Sayfalar

Mart 01, 2014

FARKINDALIKLARIMIZ...


Yaşamak bir nevi "farkındalık" değil midir? Çevremizin,insanların, canlıların, çiçeklerin, ağaçların, hayvanların farkında olmak. Onların da varlığına duyarlı olmak, tepkilerini yok saymamak. Acılarını, ağıtlarını duyabilmek, kulak vermek, gözlemek, gönül vermek... Bazen yanı başımızdaki güzelliklerin farkında olmayız: Bir tomurcuk açarken, bir fidan boy verirken, bir yağmur damlası düşerken değişimin farkında olmak. İyinin-kötünün, doğrunun-yanlışın, güzelin-çirkinin bilincine varmak. Estetik bir sanat eserinin ya da zevksiz bir görüntünün ayrımında olabilmek...

Bakmak-görmek-dikkat etmek-farkında olmak... Ruhsal yapımıza göre bir gün fark ettiğimizi bir başka gün fark etmeyebiliriz. Bir gün bir anda dikkatimizi çeken bir şey, bir başka zamanda hiç de ilgi alanımıza girmeyebilir. Algılamalarımızda seçici davranırız, bize "anlamlı" geleni algılarız. Çocuk bekleyen bir anne adayı çocuk arabalarını gözleriyle tarayabilir. Düğünü olacak bir genç kız vitrinlerdeki gelinliklerden gözlerini alamaz. Bazen bizim fark ettiğimiz bir şey bir arkadaşımızın hiç de gözüne çarpmaz. 

"Yol boyundaki erikler, şeftaliler çiçek açtı mı" diye sorarsınız; "Hiç dikkat etmedim ki bilmiyorum" diyebilir. Her gün yanından geçmiş ama binaların arasından boy veren o güzellikleri önemsememiştir bile. 
Bir hastalık sonrası birkaç kilo veren, görüntüsü değişen bir arkadaşımızın bu durumunu fark etmemek  ona üzücü gelebilir. Ev dekorasyonunda güzel değişiklikler yapmış bir komşunuzun evinde bu değişimleri görmemeniz, ona kendisini önemsemediğiniz anlamına gelebilir. Farkı fark etmenizi bekliyordur. 

Yıllarca öğretmenlik yaptıysanız "emekli" olduğunuzda bile, çalan zillere kulağınız hep aşinadır. Hastanede zor günler yaşadıysanız ya da bir hastanız varsa, her ambulans sireni içinizi titretir. Bir şarkı sizi duygulandırırken bir başkasına hiçbir anlam ifade etmeyebilir. Duygulu bir insansanız içten yapılan her davranış yüzünüzde güller açtırır. Karanlık bir gecede kaç kişi başını gökyüzüne çevirip ışıldayan yıldızları fark eder ya da önemser? Yüksek sesle, bağırarak yapılan bir konuşma neden kimilerini hiç rahatsız etmez ama bazılarına da çok itici, huzursuz edici gelir. 

Nezaketi, saygıyı özleyen bir insan çevresindeki kavganın farkında olurken nasıl da rahatsız olur. Oysa bu durumu kanıksamış bir insan belki kavganın farkında bile olmaz. Televizyon ekranında bile olsa , yerde sürüklenerek götürülen bir genç, duyarlı bir insanın nasıl da içini acıtır.
 Farkındalıklarımız bizi biz yapan etkenler değil midir aslında? Farkında olmamız gerekirken farkında olamadığımız öyle çok şey var ki yaşantımızda . Bazen de bir ses ve görüntü bombardımanına uğruyoruz. Duymak istemediğimiz sesleri duyuyoruz, görmek istemediğimiz görüntüleri görüyoruz, algılıyoruz. Zihinlerimiz yorgun düşüyor. 

Hayat akıp giderken, saatler, dakikalar, saniyeler hızla tükenirken farkında oluşumuz kişilere, kişiliklere, zamana, duruma göre değişiyor. Hayatın farkında olmak belki pür dikkat olmak değil. Ama her konuda duygularımızı mantığımızı dengeleyerek; çevremizi, dünyamızı gören gözlerle,  sağlam bir yürekle, düşünebilen bir beyinle, gördüklerini algılayabilen bir zihinle izlemeyi bilebilmek... Yolda bastonuyla yürümeye çalışan yaşlı bir insana yardımcı olup karşıya geçirmek kaçımızın aklından geçer? Bir parkta 1 m. ileride çöp kutusu varken yere atılmış sigara izmaritleri kaç kişiyi rahatsız eder?


Farkında oluşumuz ne kadar artarsa, çevremize uyumumuz ya da olumsuzluklara tepkimiz o denli isabetli oluyor. Çevremizde olup bitenlerin farkında değilsek, ülke ve dünya gündeminden haberdar değilsek yaşamın ne anlamı olur? 

Şubat 26, 2014

TERAZİ ŞAŞARSA... KIRIK CAMLARI ONARMAK...


Aile içinde çocukların eğitimi, disiplinin sağlanması pek de kolay değildir. Davranışlarda "ince bir ayar" gerekir. Aşırı disiplin kadar tamamen serbest bırakmak da çocuğa zarar verir. Anne baba arasındaki çelişkiler çocuğa yansırsa çocukta davranış kusurları oluşabilir. Çocuklar zayıf noktaları ya da zaafları çok çabuk değerlendirip söz dinlemeyebilir, karşı çıkabilirler. Ailedeki çatışmalar, karmaşalar çocukların iç dünyasında da strese, gerginliklere yol açar. 

Okulda da öyle değil midir? İyi bir öğretmenin "tatlı-sert" olması beklenir. Sınıfta yeterli disiplini sağlayamıyorsa iyi bir öğrenme ortamı oluşmayacaktır. Çok katı bir disiplin uygulanırsa, korku öğrenmeye engel olacaktır. Notu adilane vermeyen, öğrencileri arasında ayrım yapan öğretmene çocuklar güven duymazlar. Bu durumda ancak dalkavuklar yetişir. Öğretmene şirin görünmek için her şeyi onun istediği biçimde onaylayan, "evet efendim" diyen tipler çıkar. Ama öğretmenlerine duydukları güvensizlik giderek her şeye yansır. 

İlkel toplumlarda suç ve ceza konusunda "orman kanunları" geçerlidir. Ama uygar toplumlarda her şey yasaların güvencesi altındadır. Ya da öyle olması beklenir.İnsanlar mal ve can güvenliği içinde olmak isterler. Aileden, okuldan çok daha geniş bir şemsiye altında, eşit ve adil davranışlar beklerler. Haksızlıklar giderek büyüyüp, madden ve manen bedenlere, yüreklere ve beyinlere zarar verirse, hasar yaratırsa  toplumsal acıyı onarmak da çok zaman alacak ve çok güç olacaktır. Kendini güvencede hissetmeyen insanın ne kendisine ne çevresine olumlu katkısı olamaz... Eskiden mahalle bekçilerinin geceleri uzun uzun düdük çalışı bile rahat bir uykunun güvencesiydi.


Yıllar önce "suç ve ceza" kavramını,bu konuda  insanların farklı tepkilerinin  neler yaratabileceğini ortaya koyan gerçek bir öykü okumuştum; "Kırık camlar öyküsü" Bir suç karşısında vurdumduymazlığın, aldırmazlığın nelere mal olabileceğini vurgulayan anlamlı bir öykü: Büyük bir kentte çok düzenli, insanların huzur içinde yaşadığı;  çiçekleriyle, ağaçlarıyla tertemiz bir sokak varmış. Bir gün bu sokaktaki evlerden birinin camı kırılmış. Ev sahipleri aldırmamış; "Nasıl olsa taktırırız" demişler. Birkaç gün sonra o eve bir hırsız girmiş. Epeyce şeyler çalmış. Hırsızlığa alışık olmayan evdekiler, diğer komşularını da uyarmışlar. Ama hepsinin huzuru kaçmış.

Bu arada başka evlerin camları kırılmaya, hırsızlıklar çoğalmaya başlamış. Bazı ev sahipleri, evlerini bırakıp o sokaktan taşınmaya karar vermişler. Boş kalan birkaç evi evsizler işgal etmiş. Bazı evler madde bağımlılarınca kullanılmaya başlamış. Bir süre sonra sokakta eski halinden eser kalmamış. Güvenlik sağlanamamış, gece lambaları yanmamış, çöpler toplanmamış, çiçekler kurumuş, ağaçlar kesilmiş. İnsanlar göç etmişler.

Yıllar sonra insanlar bu durumu çocuklarına bir "hayat dersi" gibi anlatmışlar: "Her şey bir kırık camla başladı. Aldırmadık... Her şey kırıldı, döküldü. Umursamadık... O güzelim sokak bir harabeye döndü. Kurtaramadık... Haklıyken haksız olduk, kendimizi savunamadık. Hiçbir şey eskisi gibi değil artık..."




Şubat 21, 2014

İNSANCA YAŞAMAK...


Kafamızda bin bir türlü ön yargıyla yaşıyoruz. Yılların izini, birikimini taşıyoruz belleklerimizde. Tortular, tabakalar halinde kalıplaşmış adeta. Korkuyor, ürküyor, çekiniyoruz.Daha dikkatli olma ihtiyacını hissediyoruz. Adımlarımızı temkinli atıyoruz.  Büyük ölçüde haklıyız da. Onca gazete manşeti, yüzlerce televizyon görüntüsü var belleğimizde. Netlik kazanmayan görüntüler gözlerimizin önünde bir ileri bir geri gidip geliyor. 

Değer yargılarımız karmakarışık. Bazen iyi ile kötü birbirine karışıyor. Dünya büyük bir hızla dönerken iyilerle kötüleri ayrıştırmıyor. Hayalle gerçek sanki iç içe. Gerçek dışı görüntüler de devreye giriyor. Temiz-kirli, iyi-kötü, insanca-insanlık dışı, sakin-öfkeli, namuslu-namussuz, onurlu-onursuz, doğru-yalan... Her şey birbirine karışıyor bazen. Ayırt edemiyoruz. 

Bir sınama testi, ölçüm aracı ya da sayaç yok elimizde. Tahminlerimiz, terazimizin ibresini doğrulamıyor. Teknik cihazlar da yetersiz kalıyor bazen. Hiçbir şey net değil. Yaşamdan kareleri durduramıyoruz, yaşanan saatleri geriye alamıyoruz. En gelişmiş teknoloji de yanıltabiliyor kimi zaman. Ona da hükmeden insan çünkü. Aldanıyoruz, aldatılıyoruz. Kime nasıl inanacağız, nasıl inandıracağız?

Bir güvensizlik ortamında kim kime nasıl güvenecek? Pek çok yerde "girilmez" levhası vardır da "güvenilmez" levhası yoktur. Yasaklara nasıl da uyar insanımız. Hatta bazen neden yasak olduğunu bilmeden, sormadan, emre kesin itaat gibi... Çocukluktan itibaren evde, okulda, sokakta, toplumda soru sorması istenmez, itiraz edemez, karşı çıkamaz. Okul sıralarından itibaren alışmıştır kurallara itaate. 


Ama iyi bir dinleyicidir, uysal bir bireydir. Belki de o yüzden küçük protestoları bile çok dikkat çeker. Sesini yükseltmesi istenmez. Ya sesini hiç yükseltmez ya da hep susar, son anda patlar. Avazı çıktığı kadar haykırır. Bazen cinnet geçirir. Ya kendine ya da en yakınlarına zarar verir. Oysa özünde nasıl da yumuşak, saygılı ve uysaldır. Sadece güzel ve uygar bir dünyada; insanca yaşamak, haksızlığa uğramamak, yalan dolandan uzak olmak, adil davranılmak, kabul görmek ister. Her insan gibi...




Şubat 15, 2014

BİR BAŞKA SEVGİ...


İlk duyduğumda hem şaşırmış, hem duygulanmıştım.Yurt dışında,işlek bir caddede bir trafik kazası oluyor.Kaza sonucu bir kişi ölüyor. Ölen kişinin köpeği günlerce kaza yerinden ayrılmıyor. Aynı noktada sahibini bekliyor... Sanki ödenmesi gereken bir vefa borcunu ödeyecekmiş gibi... Umutsuz bir sevda öyküsü gibi...  Çeşitli hayvanlarda sevginin anlatımında farklı tepkilere rastlıyoruz. Ancak hayvanlarda da bir "sevgi dili" olduğu kesin. 

Hayvanlar dünyası, pek çok yönünü hala bilemediğimiz ilginç bir dünya aslında. Hayvanlarda da sevginin çeşitli anlatım yolları var. Açık denizlerde bir tehlike ile karşılaşan yunuslarda "toplu intihar" olayları çok görülmüş. Engellenmeye çalışılsa da  ölüme topluca gidiyorlar. 
Anlaşamayan insanlar için "kedi-köpek gibi" deriz. Oysa aynı evde, aynı mekanda barış içinde yaşayan ne çok kedi, köpek vardır. 
Birbirlerine çok düşkün insanlar için "kumrular gibi" deriz. Kumrular, güvercinler, martılar toplu haldeyken ötüşleriyle, duruşlarıyla bir "sevgi tablosu" resmederler adeta....


Hayvanlar arasında "toplu savaşlar" yaşanmıyor. Oysa insanların dünyasında savaşlar hiç bitmiyor. Sıcak savaş- soğuk savaş, uzun yıllardır insanı ve çevreyi tahrip ederek sürüp gidiyor. Hayvanlar arasında hiçbir erkek, "aşk uğruna" dişisini öldürmez ya da yaralamaz, namus cinayetleri işlenmez.  Ama aşkını kanıtlamanın türlü yolları vardır. Su kaplumbağaları caretta carettalar ancak temiz sahil bulurlarsa yumurtalarını bırakıyorlar. Seçiciler. Tercihlerini temizlikten, duruluktan yana kullanıyorlar. İlginç değil mi, nükleer santrallerin kurulduğu yerleri kuşlar bile terk ediyorlar. Doğayı kirletenleri affetmiyorlar.

İnsan ya da hayvan, "sevgi" her canlıyı ilgilendiriyor. Hayvanlardaki çıkarsız sevgi bazen insanlara da örnek olacak nitelikte. Evvelki yaz, yaylada sıcak günlerde hayvanlar için bir kaba su koyup bahçeye bırakıyorduk. Bir süre sonra her gün aynı saatlerde güzel bir köpek gelmeye başladı.Suyunu içiyor, biraz dinlenip gidiyordu. Bu durum bir ay boyunca devam etti. Sonra onu göremez olduk. Aradan bir yıl geçti. Bu yaz gene aynı saatlerde, aynı köpek geldi. Adeta selamlaşır gibi sempatik hareketlerle yerde oyunlar yaparak etrafımızda birkaç kez döndü. Suyunu içti ve gitti. Yalnızca bir günlüğüne sanki hal-hatır sormaya, vedalaşmaya, teşekkür borcunu ödemeye gelmişti. Belki de artık bir yuvası vardı. Çünkü bir daha da hiç görünmedi.


Birkaç yıl önce kaybettiğimiz Cankuş adlı bir muhabbet kuşumuz vardı. 10 yaşında 40 kelime kadar söz dağarcığı olmuştu. Biz evdekiler arasında adeta sevgisini adilane dağıtmaya çalışır, sabahları "nasılsın-günaydın", akşamları "iyi akşamlar" diyerek günü bitirirdi. Biraz can sıkıntınız olduğunu hissederse bu deyişler birkaç kez üst üste tekrarlanırdı. Eve konuklar geldiğinde sevdikleri olursa başlarına, ellerine konar, benimsemezse hiç yanaşmazdı. Zorunlu olmadıkça kafesine koymazdık. Sadece geceleri kafeste olurdu. Evin içinde bir neşe kaynağıydı. Sanırım o da aramızda özgür ve mutluydu.

Annemin ölümünden önceki iki ay oldukça zor günler yaşadık. O zaman diliminde Onun odasına hiç girmedi. Sanki rahatsız etmek istemiyordu. Oysa onu ne çok severdi. Annemin ölümünden yarım saat önce, adeta çığlık çığlığa evin içinde dört döndü. Onu hiç böyle görmemiştik, adeta çıldırmış gibiydi. İki aydır girmediği odaya son bir kez girdi, annemin başına kondu ve çıktı. Adeta bu onun son" veda" öpücüğü idi.

Mutluluğun anahtarı sadece pırıltılı hediyelerde, süslü sözcüklerde değil. Sevginin kanıtlanması küçük dokunuşlarla, içten, sessiz anlatımlarla da olabiliyor. Hayvanlar gerçekten bunu iyi biliyor ve uyguluyorlar. Ve sevgi zamanlamasını kendilerine göre inanılmaz bir düzende gerçekleştiriyorlar. Kim bilir belki de biz insanlara bir ders vermek istiyorlar.
Dünya Öykü Gününde hayal etmek istiyorum; Sevgiyi sadece bir güne sıkıştırmak yerine, dünyayı yıllar boyu sevgiyle donatabilmek ne güzel olurdu...



Şubat 10, 2014

ZAMANLA KANIKSAMAK...


Eskiden haberleşme ağı bu kadar geniş olmadığı için mi haberdar olmazdık pek çok şeyden. Bazı haberler içimize bir "ses bombası" gibi düşüyor adeta. "Bu kadarı da olmaz" diyorsunuz, ama oluyor. Gözlerimiz fal taşı gibi açılıyor, tüylerimiz diken diken oluyor. Ama hayat gene tüm hızıyla devam ediyor. Beynimiz dumura uğruyor bazen. Vücudumuzda uyuşmalar, alerjiler başlıyor. Haberin üstünden 1-2, belki 3 gün geçiyor... Ve sonra hiçbir şey olmamış gibi gene kaldığımız yerden devam ediyoruz. Yalnızca kafalarımızda tamamlanmamış cümleler, noktalı virgüller, ünlemler, soru işaretleri, sonsuza uzanan noktalar...Bitmemiş, yarım kalmış öyküler...

Tepkisizliğe alıştık adeta. Yoksa insanımız davranış mı değiştiriyor? Yer, yöre, zaman, ad belirtmeden son günlerdeki bazı haberleri ardı ardına sıralasak; toplumsal zaaflar, örselenmiş hayatlar, keskin hatlarıyla ortaya çıkıyor. "Umursamaz, vurdumduymaz, şiddet eğilimli, suskun, hakkını arayamayan, bencil, sevgisiz..." Bu özelliklerin hepsi aynı anda bir kişide toplanmıyor elbette. Ama "güçlü olmak" pahasına, karşısındakine "yenik düşmemek" adına, bu olumsuzluklar bazen "kişilik özellikleri" haline dönüşebiliyor. 

Artık eskisi kadar şaşırmaz olduk. Daha serinkanlı olmak değil bu. Kötüye, kötülüğe alışmak, kanıksamak, eskisi kadar etkilenmemek. Olağan dışını olağan saymak belki de... Son bir ayda gazete haberlerinden okuduk veya ekranlardan izledik. Her biri toplumsal yapımızda kara birer sayfa gibi. Bunlar en yakın zamanda duyduklarımız. Kim bilir daha niceleri var...

En son yüreklerimizi burkan olay: 3 yaşında bir çocuğun, karlı bir kış günü hastalandığında çağrılan ambülans 8 saatte gelmeyince ölümü üzerine bir çuvala konarak sırtta, kilometrelerce yol alarak il merkezine otopsiye götürülmesiydi. O küçücük cansız beden zatürreye yenik düşmüştü. Babanın bir tepenin üzerine çıkarak cep telefonu ile bağlantı kurma çabaları da sonuç vermemiş. Oysa en uzak köylere ulaşıldığını vurgulayan  "cep telefonu reklamları" nasıl da ikna ediciydi. 

Ailenin bembeyaz karlar üzerinde adeta bir "ölüm kervanı" gibi yolculuğu, ülkemizden bir "kara tablo" idi. Acil çağrılarına bakan hemşirenin sonradan ağladığı söyleniyor. İnsan insanı ancak "empati" kurarsa anlayabiliyor. Yoksa çoğumuzun kapıları iletişime kapalı. Zorlamıyoruz. Ancak ölüm, acı gerçeği bize bütün çıplaklığıyla hatırlatıyor... 

Bir başka çocuk öyküsü, "cezalandırma" yöntemiyle ilgili. Nerede olduğu önemli değil, ülkemizde yaşanan bir çocuk dramı, uygulayıcı içimizden bir insan... Bir berber dükkanına zamanında gelmeyen çırağını buluyor, boynuna bir ip geçirip motorunun arkasına bağlıyor, şehrin işlek bir caddesinde peşinden sürüklüyor. Olayı görenler ancak bir süre sonra engelliyorlar. İnsanın boynuna yular geçirmek... İçler acısı. Sonraki günlerde gazetelerde berberin utancı, pişmanlığı dile getirildi. Oysa o çocuğun acısı, utancı, sıkıntısı, ezikliği yıllar boyu nasıl giderilebilir... 

Son haftalarda gerçekleşen bir başka örnek: Genç bir kadın yolda giderken bir kapkaççı arkadan yaklaşıyor, çantasını almaya çalışıyor. Genç kadının başını defalarca acımasızca kaldırıma, yere çarptıktan sonra cep telefonunu alıp kaçıyor. Yoldan geçenler görüyorlar, izliyorlar ama çaresiz, korku içinde hiçbir şey yapamıyorlar. "Suç ve ceza" nasıl, ne zaman karşılığını bulur böyle bir olayda...? Bu saldırıda "ölüm" yok, ama ölmemesi , beyin kanaması geçirmemesi, sakat kalmaması mucize. Tam anlamıyla "öldürmeye kasıt" var. "Suç ve ceza" adil ve ölçülü olmuyorsa, toplumda suçlular da giderek çoğalıyor. 

Son bir ay içinde olan bir başka olay: Bir öğretmen, evlilik dışı ilişkiden doğan 6 aylık bebeğini evde tek başına bırakıp eşiyle buluşmaya il dışına gidiyor. Bir hafta evde" tek başına" kalan bebek, doktorların deyişine göre; acı çekerek, açlıktan, soğuktan ölüyor. Annenin psikolojik sorunlarının olması , olayı hafifletir mi? 

"Kaza" değil, "cinayet" gibi ölümler... Acı, gözyaşı, eziyet hepsi bu olayların içinde. Bazı gün sopalar, bıçaklar, silahlar pervasızca kullanılıyor. Düğünler bile kana bulanıyor. Sevginin, aşkın yolu "şiddet" köprüsünden geçiyor.

Toplum olarak nasıl bu hale geldik? Ne oldu bize? Acıma duygumuz, insanlığımız nasıl dumura uğradı? Normalin dışına nasıl çıktık, nasıl kanıksadık bu görüntüleri? Bu olayları ruh sağlığımız bozulmadan nasıl izleyebiliyor, nasıl dinleyebiliyoruz? Tahammül sınırımız nereye kadar? Vatandaş, uykusu kaçmadan, huzuru bozulmadan suçluları ne kadar izleyebilecek?

Ülkedeki psikiyatri uzmanları, psikologlar, sosyologlar, sosyal hizmet uzmanları, aile hekimleri, eğitimciler, ne zaman araştırma sonuçlarını, önerilerini yayınlayacaklar, anlatacaklar, ne zaman bizleri rahatlatıp, bilgilendirecekler, sorularımızı cevaplandıracaklar...?  Ne oldu bize...?

Makbule ABALI-Eğitimci 
2014- Mersin



Şubat 04, 2014

HAYAL YA DA GERÇEK...


Hayat sürprizlerle dolu.Hiç ummadığınız, beklemediğiniz anda yığınla olumsuzluk kaplıyor hayatınızı. Ya da tam tersine öyle güzelliklerle karşılaşıyorsunuz ki "keşke hep böyle devam etse" diyorsunuz. Dikenler arasında narin çiçekler açmış gibi... 

Bazen bir adaletsizlik içimizi karartıyor, başımızı ağrıtıyor. Bir haksızlık düşündürüyor, isyan ettiriyor. "Masallardaki gibi, bir peri değneği olsa elimde" diyorsunuz. Hayal bu ya; Düzeltilmesi gereken şeyleri değiştirebilsek el çabukluğuyla... Dünya aydınlansa; Bir rüyadan uyanmışcasına... Yeni bir dünya kurulmuşcasına...

Şiddetten arınsak, karmaşık seslerden, gürültüden uzaklaşsak. Yüzlerdeki keskin çizgileri yumuşatsak. Kaba güç ,akla-mantığa yenik düşse. Yalan, gerçeğin yerini almasa. Onur, namus, haysiyet hak ettiği yeri bulsa. Dürüstlük prim yapsa, iyi niyet, hoşgörü hızla yayılsa... 

Çocuklar çocukluğunu, gençler gençliklerini yaşayabilseler. İnsanın insana eziyeti olmasa, insan gibi davransak birbirimize. Birimizin acısı, hepimizi incitse. Hayat güzel bir sürpriz yapsa hepimize: Eski bir şarkının sözlerindeki gibi ; "Hayat Bayram Olsa..."


Ocak 28, 2014

EĞİTİMDE ARAYIŞLARIMIZ...


Her kademede öğrenciler farklı duygular yaşıyorlar; mutlu, mutsuz, sakin, heyecanlı, umutlu, umutsuz... "Gelecekten ne bekliyorsunuz?"  gibi zor bir soru sorulsa cevapları neler olurdu acaba? Gelecek kaygıları ne boyutta, gelecekle ilgili planları var mı, bu planların ne kadarı gerçekçi, hayallerinin sınırı nereye kadar...? Çocuklar, gençler kendilerini güvende hissetmek istiyorlar, endişesiz, huzurlu bir gelecek hayal ediyorlar. Değişmeyen, net kararlar bekliyorlar. Büyüklerin dürüst ve inandırıcı olmaları onlar için çok önemli.

Okullar yarıyıl tatiline girdikten hemen sonra Milli Eğitim Bakanımız  öğrencilere ilk seslenişinde şöyle dedi; "Zamanında benim de çok zayıfım vardı." Çocuklar birbirlerine bakındılar; "Bakan Amca ne demek istedi acaba? " diye mi düşündüler...? Biz eski eğitimciler de düşündük: "Neden böyle deme ihtiyacını duydu? Çok zayıfı olan küçük bir gruba hitap ederken onları yüreklendirmek için söylenebilir belki. Onların anne babalarını sakinleştirmek için de vurgulanabilir. Ama büyük bir grupta bu örnek olumsuz çağrışımlara yol açmaz mı? Çocukların somut algılarında olay şöyle yorumlandı: Çok çalışmasan da, çok zayıfın olsa da önemli konumlara gelebilirsin. Bu durumda ideallerin, amaçların, hedeflerin çıtaları aşağılara çekilmez mi...?

Çeşitli aşamalarda sınavlara girecek öğrenciler ve onların velileri haberlerdeki açıklamaları dikkatle izliyorlar. ; "Sınav sisteminde, sınav tarihlerinde yeni bir değişiklik olur mu, yeni bir açıklama yapılır mı?" Her an her şeyin değişebileceğine öylesine alışmışlar ki. Özellikle "eğitim" gibi uzun zamanlı konularda ve alınacak kararlarda veliler de öğrenciler de netlik bekliyor. Çünkü aylar, yıllar sürecek çalışmalar ona göre planlanacaktır.  Uzun soluklu, ciddi çalışmalar daha kalıcı kararlar gerektiriyor. 1920'den itibaren göreve gelen Milli Eğitim Bakanları sadece 1 veya 2 yıl görevde kalmışlar. Farklı olarak yalnız Mustafa Necati 4 yıl ve Hüseyin Çelik 6 yıl görev yapmış.

Bir zamanlar ÖSYM (Öğrenci Seçme Yerleştirme Merkezi) Türkiye'nin en saygın kuruluşlarından biri idi. Güvenilirdi. Sonuçları tartışmasız kabul edilirdi. Testlerde iptal edilen hatalı soru sayısı çok nadiren olurdu. Birkaç yıldır sadece sorular değil, sınavlar da iptal ediliyor. Yerleştirmelerden sonra hatta göreve başladıktan sonra sonuçlar iptal edilebiliyor. Neden şimdi tüm sınav sonuçlarına kuşkuyla bakıyor, güvenemiyoruz?  Teknik araçlar gelişse de "insan" faktörü geliştirilemiyor mu acaba?" Makine" insana  yenik mi düşüyor? Sorumluluk verilenler yeterince sorumluluklarını yerine getiremiyorlar mı? Karmakarışık sonuçlar beyinleri de altüst ediyor. Eşitsizlik, haksızlık hep isyanlara neden oluyor. İtiraz edenler giderek çoğalıyor. Çetrefilli bir denklem gibi açıklığa kavuşmayan sorular da kafaları kurcalıyor.

Uzun zamandır dershanelerle ilgili konular tartışılıyor. Dershanelerin kapatılıp bazılarının okula, bazılarının etüt merkezine dönüşeceği söyleniyor. Son günlerde Milli Eğitim Bakanı tüm dershanelerin mercek altına alınacağını söyledi .Belki de en doğrusu buydu. Tüm eğitim kurumlarının aynı kalitede olması elbette beklenemez. Türkiye'de 3830 dershane olduğu, bu dershanelerde 50.000 öğretmenin görev yaptığı söyleniyor. Binlerce dershanenin arasında iyileri de kötüleri de olacaktır elbette. Bunlar birdenbire değil, uzun yıllar içinde ihtiyaç duyulmasından ötürü çoğaldılar. 

Maddi durumu uygun olan öğrenci de, olmayan öğrenci de dershanelerden yararlandı. Bütün imkanlarını seferber edip çocuğunu dershaneye yollayan ana-babalar oldu. Bir dönem pek çok dershane okullardaki en deneyimli öğretmenleri kadrosuna dahil etti. Bazı dershaneler sınavla öğretmenlerini seçti. Okullarda kalabalık sınıflarda öğrenilemeyen birçok bilgi buralarda öğrenildi. Dershaneler okulun tamamlayıcısı oldular. Maddi imkanı "özel ders" almaya uygun olmayan pek çok öğrenci için dershaneler bir imkan sağlıyordu. Okullarda öğrencilerin bilgisi klasik sınavlarla ölçülürken dershaneler test sınavları yaparak onları ölçme sınavlarına hazırladılar. Her alanda olduğu gibi, kötü örnekleri olduğu gibi çok iyi, okullarla işbirliği içinde, çağdaş eğitim-öğretimin amaçları doğrultusunda öğrencileri yönlendirenleri de vardı.
Belki zamanında dershaneler daha iyi araştırılsaydı daha sağlıklı önlemler alınabilirdi. 

Öğrencileri bundan sonra sınavlara hazırlama konusunda okullarımızın Rehberlik Servislerine, Rehber Öğretmenlere büyük iş düşüyor. Bilgiyi kullanma, zamanı kullanma, heyecanını yenme, okul seçme, alan seçme gibi birçok konuda öğrencilere yardımcı olmak gerekiyor. Bu yıl yeni bir uygulama da olacak. Eskiden olduğu gibi sınavlarda yanlış sorular doğru soruyu götürmeyecek. "Bilgiyi rastlantıyla belirlemek", "işi şansa bırakmak" ne denli doğru sayılabilir? 

Geleceğimiz ve çocuklarımız için asıl sorgulanması gereken eğitim sistemimizin kalitesi değil midir? Üniversite öğretim elemanları, fakültelerde 1. sınıflara başlayan öğrencilerin temellerinin çok zayıf olduğunu yıllardır vurguluyorlar. Ezberci eğitim sistemimiz araştırmalarla geliştirilemedi, eksikler giderilemedi. 

50 bin aday üniversite sınavında sıfır puan alıyor. 16 net bile yapamayıp barajın altında kalan 350 bin öğrenci var. Yıllardır sınavlarda fen bilgisi en başarısız ders. Sonra matematik, sosyal bilgiler ve Türkçe geliyor. Uluslararası eğitim sıralamasında Türkiye matematikte 44. sırada. Okuma-anlamada 42. sırada. Fen bilimlerinde 43. sırada. Bu sonuçlar dikkate alınıp önlemler alınabiliyor mu acaba?

Hepimiz için daha güzel bir dünya oluşturabilmek için eğitimden beklentimiz öyle çok ki... Ancak Eğitimle ilgili kararlarda asıl baş vurulması gereken, uygulamanın içindeki kişiler; öğrenciler, öğretmenler, veliler, okul yöneticileri hep konunun dışında kalıyor. Bir zamanlar Mili Eğitim Şuraları olurdu. Her kademede uygulayıcılarla görüş alışverişi yapılır, uygun kararlar uygulanırdı. .Belli bir plan çerçevesinde uygulamadaki görevlilerin görüşlerine baş vurulsa mutlaka çok yararlı katkıları olacaktır. Asıl sorunların merkezinde olan, sıkıntıyı yaşayan onlar. Genç Türkiye Onların çabalarıyla daha iyiye gidecek. 

Makbule ABALI-2014 Ocak










Ocak 21, 2014

KADER Mİ...?


Bir Kader daha kaderine yenik düştü. Kayıp gitti aramızdan. Nüfus cüzdanına göre henüz 14 bile olmamıştı. Ne derece doğrudur bilinmez, uzmanlar kemik yaşının 16 olduğunu söylediler. Kocası "Ben onu 18'inde sandıydım" diyor. Kader ailenin 8 çocuğundan biri. Annesi de erken evlenmiş. İlk doğumunu kaç yaşında yaptı, zaman içinde başka çocuğu olur muydu, bilinmiyor. Bilseydi bu durumlar yaşanır mıydı, o da bilmiyor. 

Kader'in adı Kader değil de Sevinç, Neşe, Hayat ya da Umut olsaydı kaderi değişir miydi acaba? Neden Kader...? Kadere teslim olmak ya da kaderine razı olmak daha mı kolaylaşıyor böylece? Belki adı değişse de yazgısı değişmeyecekti. 
Kader nüfus cüzdanına göre 2000 doğumlu. Okula 5. sınıfa kadar gitmiş. Kocası 8. sınıftan ayrılmış.Sorulduğunda şöyle diyor; "İkimiz de okuma-yazma biliyorduk." 

Kader'in öğretmeni, okul arkadaşları evlendiğini, çocuk sahibi olduğunu öğrendiler mi acaba? İlk tepkileri ne oldu?  Doğumu kim yaptırdı? Yörede Ana- Çocuk sağlığından kimler sorumluydu, sağlık ocağı, ebe var mıydı? Dini nikahı kıydıran din adamı ya da muhtar Kader'in yaşını biliyor muydu? Kimler Kader'i evlilik, çocuk bakımı, gebelik, lohusalık hakkında bilgilendirdi? Yoksa Kader her şeyi önceden biliyor mu sandılar? Hayatın içinde bir "evcilik oyunu" gibi mi düşündüler? 

Türkiye İstatistik Kurumu Türkiye'de halen 182.000 çocuk gelin olduğundan bahsediyor. Bu sayının gerçekte çok daha fazla olduğu da söyleniyor. Kader acaba bu sayının dışında kalıp da sayılamayanlar arasında mıydı? 1. çocuğu henüz bebeklikten çıkmadan o ikinci çocuğuna hamileydi.İkinci çocuk 7 aylık ölü doğdu. Kader bir gün vurulmuş olarak ölü bulundu. Nasıl öldüğü henüz açıklanmadı. 

Kader'in doğumunu, evliliğini,anneliğini kimseler bilmedi, kimseler duymadı. Ama zamansız ölümünden herkes haberdar oldu. Keşke varlığından daha önce haberdar olsaydık, bu denli önemser miydik acaba? Kader eğitimden ne kadar yararlandı bilemiyoruz. Okulda olması gereken yaşlarda, o bir başka dünyada, iyi bir eş, iyi bir anne olmaya hazırlanıyordu. Zaman yetmedi, gücü yetmedi. Ölümünden öğretmeninin, arkadaşlarının haberi oldu mu acaba...?

Kader'in ölümünden sonra belki bir süre anne-babalar, öğretmenler, ebeler, muhtarlar, din görevlileri daha dikkatli ve titiz olacaklar. Ama ne kadar süre...? Sonra yine unutacağız her şeyi. 18'ine gelmeden yeni çocuklar gelin edilecek, yeni öyküler yazılacak, yeni dramlar yaşanacak. İstatistikler her yıl artan sayılarla yeniden düzenlenecek. Ne zamana kadar...? Kader'in annesi erken evlilikleri normal buluyordu. O da erken evlenmiş.Annesinin ve anneannesinin yolundan gitmemesi için Kader'in kızına kim yardımcı olacak, hangi kişi ya da kurumlar sahip çıkacak? Kadersizler kervanına katılmaktan onu kim koruyacak?

Okullarımızda ilk yıllardan itibaren çocuklarımızı soru sormaya, cevap almaya,olayları neden-sonuç ilişkileri içinde düşündürmeye çalışsak yeni Kaderler'in yazgısı değişir mi acaba? İlk dönemde okutulan Hayat Bilgisi Dersleri var. Gerçek hayatın ta kendisi. Güncel hayatla ilgili olarak "evimiz ve ailemiz, çevremiz, okulumuz, sağlığımız, trafik..." gibi üniteler içeriyor. Kafası çalışan, çocuklara yararlı olmak isteyen idealist bir öğretmen, bu dersi nasıl da uygun işleyebilir. Oysa ne yazık, bazen okuma-yazmayı, saymayı bile tam öğretemiyoruz. 
Ayakta kalmayı, doğru düşünmeyi, doğru kararlar vermeyi öğretebilsek...



Ocak 09, 2014

GERÇEK ÇOCUK ÖYKÜLERİ...


Çocuklar sevdikleri masalları, masal kahramanlarını, aldıkları dersleri kolay kolay unutmuyorlar. Ta eskilerden Ömer Seyfettin, Kemalettin Tuğcu Öyküleri... Andersen'den masallar, La Fontaine Masalları, Samed Behrengi'nin Küçük kara balık, Bir şeftali-bin şeftali öyküleri, unutulmaz Küçük Prens...

Oysa yetişkinler olarak bizim toplumsal belleğimiz çok zayıf. Anlık, günlük yaşıyoruz; gördüklerimizi, okuduklarımızı, yaşadıklarımızı bir süre sonra unutuyoruz. Keşke çocuklar gibi ders alabilsek, geçmişi yeniden değerlendirebilsek. Mutlu çocuk öyküleri vardı eskiden; Başlangıçta acıklı, hüzünlü bile olsa, mutlu sonla biten çocuk öyküleri. Çocuklar belki ağlayarak dinler veya okurlar ama sonunda gülümserlerdi. Sonra giderek öyküler de gerçek hayata uydu, değişime uğradı. Gerçek hayat kötülerin dünyasıydı; kötüler, zorbalar, gücünü kullanarak öne geçenler. İnternet dünyasındaki oyun kahramanlarının çoğu da öyle değil mi?

Gerçek çocuk öyküleri , yaşanmış dramlar çok can yakıyor, düşündürüyor. Unutmamamız gereken hayatın içinden insan dramları bunlar... Ne yazık ki istatistiklerde çocuk ölümlerinde halen üst sıralardayız. 2013'ün son günlerinde bu gerçek bir kez daha vurgulandı. Konya'da 8 aylık Ayaz Bebek yatağında ölü bulundu. Öyküsü henüz o kadar yeni ve çarpıcı ki ben unutamadım. Gazetede okumak, ekranlarda izlemek bile insana acı veriyor. 

Anne yazları tarım işinde çalışıyor, kışın ise çöplerden kağıt topluyor. Babası askerde. Evin pencerelerinde cam yok, plastik örtülerle korunmaya çalışılmış. Doktor zatürre tanısı koymuş ancak ölümü "kuşkulu ölüm" sayıldığından otopsi de yapılacak. (O minik bedene) Şimdiye kadar hiçbir yardım almamışlar. Gecenin ayazı, rüzgarı savunmasız bir bebeği vurmuş. Adını kim koymuştu acaba? Çocuk parkına gidebilecek kadar büyüyemedi Ayaz Bebek; kaydırağa, salıncaklara, tahterevalliye binemedi. Okula gidebilecek kadar da büyüyemedi. Henüz Onun adına çıkarılmış bir nüfus cüzdanı bile yoktu. Anne babası ne zaman resmi nikahla evleneceklerdi acaba?

Ayaz Bebek artık yaşamıyor. Pencereden giren rüzgarın sesini duymuyor. Kendisine çok büyük gelen bir tabutun içinde bir başka dünyaya yolcu edildi. "Merhumu nasıl bilirdiniz?" sorusu soruldu mu acaba? Henüz kimse Onu tanımıyordu ki. Belki istatistiklerde bile yer almayacak. Çünkü henüz vatandaş sayılmıyordu. Bu yaş'sız bebekler keşke toplumsal hafızalarda yer bulabilseler de yeni dramlar yaşanmasa. Yaşarken onlara ulaşmakta geç kalmasak.

Çocukların sonu güzel biten öykülere, sağlam bir geleceğe ihtiyaçları var. Büyüklerin onlara sergilediği bunca olumsuzluktan, çatışmadan, kavgadan sonra sakin masal anlatıcılara ihtiyaçları var. Çocuklar bunu hak ediyor. Onları kuru istatistiklerle, olumsuz haberlerle tanımak istemiyoruz. Çocukları anlamaya-tanımaya çalışsak, öykülerini öğrenebilsek, daha güzel bir dünya oluşturma çabasına da girebileceğiz belki...
Şimdi "mutsuz insanlar ülkesi" olsak bile gelecekte neden "mutlu çocuklar ülkesi" olmayalım?

Ocak 01, 2014

UMUT ÇİÇEKLERİ...



Karşıdan baktığınızda küçük kırmızı top top çiçekler nasıl da gönlünüzü çeler. Kışın o soğuklarda içiniz aydınlanır. Sanki öbek öbek umut taşırlar. Bir dalın üstünde öyle çokturlar ki, bir yıla dağılan umut topları sanırsınız. Dalların ucunda öyle nazik, öyle savunmasız bir duruşları vardır ki, her an düşebileceklerini düşünürsünüz.Sivri uçlu, ele batan yapraklar, yanı başında dikenler... Acımasızca can yakıyor, acıtıyor, ürkütüyor. Sanki gerçek hayatta olduğu gibi; umutla iç içe umutsuzluk, güzelliğin yanı başında olumsuzluk var dallarda adeta. 

Bu çiçekler fazla su istemiyor. Güneşi çok sevmiyor. Dayanıklı oluşu belki de bu yüzden. Adeta kendi başına buyruk, isyankar bir bitki. Sanki bir çelişkiler yumağı. Susuz vazoda uzun zaman dayanıyor. Etrafına pırıltı saçıyor ama tanımıyorsanız, dikkatli olmuyorsanız  iz bırakıyor, acı veriyor. Kimileri zehirli olduğunu bile söylerler. Küçük kırmızı toplar, sivri yaprakları ve dikenleriyle masum da, zalim de olabiliyor. Tıpkı insanlar gibi...

Halk arasında değişik şekilde adlandırılmış bir çiçek bu. Kokina, dikenli top, dilek çiçeği... Ev sahibi olmak isteyen insanlar için bir dilek simgesi olduğu söyleniyor. Kırmızı çiçek topları, dikenlerin kalkanına gizlenmiş. Ulaşmak belki zor ama, umuda ulaşmak hiçbir zaman kolay olmadı ki. Yeter ki pes etmeden sabırlı davranabilelim.Gerçek umut içimizde, yanı başımızda. Tüm güzel dilekler beynimizde, gönlümüzde. Nasıl inanırsanız, nasıl çabalarsanız öyle. Kokinalar sadece umudu anımsatan birer bitki yumağı... 

Dünya hızla dönerken, bütün sesler birbirine karışmışken; biraz durmaya, sakinleşmeye, umutlanmaya, güzel dilekler dilemeye ihtiyacımız var. İnsanoğlu bir şeylere inanmak, umut etmek istiyor. Bunun simgesi bazen bir çiçek, bazen bir sözcük, bir eşya, bir piyango bileti...Bekleme süresi uzun ya da kısa, ne fark eder? Umut olduğu sürece yaşam daha kolaylaşıyor, bireyin enerjisi artıyor.