Sayfalar

Temmuz 22, 2026

GEÇMİŞE MEKTUPLAR-8

 

BİR ATAMA ÖYKÜSÜ-BAŞKA BİR KENTE GÖÇ-1

Beklemediğiniz bir anda başka bir ilde görevlendirildiğinizi duyduğunuz anda önce şaşırır, sonra neyi nasıl, ne zaman yapacağınızı düşünmeye başlarsınız. Bir plan dahilinde yolunuzu belirlemek önemlidir elbette. 1982 yılının Mart ayında babamı kaybettik. Mersinden hafta sonları Adana'ya annemi ziyarete gidiyorduk. Aynı yılın Ağustos ayında eşimin Mersin'den rotasyonla Burdur İline atama yazısını aldık. İlköğretim müfettişlerine 4 yıldan sonra yer değiştirme uygulanıyordu. Burdur'un deprem bölgesinde küçük bir il olduğunu, Antalya'ya yakınlığını biliyorduk sadece.

Burdur'da kiralık ev aramaya başladığımızda birkaç şeyi dikkate almak zorundaydık. Evimiz Milli Eğitim Müdürlüğüne yakın olmalıydı. 3.5 yaşındaki kızım, ilin tek anaokuluna Kız Meslek Lisesinde devam edecekti. Burdur kışları soğuk geçerdi, kaloriferli bir ev, tercihimiz olurdu. Benim atanacağım okul eve ve kızımın okuluna çok uzak olmamalıydı. Eşim ilköğretim müfettişi olarak haftanın belirli günleri evde olmayabilirdi. sonuçta tüm isteklerimiz karşılanmasa da Meydanda parkın kenarında 2+1 sobalı bir ev kiralandı. Bazı eşyalar Mersin'de bir depoya kondu, kafamızda büyük bir sorular yumağı ile Ağustos ayının ortasında Burdur'a taşındık..

Burdur tipik bir Anadolu kentiydi. İki ana caddesi, bir Yüksekokulu, iki genel  lisesi, iki meslek lisesi olan küçük bir il. Dört katın üstünde ev yoktu. Bedelli Askerlik uygulaması olan Tugayı meşhurdu. Tugayda 1 aylık bedelli askerlik görevini yaparken, hafta sonları izinli çıkıp evimizde kalan, yakınlarımızın çocukları, torunları çok konuğumuz olmuştur. Burdur'da bizi şaşırtan sayıda fotoğrafçı vardı. Lokantası boldu. Okur yazar oranı yüksekti. Sınavlara hazırlık dershaneleri yoktu, ancak özel ders veren öğretmenler vardı.

Burdur'da çok güzel yıllarımız oldu, çok güzel insanlar tanıdık, çok güzel anılar biriktirdik, Hayatın içinde hüzün olmaz mı? Orada kaldığımız 9 yıl içinde elbette kaygılarımız, sıkıntı ve üzüntülerimiz de oldu. Cumhuriyet Lisesi'ne Rehber Öğretmen olarak atanmam geç oldu. Yeni mezun bir öğretmen gibi heyecanla, umutla yeni görev yerime gittiğimde ilk hayal kırıklığımı da yaşadım. Bilinmeyen bir yabancıydım. Benden önceki erkek Rehber Öğretmen çok kötü bir izlenim bırakmıştı. Bana verilecek bir oda bile yoktu. Öğretmenler odasında oturabilirdim. Günlerce öğretmenler odasında oturdum. İlk ayın sonunda gözlerimden yaşlar akarak eşime aynen şöyle dediğimi hatırlıyorum; "Ben bu ayın maaşın hak etmedim, almak istemiyorum." 

Zamanla her şey değişebiliyor. Yeter ki insan pes etmesin, inandığı değerler doğrultusunda çaba harcayarak çalışsın. İki yıl sonra Eğitim Yüksekokulu öğretim görevlisi sınavını kazanarak okulumdan ayrılırken buruk ayrılıyordum. Ama geride, telefonlu, koltuk ve kanepesiyle döşenmiş bir Rehberlik odası bırakıyordum. Rehberlik Servisi çalışmalarıyla Bakanlık Müfettişlerinden teşekkür, İl Milli Eğitim Müdürlüğünden takdir almıştım. Okul Müdürümüz Mehmet Çelik'i ve değerli öğretmen arkadaşlarımı saygıyla anıyorum.

Küçük evimizde geçirdiğimiz iki yıl çok kolay geçmedi elbette. Çevremize uyum sağlamıştık. Ancak eşim Teftiş Kurulu Başkanı olarak yoğun çalışıyor, toplantılar yapıyor, grup arkadaşlarıyla birlikte köy okullarını ziyaret ediyordu. Haftanın 3 günü evde olmadığı zamanlar çoktu. Pazara gitme, çocuğu okula bırakma, tam gün çalışma ve ev düzeni, günlük işler... O yıl tüm yurtta bir soğuk dalgası yaşanmıştı. Balkonu yıkadığımda buz tuttuğunu, kurutmaya çalıştığım kazakların kollarının korkuluk gibi kaldığını hatırlarım. Soba yakmayı öğreninceye kadar epey kibrit ve çıra harcamışımdır. Yanan sobanın üzerinde ekmek ısıtmak, çay yapmak, sonuçta  işin ödülü olurdu. 

Burdur Pazarı ve becerikli satıcı kadınlar unutamadıklarımızdandır. Erkekler çok az olurdu. Kadınlar genellikle ziynet eşyalarını takmış olarak pazarda satış yaparlardı. Altının ucuz olduğu yıllardı. Sebze ya da meyveyi tarttıktan sonra "Bu da benim ikramım" diyerek ayrıca torbaya ekleme yaparlardı. Terazinin düzenini yanıltmaya çalışan esnafı görünce hep Burdurlu kadınlar gelir aklıma, sevgiyle anarım. Dünyanın neresinde-hangi ülkesinde olursa olsun, dürüstlük, güler yüz. saygı ve nezaket kişiye ve yaptığı işe değer kazandırıyor. Güven duyduğunuz insanla yaptığınız ilk alışverişin mutlaka devamı da geliyor. 

Yazmaya başlayınca kolay kolay sonlandıramıyorsunuz. Oysa anlatmak istediğim başka anılara haksızlık olacak. Bugün 1. bölüm deyip, devamını yarın sürdürsem, hoşgörünüze ve sabrınıza, anlayışınıza güveniyorum. Geçmişe Mektuplar yazarken kısacık yazamıyorsunuz. İçinizden bir ses kısaltmaların dozunda ve kararında olmasını istiyor.  "Yarınlar hayatımızdan neler getirip neler götürecek acaba...?" diye düşünmeye başlıyor insan. Her yarın, bugünlerden geleceğe yeni bir adım, yeni bir yol alış.

Makbule ABALI-Eğitimci

22 Temmuz 2026 İzmir-Urla





Temmuz 18, 2026

GEÇMİŞE MEKTUPLAR-7 YENİ BİR EVE TAŞINMAK

 

YENİ BİR EVE TAŞINMAK... 

Çocuklukta her taşınma biraz merak, biraz kuşku, biraz da hüzün yüklüdür. Bir bilinmezler dünyasına yolculuk yapılacaktır. Kimler komşunuz olacak, kimlerle görüşülecektir? Yakın çevrede neler bulunacaktır? Okul değişimi söz konusu olduğunda ; yeni okul, yeni öğretmen ya da öğretmenler, yeni arkadaşlar... Haklı olarak hep merak konusudur. 

Adana'da Büyük saate yakın, tarihi evimizden, babamın annemi ve bizleri düşünerek yaptırdığı bağımsız, tek katlı. bahçeli, villa tarzındaki evimize, bir eylül öncesi, okullar açılmadan taşındık. O yıllarda çevremizde çok ev yoktu. Vali Konağı ve Stadyum yakındı. Yarbaşı Karakoluna çok yakındık. Kısa zamanda o semt de yerleşim alanı haline geldi. Yan tarafımıza Güney Sanayi Fabrikası Lojmanı yapıldı. Bir süre sonra Öğretmenler Kooperatifi tek katlı öğretmen evleri yaptı. Semtimiz kısa zamanda değişti, şehrin uzağındaki yerimiz değer kazandı. 

Adana sıcaklarına karşı bir önlem olarak yüksek tavanlı, 3 geniş balkonlu, 4 oda 1 büyük salonlu evimiz ilk gidişimizde bize saray gibi gelmişti. Babam da annem de o yıllarda çalışıyorlardı. Babam, ceza davaları dışındaki davalara giriyor, annem dikiş dikerek terzilik yapıyordu. Bir oda annemin atölyesi olarak düzenlendi. O ev nişanlara, düğünlere tanıklık etti, çok kişiyi ağırladı. 

Annem işlerinden ötürü ev gezmelerine, günlere gitmezdi. İyi bir ev sahibi, iyi bir dinleyici idi. Gelenler huzur bulduklarını söylerlerdi. Büyük masada mutlaka yemekli misafir olurdu. Dayanışmayı, paylaşmayı biz çocuklukta öğrendik. Aşçı olarak çalıştığı evlerden bir huzursuzluk nedeniyle ayrılan Havva Teyze'nin valiz yerine kullandığı paketleriyle ilk geldiği yer bizim ev olurdu. Bir süre sonra yeni bir iş yeri bulur, taşınırdı. Neden bilmem okul dönüşü buram buram poğaça kokusunu alır, ama onun izni olmadan yiyemezdik. 

Salon ve misafir odası (aynı zamanda yatak odası olarak kullanılırdı.) bizim ölçülerimize göre çok büyüktü. O yıllarda Adana İncirlik Hava Üssünde çalışan Amerikalılar  şehrin güvenli bölgelerinde ev kiralarlar, memleketlerine dönerken de büyük eşyalarını satarlardı. Onlardan alınmış iki büyük gaz sobası, salon ve misafir odasına kurulmuştu. Tutumlu babamın onayladığı zamanlarda gaz sobaları çalışırdı.

Önde, yanda ve arkada uzanan bahçe, biz çocukların en sevdiği yerdi. Babam arkaya demirden büyük salıncaklar yaptırmıştı. Büyük küçük herkes binerdi. Babamın hemşerisi Kıbrıslı Ülfet Amca ara sıra gelip bahçe bakımını yapardı. Bahçede her ağaçtan birkaç tane vardı. Muz, zeytin, nar, portakal, mandalina, turunç, limon ve annemin balkonlardaki çiçeklerine ek olarak her çeşit çiçek. Okul dönüşü orada yediğim portakalların tadını başka hiçbir yerde bulamadım. 

Bahçenin bir köşesinde bir tavuk kümesi bile vardı. Eşelenen tavuk yumurtalarından her gün yağda iki yumurta yiyen küçük kardeşim Hakkı, Denizli'de geçirdiği iki yıllık askerlik süresinin sonunda Burdur'a bizi ziyarete gelirken sorduğum "Ne yemek yapayım istersin? " soruma "Sadece az tereyağında 2 yumurta." diyerek beni şaşırtmıştı. Çocukluktaki tatlar, kokular, beğeniler, hayat boyu geçerliliğini koruyor.

Geçmiş yıllarda bizi en mutlu eden şeylerden biri de bahçenin bir yerinde babamın "Çamaşırlık" olarak yaptırdığı, içinde taş ocak bulunan bir kulübe idi. En güzel evcilik oyunları, en verimli kitap okumalar, en güzel söyleşilerin yeri, o küçük kulübe olmuştur. Orada düzenlediğim kitaplık bize ve kardeşlerime, onların arkadaşlarına  ilk okuma sevgisini ve kitap arkadaşlığını kazandırmıştır diye düşünürüm. 

Eski bir Adanalı olarak şimdilerde Adana'ya gitsem çok yabancılık çekerim sanıyorum. Pek çok kentimizde olduğu gibi orada da portakal bahçeleri kesilip yerlerine çok katlı binalar, alışveriş merkezleri, gökdelenler dikilmiş. Eski Öğretmen evleri yıkılıp çok katlı binalar haline dönüşmüş. Ekonomik güçlükler, yakıt sıkıntıları da insanları değişime yönlendirdi. O çevrede direnip, en son yapıma verilen ev bizim bahçeli güzel evimiz oldu. 

Çalışma hayatının içinde hepimiz ayrı bir şehirdeydik. Evin girişinde güney kentlerimizin simgesi iki görkemli palmiye ağacı vardı. Onlardan minik palmiyeler yetiştirildi. Sonra onlar da büyüdüler. Ev yıkılırken anneme karşı binada bir ev kiralanmıştı. Tüm çalışmalara tanık olmuş. Telefondaki sesini hiç unutmadım;  "Ah Makbulüm, Neron gibi bütün ağaçları yakıyorlar..." diyordu. Nerede olursa olsun, ağaçlar kesilirken içi yananları çok çok iyi anlıyorum.

Makbule ABALI-Eğitimci 

18 Temmuz 2026 İzmir-Urla




Temmuz 15, 2026

GEÇMİŞE MEKTUPLAR - 6

 

TORTU BIRAKAN ANILAR 

"Geçmişe Mektuplar" etkinliği Bloglar arası bir etkinlik olarak29 Haziran'da başlayıp 24 Temmuz'sa sona ermek üzere başlamıştı. Yazın bu sıcak günlerinde yine yayla anılarımızdan söz etmek istiyorum. 

Yaylaların temiz havası ve doğal ortamında gün erken başlar, erken biter. Günün yorgunluğuyla akşamları erken yatılır. Kaç saat uyursanız uyuyun. uykunuzu almış olarak dinç bir şekilde uyanırsınız. Tertemiz kokuları solursunuz, sanayileşmenin getirdiği kötü kokular yoktur çevrenizde. Yaylalarda burnunuza gelebilecek en güzel koku, odun ateşinde sacda pişirilen ekmek kokusudur.

Bürücekteki yayla evimizin yan tarafına babam, annem için  bir taş fırın yaptırmıştı. Zaman zaman o fırından mis gibi kokular yükselirdi. Cevizli ekmekler, vanilyalı, tarçınlı kurabiyeler, kıymalı, peynirli börekler. Çocuklar o tür atıştırmalıklara bayılırlar. Bence taş bir binaya "Yuva" denmesi için o evde yaşayan birilerinin varlığının kanıtlanması, kokuların duyulması gerekiyor. Taş fırında pişen o ürünlerin lezzetini hiçbir şeye değişmem. 

Çocuklar her zaman komşulardan gelen yemekleri iştahla yerler. Eskiden "Komşu hakkı" denen bir şey vardı. Az ya da çok komşulara da birer tabak çocuklarla gönderilirdi. Giden tabak boş dönmez, içine mutlaka bir şeyler eklenirdi. Komşulardan gelen bir zeytin salatasını hatırlarım, taze kekik, nane, yeşil soğan, domates, sarımsak, zeytinyağı eklenmesiyle yapılmış , tadı damağınızda kalacak bir zeytin salatası. En basit yemeği bile sevginizi katarak  daha lezzetli hale getirmek mümkün.

Yayla kadınları, kısıtlı imkânlar içinde akıllarını ve becerilerini kullanarak harika sofralar düzenlerlerdi. Kalori değerlerini hesaplamadan, otlarla, tahılları buluşturarak ne lezzetli yemekler çıkarırlar. O sofraları dayanılmaz kılan; tertemiz yayla havasında topluca, iştahla kaşık sallamak mıydı, sohbetlerin güzelliği miydi, bilinmez. Eşimin doğum yeri Arslanköy'de de, Toros Yaylalarında da,konuk olduğumuz Karadeniz Yaylalarında da hep aynı tadı bulmuşumdur. 

Makbule ABALI 

15 Temmuz 2026 Urla- İzmir







Temmuz 13, 2026

GEÇMİŞE MEKTUPLAR-5

DERS SEÇİMLERİMİZ

Her seçim kişiye özgüdür. Karar vermekte zorlanırsınız bazen. Seçenekler arasında kalmış ve sonucu bulamamış gibi bir duygu kaplar içinizi. Doğru ya da yanlışı bulmak gibi iki seçenekli değildir konu. Bazen geleceğinizi düşünür, yeniden karar değiştirirsiniz. Yol gösteren, öneriler sunan bir yakınınız veya işin uzmanı bir kişi yoksa yanınızda, karar vermek daha da zorlaşır.

"Eğitimde Ders Seçimi" , "Seçmeli Dersler" konusundan söz etmek istiyorum. Okullu olduğumuz dönemlerde ortaokulda yabancı dil seçme vardı. İngilizce, Almanca, Fransızca  dillerinden birini velinizle birlikte seçerdiniz. Ya da okul yönetimi kadrolu öğretmen sayısına göre  öğrencileri yönlendirirdi. Hiç istemediği halde Fransızca ya da Almancaya yönlendirilmiş , başarısızlığa uğramış ne çok öğrenci olmuştur. Seçmeli ders, "zorunlu seçmeli" ders haline dönüşmemelidir.

Okul seçimlerinin bazen hayal kırıklığı yarattığı da gözlenmiştir. 5 yaşında okula başlama, el yazısıyla okuma yazma öğrenimine başlama uygulamaları neyse ki çok uzun zamanlı olmadı. Ancak o çocuklar çok zorluklar yaşadılar, bocaladılar. "Kredili Sistem" uygulaması başladığında gençlerin yetenek ve ilgilerine göre seçimler yapılacağını öğrenip mutlu olmuştuk. Ancak kredili sistem tam anlaşılamadan, verimli uygulamalar yapılamadan sona erdi. 

Ders seçimi, okul seçimi, meslek seçimi hepsi birbiriyle bağlantılı. Seçimlerin bireylerin hayatında neler  kazandırıp neler kaybettirdiğini ancak yaşayan bilir. Seçimler denince bir iç acısı hissetmem, ders seçimlerinde yaşadığım sıkıntılar nedeniyledir. Öğretmenlerin öğrencilerini çok yönlü tanıyıp değerlendirmesi ve yönlendirmesinin çok önemli olduğuna inanıyorum. 

Bizim kuşak o yıllarda orta 3. sınıfta yıl sonunda bütün derslerden bir yeterlilik sınavına girer, diplomayı sınav sonuçlarına göre alırdı. Tüm derslerden yeniden hazırlanmak gerçekten zordu. Ama diplomaya hak kazanmak gerekiyordu.  Lise girişlerinde seçmeli derslerde karar verirken çok zorlandım. 

Lisede resim, müzik. beden eğitimi derslerinden hangisini seçecektim? Qrtaokulda Beden Eğitimi dersinde çok başarılı değildim. Hatta takla atamadığım için bütünlemeye kalmıştım. Hayatım boyunca takla atamadım. O yıllarda bütünlemeye kalmak vardı. Onurluydum, kimsenin de rica ederek not yükseltmesini istemedim. Günlerce evde takla atma egzersizleri yaptığımı hatırlıyorum. 

Sanata, desen çalışmalarına çok yatkınlığım vardı. Ancak resim öğretmenimiz Mine Hanımın resmi seçenlerin Güzel Sanatlar Akademisine gitmeyi düşünmeleri gibi bir beklentisi vardı.  Adana Kız Lisesinde müzik derslerine Reisicumhur Senfoni Orkestrası'nda ayrılıp gelen bir müzisyen girecekti. Çok zor bir seçimdi. İlk yıl resmi sonra karar değiştirerek beden eğitimini seçmeli ders olarak seçtim.

Şimdi düşünüyorum da; ailece sanat olaylarını izlerdik. Babam esas mesleğinin dışında büyük yağlıboya tablolar yapardı. Çam kütüklerinin üzerine desenler çizerdi. Annemin diktiği gelinlikler, giysiler sanat eseri olarak adlandırılırdı. Ağabeyim İdil Biret, Leyla Gencer hayranıydı. İtalyan aryalarından ezberler, bizlere müzik ziyafeti çekerdi. Sıdıka Ablamız Türk Sanat Müziğinden parçalar seslendirirdi. Kız kardeşim Emel yıllar sonra Resim Öğretmeni olacaktı. 

Öğretmenlerin öğrencilerindeki gizil güçleri fark ederek yönlendirmeleri eğitimin özü. Çekingen ve utangaç bir çocuktum. Heyecanlıydım, ön planda olmayı sevmezdim. Beden Eğitimi derslerinde yıl boyu 19 Mayıs gösterilerine hazırlanırdık. Stadyumda tüm liselerin katıldığı gösteriler çok görkemli olurdu. Kurdelelerle, toplarla, çemberlerle yaptığımız etkinliklerden hep tam puan almışımdır. 

Ancak ters , düz takla atmayı, kasadan atlamayı hayatım boyunca beceremedim. O hareketler ayrı bir maharet ve beceri istiyor. Ata binebilmeyi çok isterdim. Ritmik jimnastik gösterilerini hayranlıkla izliyorum. Sanatın her dalıyla ilgileniyorum. Yeteneklerin keşfedilip belirlenmesi, gençleri motive etmek, cesaretlendirmek, başarmanın hazzını tattırmak... Bazı TV. programlarında öyle güzel başarı öyküleri dinliyorum ki, gençler adına seviniyorum, umutlanıyorum. 

Makbule ABALI-Eğitimci

13 Temmuz 2026 Türkiye





Temmuz 11, 2026

3 ŞAİR, 3 ŞİİR - ŞİİR DİLİYLE

 

HÂLÂ KOYNUMDA RESMİN 

Sımsıcak konuşurdun konuşunca

ırmak gibi rüzgâr gibi konuşurdun

yayla kokuşlu çiçekler açardı sanki

çiğdemler güller mor menevşeler açardı

sımsıcak konuşurdun konuşunca

Hâlâ koynumda resmin 


Dağları anlatırdın ve dostluğu 

bir ceylan gibi sekerdi kelimeler 

sesini duymasam çölleşirdi dünya

dağlar yarılır ırmaklar kururdu

bulutlar çökerdi yüreğime 

Hâlâ koynumda resmin 

.........................

Ahmet TELLİ 

D: 2 Aralık 1946  Ö: 10 Temmuz 2026



YALNIZLIK 

Karanlığın insanı delirten bir ihtişamı vardır

Yıldızlar, aydınlık fikirler gibi

Tavanda salkım salkım 

Bu gece dağ başları kadar yalnızım

Çiçekler damlıyor gecenin parmaklarından,

Dudaklarımda eski bir mektep türküsü

Karanlıkta sana doğru uzanmış ellerim,

Gözlerim gözlerini arıyor durmadan;

Nerdesin? 

Attila İLHAN 

D: 15 Haziran 1925 Ö: 10Ekim 2005

AKIL GÖZÜ 

Seni bulmaktan önce aramak isterim.

Seni sevmekten önce anlamak isterim.

Seni bir yaşam boyu bitirmek değil de,

Sana hep, hep yeniden başlamak isterim.

Özdemir ASAF

D: 11Haziran 1923 Ö: 28 Ocak 1981



Şiirin; evrensel sevgi, duygu ve hoşgörü diliyle seslenen ünlü şairlerimizi rahmet, saygı ve özlemle anıyoruz.

Makbule ABALI

11Temmuz 2026-Türkiye


Temmuz 08, 2026

GEÇMİŞE MEKTUPLAR-4

 

HAYATIN İÇİNDEN KARELER:

1- BİR DOĞUM

Toroslarda bir yayla. 50'li yılların ilk yarısı. Çukurova'nın sarı sıcağından bunalan orta direk aileler yazın yaylaya çıkıyorlar. Kışları sert elbette ama yazları nefes aldıran bir serinliği var. Her şey doğallığını koruyor Çevre görkemli çam ağaçlarıyla kaplı. Çamın her çeşidi var. Çam ağaçlarından yayılan nefes açıcı ferah kokunun rahatlatıcı bir etkisi var.  Sabahları kuşlar korosu, ağaçların arasından serenat yapıyor. Diğer zamanlarda sessizliğin sesini dinliyorsunuz adeta. 

Otoban henüz gündemde değil. Dağların arasından, bazen asfalt, bazen toprak yollardan geçerek ulaşıyorsunuz buraya. Bürücek Yaylasında doğanın tam içindesiniz. Uygarlık deyince teknoloji harikası lüks evler ,akıllı binalar aranıyorsa  o yıllarda burada 3 katlı ev bile yok. Adanalı zenginlerin birkaç evi geniş sofalı çatılı evler. Ve derme çatma barakalar, ahşap, taş, kârgir evler var. Yaklaşık bir saat uzaklıkta Pozantı Kasabası var. İstanbul'a kadar uzanan demiryolunda kara trenler çalışıyor. Anadolu'dan Yenice'de aktarmayla İstanbul'a uzanan bir gurbet yolculuğu yapılabiliyor.

Adana -Bürücek arasında belli saatlerde çalışan eski otobüsler var. Ulaşımı onlar sağlıyor. Meydanda bir kahve, iki bakkal, bir kasap, bir erkek berberi, bir fırın, bir ayakkabı tamircisi, bir hırdavatçı-tamirci var. Manyetolu telefonların çalıştığı bir postane bile var. Çarşının hemen kenarında içme suyu alınabilen bir kaynak su var. Kenarları korumaya alınmış şırıl şırıl akan su sesi insanda rahatlama yaratıyor.

Çarşıdan yukarı doğru çıkılınca karşınıza taşlı bir yokuş geliyor. Tepede sağa döndüğünüzde karşınıza 3 ev çıkıyor. Solda iki katlı taş örme bir ev. 7 çocuklu Asiye Hanımlar. Köşe başında bir baraka, içinde babaanne ve iki torunu oturuyor.  Ve az ilerde küçük bir yayla evi. Altı taş üstü ahşap, iki katlı. Alt katta 2 oda, mutfak, banyo.  Üst katta bir yatak odası, bir geniş balkon.  Tam bir yayla evi. Alt katta sofada bir çam ağacının büyümesi engellenmemiş, üst kat balkonunda tam ortada bir yer açılarak çam ağacı büyümeye devam etmiş. Sere serpe uzayan özgür bir çam ağacı. Görüntü muhteşem.

Yıllar önce bu evde, Ağustos ayının ikinci günü, sabah vakti yayla kuşları öterken bir doğum gerçekleşti. Kuş seslerine bir bebeğin ağıt sesleri karıştı. İşinin ehli bir ebe, bir kız çocuğunun dünyaya gelmesine yardımcı oldu. Miyase Emel kondu bebeğin adı. Yayla  evinde yaşayan diğer çocuklar gün boyu tüm hazırlıklara tanık oldular. Kazanda su kaynatıldı, steril bezler, pamuklar hazırlandı. Yayla ebesinin araç gereci çantasındaydı.

Olağanüstü bir gündü o gün. Çocuklar böyle günlere bayılırlar. Gün boyu yapılan hazırlıklar o günün farklı bir gün olacağını vurguluyordu. Sabah erken uyandılar. Alt kattaki odalardan biri hazırlanmıştı. İzin almadılar ama doğum odasının ahşap duvarında birkaç tomruk deliğini hemen fark ettiler. Delikler minicikti ama içeriyi görmeye engel değildi. Sıdıka, Makbule, Rasime 3 çocuk, 6 çift göz deliklere göre ayarlandı. Henüz hiçbir şey görülmüyor, sadece sesler duyuluyordu. 

Heyecan doruk yapmışken içerdekiler gülüşmeleri duydular.  Hemen önlem alındı, delikler kapatıldı. Çocuklar doğum olayına tanık olamadılar ama sabahın sessizliğinde bir bebeğin ilk ağlayışını duydular. Güneş yeni bir güne doğarken, hayatın içinde yeni bir gün başlıyordu. Umutlu, aydınlık, yepyeni bir gün. Ve  anne karnından dünyamıza katılan temizliğin, masumiyetin simgesi bir bebek. 

Hoş geldin Bebek... Hoş geldin yeni kardeş... Yuvamıza umut, mutluluk, bereket getirdin... 

Makbule ABALI- Eğitimci

8 Temmuz 2026 





                                Emel Yanar doğduğu evin önünde (Fotoğraf-Murat İnceler)


Temmuz 05, 2026

GEÇMİŞE MEKTUPLAR-3

 



Yaşamın ta içinden, derinlemesine yazmaya başladığınızda bir durgunluk çöküyor üstünüze. İnsanın kendinden söz etmesi zor. Sınırlarınız, korunaklarınız var. Hele hayat boyu daha çok dinleyici olduysanız hemen yer değiştiremiyorsunuz. Ne çok kişinin sırrını paylaşmışımdır. Anne babalarının bilmediği sorunlarını dinlemişimdir gençlerin. Bazen gözyaşları eşlik etmiştir anlatılara. Beden dilinden, gözlerden, mimiklerden anlarsınız, anlamaya çalışırsınız ruhsal kaygıları, derinlerdeki yaraları.

Güvenmek, inanmak ne kadar önemlidir teke tek görüşmelerde. Sırdaşınız, dert ortağınız var mıydı yaşantınızda? Benim vardı, kaybettim. Hayatta yapayalnız hissediyorsunuz kendinizi o zaman. Kanadı kırık kuşlar gibi. Bastonunu kaybetmiş bir âma gibi. Tutunacak bir dal bulamadığınızda yolunuzu yordamınızı şaşırabiliyorsunuz bir süre.

Belki günümüz ekonomik koşullarında  değil ama, kalabalık aile içinde olmak güzeldir. Paylaşmayı, tutumlu olmayı, sevgiyi, dostluğu içinize sindirirsiniz. Çocukluk ve gençlik yıllarımda "Küçük Ev" dizisi çok sevilirdi. "Küçük Kadınlar" romanı ve filmi de unutamadıklarımdandır. İlk gençlikte roman karakterleriyle özdeşleşmek adettendir. Kitaptaki büyük kardeş rolü bana uygundu. Ama gerçek hayatta benden 1.5 yaş küçük kardeşim Rasime can yoldaşım, sırdaşım en güzel oyun arkadaşımdı. 

Çocukluk oyunları çocukların iç dünyasını, umut ve beklentilerini ne güzel açığa çıkarır. Evcilik oyunlarımızda Rasime hep doktor olmak isterdi. Oyunun kahramanı ben değilsem,  hastası ben olurdum. Evdeki küçük araçlar doktorluk malzemesi olarak kullanılırdı. Okullarımızdaki aşı günlerinde korkusuz oluşumuz o oyunlar sayesindedir. Yıllar sonra İstanbul, Çapa Tıp Fakültesinden gerçek doktor olarak mezun olmasında çocukluk hayallerinin rolü vardır mutlaka. 

Çocukluk hayalleri sonsuza dek uzanır. Masumdur, tertemizdir, maddi ilişkiler, çıkarlardan uzaktır. Bazen hayalle gerçek birbirine o kadar yakındır ki, rüyalar gibi şaşırtır insanı, ya da hayal kırıklığına uğratır. Kimileri bu duruma kader ağlarını örüyor dese de, büyük ölçüde insan, hayatının tuğlalarını kendi eliyle yerleştiriyor. Temelin sağlam ya da dayanıksız olmasında bizim de payımız var. Nedenlere, nasıllara yanıt aramak anlamsız. Mantık duyguya yenik düşüyor bazen.

Çocuklukta oyun oynarken sadece "bugün, o an" yaşanıyor. Geleceği planlamak ya da gerçekleştirmek olayların gidişatına bağlı. O yıllarda oyun arkadaşımın, 48 yaşında kötü bir hastalığa yakalanacağı ve tam 2 yıl sonra 50 yaşında bu dünyaya veda edeceği hiç aklıma gelir miydi? Çevresindeki herkese belli bir yaş döneminde mutlaka mamografi çektirmeyi öneren bir doktor, çalışma koşulları içinde kendini o denli ihmal edebilir mi...? İnsan sevdiklerine hastalığı kolay kolay konduramıyor. Ben de onu, hep neşeli, her an espri yapan, cıvıl cıvıl, girdiği ortama neşe saçan biri olarak hatırlıyorum.

Yıllar nasıl da aktı geçti. Kızı Zeren annesinin yolunda çok başarılı bir tıp doktoru olarak yaşamını sürdürüyor. Annesi gibi alçak gönüllülüğünü hiç kaybetmeden, Hipokrat yeminine sadık , insana saygılı, hümanist genç bir profesör oldu. Rahatsızlıklarımızda ilk danıştığımız, 24 saat yanıt vermeye hazır, sabırlı bir aile hekimimiz. Çalışma saatlerinde görevine engel olmamak için çok titiz davranmakla birlikte, kayda değer ilginç olaylar yaşanabiliyor. Çok acil bir durumda gece arayınca geri dönüşü biraz gecikmişti. Sonra aradı, uluslararası bir kongre için dünyanın bir ucundaydı, ancak gene de sorumuz cevaplandı. Çok iyi biliyorum ki, bu tavır onda içselleşmiş, nitelikli karakterinin bir parçası olmuş artık...

Her zaman öyle içten diliyorum ki; Dünyanın neresinde olursa olsun, iyilerin, iyiliklerin farkında olalım, takdir ve teşekkürümüzü ihmal etmeyelim. Olumsuzlukları uygun bir dille uyaralım. Kırmayalım, kırılmayalım. İnsanların tahammül sınırını aşmayalım. Kin ve öfke ekildiğinde bir gün mutlaka bir biçimde patlama yaratabiliyor. Dengeli, ölçülü davranışlar zamana yenik düşmeyecektir. 

Makbule ABALI-Eğitimci 

5 Temmuz 2026 İzmir-Urla.



                                                  Müzeyyen Anne, çocukları Rasime ve Makbule ile.


Doktor Rasime Barış, çocukları Zeren ve Baran ile.







Temmuz 03, 2026

GEÇMİŞE MEKTUPLAR-2

 


Dünyanın neresinde olursak olalım, bir insan ömrü keşke'ler, iyi ki'ler, nedenler, nasıllarla dopdolu. Geçmişin izleri en berrak şekliyle geceleri uykuya geçmeden, zihnin dingin halinde ortaya çıkıyor. Düşünceler birbirini çağrıştırıyor. Bazı anılar kişiyi uykusuz bırakabiliyor. Anılar silsilesinin içinde dalıp giderseniz, ertesi güne yorgun ve güçsüz , bazen mutlu, bazen mutsuz uyanırsınız. 

Geçen hafta okullar tatile girdiğinden beri yollarda, parklarda, hatta hastanelerde daha çok çocuk görür olduk. Çocukları görünce gözlerim aydınlanıyor. Onlar da sevgi halesini hissediyorlar galiba. Önce bakışıyor sonra en kısa biçimde, birkaç sözcükle konuşmaya başlıyoruz. Bilinmeyen bir yabancıya karşı anneler önce biraz tedirgin, sonra onlar da katılıyorlar mini sohbete.

Bir dinlenme anında, iç sesime yöneldiğim zaman, okula ilk başlangıç günüm geliyor aklıma. Heyecanlı, yüreği kıpır kıpır iki örgü saçları, kocaman kurdeleleri, beyaz yakasıyla küçük bir kız var anılarda. Annem ya da babamın elinden tutarak okulumun ilk gününe katılmak istiyorum ben. Ama hayır, karar alınmış. Ankara'dan gelen eski bir dost, Başöğretmen Arif Mutlu beni götürecek ilk gün. Öğretmenimle tanıştıracak. Annem babam ondan hayranlık ve saygıyla söz ediyorlar.

Adana'da evimize çok yakın 29 Ekim İlkokulu var. Ona gitmeyeceğim Tepebağ Mahallesinde Namık Kemal İlkokuluna kaydım yapılmış. Arif Öğretmen elimden tutuyor, küçücük elim onun ellerinin içinde adeta kaybolmuş. Titrediğimin farkında mı acaba diye düşünüyorum. Okulumda yeni sınıfımın olduğu sıraya giriyorum. Yeni bir heyecan dalgası sarıyor bedenimi. Öğretmenim erkek!

O ana kadar erkek öğretmen olduğunu hiç düşünmemişim. Bütün öğretmenler kadındır diye biliyorum ben. Zamanla her şeyi kabulleniyor insan. Çocuk ruhuna sevgi egemen. Öğretmenim çok çok iyi. Günler geçtikçe onu çok seviyor ve benimsiyorum.

 Yıllar sonra nikâh davetiyeme Başöğretmen Arif Mutlu'nun, titrek bir el yazısıyla gönderdiği kısacık kutlama mektubunu gözümden yaşlar akarak okuyorum. Yılların ardından biz büyümüşüz, onlar yaşlanmış. Sisli bir anılar silsilesinden bakıyoruz yılların ötesine. Eğitime gönül verenleri, emek harcayanları saygı ve rahmetle anıyorum.

Makbule ABALI-Eğitimci

3 Temmuz 2026 İzmir-Urla





 


Temmuz 01, 2026

GEÇMİŞE MEKTUPLAR-1

 Yıllar nasıl da ardı ardına geçti. Sadece dönüp arkamıza baktığımızda değil, derin derin düşünmeye başladığımızda daha iyi fark ediyoruz. Yaş aldıkça eskiyen yıllar, anılar daha belirgin olmaya başlıyor. yakın geçmiş unutulurken uzak geçmiş "Beni bir kez daha yaşayın." diyor sanki. Hayal meyal hatırlanan adlar, silik bir biçimde canlanan simalar ve yaşanmış onca olay ve durum.

Beyin nasıl depoluyor yüzlerce belgeyi, görüntüyü, sesleri, kokuları, renkleri, bir ömür yaşanmışlığı...? Bizler; 50'li, yıllarda çocukluğunu, 60'lı 70'li yıllarda gençliğini yaşayan bireyler "Nostalji" sözcüğünü çok severiz. O sözcüğün içinde buram buram sevgi vardır, dostluk, arkadaşlık vardır, merhamet, iyi niyet, empati, adalet duygusu , güven vardır. 

İletişim insan hayatında ne kadar önemlidir. Bizim kuşak dostlukları yoğun yaşadı. Cep telefonları yoktu, mektuplar uzun yazılırdı, bazen sayfalarca, bıkmadan, usanmadan. Meramını anlatmak, anlaşılmak önemliydi. 29 Haziran'da bloglar arasında yeni bir iletişim bağı kuruldu. Projenin yaratıcısı, Mindmills  Blog sahibi Neslihan arkadaşımız. 29 Haziran -24 Temmuz arasında geçmişe mektuplar yazarak yüzleşeceğiz. İsteyen her konuda yazabiliyor.  Mektup yazmayı çok seven, nostaljiye düşkün bir kişi olarak bir günlük gecikmeyle bu etkinliğe katılmak istiyorum. 

Son yazımda hastalıklardan daha sonra söz edeceğimi belirtmiştim. Bu bir ay içinde ele alabilirim. Hastalıklar benim yumuşak yanım. Kendim ya da bir başkası. Çok kapsamlı "Nasılsınız?" sorusuna alacağım yanıttan hep ürkerim, tedirgin olurum. "Ne var ne yok?" sorusu da öyle değil midir? Eskilerin "Bir vur bin ah işit kâseden" dedikleri gibi.

 Bu etkinlikte yazılarımızı istediğimiz sıklıkta yazabileceğiz. Bu esneklik çok hoşuma gitti. Bazen gün 25 saat olsa yetişemeyeceğimi düşünüyorum. Hayatı ağır çekimde bir "Engelli" olarak sürdürmek, pek kolay değil. (Yaşlılık da bir engelli olma hali, biliyorsunuz. 

Hayatı kesin çizgilerle ayırmak mümkün değil. Dünden söz ederken bugünle kıyaslamalar yapabiliyor insan. Ya da bugünden yarınlara, geleceğe sıçramalar yapılabilir.  Geçmişi düşünürken bazı anlar çok net hatırlansa da, bazı  anlar sisli bir perdenin ardından gözleniyor. İnsan kendini korumaya alıyor, çok olumsuz bazı anılar hiç hatırlanmayabiliyor. Bilinçaltı koruyucu bir sığınak gibi. Unutmak istediklerimizi saklayan bir eski zaman barınağı. 

"Hastalık bir çeşit ruhsal mutluluktur" diyor bir düşünür. Sevdiklerimizle aramızdaki bağı güçlendirir, bizi onlara yaklaştırır. Zor bir günde okula gitmek istemeyen çocukların bahanesi, karın ağrıları, bulantılar değil midir? Şair Can Yücel "Hayatta Ben En Çok Babamı Sevdim" adlı şiirinde çocukluk hastalığını ne güzel dile getirir. "Sevinçten uçardım hasta oldum mu/ 40'ı geçerse ateş, çağırırlar İstanbul'a" Psikosomatik hastalıkların ( Ruhsal nedenlere bağlı bedensel hastalıklar) kökeninde endişe ve kaygılarımız. korku ve sıkıntılarımız yatar. 

Geçmişe ilk mektubum bir tanıtım amaçlıydı. Ay içinde yazacağım diğer mektuplar genelden özele inecek. Yıllar öncesinde aileme, sevdiklerime yazdığım mektuplar gibi çok uzun olmamasına dikkat edeceğim. Ancak yorumları dahi kısa yazamayan biri bunu nasıl yapar bilemiyorum. Değerli yazarımız Oktay Akbal'ın sözü kulaklarımda; "Yazmak yaşamak..." 

Makbule ABALI

1 Temmuz 2026





Haziran 28, 2026

BİTKİLER DİLE GELSE...

 Bitirdiğimiz hafta sağlık sorunlarımızla ilgili olarak çok yoğun günler yaşandı. Hafta bitti, sorunlar henüz çözüme ulaşmadı. Ancak ünlü düşünür Mevlana'nın sözüne kulak vermek gerek. "bugün yeni şeyler söylemek lâzım." Sağlıkla ilgili gözlem ve farkındalıklarımızı da uygun zamanda paylaşmak istiyorum. Yaşananlar, yaşamdan izler olarak kalmalı, anlatılmalı, aktarılmalı...

Evimizin önündeki küçük bahçemizdeki gözlemlerimizi, farkındalıklarımızı aktarmak istedim bugün. İnsanlar gibi, hayvanlar gibi bitkilerin de duyarlı olduklarına inanıyorum. İlgilenilmezse çiçekler açmıyor, küsüyor adeta ya da tam tersine kurumuş bir çiçek coşkuyla yeniden canlanıyor, tomurcuklarıyla hayat buluyor. Kaktüsler yerlerini sevmezse, havadan, ortamdan etkilenirse yılda bir kez bile açmıyor.


İnsanlar basit nedenlerle, kökenine inmeden sorunları büyütüyor, anlamadan, dinlemeden, konuşmadan yıllarca kırgın ve küskün kalabiliyorlar. Bitkilerden, ağaçlardan, çiçeklerden ders alınabilse, savaşlardan barışa, kavgalardan uzlaşılara geçmek mümkün olurdu. Dünyaya kara gözlüklerle bakanlara biraz aydınlık gerek.

Bahçenin köşesindeki zeytin ağacı kendisine uzanan mavi yasemini adeta kucaklamış. Yasemin de zeytinin gölgesine sarılmış, uzayıp gidiyor. Hıdırellezde coşkuyla açan güller bir duraklama dönemine girdiler.  geçen gün tek bir tomurcuk görünce nasıl mutlu oldum. Zamanı gelince açacaklar eminim. Sularını ve sevgiyi eksik etmiyorum.


Maydanoz tohumu ektiğim yerden semizotu çıkınca çok şaşırdım. Toprakta semizotu baskınmış dediler. Arada tek tük cılız maydanozlar da var. Ama öyle az ki. Semizotundan izin alabilirlerse onlar da kendini gösterecek Nanelerin coşkusunu fark edince belki onlar da hayata katılacak. İyi örnekler bereketi arttırıyor. İyi toprak, güneş ve su bitkilerin hayat kaynağı. Tıpkı insanlar gibi...


 Kaktüsler farklıdır. Diş görünümleri ne kadar ürkütücü olsalar da bilinmeyen nice özellikleri vardır. tıpkı dış görünümüyle çekinilen asabi, huysuz bilinen insanlar gibi iyi tanımadan karar vermemek gerekir. Büyük kaktüs köşemizin dışında mini kaktüslerimiz var Çaydanlıklara, fincanlara bulduğum her uygun kaba ekmişimdir. Eldivensiz ektiğim halde hiç canımı acıtmamışlardır.






Bahçenin arka köşesinde krallığını sürdüren büyük zakkum ağacında bu yıl budama uygulandı. Su da verince yeniden bembeyaz çiçekleriyle sanki beni de unutmayın dedi. Görünümü harika. Mersin'de  sokaklarda, cadde kenarlarında boy gösteren zakkum burada biraz farklı. İlaç sanayiinde kullanılan bir bitki o da. Yarar- zarar meselesi. Dilinden anlarsanız o da hizmette kusur etmiyor.



Doğada her şey öyle düzenli bir işleyiş içinde ki Yeter ki biraz araştırıp farkındalığımızı kullanalım, duyarlı davranalım. Bitkiler, ağaçlar, çiçekler de insanlar  gibi duyalım, dillerinden anlayalım diye bekliyorlar. "Sev beni, seveyim seni" diye haykırıyorlar adeta.  Anlamakla, anlamaya çalışmakla dünya daha güzel, daha yaşanabilir olacak... 

Makbule ABALI- Eğitimci 

28 Haziran 2026 Urla- İzmir





Makbule- Ahmet Abalı 



Not: Son fotoğraf- Mersin Aslanköy'den toplanmış kır çiçekleri. Nedret Şen Öğretmenimize teşekkürler.