içtenlikle söylemek isterim, bitiremeyeceğimden korkuyorum...

Yaşayanlar bilir, bilenler anlar; Yazmak, insanın ta içinden gelen bir dürtü gibi. O dürtü kişiyi uyardığı sürece insanın farkındalığı artıyor, duyarlılığı yükseliyor, çevresini gören gözler, duyan kulaklarla izlemeye başlıyor. Hayatı sindirerek yaşıyor, kendinizi daha enerjik ve zinde hissediyorsunuz.

Her yaş için, her zaman, her koşulda, akıl-beden ve ruh sağlığı değişmez önceliğimiz. Sağlık fire vermeye başladığında hayatın akışı da değişiyor. Uyarılara kulak vermezseniz, gerekli önlemleri almazsanız düzeniniz altüst olabiliyor. Sağlıkla ilgili paylaşımları önemsiyorum. "Damdan düşenin halinden anlamak gibi..." İki gündür doktor kontrollerimiz vardı. Günlük alışkanlıklarımızı biraz ağır çekimde sürdürdük.

Son yazımdaki yorumlara hemen yanıt  veremeyişim bu yüzdendir. Yorum sayfamı buraya aktarmak istedim. Sağlık öykülerimizi daha sonraki yazılarımda paylaşacağım. Yorumların hemen altına WhatsApp'tan  bir öğrencimin yorumunu da haksızlık olmasın diye eklemeyi düşündüm.

"Çok değerli Dostlar; 

Bilgisayarımda yazımın (Yaşama Sevinci) altında 11 tane yorum, iki gündür yazılmak için benden yanıt bekliyor. Duygular sözcüklere dökülerek öyle güzel dile getirilmiş ki, her birini okurken içim titredi. Bazen tebessüm ettim, bazen düşündüm, bazen gözlerim uzaklara dalıp gitti.

Her zaman söylerim, yazarım; Yorumlar bir paylaşımın güçlü tamamlayıcıları, yazıyı bütünleştiren öğeler.. Her yorum değerli benim için. Yeni bir paylaşımın motivasyon kaynakları, yazanı yeniden hayal dünyasında gezdiren, yazmaya iteleyen gizil güçler...
Hepinize sonsuz teşekkürler. Bu kez her zaman yaptığım gibi tek tek yanıtlayamadım. İki gündür doktor kontrollerim vardı. Gün 24 saat, akreple yelkovanın hızına yetişemedim, bağışlayın.
Gözlerimi zaman zaman dinlendirmem gerekiyor.
Yürekten sevgilerimi ileterek esenlikler diliyorum."

Makbule ABALI-Eğitimci

9 Eylül 2026 Urla-İzmir


 "Cümleler doğrudur şayet sen doğru isen, doğruluk hiçbir zaman bulunmaz, sen eğri isen." Yunus Emre



Eylül 07, 2026

YAŞAMA SEVİNCİ

 


Yaşamı sona erecekmiş gibi görünen bir canlının yeniden dünyaya dönüşüne tanıklık etmek... Harika bir duygu. O süreci izlemek insanı düşündürüyor, duygulandırıyor, deneyim kazandırıyor. Tüm canlılar için bu olay düşünülebilir. Biz bir kaplumbağada tanık olduk. Bilirsiniz çocuklar tosbağa da derler.

Evimizin önündeki küçük bahçemizde yetişen her bitki türünü özenle yetiştirmeye, büyütmeye çalışıyoruz. Onlardan birinin sararması, yaprak dökmesi ya da kuruması beni üzüyor. Bu kez de öyle oldu. Güzel kokusuyla mutluluk saçan bir çiçeğimiz hastalandı. Dallarında, yapraklarında beyaz tozlar oluştu. Komşumuz Emin Bey'e danışınca bahçe pompasıyla bir karışım püskürttü. "10dakika bu havayı teneffüs etmeyin." dedi. 

10 dakika sonra bahçeye çıktığımızda bir sürprizle karşılaştık; Taşların üzerinde, koltukların hemen yanında kocaman bir kaplumbağa, başı dışarıda, biraz şaşırmış bir halde duruyordu. Kaplumbağaların çok uzun yıllar yaşadıklarını biliyorum. Çocukken tavşanla kaplumbağanın öyküleri anlatıldığında kaplumbağanın kazanmasına ne çok sevinirdik. Bazı haylaz çocuklar kaplumbağayı ters çevirdiklerinde çok üzüldüğümüzü de hatırlıyorum.

Göçebe insanlar gibi, evi sırtında bir kaplumbağa, başı dışarıda, hareket etmeden etrafı seyrediyordu. Çiçek ilacından biraz sarsılmış gibiydi. Eşi ya da çocukları var mıydı, bahçede neyle besleniyordu? Zihnimde pek çok soru oluşmuştu. Komşum, idealist bir anaokulu Öğretmeni Seniha Hanım'a seslendim.  Sınıfı için günlerdir materyaller hazırladığını biliyordum. Bazı sınıflar Eğitim-Öğretim Yılına uyum için bir hafta önceden başlıyorlar. 

Kaplumbağayı birlikte gözledik, fotoğraflar çektik. Kaplumbağa korkuyla ya da tedirgin olarak başını hiç içeri çekmedi. Belki o da bizi izledi. Bir süre sonra sessizce, yavaş adımlarla yanımızdan ayrıldı. Bahçede sanırım semizotlarıyla besleniyordu. Aloa vera bitkisi de çekici gelmiş olabilir. Öğrenmeye çalışacağım. Bahçenin bazı köşelerine yemesi için küçük sebze parçacıkları bırakmayı düşündüm.

Ancak bir kez daha anladım ki; sevgi tüm canlılar için koruyucu, kollayıcı, yönlendirici bir duygu. Zarar vermediğiniz sürece bir barınak veya yer bulabilen, karnını doyuran her canlı özgürce yaşamına devam edebiliyor. Küçük yaşlardan itibaren çocuklara, çevresindeki canlıları koruma davranışı kazandırılabilirse, yarınlarda daha güzel bir dünyada soluk alınabileceğine inanıyorum.

Makbule ABALI-Eğitimci

7 Eylül 2026 Urla-İzmir







Eylül 01, 2026

YAŞAR KEMAL'İN DİZELERİYLE... DÜNYA BARIŞ GÜNÜ

 


HANNA'YA ŞİİRLER

Dört bulut salıverdim gökyüzüne 

Gökyüzünün en yücesine, ucuna

Biri turuncu, biri yeşil, biri al, birisi apak

Dört bulut yolladım gökyüzünün en ucuna 


Dört top ışıktan, koskocaman

Turuncusuna sevgi yükledim

Yeşiline dostluk 

Arkadaşlık yükledim alına arkadaşlık 

Apak buluta barış yükledim,


Ne kadar çok özlemişsek barışı o kadar çok

Gidin dedim bulutlarım yeryüzünün üstüne 

Yağın dedim bulutlarım yeryüzüne,

Yağmadık hiçbir yer bırakmayın, hiçbir yer, hiçbir yer 


Ama hiçbir yer, hiçbir yürek, hiçbir göz, hiçbir kulak 

Hiçbir ova, hiçbir çiçek bırakmayın

Her yere, her yere, her yere yağın

Yağın ha yağın,

Yağın ha yağın, yağın ha yağın

Yağın ha yağın, ha yağın

Yağın insan yüreklerine 

Yaşar KEMAL (1923-2015) 

1 Eylül Dünya Barış Günü Kutlu Olsun. M. Abalı





Ağustos 26, 2026

MUTLULUK VE ENERJİ KAYNAKLARIMIZ...


İnsanız, bazen yaşantımızda ılımlı, tatlı bir bahar esintisi varken birden  bir kasırga altüst eder yaşamı. Her yer, her şey altüst olur. Sadece zihniniz değil, ruhsal ve bedensel yapınız incinir, bazen çaresiz ve tükenmiş hissedersiniz kendinizi. Ancak hiçbir şey sonsuza kadar sürmez. Bir mucize değildir elbette beklenen, hatta hiçbir beklentinizin olmadığı bir anda bir motivasyon kaynağı beliriverir. Bir tutam mutluluk sunar size, enerji yüklenirsiniz yeniden. Kendinizi daha güçlü, daha yetkin hissedersiniz...

Kişiye ve kişiliklere, sosyal ve çevresel uyaranlara göre değişmekle birlikte peri değneği dokunmuşçasına yaşamı düzenleyen sınırsız enerji kaynağı vardır. Yüzünüzde gülücükler oluşturan, kalbinizi ferahlatan, gözlerinizde ışıltılar yaratan yüzlerce, binlerce mutluluk kaynağı. Bunun ille de para daha çok para olması gerekmez. Elbette insanca bir yaşam için , ihtiyaçlarınızı gidermek için para zorunludur. Ama parayla satın alamayacağınız ne çok şey vardır,

Özgürlük gibi, sağlık gibi, sevgi, vefa, merhamet gibi her zaman özlemini duyduğumuz duyguları, duygulanımları bize yaşatan, varlığımızı kanıtlayan insanlarla karşılaştığımızda büyük mutluluk duymamız olağandır. Küçük şeylerle mutlu olmayı bilen insanların çok büyük beklentileri olmuyor. Onlar sadece bedelini ödedikleri şeylerin değeri bilinsin ve korunsun istiyorlar. Haklı oldukları konularda anlayış ve farkındalık, duyarlılık bekliyorlar. Sadece güzel ülkemizde değil, dünyanın her yerinde, her yöresinde değişmez bir beklenti ve anlayıştır bu.


Gün olur, çok sevdiğiniz bir dost gelir çok uzaklardan; Sanki mutluluk ve enerji taşımıştır dağarcığında. Birlikte bir demet adaçayı, bir makrome nazarlık, doğanın armağanı yusyuvarlak bir taş (pergelle çizilmiş gibi )Hepsi dünyaya bedel...  Adaçayıyla tütsü bile yakılır o gün. Evimize  uğuruyla, bereketiyle gelmiştir o güzel dost.
"İnsan konuşan canlıdır." sözü boşuna değil. Bir akrabamız "Yıllardır suskunum, konuşmaya hasret kaldım, dilim şişti adeta." derdi. 





Aldığım enerjiyle ertesi gün bir kasa domatesi-20 kilo- kurutmalık ve yemeklik sos olarak hazırladım. Ruhsal olarak kendinizi iyi hissettiğiniz günlerde yorgunluğunuzu hissetmiyorsunuz bile.


Paylaşımı seven bir başka dost, ellerine batan dikenlere rağmen topladığı Hint incirleriyle çıkagelir bir başka gün. İncirler dikenli bir yaprak üzerinde sunulmuştur. "Eldeki dikenlerin acısını zeytinyağı alır" der dostumuz. "Acıyı bal eylemek" midir bu güzel davranış?



Anılar canlanır zihninizde; Adana'da buzlar içinde satılır bu incirler. Yapraklarına benzetme yapılarak Tahta inciri de denir. Özellikle sindirim ve boşaltım sistemi için çok yararlı olduğu söylenir.








Çiçekleri çok seven her insan onlara özenle bakar. Kurursa üzülür, canlanırsa sevinir. 
Güller sonbahardan önce açmaz denirken bir bakarsınız hiç umulmadık bir zamanda bir tomurcuk vermiş. Günlerce yumurta kabukları ve çay sularıyla beslemeniz iyi sonuç vermiştir. 
Emek ve çaba karşılığı alınan her güzel sonuç insanı mutlu eder.





Begonvil bir dönem tamamen kuruyup solmuştu. Bazı dallarını budama, sulama hiç yararlı olmadı. İnsanlar gibi diğer canlılar da incinip kırılabiliyor, küsebiliyor diye düşünürken begonvil sürpriz yaptı. Mutsuzluğumuzu mutluluğa çevirdi. 




İnsan hayatında gün güne, an an'a uymuyor. Her şey sonsuz bir hızla değişebiliyor. Mutluluğa doyamadan mutsuzluk, ya da en karamsar anınızda bir müjde gibi hayatınızı aydınlatan bir olayla karşı karşıya kalmak mümkün. Güzellikler, iyilikler, incelikler eksilmesin dünyamızdan...

Makbule ABALI-Eğitimci
26 Ağustos 2026 Urla-İzmir


Ağustos 22, 2026

OKUR-YAZAR OLMAK

"Yetişkinler için okuma-yazma kursları" ya da daha güzel deyişle "Haydi ana-kız okula"... Bu duyuruları zaman zaman panolarda gördüğümüzde aynı anda iki duyguyu birlikte yaşarız; sevinç ve hüzün, mutluluk ve keder, coşku ve iç burukluğu... "Güzel, ama neden yıllar sonra, neden bu kadar gecikmeli" diye düşünmeden edemez insan. Ve bu kurslar belirli zaman aralıklarıyla hep açılır, öğrencisi hiç bitmez.
 
Bu durumda çocuk veya çocuklar okulda "öğrenci" iken, evde "öğretmen" rolünü üstlenecekler, annelerinin ödevlerine de yardımcı olacaklardır. Anneleri otobüse binerken kimselere sormayacaktır artık, hastane koridorlarında poliklinik ararken zorluk çekmeyecektir, hatta ona sorulduğunda cevap verebilecektir. Daha azimli olanlar belki yola devam edecek, dışardan okul bitirme sınavlarına katılmayı deneyecektir. 

Kendini geliştirmek-yenilemek-hayata ayak uydurmak adına gerçekten ne güzel, sevindirici, mutluluk verici... Ancak neden bu kurslara katılanların neredeyse tamamı kadındır... Zamanında okula gidemeyen erkekler askerlikte "okur-yazar" belgesi almışlardır. Kadınlar yıllar sonra o gecikmeyi telafi edebilirler ancak.
 
"Okur-yazar olmak" her ülkede aynı şekilde anlaşılıp, yorumlanabilir mi acaba? Okumak; okuduğunu anlamak, algılamak, yorum ve kıyaslamalar yapabilmek, anlam katabilmek... Yazmak;  düşüncelerini sembollerle anlatmak, fikirlerini anlaşılır kılmak, iletişim sağlayabilmek... 

Bir zamanlar okullarımızda Türkçe, Edebiyat derslerinde sözlü ve yazılı kompozisyon çok önemliydi. Ödev hazırlamak ayrı bir zaman ve emek isterdi. Önemli yazarlardan kitap özetleri çıkarmak için kitabı mutlaka okumak, yorumlayıp aktarabilmek gerekirdi. Basmakalıp hazır ödev kitaplarından kopya etme ya da internet sayfalarından her aradığımızı bulma lüksü yoktu. Günümüzde özel günlerde mesaj gönderme bile standartlaştı. Belli modeller arasından seçip yollamak sizin beğeninize kalmış. Kolay yoldan gitmek isterken, yaratıcılık da yok oluyor. 

Sınavlarda Türkçe sorularında en çok zorluk çekilen bölüm "paragraf soruları". Çünkü paragraf soruları; okumayı, anlamayı, yorum yapabilmeyi, sorgulamayı gerektiriyor. Analiz ve sentez yapabilmeyi zorunlu kılıyor. "Yazım yanlışları" ikinci başarısızlık alanı. Bilgiyi depolamak önemsendiğinden ayrıntılar atlanıyor. Sınavlarda, seçenekler çerçevesinde ne kadar "doğru cevap" varsa o denli başarılı sayılıyor çocuk ve gençler. Oysa, hayat boyu gördüğünü-duyduğunu-okuduğunu doğru anlayıp yorumlamakla sürüyor her şey. 

Yorgun insanlar dünyasında okumak yazmaktan çok, dinlemek-izlemek tercih ediliyor belki de. Kıraathaneden çok kahve deyişi o yüzden yaygın. İstanbul'da 300 civarında kütüphane olduğu bilgisi veriliyor. İstatistikler her şeyi açıklamıyor elbette, doluluk oranlarını da bilmek istiyor insan. Bazı yörelerde okul kütüphaneleri ihtiyaç nedeniyle ek dersliklere dönüştürülüyor. 

Ders kitaplarının dışında da kitap okuyan, okumayı-yazmayı benimseyen gençleri görmek nasıl da mutlu ediyor insanı. Bazı anne babalar çocuklarının kitap sevmediğinden yakınırlar. Zorla, sevmeden, örnek görmeden bir şeye kolay kolay başlamaz ki çocuklar. Alışmamışsa, doğum gününde verilen bir kitap bile mutsuz edebilir bir çocuğu...

İnternet ortamının dışında kitapları görmek, dokunmak, karıştırmak farklı bir duygu elbette. Bazen kitap almaya maddi güç yetmese de, büyük kentlerde "sahaflar", küçük kentlerde ise "eski kitap alım-satım dükkanları" vardır. Asıl oralarda gerçek kitap kokusunu duyar, kitaplarla iç içe geçmiş yaşamların farkına varırsınız. Sizin elinizde tuttuğunuz kitabı, zamanında bir başkası da okumuş, küçük notlar almış, duygularını aktarmıştır. Yıllar öncesine, insandan insana yeniden bir köprü kurulur adeta... 
Okullarımızda ilköğretimin ilk yılında yıl sonunda, çocukların okumayı öğrenmiş olmalarını kutlamak amacıyla "okuma bayramı" düzenlenir. Kitaplarla, okuma ve yazmayla ilgili barışıklık, keşke o yıllardaki güzellikle sürse hep. 

Özellikle ilk gençlikte düşünceleri günlüklere ya da küçük kağıtlara yazmaktan hoşlanır gençler. Teşvik edilerek yönlendirilseler zamanla daha da geliştirebilirler yazma tutkularını. Onların içlerindeki coşkuyu, enerjiyi, yaşama tutunma arzusunu yeteneklerine uygun biçimde yönlendirebilsek...

 Günümüzde en yoksul evlerde bile televizyon, çok önemli bir iletişim aracı. çoluk-çocuk, genç-yaşlı üç saatlik dizilerde kendini buluyor, ekrandaki hayatın türlü çeşitli yönlerini ta içinde yaşıyor adeta. Geçim kaygısı, aldatmalar, aile içi şiddet, korku ya da kahramanlık öyküleri... Hayat dizilere, diziler hayata yansıyor;"7 yaş üstü, 18 yaş üstü, korku-şiddet içerir..." deyişleri bile çok dikkate alınamıyor. Okumaya-yazmaya hiç zaman yok...

Televizyon ve radyolarda zaten sayısı çok az olan kültür-sanat programlarının, yarışmaların izleyicisi diğer programlardan düşük. Tiyatro sanatçılarının oyun ve yorumuyla, "arkası yarın"larla biterdi eski radyo programları. Şimdiki diziler "az sonra" ile devam ediyor ve hafta içi tekrarlarla hiç bitmiyor. Dizinin adını ve oyuncularını bilenler, eserin yazarını, kitaplarını hiç tanımıyorlar, ekranlarda sorulan sorulara verilen cevaplar insanın içini acıtıyor. 

Görsel ve işitsel olarak bir şeyi anlamaya çalışmak önemli elbette. Ama okumak-yazmak daha kalıcı, insanın kendisiyle baş başa kalmasını, içsel yolculuklar yapmasını da sağlıyor. Yazmak zaman ve emek istiyor, ilgi ve çaba gerektiriyor. Her konuda yazım kuralları uygun ve yerinde kullanılmazsa, düşüncelerin aktarımı da yanlış anlaşılabiliyor. Özellikle çocuk ve gençlerin okumayı-yazmayı bir tutku olarak benimsemeleri, sürdürmeleri geleceğe yapılabilecek ne büyük bir yatırımdır. Kendine güvenmeyi, seçici olmayı, insana sevgi ve saygı duymayı, kendinden başkalarının da olduğu bir dünyada yaşadığının bilincinde olmayı ancak öyle öğrenebilecektir yeni kuşaklar.

"Okumak" konusunda ünlü şair-yazar Goethe şöyle diyor: "Okumayı öğrenmek sanatların en gücüdür. Hayatımın seksen yılını bu işe verdim, gene de kendimden memnun  değilim." Tüm uzun ve zor yollar; önce yol gösterme ile başlayıp, gönülden destek verenlerle, cesaretle sürdürülmez mi? Her insanın özünde kabul görmek, onaylanmak vardır. Ama özellikle bu durum gençlerde daha ağır basar. Okulda duyarlı bir öğretmenin öğrencilerini yönlendirmesi ve yüreklendirmesiyle nice gizli yetenek ortaya çıkarılabilir.

 Bazen bir panele, bir kitap fuarına katılabilmek, bir şiir ya da kompozisyon yarışması, bir öykü denemesi... Sonuçta hepsi bir beyin jimnastiğinin başlangıcı değil midir...?
Gerçek anlamda "okur-yazar" olmak, zor ve uzun bir süreç elbette. Ancak toplum olarak bunu geliştirmeye öylesine ihtiyacımız var ki. Kuşaklar arası ya da insandan insana "sağlıklı iletişim", böylece daha sağlıklı bir yol izleyebilir belki...

Makbule ABALI-Eğitimci
6.01.2011 Mersin

Güncelleme: 22.08.2026 
İzmir-Urla