16 Eki 2021

SARI KELEBEK

 Dün bir güzel düş gördüm;

Sarı bir kelebek,

Çiçekten çiçeğe uçuyordu

İncecik kanatlarıyla;

Narin, nazik, naif

Tıpkı bazı insanlar gibi kırılgan

Doğada bir renk, bir parıltı,

Zarif hareketlerle,

Tutmak istemedim

Kısacık ömründe,

İncitmek, kırmak, ürkütmek,

Kıyamadım, yakalamadım

Uçurdum özgürlüğe, 

Uçurdum uzak diyarlara...

Makbule ABALI

Görsel; İnternetten


11 Eki 2021

BİR VARMIŞ BİR YOKMUŞ...(Bir mim: Küçükken etkilendiğimiz masal ve öyküler)DÜNYA KIZ ÇOCUKLARI GÜNÜ



Bazen düşünürüm, neden "Bir varmış bir yokmuş" diye başlar masallar? Anlatılanların gerçek olmadığını vurgulamak için mi? Oysa çocukluk çağında tüm masallarda bir gerçek payı bulur çocuklar. Öyle olmasa anlatılanlarla dinlediklerinden öylesine keyif alırlar mıydı.

Hangi çocuk masalı sevmez ki? Gerçekle hayal dünyası arasındaki o ince çizgiyi aşıp düşler alemine adım atmak... Sihirli bir dünya güçlü kılar insanı, gücüne güç katar, imkansızı mümkün kılar. 

Düşündükçe çocukluktaki mutluluk kaynaklarımız masal ve öyküleri nasıl da hatırlıyor insan... 4-12 yaşlar arasında çocuklar masallara daha düşkün oluyorlar.
Sevdiğim, etkilendiğim ne çok masal vardı. Şimdi düşünüyorum da hepsi bir iz bırakmış: Pinokyo, kibritçi kız, iki inatçı keçi, kül kedisi... 

Pinokyonun yalan söyleyince uzayan burnu, adeta benim de burnumu kaşındırır, hiç yalan söylememeye
 özen gösterirdim. Kibritçi kızın soğuktan morarmış ellerini hatırladıkça ellerimin uyuştuğunu çok iyi bilirim.
La Fontaine Hikayelerini hem evde dinledim, hem ilkokulda kitaplardan okuduk.

Tavşanla kaplumbağanın öyküsünde ben her zaman kaplumbağadan yana oldum.  İki inatçı keçinin neden o kadar inatçı olduklarını bir türlü anlayamadım. 
İnsanlara uyrlandığında ne çok ders çıkarılabilir. Kül kedisi gibi öykülerin çocuklara anlatılmasından yana değilim. İnsanlar öylesine kötü olabilir mi, birbirlerine eziyet edebilir mi diye ne çok düşünmüşümdür. Herhalde o zamanki ben gibi bugün de o hikayeye ağlayan çocuklar vardır.

Çocuklar gerçek kahramanlık öykülerinden çok hoşlanıyorlar. Ben de bir zamanlar Çakırcalı Efe'yi çok severek okumuştum. Sonraki yıllarda çocuklarımızı da gözleme şansım oldu. Eşimin anlattığı öyküleri çok büyük merak ve heyecanla dinlerlerdi.Eşim eğitim Müfettişi olarak okullara giderken o yıllarda köy yollarında daracık köprülerden at sırtında geçmiş, ıssız vadilerde yılanlarla karşılaşmış. " Baba ne olur o yılan hikayesini bir daha anlat" deyişlerini unutamam.

Doğan Kardeş Dergisine bayılırdım. İçeriğiyle öyle zengindi ki çocuklarda tatlı bir tiryakilik  yapardı.Dört gözle çıkacağı günü beklerdik.
Çocukluğumun en sevdiğim kahramanlarından biri de bir gazetede çizgi roman halinde yayınlanan Hoş Memo idi. Dünyada da çok tutulan bir çizgi roman olduğu söylenirdi. Annesi Boncuk anne, eşi Gül pembe, çocukları Merdefe'nin yaşantılarından öyküler. Bayılırdım... 

Hoş Memo'nun maceralarını önce dinledim, sonra okudum. Büyüdükçe , çok yararlı bilgiler de sunduğunun farkına vardım. Hoş Memo yararlı bir bitki olan pancarı çok severdi., eşine toz kondurmazdı, komşularıyla çok iyi geçinirdi. Daha sonraları babam gazeteden kestiği odizi  hikayeleri ciltletmişti. Bu günlere kadar  dayandı o. ciltler. Sevgili Hoş Memo kuşaktan kuşağa el değiştirdi, okundu...

Son çocukluk dönemimde Aziz Nesin öykülerini çok severek okudum. "Şimdiki çocuklar harika", " Hayvan deyip geçme" defalarca okuduğum kitaplardı.
Ergenliğe geçmeden okuduğum Küçük Kadınlar'ın  hayatımda kalıcı izleri oldu. Hepsi farkı karakterde ama çok iyi anlaşan kızkardeşlerin öyküsü. Okumaktan çok büyük keyif aldığım, defalarca okuduğum bir kitaptı.
En büyük kardeş Meg'in yerine koyardım kendimi. Küçük ayrılıklar, büyük benzerliklerle hepimiz o kitaptaki bir karakterdik bence...

İlkokulda sınıf kitaplıkları ne güzeldi. Eğitsel kollar iyi çalışırdı. Hep kitaplık koluna seçilmek isterdim. Okumak için özellikle kalın kitapları seçerdim, çabuk bitmesin isterdim. 
Çocuklar var olduğu sürece masallar ve öyküler de gelişerek devam edecek. Kuşaktan kuşağa aktarılarak dersler çıkarılacak. "Masal bu ya" deriz çoğu zaman. Oysa masallarda ne çok dünya gerçeği gizlidir.
Masallar, öyküler daha yıllar boyu yetişkinlere çocuklarının eğitiminde yardımcı olurken ,çocukların da hayal dünyalarına uzun, gizemli yolculuklar sağlayacak.

Temmuz 2016

Not: Mim'lere çok alışık değilim."Ayna Hikayesi" bloğundan sevgili Aytül Örcün' ün teklifiyle yıllar öncesine bir yolculuk yaptım. " Çocukluğumda etkilendiğim masal ve öyküleri " düşündüm, yazdım. "İçimdeki çocuk" da böylece çok mutlu oldu.
Teşekkürler Aytül Örcün,  Didemika.

6 Eki 2021

BLOG ARKADAŞLIĞI...


 Sanal  ortamdaki arkadaşlık gerçek dünyadaki arkadaşlık ve dostluklardan farklı. Hiç tanımadığınız, özelliklerini çok da bilmediğiniz insanları tanıma çabasına girmek. Cesaret ister, güven ister. Zaman ister. Çok emin olmadığım konularda çok kararsızlıklar, tereddütler yaşarım. Neyse ki hislerim beni çok yanıltmaz. Bir blog açma fikri önce kızımdan gelmişti. Düzenlemeleri önce o yaptı. O ilk günün heyecanını nasıl unuturum. Üye sayıları ve yorumlar birer ikişer arttıkça nasıl da mutlu olurdum. Artık sayıları çok önemsemiyorum. Nicelikten çok niteli önemli benim için. Ama yorumları hala önemsiyorum. Yorumlar bir geri bildirim. Bir bakıma yazanı denetliyor, düşündürüyor., yönlendiriyor.

Bizler şimdiki çocuk ve gençler gibi bilgisayarlara çok alışık olmayınca  teknik konularda hep kendimi yetersiz hissettim. O  yüzden hata yapmaktan hep çekindim.  O konularda kendini geliştirenlere de hep hayranlık duydum. Ama kimseden kolay kolay yardım isteyemem .İçtenlikle yardımda bulunanlara da minnet duyarım. Son zamanlarda bloğumun üst başlığında  kuşların başı yarım gözüküyordu, Benim dikkatimi çekmeden Değirmenimden Mektup Var bloğundan Recep Altun Bey uyardı. Daha önce de bir başka zamanda yardımda bulunmuştu. Bu defa Kiremithanem Blog sahibi  arkadaşım yardımcı oldu. Bir öğretmen sabrı ve yaklaşımıyla, özenle, ustalıkla.  Keşke öğretmen olsaymışsınız dedim  içtenlikle.

Yıllar öncesinden öğrencimiz Çağrı Kılıç Instagram ve Blogda "Öğretmenim size yardımcı olabildiğimde çok büyük mutluluk duyuyorum" diyenlerden. Teşekkür borçlu olduğum  nice güzel yürekli insan var. Nasıl unuturum bu güzel, dostça yaklaşımları. Deeptone, Kaystros Tyrha Maviye iz süren. Hüseyin Güzel, Momentos, İzler ve Yansımalar, Hikayelerdir Geriye Kalan, Güven'in yeri ve daha niceleri. Sade vardı, ayrıldı sanırım sıcacık yorumlarıyla unutamadığım, 

Blogda, İnstagramda hiç görmediğim, sesini duymadığım, nerede yaşadığını bile bilmediğim ama takdir ettiğim, düşünceleriyle benimsediğim, sevdiğim ne çok insan var. İyi niyeti istismar etmeyenler, sınırları bilenler, kötü amaçlarla düşünmeyenler. Tabii ki iyilerin arasında farklılar da olacaktır.  Amaçları farklı olanlar, insanları yanlış değerlendirenler, içtenliği farklı algılayanlar... İnsan bir süre sonra uzaklaşıyor onlardan. Elbette tam tanıyamadıklarımız da oluyor.

Blogda eski paylaşımlarıma bakıyorum. Ne çok paylaşım, ne çok yorum. Yorum yaptıkça yorum geliyor tabii. "Gözden ırak  gönülden uzak" deyişinin doğruluğunu kanıtlar gibi. Yeni arkadaşlardan tanımadıklarım var. Rahatsızlıklar da kesinti yarattı. Karşılık beklemeden yorum yapanlara sonsuz teşekkürler.

Eski dostlardan unutamadıklarımız- yitirdiklerimiz var. Bir Öğretmen- Gülsen Varol. Harika yorumlarıyla hayranlık duyduğum bir insan. Adeta bir insan sarrafı. Cihan'ın Bahçesi-bir iyilik timsali, Mehmet Osman Çağlar- çok güzel şiirleriyle, yorumlarıyla tanıdığımız. Kayıplarımızı rahmetle, özlemle anıyoruz. Işıklar içinde uyusunlar.

Makbule ABALI 



Ben dünyaya kin değil, sevgi paylaşmaya geldim. SOPHOKLES



1 Eki 2021

ŞARKILARLA- ŞİİRLERLE (Mini Öykü)


 Şirin, küçük bir çay bahçesi. Sarmaşık gülleriyle donatılmış. Bir köşede de yaseminler gizlenmiş. Yasemin kokusu buram buram burnunuza geliyor. İçeride 2-3 masa dolu, diğerleri boş.  Çevreyi izlerken birden onları gördüm; Kadının içeri girişi dikkat çekiciydi. Ağır adımlarla eşinin kolunda vakur  bir eda ile yürüyordu. Gözlerinin renginde yeşil bir giysi vardı üstünde. Tek taşlı zarif bir kolye beyaz boynunu çevreliyordu. Yıllar önce nasıl da güzeldi kim bilir. Eşi kah elini tutuyor, kah koluna giriyordu. Yoğun sevgisini bakışlarından anlamak mümkündü. Ama sanki kadının o güzel gözlerinde bir boşluk vardı. Boşluğa, uzaklara bakar gibiydi gözleri. Eşinin üstünde lacivert şık bir süveter, içinde mavi bir gömlek vardı. 70 yaşlarında görünüyordu. 

En uzak köşede bir masayı seçtiler, iki çay söylediler. İkisinin de elleri masanın üzerindeydi. Kadın ellerini uzattığı anda adam da uzattı, elleri birleşti. Yan masada oturunca konuşmalarını net duyuyordum. Şiir diliyle konuşuyorlardı. Kadın belli belirsiz bir sesle fısıldadı: "Ben sana mecburum bilemezsin" Adam ekledi:" Adını mıh gibi aklımda tutuyorum// Büyüdükçe büyüyor gözlerin/ İçimi seninle ısıtıyorum "

Kadın belli belirsiz fısıldadı: "Siz geniş zamanlar umuyordunuz" Adam devam etti : "Çirkindi dar vakitlerde bir sevgiyi söylemek/ Yılların telaşlarda bu kadar çabuk geçeceği aklınıza gelmezdi." Kadın sırasını biliyordu: "Bir beyaz gemiydi ayıran onları" Adam devam etti: "Kadın güvertedeydi, adam rıhtımda/ Unuttum yüzünü kadının/ Adamın gözleri aklımda" Kadın fısıldar gibi  bir kelime ya da cümle söylüyor, eşi dizeleri tamamlıyordu.

Çay ocağı sahibi onları dikkatle izlediğimi fark edince yanıma geldi. "Gizem Hanım şairdir, şimdi Alzheimer" dedi. "Eşi sanatçı, sesi çok güzeldir. Çok büyük bir aşk yaşadılar. O büyük aşk bir hastalıkla sarsılıyor şimdi." Her gün belli saatte buraya gelirler, şiirler, şarkılar geçidi başlar. Gizem Hanım unutsa da Umut Bey hatırlatıcıdır. Terapi gibi, oyun gibi. 

Onlar devam ediyorlardı: "Ağlasam sesimi duyar mısınız mısralarımda / Dokunabilir misiniz  gözyaşlarıma ellerinizle?"

Adamın gözlerinden akan bir damla yaşı kimse görmedi, bilmedi sanırım.

Makbule ABALI 

ALZHEİMER DUYARLILIK İSTER, FARKINDALIK BEKLER.



27 Eyl 2021

ADI EYLÜL


Aylardan Eylüldü,

Mevsimlerden sonbahar

Bir yayla yolunda gördüm onu;

Annesinin elinden tutmuş,

Ürkek bir ceylan gibi.

13-15 yaşlarında olmalıydı

Nasıl da güzeldi,

Dağ yollarında 

Çiçekli şalvarıyla yürürken.

Ela gözleri bir başka güzel,

Göz göze gelince başını eğer,

Adı Eylüldü;

Dağ kekiklerini hatırlatır,

İnce, narin, nazenin

Ta uzaktan kokusu gelir...

Güz yaprakları düşerken her mevsim

Yeni bir çiçek açar bir başka renkte

Adı Eylül,

Bir başka güzel...

Makbule ABALI

EYLÜL AYI; ALZHEİMER FARKINDALIK AYI.

Alzheimer hastalarına ve onlara özveriyle, sabırla bakan hasta yakınlarına sağlıklı, huzurlu günler dileyerek...






24 Eyl 2021

ÖZLÜ SÖZLER...ALZHEİMER FARKINDALIK AYI- EYLÜL 2021


  •  İki şeyin değerini elden gitmeden takdir etmek zordur; Sağlık ve gençlik. Hz. Ali
  • Gençken bilgi ağacını dikelim ki  yaşlandığımız zaman gölgesinde barınacak bir yerimiz olsun. Lord Chesterfield

  • Gençliğin hakkını sadece hatalar verir. J Bernard

  • Böcek olmayı kabullenenler ezilince şikayet etmemelidirler. F.Schiller

  • Konuşmak ihtiyaç olabilir ama susmak bir sanattır. Goethe

  • Bir şeyler değiştirmek isteyen insan önce kendinden başlamalıdır. Sokrates

  • Söylediğiniz sözlerin hiçbirini kabul etmiyorum. Fakat sizin bunları serbestçe söyleyebilmeniz için canımı veririm. Voltaire
  • Umudunu yitirmiş olanın başka kaybedecek şeyi yoktur. Bolse

  • Kuş bakışı bakmak güzeldir. Fakat kuş gibi bakmamak şartıyla. Şeyh Sadi

  • Bildiğini bilenin arkasından gidiniz, 
  • Bildiğini bilmeyeni uyandırınız, 
  • Bilmediğini bilene öğretiniz,
  • Bilmediğini bilmeyenden kaçınız. Konfüçyüs


  • ALZHEİMER FARKINDALIK GEREKTİRİR.

21 Eyl 2021

DÜNYA ALZHEİMER GÜNÜ ( 21 EYLÜL)


 Hayat bir gidiş gelişler toplamı değil midir? Gelişler güzeldir genellikle; Uzaklıkları yakınlaştırır, umut yüklüdür, özlem gidericidir. 

Ama ya gidişler... Ne zaman, nasıl, nerede olacağı hiç belli değildir.  Bazen bir hastalık, bir kaza ya da ani bir ölüm sevdiklerimizi, dost ve yakınlarımızı elimizden alır.

Bugün DÜNYA ALZHEİMER GÜNÜ. 

Tüm ikinci çocukluğunu yaşayanlara saygıyla...




Edip Akbayram'ın "Sen Benden Gittin Gideli " adlı şarkısıydı. Maalesef yüklenemedi.

18 Eyl 2021

ALZHEİMER... Birer birer unutmak her şeyi...


-"Dünya Alzheimer Farkındalık Haftasında" tüm Alzheimer hastaları ve hasta yakınlarını saygıyla anarak-

Hayat akıp giderken
O'na hiç sorulmadı ki;
Çocukluk mu, gençlik mi, yaşlılık mı?
Seçim şansı verilmedi unutmak istediklerine;
Önemli, önemsiz, acı, tatlı, eski, yeni...
"Neyi, ne kadar, ne ölçüde unutmak istersin"
O'na hiç ama hiç sorulmadı ki...
Ailesi, yakınları, çevresi;
Önce kimler unutulacak, 
Kimler hep hatırlanacak,
Bellekten en son hangi olaylar silinecek...
Bilemedi, sezemedi, anlayamadı,
Ne zaman, ne kadar, ne derece,
O'na hiç sorulmadı ki...

Gün geldi O sormak istedi;
Ama artık çok geçti,
Karar verme yetisini yitirmişti.
O'na hiç ama hiç sorulmadı;
Sorsalar bile artık sözcükler tükenmişti,
Kelimeler tükendi, nefes tükendi,
Gözün feri tükendi...
Birer birer unuttu her şeyi:
Unuttu anıları, unuttu kişileri,
Unuttu evini, işini, eşini, unuttu adını bile...
Akıl, mantık yetersiz kaldı, duygular karmakarışık.
Sorular tükendi, cevaplar tükendi,
................
Aylar, yıllar yaşanmadan aktı geçti,
Zaman tükendi, can tükendi...

Makbule ABALI

Bu şiiri ilk kez 2013 yılında yayınlamıştım.


13 Eyl 2021

DÜŞLERDE SEVGİ...


 Yıllar öncesinden annemin bir sözünü hatırlıyorum; "Hayatta bir şeye çok imrendim" derdi.  "Çocuklarına yakın evlerde, yerlerde yaşayan anne -babalara... Babamı erken yaşta kaybettik. Sonraki  yıllar; tesadüfler, öğrenim durumları, çalışma hayatı, eş durumlarından ötürü  tüm kardeşler farklı yerlerde olduk. Biçki- dikiş öğretmeni olan annem  uzun yıllar fedakarca terzilik yaptı, öğrenci yetiştirdi.

Ben de torunlarının elinden tutarak onları çocuk parkına götüren dedelere imrendim hep. Geliş gidişlerle, kalışlarla annemi hiç yalnız bırakmadık. Sevilene duyulan özlem, bir vefa bağı, insanın bazen o ihtiyacı nasıl da yoğunlaşıyor. Bazen hava raporlarını dinlerken sevdiklerinizin olduğu yörelerde havanın soğuduğunu duyarsınız. İçiniz titrer, adeta siz de üşürsünüz. Ya da hava çok sıcaktır, sizin de içiniz yanar.

Uzaklarda bir doğum günü kutlanır, romantik bir akşam hayali girer devreye. Fotoğraflardaki mumların yarı aydınlığı bile nasıl da güzeldir. Kalabalık ailede olmanın en güzel  yanı bu kısa süreli buluşmalardır. 

Katıksız gerçek sevgi kaynakları o kadar çok ki; Sevdiklerimiz, dostlarımız, doğa, çiçekler, hayvanlar, sanat, spor, kitaplar... Tükenmez bir hazine gibi. Düş kurmak sınırsız. Bazen türlü iyilikler, güzellikler düş gücüyle bir merkezde toplanıyor. Uzakları yakın kılabiliyorsunuz. Düşlerin kumanda merkezi beynimiz. Çocuklarla birlikte dünyayı rengarenk boyamak mümkün. Uçurtmalar uçurmak, şarkı söylemek de...

İyi ki telefonlar var. Bazen yumuşacık, tatlı bir ses : "Dede ben sizleri çok özledim, Anneanne ben artık okullu oldum, Doğum günümü kutladım, ben artık beş yaşındayım."

Ve aralıksız sorular, sorular,,, "Peki siz ne zaman geleceksiniz? Bu doğum günümde de kargo gönderecek misiniz? 

Bu duygularla kuş olup uzak diyarlara, sevdiklerinin yanına  uçmak geliyor insanın içinden..

Makbule ABALI





6 Eyl 2021

AĞAÇ EV SOHBETLERİ- 107 - SİZ ÖĞRETMEN OLSAYDINIZ...

 


Ağaç Ev Sohbetleri her hafta bloglar arasında bir konu belirlenerek yapılan bir etkinlik. Özellikle iki arkadaşımızın bu konuda çok büyük emekleri var. Deeptone ve Kaplan Diary. Kendilerine yürekten teşekkürlerimizle.

Bu haftanın konusunu ben şöyle düşündüm: 1.5 yıllık bir Korona tatilinin ardından bugün  okullarda ziller yeniden çalıyor . Öğretmenlerle öğrenciler yüz yüze Eğitim-Öğretim  yapabilecekler. Konu şöyle:

Hayal bu ya, bugünlerde "ÖĞRETMEN" olsaydınız öğrencilerinize öncelikle hangi değerleri kazandırmak isterdiniz? Hangi öğretim kademesinde, hangi sınıflarda, hangi branşlarda öğretmenlik yapacağınıza lütfen siz karar verin. 

Ben anaokullarında öğretmenlik yapmadım. Rehberlik ve Araştırma Merkezlerinde her kademede çocuk ve gençlerle ilgilendim, zeka ve kişilik testleri uyguladım, sınıf öğretmenlerine seminerler uyguladım, Liselerde Rehber Öğretmenlik, Psikoloji ve Felsefe Öğretmenliği yaptım. Üniversitede Rehberlik Derslerine girdim. Ama hep düşünmüşümdür; Keşke ülkemizde  Okul öncesi Öğretmenliği  daha yaygınlaştırılsa idi bugünkü Eğitim Sistemimizin temeli daha sağlam olmaz mıydı?

Ben bir Anaokulu Öğretmeni olmak isterdim. Çocuklarda 0-7 yaşlar arası pek çok davranışın kazanıldığı yaşlar. Kişiliğin temeli bu yaşlarda atılıyor. Öncelikle çocukların okulu, öğretmeni sevmelerini önemserdim. Sonraki yıllara daha rahat bir geçişi sağlamaya çalışırdım. Zaman zaman  sınıf dışında, doğada etkinlikler düzenlerdim. Bir fidan ya da çiçek, sebze  dikmeye yönlendirirdim. Hayal gücüne önem verirdim. Oyunlarla, masallarla davranış kazandırmayı hedeflerdim. Resimlerle öyküleri canlandırmalarını isterdim. Belli sorumluluklar almalarını sağlayarak görevler verir, yeteneklerini sergilemelerini isterdim. 

En çok önem vereceğim  şeylerden biri, serbestçe düşüncelerini ifade edebilmelerine olanak tanımak olurdu. Neden, niçin sorularını sıkça sormalarını isterdim. Gerektiğinde öğretmen olarak beni de eleştirmelerini isterdim. Sınıf içi hakça ve adil seçimler yapmaya dikkat ederdim. Temel bir hak olarak oy kullanmayı öğrenirlerdi. Paylaşma, yardımlaşma, dayanışma gibi uygun davranışları uygun sözcüklerle vurgular, motive ederdim. Olumlu ve olumsuz davranışlarda ödül ve kınamayı kullanırdım, Ama bunlar özendirici ya da caydırıcı olmalıydı.  Dayağın, çok yüksek sesle azarlamanın eğitimde kişiliği aşağılamanın en ağır yolu olduğuna inanıyorum. 

Çocuklar sakin ve güler yüzlü bir  öğretmeni daha çabuk benimsiyorlar. Öğretmeni sevmek, okulu ve dersi sevmenin de  ilk adımı. Korku ancak geçici bir disiplin sağlıyor.  Oysa sevgi kalıcıdır. Çok basit nezaket cümlelerini  günlük yaşamda oyun  içinde kullanmalarına dikkat ederdi: Özür dilerim, affedersin, iyi akşamlar, günaydın arkadaşım vb. Bir oyun ya da yarışma sonrası yenilenin galip geleni kutlaması gerektiğini vurgulardım. Şiirlerle, şarkılarla, oyunlarla öğretmeye çalışırdım her şeyi...

Atatürk'ü anlamak, sevmek, benimsemek o yaşlar için zor ve soyut bir konu ama Atatürk Büstü  ıslanmasın diye şemsiye tutan çocuğu hatırlıyorum. Atatürk resmi baskılı  bluzu kirlendi diye hıçkırarak ağlayan kız çocuğu aklımdan çıkmıyor. Elinde bayraklarla Atatürk Marşı söylemeye çalışan çocuklar... Bunlar bu sevgiyi daha sonraki yaşlarda çok daha güçlü biçimde sürdürecekler elbette.

Eğer bir anaokulunda öğretmen olsaydım; yaratıcı dramalarla,  oyunlarla,  şarkı ve şiirlerle gelecekte iyi bir insan olmanın temelini atmaya çalışırdım.

Makbule ABALI



30 Ağu 2021

ANMA...

 30 AĞUSTOS ZAFER BAYRAMIMIZI KUTLUYORUZ.


"Seni anlatabilmek seni 

İyi çocuklara, kahramanlara

---------------

Yokluğun cehennemin öbür adıdır

Üşüyorum kapama gözlerini..."

Ahmed ARİF





27 Ağu 2021

AĞAÇ EV SOHBETLERİ 105


Neden Kitap Okuyoruz?

Bir süredir bloglar arasında devam eden Ağaç Ev Sohbetlerinin bu haftaki konusunu Derin Arkadaşımız (Deep Tone) belirledi. İsteyen arkadaşlar bu konuda sohbete katılabiliyorlar.

Neden Kitap Okuyoruz?

Okula başlamadan önce kitapları elime alır, uzun uzun resimlerine bakardım. O resimlerde az mı hayali yolculuklar yaptım, öykülerde dağlar aştım, yeni arkadaşlar edindim. Bizim zamanımızda Bütünden Parçaya öğrenirdik. Önce cümle, kelime ve harf. Renkli fişler hazırlardı öğretmenimiz. Şubat ayı gelmeden okurduk. Daha kolay, daha zevkli ve pratik. Eğitsel kollarda Kitaplık kolumuz vardı, her sınıfta bir kitap dolabı bulunurdu. Kitapları okudukça paylaşırdık. Kol başkanı olarak o dolabın anahtarını taşımak ne büyük sorumluluktu.

Daha sonraki yıllarda okuma yarışlarımız, kitap özetlerimiz, münazara ve kompozisyonlarımız bizleri okumayla dost kıldı. Okumak için okuduk, bilgilenmek, öğrenmek, sevdiğimiz, saydığımız büyüklerin gözüne girmek için okuduk.

Bugün bile takvim yapraklarını, birbirimize yazdığımız pusulaları okurum. Küçüklüğümüzde kardeşimle babamın anneme geçmişte yazdığı mektupları nasıl da heyecanla okurduk. Önceleri kitaplar konusunda seçici değildik. Her kitap öğrenmeye açık yeni bir kaynaktı. Polisiye romanlar, duygusal çocuk romanları, haftalık dergiler, macera kitapları... Belki büyüdüğümüzü hissetmek istiyorduk.

Yıllar önce yazdığım günlükleri bugün okumak şimdilerde öyle farklı bir duygu ki. Kendimi tanıyorum, sorguluyorum, belki yargılıyorum. Zamanla seçici olmayı öğreniyor insan. Dostoyevski'nin Suç ve Ceza, budala. Yaşar Kemal, Orhan Kemal, Sait Faik, Nazım Hikmet, Orhan Veli ,Cahit Sıtkı Tarancı, Steinbeck ,Gazap Üzümleri; dost olduklarım. Çalıkuşu, Küçük Kadınlar, can dostlarım, unutamadıklarım...

Çekingen bir çocuktum. İnsan kişiliği çok büyük bir değişime uğramıyor. Kitaplar size kocaman bir dünyanın kapılarını aralıyor, ufkunuzu genişletiyor, güveninizi tazeliyor.  Candan bir dost gibi yanınızda, yakınınızda olsun istiyorsunuz. Yemek, içmek gibi olağan bir ihtiyaç, açlık, susuzluk gibi bir duygu. Evliliğimizde yeni eve ilk siparişimiz, bir duvarı boydan boya kaplayan bir kitaplık olmuştu. Ve taşınan eşyalar arasında kutular dolusu kitap; vefalı dostlar gibi kitaplar...

Kitaplara notlar almışım, işaretler koymuşum. Her karıştırışta yeni şeyler buluyorum. Bir arkadaşıma, dostuma doğum günlerinde hep kitap armağan ederim. benim de her zaman aldığım en değerli hediye kitaptır. Bir küçük pusulayla verilen hediye iki kat değer kazanır benim için. Zamanla okuma hızınız düşüyor tabii. Gözlerinizde bozukluklar çıkıyor. beden temponuz yavaşlıyor. Sadece okumak değil, yazmak da bir başka anlam kazanıyor. Hayatı yeniden filme çekiyorsunuz adeta. Ama okumanın kazandırdıklarını kayda alıyorsunuz bu kez. Ve hayat devam ediyor... 

Makbule Abalı 



 

24 Ağu 2021

SULAR GİBİ...

 Suyun hayatımızda inkar edilmez bir önemi var:


Saflığı, temizliği vurgularız:

Su gibi temiz, su gibi berrak deriz.

Güzelliği anlatmak isteriz:

Bir içim su gibi deriz,

Olumsuzluğu anlatmak istediğimizde:

Elinden bir yudum su içilmez deriz. 

Ucuzluğu, sudan ucuz diyerek anlatırız. 

Kolay öğrenmekten söz ederken:

Sular seller gibi öğrendim deriz

Beddua eden insan:

Bir yudum suya muhtaç ol diyebilir. 

Çok öfkelenirse:

Bir kaşık suda boğmak ister adeta.

Çok susadığımızda su veren kişiye:

Su gibi aziz ol deriz. 

Bir özlemi dile getirmek için :

Suya susamış toprak gibi denir.

Değişik konulardan söz açarken:

Havadan sudan deriz. 

Bazen sudan meseleler için

Birbirimizi kırar, ama sonra 

Sular seller gibi kaynaşıp barışır,

Geçinip gideriz...

Makbule Abalı


17 Ağu 2021

PAYLAŞMA- YARDIMLAŞMA...


Paylaşma- yardımlaşma en güzel alışkanlıklarımızdan biri. Zamanla onlar da değişime uğradı, başkalaştı, kılık değiştirdi. Ben hala yemek servisi yaparken "kardeş payı" diyerek dağıtırım. Kalan bir küçük parçayı bile ikiye bölerim. Ülkemizde ve dünyada o kadar aç insan varken çöpe atılan yemeklere içim gider. Yemek reklamlarının görüntülerini aç insanlara haksızlık olarak nitelendiririm. Bir ülkede yoksullarla varlıklılar arasında uçurum varsa o ülkede adaletten söz edilebilir mi..? 

Son yangın ve sel felaketlerinde paylaşma ve yardımlaşmanın ne çok örneklerini gördük; Canla başla var gücüyle koşturanlar, kovalarla su taşıyanlar, yanan hayvanları ağlayarak kurtaranlar ya da bir tarafta seyirci kalanlar. Hatta bazı yardım kolilerinin ihtiyaç sahiplerinin eline ulaşmasına engel olunduğundan bile söz edildi. 

Tehlikenin boyutunu anlamayanlar; Onları hiç unutmayacağız. Ama öte yandan yangınlarda yanan bir kaplumbağaya su içiren insanı da, yaşlı insanları sırtına alıp taşıyanları da unutmadık, belleklerimize kazıdık. 

Gökyüzü renk değiştirirken, maviden kızıla dönerken kendilerinin yüzleri bile kızarmadan uzaklardan izleyenler de hep utanç köşelerinde kalacaklar. Bizler yardımlaşma ve paylaşmayı bilen insanlardık. Yaşadığımız acı deneyimler bize güvensizliği öğretti. Kim kime nasıl yardım etti, toplanan paralar nereye gitti? Huy değiştirdik, davranış değiştirdik. Sorgulamadan elimiz yardıma varmıyor. 

Ne zaman eski halimizi bulacağız, ne zaman yeniden "eski biz" olacağız?


Doğal afetlerde zarar gören, yakınlarını, malını, hayvanlarını kaybeden tüm yurttaşlarımıza geçmiş olsun diyor, acılarını yürekten paylaşıyoruz.

Makbule Abalı 



 

10 Ağu 2021

ÇOCUK OLABİLMEK...


Son orman yangınlarında bir kez daha tanık olduk; Çocuklar gelecekte yetişkinlerden çok daha planlı, düzenli çalışacaklar, benzer felaketlerin
yaşanmaması için tüm güçlerini harcayacaklar.



İnsanlık adına öyle merhametli ve vefalılar ki davranışlarıyla şaşırtıyorlar bizi; Karıncalarla, kelebeklerle konuşuyorlar, yanan buzağıların ardından hüngür hüngür ağlıyorlar. Yangında kalan kaplumbağalara su veren yetişkinlere yardım ediyorlar. Yaptıkları resimlerde acıyı, hüznü kapkara boyalarla dile getiriyorlar. Mutlu oldukları anlar canlı renklere  bürünüyor.

Çocuklar içten, saf, temiz ve masumlar. Günümüzde pek çok yetişkinde rastladığımız yalan, riya, aldatmaca, acımasızlık , haksızlık onlarda yok. İçleri, dışları bir.  Hoşlanmadıkları bir davranışı rahatlıkla eleştiriyorlar. İçimizi acıtan soruları da var. "Kuşların yanan kanatlarının yerine yeni kanat takılabilir mi?" sorusu gibi. 

Çocukların dünyasında " çocuklar gibi" oluyor insan...

Makbule ABALI 











 

3 Ağu 2021

AĞAÇLAR DİLE GELSE...


   Ağaçlar dile gelse: Ne uzun, ne renkli, ne güzel, belki de ne acıklı öyküleri olurdu kimbilir... Neler anlatır, neler fısıldarlardı geçmiş yaşamlarından; sabırlı bir dinleyici bulsalar, paylaşırlar mıydı acaba sırlarını... Yoksa kırgın, kızgın, öfkeli midir ağaçlar insanlara ? Yıllarca yararlanıp sonra da değerini bilmediğimiz için, ihanetle mi suçlarlardı biz insanları, kimbilir...
   
   Ağaçlarla ilgili ne çok öykü, ne çok şiir vardır: Cahit Sıtkı Tarancı, ne güzel demiştir, "Yalnızlığa Dair" adlı şiirinde; "Bir derdin varsa açabilirsin ağaçlara, /Ağaç yaprak verir sır vermez rüzgâra." Ağaçlarla ilgili tiyatro oyunu bile vardır:  "Ağaçlar ayakta ölür" ;  canlı olduğuna göre ağaçlar da ölür elbette, tıpkı insanlar gibi...
   
   Bazen bakımsızlıktan, bazen sevgisizlikten, bazen susuzluktan veya kesilerek, yakılarak, canına kıyılarak can verir ağaçlar da... Mezarları yoktur ağaçların; cansız kaldıklarında konacakları yer, ya bir başka ağaç altı, ya bir oduncu deposu, ya da karanlık bir yerdir. Belki en çok kâğıt fabrikasına gidenler sevinir; yeniden "can bulup" değer kazanacakları için, tekrar bir işe yarayacakları için... İnsanlar da öyle değil midir ?

   Her ağaç bir başka dünya, bir başka can'dır. Kuşlar için kanatlar ne denli önemliyse, ağaçlar için de kökler önemlidir: Kökler değil midir onları yaşama bağlayan; kökleri sağlamsa bir ağacın, tutunabilmişse derinden, korkmaz artık, kendinden emin, uzayıp gider gökyüzüne... Kuşlar gibi kanatlanır adeta; özgürlüğün tadını çıkarır, ses verir rüzgâra, yağmura kucak açar, gölgesinde barındırır insanları... 

   Yerini, yurdunu bulmak ister ağaçlar da: Uygun ortam arar, iklimlere, doğa koşullarına göre değişir, bazen bir dağ başındadır, bazen bir su kenarında... Tıpkı insanlar gibidir; yerini bulursa can bulur, yerini sevmezse kurur, gider, yok olur. Ağaçlar kesilirken ağlar mı acaba, akan su gözyaşı mıdır, dalı kırılınca küser de ondan mı kurur...?

   Ben en çok kışın yaprağını döküp, baharda tekrar çiçeklerle donanan ağaçları severim: Tükenip sonra her şeye yeniden başlayan mücadeleci insanlar gibidirler... Badem ağacı örneğin; baharda birden açıverir güzelim çiçeklerini, dokununca dökülüveren, ince, narin çiçekler... Çoğu dökülür o çiçeklerin; ince, naif, kırılgan insanlar gibidirler. O çiçeklerin sert kabuklu bademlere dönüşeceğini düşünemezsiniz; ama her şeye rağmen sert doğa koşullarına dayananlar olur, sağlam karakterli insanlar gibi...

   Erguvanlar renkleri ve görüntüleriyle etrafa ışık saçan gösterişli kadınlar gibidir: Birden açılır saçılır çiçekleriyle, ancak görüntüsü dışında pek yararlanamazsınız, meyvesi yoktur, kısa süre sonra çiçekleri de dökülür, makyajsız doğal haliyle kalıverir ortada...

   Narenciye ağaçları; limon, portakal, greyfurt, çiçekleriyle, kokuları ve görüntüleriyle baharda, kendini kanıtlamak için fırsat bekleyen insanlar gibidirler. Yakından tanıyınca aldanmadığınızı anlarsınız; yararları, katkıları tartışılmaz...

   Ceviz görkemlidir, güzeldir, yararlıdır, iç yapısı beyine benzer, gölgesi serindir ancak uzun süre oturursanız rahatsız eder, gölgesi ağır insanlar gibidir, çekinilmesi gerekir...

   Kavak ince uzundur, rüzgârla savruluverecek gibidir, ama kökleri öyle derinlere uzanır ki sizi yanıltır, eğilip bükülse de asla yıkılmaz; her şeye dayanıklı, sağlam, güvenilir insanlar gibidir. Paylaşımı sever, diğer ağaçların aksine, dalını toprağa batırırsınız, yeniden kök salar...

   Çınar farklıdır, bir başkadır her zaman: Yaylada yüzyıllık çınarlara bakıp düşünürüm bazen; kimbilir neler görüp neler yaşamıştır onca yıl, nelere tanıklık etmiş, kimlerle paylaşmıştır gölgesini, serinliğini...
   Çınarlara benzer bazı insanlar da: Görüşleri, fikirleri, eserleri, izleri ve paylaşımlarıyla yeterince vermiş, her zaman olmasa da bazen almışlardır emeklerinin karşılığını.
    Görkemlidir çınar, heybetlidir; önce çekinir, ürkersiniz, ama severseniz size sunar tüm nimetlerini, gölgesi serin ve korunaklıdır, yaprakları türküler söyler rüzgârda, rahatlarsınız...


    Daha ne çok ağaç var yeryüzünde... Uzakdoğulu düşünürler; "Bir ağaca sarılın çok bunaldığınızda" diyorlar. Gerçekten, toprağa basmak, çimenlere basmak, "toprak hattı oluşturmak" gibi adeta. Ağaçlar, içimizdeki "negatif enerji"yi alıyor, yeniden güç kazandırıyor bedenimize...

    Bugün, Dünya Çevre Günü'nde; siz de bir ağaçtan güç alarak "Yaşam Enerjisi" depolamayı düşünmez miydiniz... ?

Makbule Abalı
Bu yazımı ilk kez  5 Haziran 2010 yılında yayınlamışım. Bazı yazılar güncelliğini kaybetmiyor.

2 Ağu 2021

BİR YANGIN Kİ...


 Masmavi gökyüzü kızıla bulandı ansızın

Alevler yükseldi görkemli ağaçların arasından

Kozalaklar patlıyor gümbür gümbür 

Kapkara dumanlar sardı dört bir yanı

Kıyı şeridinde mavi, renk değiştirdi kırmızıyla...

Az sonra yerleşim yerlerindeydi alevler,

Alevler yükseldi, çığlıklar arttı

Yılların birikimi bir anda gitti,

Önce evin damı çöktü,

Sonra duvarlar...

Hayvanlar ağlar mı?

Ağıldaki hayvanlar ağlıyor adeta 

Bir çocuk yeni doğmuş buzağıyı kucaklamış,

Bir diğeri çaresiz, otların üzerine su püskürtüyor.

Kuşarın kanatları alev topu gibi,

Uçmak için çırpınıyorlar.

Kaplumbağaların sırtlarındaki evleri bile yanmış;

Yüz yıllık ömürlerini tamamlayamadan...

Koyunlar, kuzular, keçiler 

Kavrulmuş gibiydi tüyleri

Cehennem ateşi kavurdu toprağı,

Dört bir yanı

Sular bile yetişemedi ateşin şiddetine

Bir felaket günü ki anlatılmaz;

Yürekler yandı, canlar kavruldu,

Tutuştu hepten değerler...

Makbule ABALI




20 Tem 2021

GEÇMİŞE ÖZLEM...YENİ BİR BAYRAM...



"Eski-yeni" kavramları bana çok şey düşündürür. Eski'de bazen eskimişlik, yıpranmışlık yoktur ama değer kaybı vardır. hatır, gönül kırgınlığı vardır. Gün gelecek belki bugünün gençleri geçmişten, günümüzden özenle söz edecekler. Zaman akıp giderken pek çok değeri de sürükleyerek götürecek.

İnsani değerler de belki erozyona uğrayacak . İNSAN biraz daha tek başına, yalnız, çaresiz,güvensiz kalacak. İnsanın özünde geçmişe özlem, her dönem olmadı mı? Bazen eğitime, bazen yaşam tarzına ama özellikle giderek düşen insani değerlere...

Eski bayramları uzun uzun anlatmak değil amacım. 
Ama özellikle neleri özlüyorum, neleri anıyorum, arıyorum, kısaca onları vurgulamak istiyorum.
Her bayram içimiz titreyerek haberlerde trafikteki kaza ve ölüm istatistiklerini izliyoruz. Geçmişte böyle bir şey yoktu. 

Tebdil-i mekanda ferahlık vardır anlayışıyla herkes bir yerlere gitme çabasında. Bayram bir nevi tatıl gibi algılanıyor. Tek başına, toplumdan uzakta. İnsanlar artık kalabalıklar içinde yalnızlığı seçiyor. "İnsan sıcağı" soğudu. Geçmişte "yemek" aile bütünlüğünü sağlayan bir etkinlikti. 

Yıllar öncesinin beyaz örtülü, çok insanlı, imece usulü yapılan güzel yemekli, çiçekli sofralarını özlüyorum. 
İl dışından gelmiş akrabalarımız, yatılı konuklarımız olurdu. Arefe günü mezarlıklara ölmüş yakınları ziyarete gidilirdi. 

İnsan önemliydi. Asıl bayramı çocuklar yaşardı. Küçük hediyeler, cep harçlıkları, mendil ya da çorap...
Şimdilerde çocuk olmamakla birlikte o günlere özlem duyuyorum. Günümüz çocukları yıllar sonra neler anlatacaklar acaba...?
Bir bayram daha yaşanacak ve bitecek.. Sağlıkla, mutlulukla, huzurla güvenle, vefayla yaşanacak daha nice güzel bayramlara...

Makbule ABALI

Eski bir yazım. 3 yıl önce yazmışım. Bugün yeniden yayınlamadan önce sadece iki sözcüğünü değiştirdim.


17 Tem 2021

GERİYE DÖNÜŞLER...







Geçmiş yıllardan sevdiğim bir dostu, bir arkadaşı, bir öğrencimi yıllar sonra yeniden görmek hep heyecanlandırır, mutlu eder beni. Sanırım bunun özünde insan sevgisi yatıyor. İçimizdeki iyilik tohumunu hep yeşerttiysek sevgi de körelmiyor, aksine güçlenerek sürüyor.

Çağrı bende iz bırakan eski öğrencilerimden biri. Emeklilik sonrası çalıştığım dershanede tanımıştım onu. Psikolojiye çok meraklı, çocukları çok seven, İngilizce öğretmeni olmak isteyen bir genç kız. Çekingen, küçücük bir yanlışta yüzü kızaran, saygılı, vefalı bir üniversite adayı. Odaya girerken kapıyı hafifçe tıklatır, utangaç bir gülümsemeyle günaydın derdi. 

Kitap okumayı, günlük yazmayı çok sever, ama hata yapmaktan hep çekinirdi. Sonraları kendine güvendikçe nasıl güzel yazılar yazdı. Günler, aylar geçtikçe daha da yakınlaştık. Şimdilerde o, öğrencilerinin çok sevdiği bir İngilizce Öğretmeni. 

Bir yaz yaylada üç gün konuğumuz oldu. O zaman bana hediye ettiği, deniz kabuklarıyla yaptığı peçetelik ve çerçeveyi hala sakladığımı ve çok severek kullandığımı bilir. Yıllar sonra Instagramda yeniden karşılaştık. Sık sık arıyor, bazen eşimle birlikte dinlememiz için kaliteli müzik parçaları gönderiyor. Mutlu oluyorum. 

Hayatın yüksek tempolu iniş çıkışları arasında bu güzel anılar ve geriye dönüşler değil midir yaşamı anlamlı kılan...? 

Makbule ABALI



 


14 Tem 2021

DÜŞÜNÜRKEN...


Çoğu zaman geçmişi özlüyor insan; Geçmişin değerlerini, insanlarını, sakinliğini, siyah beyaz fotoğraflar gibi duruluğunu, sadeliğini... Bugün'ü yaşarken ister istemez dün'ü hatırlıyoruz. Nezaketi, vefayı, saygıyı. 

Geçmişe özlem insanın doğasında mı var acaba? Belki yıllar geçtikçe daha sakin, daha sade, yalın bir çizgiden izliyoruz hayatı. Adeta bir tül perdenin ardından flu görüntülerle. Perdeyi aralamak netliği sağlamıyor. Asıl görüntüler beynimizde. Geriye kalan belki biraz solgun, biraz zayıf görüntüler bunlar.

Zaman zaman geçmişi anmak gerek. Bazen tanıdık dostlarla, bazen eski arkadaşlarla buluşmak gerek; Hayata daha sağlıklı, daha net gülümsemek için, kimliğimizi kaybetmemek için ve belki yaşama biraz renk katmak için...

Makbule Abalı.



 

7 Tem 2021

SİTEM...


Her insan bir başka dünya. Önce bilemezsiniz, ayırt edemezsiniz. Bazen bir gülüş, bazen bir bakış, bir deyiş, bir şaka ya da bir serzeniş, bir sitem... Kişisel davranışları yadırgar ya da kanıksarsınız... Dostluğa güvenirseniz kırılsanız bile her şeyi sineye çekersiniz. Tatlı dil, güler yüz en olumsuz sözcükleri bile gizler, kapatır. Ama kişi ön yargılıysa her söylenene olumsuz bakar , her söylenen batar. 

Elbette dilden çıkan her söz hassas terazide tartılamaz. İnsanoğlu ağzından çıkan sözü kontrol edemeyebilir. Dilden yüreğe uzanan hassas, ince yol her lafı kaldıramaz. Bazı laf kötü niyetle söylenmese bile iğne gibi batar. Hatta kimi laf yürek deler, kanatır, izi yıllarca kalır...

Makbule ABALI



3 Tem 2021

VİCDANLAR YANGIN YERİ...


Bir cehennem sıcağıydı kavurucu...

Yanan; İnsan bedenleri cayır cayır

Yazarlar, çizerler, şairler, sanatçılar

Karanlıktan aydınlığa çıkmayı özleyen 

Çınarlar, fidanlar, umutlar, düşler 

Nazi Almanya'sı gaz fırınları değil,

Ülkemizde bir oteldi yakılan

Ve yanan; Umutlar, düşler,

Çaresiız yapayalnız insanlar,

İnsani değerler...

Makbule ABALI

 2 Temmuz  Madımak Yangınını unutmamak  ve kınamak için Alevi olmak değil, İNSAN olmak yeterli.

30 Haz 2021

ÇARESİZLİK...


Dünya büyük,

Çocuklar küçük

Dünya saldırgan,

Çocuklar savunmasız...

Sevgi, ilgi saklanmış kuytu köşelerde

Kötülük, utanmazlık, hainlik

Apaçık her yerde

Çocuklar masum,

Çocuklar saf ve temiz,

Maskelerden habersiz,

Art niyetsiz

Güçsüz, korunmasız

Her şeyden habersiz...

Kuşlara el salladılar çaresiz

Uçup gitti kuşlar

Uçurtmalar çok uzaklarda

Gökyüzü masmavi

Bulutlar bembeyazdı.

 Ansızın kapkara oldu dünya 

Hayaller kabuslarla buluştu...

Bağıramadılar, koşamadılar,

Kaçamadılar.

Salıncaklar bomboş havalandı,

Adaletin terazisi bile kırıldı,

Onaramadılar...

Makbule ABALI





27 Haz 2021

KAZANMAK YA DA KAYBETMEK...


Yaşam boyu ne çok sınavla karşılaşıyoruz. Her sınav bir deneme, bir test. Sabrımızı, yeteneklerimizi, uyumumuzu, başarma gücümüzü ölçüyor. Sonuçta kazanmak ya da kaybetmek, yerimizi, yönümüzü, geleceğimizi belirliyor. Duruma göre kazançlar veya kayıplar bazen iç içe yaşanıyor.

YKS'nin (Yükseköğretime Kabul Sınavının) ilk oturumu dün yapıldı. İkincisi bugün yapılacak. Sınava girenleri neler bekliyor, mezun olup diplomalarını aldıklarında nelerle karşılaşacaklar, nerelerde olacaklar? 

Ülkemizde 207 üniversite var. Eğitim sistemimize yeni bir bakış açısı gerekli. Adayların sınav başarıları, ders ortalamaları her yıl daha da düşüyor. Bu sınavda da heyecanını yenebilen, bilgisini iyi değerlendirebilen adaylar kazançlı çıkacak. Sınav başarıları her yıl daha da düşüyor. 3 yanlışın bir doğruyu götürdüğü sınavda 2018'de 41 bin, 2019'da 15 bin, 2020'de 38 bin aday sıfır puan almış. 

Sadece 4 yıllık bölümler değil, iki yıllık Meslek Yüksekokullarından da iyi yetişmiş nitelikli ara elemana nasıl da ihtiyaç var. Hangi okuldan mezun olursa olsun, mezuniyetten sonra fark yaratan gençler daha kazançlı çıkıyorlar. Bilgi dağarcığına ekleme yapanlar, kendine güvenenler, kaliteli bir kursa katılıp kendini geliştirenler Ayırt ediliyorlar. Böylesine zor hayat koşullarında kazanmak için çok mücadele gerekiyor.

Geleceğimiz, güvencemiz, umudumuz olan gençlerin hayallerini gerçekleştirmelerini diliyor, yolları açık ve aşılabilir  olsun diyoruz.

Makbule ABALI