19 Haz 2018

DUYARLI OLMAK YA DA DUYARSIZ OLMAK...



Bize hediye edildiğinde henüz 2 aylıktı Cankuş. Aslında o yıllarda hasta olan anneme getirilmişti. Mavi ağırlıkta renkleri vardı. Karnında sarı tüyleriyle bir güzellik göstergesi gibiydi. Zaman geçtikçe evi de, bizleri de benimsedi. Evin içinde özgürdü. Uçuyor, uçuyor sonra birimizin başına ya da omuzuna konuyordu. Eğitimcilerin yaşadığı bir evde bir muhabbet kuşunun konuşmayı öğrenmemesi ayıp olurdu. 

Sabahları mutfağa girince günaydın diyen, akşamları iyi geceler diye seslenen bir kuşumuz vardı artık. Birimizi biraz sıkıntılı görsün, hemen nasılsın der, yanıt alamazsa canım nasılsın diye tekrarlardı. sabah kahvaltılarında annemin yumurtasına ortak oluyordu. Cankuş evin  maskotu, sevgilisiydi. Yazın yaylaya gidilirken kızımın kedisiyle aynı arabada, kafesi benim kucağımda yolculuk yapıyordu. 

Cankuş 13 yıl bizim yanımızda saltanatını sürdü .Annemin hastalığının son iki ayında onun odasına hiç uğramadı. Ölümünden iki saat kadar önce yıldırım hızıyla odaya girdi, başına kondu sonra canhıraş feryatlarla odadan çıktı. Unutamadığım bir sahnedir. 
Duygu, duyarlılık tüm canlılarda farklı ölçülerde var diye düşünüyorum. 

Bir İstanbul yolculuğumuz öncesi Cankuş'u bir akrabamıza emanet ettik. Ayrılışımızdan 3 gün sonra hastalanmış. Bir hafta sonra can vermiş. Telefonda önce bize ölümünü söylemediler, hasta dediler. Sesimi duyarsa iyi gelir dedim, onun sevdiği sözcüklerle seslendim. Dayanamayıp acı haberi verdiler. Hüngür hüngür ağladığımı biliyorum. Oysa birçok kişi için kuş beyinli sözü hakaret içeriklidir. 

Tanımadan, anlamadan ne çok şeyi yanlış yargılarız. Bazen o hassasiyetin farkında bile olmayız. Köpeklerin sadakati üzerine ne çok öykü anlatılır. Sahibi öldükten sonra günlerce sahibinin mezarı başında bekleyen köpekler. Gözleri görmeyenlere iki göz ve baston olan köpekler... Kaybolduktan veya kaçırıldıktan sonra kilometrelerce yol katedip evini, sahibini bulan kediler... 

Son olaydaki vahşete değinmeyeceğim. Vahşeti düşünmek bile insanın ruh sağlığına zarar veriyor. 
Ancak merak ediyorum, o yavru köpeğin haykırışlarını hiç kimse duymadı mı? Suçlu tek kişi miydi, birkaç kişi mi? Sadistçe eğlence mi arıyorlardı? Bir öfke patlaması mıydı ya da neyin intikamıydı? Bu soruların cevapları bilinmeden olayın nedenlerine nasıl ulaşılacak? Bu karmaşık olay nasıl çözümlenecek?

Bu vahşete karışanların merhamet duyguları köreldi ise utanma, pişmanlık duyguları ne durumdaydı acaba? Kulakları tıkalı, gözleri kapalı mıydı acaba?
Ellerindeki kan nasıl temizlenebildi? Bu vahşet, bu kıyım rüyalarına girdi mi?
Kaybettiğimiz insanlık ne zaman bulunacak...?






17 Haz 2018

YAŞANMIŞ BAYRAMLAR...



Giden yılların ardından 
Eski bayramları özlemek...
Özlemek belki de eski insanları;
Nazik, tutarlı, saygılı,
Vefalı, hatırlı, içli insanları,
Çıkarsız dostlukları...
Ya çocuklar...?
Bayram sabahları bir tatlı heyecan,
Bir güzel tebessüm yüzlerde;
Belki yeni bir giysi,
Belki yeni bir ayakkabı.
Ev ziyaretleri unutulmaz;
Biraz utangaç, biraz mahcupça..
Verilen hediyeler değişir;
Bir küçük mendil, bir güzel çorap,
Biraz lokum ya da şeker...
Para da verilir ama zordur alması ,
Büyüklerin tembihi vardır;
Başkasından para alınmaz.
Bir çocuğun başının okşanması,
Bir yaşlının elinin öpülmesi,
Ya da içten bir hatır sorma
Bayram yaşatır kişiye. 
Gerçek bayram, insanca kabul görmek,
İnsan olduğunu hissetmek değil midir...?

Makbule ABALI






20 May 2018

GENÇLİK YILLARI...



Çocukluğumla ilgili fotoğraflarım çoktur da, gençlik dönemimde yok denecek kadar azdır. Kişiliğini bulunca insan, her şey kendi düşündüğü gibi olsun istiyor. O dönemlerde genç insan evet'lerle değil de hayır'larla daha barışık, daha isyankar, kurallara biraz kırgın,farklı bir dünyada yaşıyor. Saygısızlık değil ama "Ben de varım, beni de adam yerine koyun düşüncesi, beklentisi...Daha kırılgan, daha alıngan, kişiliğinden ödün vermeyen ergenler tanıyoruz. 

Büyük bir Anadolu Kentinde bir Kız Lisesinde okudum ben. Çok güçlü, ama çok katı bir eğitim aldık. Tek tip siyah önlüklerimiz, kocaman beyaz yakalarımız vardı. Saçlar ya iki örgü ya da kulak memesi hizasında kesilmiş olmalıydı. uzun saçlarım liseye kadar direnebildiler. Kuaföre gitmekten hiç hoşlanmayışım belki de o yıllardan kalmadır.

İnsan gençlik dönemindeki eleştirilerinde bazen haksızlık yaptığını yıllar sonra anlıyor;eğitim çok sıkıydı belki ama okulda çok şey kazandık. Bugünlerden farklı olarak o yıllarda sosyal medya yoktu, cep telefonları yoktu. Makyajlı olarak okula gidiş yasaktı , zaten makyaj sevmezdik. Sigara içilmezdi. Uyuşturucunun adı bile yoktu. Üniversite yılları dahil, yaşamım boyunca sigara içmeyişim belki o yılların etkisidir. 

"Ne vardı" diye düşünüyorum; Kitaplar, şiirler, sevgi, saygı, vefa, dostluk, arkadaşlık... Her dönem olduğu gibi aşklar, sevdalar da vardı. belki de aşk sanılan platonik sevdalar. Aileler günümüzden daha kontrollü idi. Para değil,güven, sevgi, saygı, namus ön plandaydı. mutluyduk, gururluyduk, utanınca kızarırdık. Davranışlarda içtendik ama yüzgöz olmazdık.

Bilgisayarlar, dijital fotoğraf makineleri yoktu. o yıllarda eksikliğini de duymadık. Mesajlar yerine mektuplar vardı. Emojiler yerine kendimiz çizerdik. Ortaya çıkanlar belki sanat eseri sayılmazdı ama yaratıcılık ürünü şeylerdi. Makine değil, insan ön plandaydı. Kompozisyon derslerini ne çok severdim. Çekingen ruhlar okumayı, yazmayı daha çok seviyorlar. Kısa mesajlar anlatımı da yetersiz kılıyor. 

Teknolojiye tabii ki önem veriyorum, bir gereksinim olduğuna inanıyorum. Ancak hala "Bilgisayarda dünya ne kadar yakın, insan ne kadar uzak" diye düşünmekten kendimi alamıyorum.






19 May 2018

ATATÜRK'TEN ÖZDEYİŞLER :



"Çocuklarımızı, ortak düşüncelerini hiç çekinmeden açıkça ifade etmeye , içten inandıklarını savunmaya, buna karşılık da başkalarının samimi düşüncelerine saygı beslemeye alıştırmalıyız. "

"Çocuklar geleceğimizin güvencesi, yaşama sevincimizdir. Bugünün çocuğunu yarının büyüğü olarak yetiştirmek , hepimizin insanlık görevidir."

"Biz her şeyi gençliğe bırakacağız. Geleceğin ümidi, ışıklı çiçekleri onlardır. Bütün umudum gençliktedir."

Mustafa Kemal ATATÜRK.

19 Mayıs Atatürk'ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramımız Kutlu Olsun.

Prof. Dr. Türkan Saylan'ın dün ölüm yıl dönümüydü. 
Rahatsızlığı nedeniyle sağlığının çok ağırlaştığı günlerde bile kız çocuklarının eğitilmesi için yıllarca yürüttüğü mücadeleden vazgeçmeyen sayın Prof. Dr Türkan Saylan'ı saygı, minnet ve rahmetle anıyoruz. 
Öylesi güzel insanlara özlemimiz hiç bitmeyecek.



13 May 2018

ANNE OLABİLMEK...


"Tarih tekerrürdür" demiş eskiler. Anneler ; bir zamanlar özenle, belki çok zor koşullarda çocuklarına baktılar. Şimdi yıllar geçtikçe , o çocuklar büyüdükçe roller değişiyor, bazen torunlar bazen çocuklar "anne olma" sorumluluğunu üstleniyorlar. Annelerinden öğrendikleri bilgilerle kuşaklar arası geçiş yapılıyor, bilgiler aktarılıyor. Yaşam deneyimleri öğreniliyor, bilgiler değiş-tokuş yapılıyor.

Hayatımızda kutlanması, anılması gereken öyle çok gün var ki. Anneler Günü'nün yeri, önemi elbette farklı ama keşke sevgimizi, saygımızı tek güne indirgemesek.Bir hediye vermeyle her şey bitti , borcumuz ödendi sanmasak. Kentlerde, beldelerde, köylerde, kırsal kesimde farklı yaşamların içinde, farklı karakterlerde ne çok kadın, ne çok anne var..

Kimisi yılların iyice yıprattığı kadınlarımız; Yüzlerde kırışıklıklar, öpülesi ellerde lekeler, buruşukluklar olsa da, gözler artık eskisi gibi göremese de , ayaklar bedenin yükünü kaldıramasa da, omuzlar çökük olsa da, elleri bazen titrese de hala çocukları için varını yoğunu verebilecek anneler...

Yaptığı fedakarlıkları çoğu kez anlatmayan, sıkıntısını aktarmayan, yüreği yaralı anneler; Engelli çocuğunu koruyan, kollayan, bazen sırtında taşıyan, onun incinmemesi için kol-kanat geren anneler. 
Törenlerde şehit oğlunun tabutu başından bir türlü ayrılamayan, göz yaşını içine akıtan yorgun bedeni, acılı yüreğiyle ayakta duramayan anneler...

Bir zamanlar çocuklarının bakımını yaparken, altını temizlerken, bez bağlarken, belki de şimdi onlar bu işleme ihtiyaç duyuyorlar -bir bebek gibi... Gene bir zamanlar merdivenleri ikişer ikişer basamaklarla atlayarak çıkarken şimdi tek tek basamaklara basarak zorlukla çıkıyorlar. Hareketleri ağır ve yavaş. Adeta ağır çekime alınmış bir yaşam onlarınki. Ama yürekleri hala çocukları için atıyor.

Bir de bugün belki pek akla gelmeyen altın yürekli kadınlar var; Bazen bir okulda, bazen bir kurumda, bazen yardıma ihtiyaç duyulan her yerde. Hiç evlenmeden kendini anne gibi hisseden, bir anne gibi duyarlı, çocukları çok seven, her an yardıma hazır, anne gibi sevgi dolu, şefkatli kadınlar...

Kaybettiğimiz annelerimizi rahmet ve saygıyla anıyor,
varlıklarını her zaman hissettiren vefakar, sevgi dolu, fedakar  tüm anneleri yürekten kutluyorum.





8 May 2018

BİR ÖMÜR...





Savaşlar içinde karmakarışık bir dünyada 
Barışı kendi içinde yaşatmalı insan;
Sakin, huzurlu, mutlu,
Sade, gürültüsüz, dingin...
Mavilikler toplamalı gökyüzünden,
Yeşille kucaklaşmalı yeryüzünde.
Çiçeklerle, kuşlarla dost olmalı.
Mutluluk küçük ayrıntılarda gizli;
Ağız tadıyla yenen iki lokmada,
Bazen bir su başında içilen bir bardak çayda,
Eski dostlarla geçmiş anılarda,
Ya da kurumuşken yeniden canlanan bir çiçekte...

Bazen hastalıklarla, kazalarla 
kesintiye uğrasa da hayat,
Yaşamak bir ömür boyu,
Sağlık elverdiğince...
Sonuçta sadece birkaç sözcük,
Koca bir ömrü özetler;
"Huzurlu, mutlu yaşadım" diyebilmek...









1 May 2018

BAHARLA GELEN 1 MAYIS...



Mayıs Ayını ne çok severim. Mayıs her haliyle özel ve güzeldir. İçinde güzel günler barındırır;19 Mayıs Atatürk'ü Anma Gençlik ve Spor Bayramı, Anneler Günü, Hıdrellez, Emek ve Dayanışma Günü, Bahar Bayramı ve benim doğduğum gün...

Bahar bayramını okulca kutlardık bir zamanlar. Okul dışına çıkmak, doğaya açılmak ne güzeldi. Kırlarda olurduk, papatyalar toplanır, taç yapılır, evlerden getirilen yiyecekler yenirdi. Piknik tarzı gezileri sevmem o zamanlardan kalmadır. Evden getirdiğimiz börekleri, köfteleri ortaya koyar, paylaşırdık. Üniversite yıllarımda kız öğrenci yurdunda kalırken bir portakalı odadaki 8 kişiye paylaştırmamı nedense     anlayamamışlardı. Oysa paylaşım hayatın özünde  ne kadar önemlidir.

1 Mayıs'ta iki bayram birbirine karışırdı ve ne olay çıkardı ne de tatsızlık olurdu. Bugün düşünüyorum da acaba çok şey mi istiyorum? Patron ya da yöneticinin işçilerle güzel bir diyalog kurduğu, sorunlarını sorup anlamaya çalıştığı bir iş yeri, asgari ücretin planlanarak en uygun şekilde ihtiyaçlara göre belirlendiği belirlendiği, fazla mesai ücretlerinin adilce, düzenli ödendiği, kadın işçilerin erkek işçilerle aynı ücreti aldığı, çalışma yerlerinde her türlü güvenlik önleminin alındığı, iş kazalarının en aza indiği, kötü koşullarda, havasız bodrum katlarında işçilerin çalıştırılmadığı, işçilerin çekinmeden haklarını savunacak bir sendikaya üye olduğu, okuma çağında hiçbir çocuğun çalıştırılmadığı, emeğin sömürülmediği... bir ülke düşlüyorum.

Bütün  dünyanın bayram olarak kutladığı 1 Mayıs İşçi ve Emekçi Bayramı neden bizde en katı güvenlik önlemlerinin alındığı bir gündür? Çoğu kez neden bayram değil, yas günü olmuştur? Neden hep endişe, sıkıntı, korku duygularıyla anılmıştır? Ülkemizin böylesi bir günü hak ettiğine inanmıyorum. Bir bahar ayında, bahar bayramıyla birlikte anılan, coşkuyla kutlanan, türkülerin söylendiği, halayların çekildiği  1 Mayıs'ları özlüyorum. Emeğin ve Dayanışmanın günü kutlu olsun.


23 Nis 2018

BİR ZAMANLAR ÇOCUKTUK...


Gerçek çocuklardık biz ;
Bakışıyla, duruşuyla, koşuşuyla.
İlle de oyuncak aramazdık,
Yapma bebeklerimiz vardı,
üstüne elbise biçtiğimiz ,
Bir tas suda yarıştırdığımız
Kağıttan kayıklarımız,
Uzun ipli uçurtmalarımız,
5 taş oynadığımız taşlarımız...

Kırlara çıkardık bahar gelince ;
Başımızda papatyalardan taçlar,
Elimizde rengarenk kır çiçekleri,
Piknik yapardık su kenarlarında,
Şarkılarımız vardı, söylerdik.
Oyunlarımız vardı çocukça 
Gerçek çocuklardık biz;
Çocukluğunu yaşayan çocuklar...

Bayramlarımız vardı,
Törenlere çıktığımız.
Şiirler okuduğumuz,
Müsamerelerimiz.
Rontlar oynadığımız,
Bayram gibi bayramlar...
Her şeyimiz gerçekti,
Her şeyimiz içten.
Hayatı doyasıya yaşayan
Çocuklardık biz...

Makbule ABALI

23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı tüm çocuklara kutlu olsun. 
Not:Üstteki fotoğraf İnternetten.
İsmet İnönü'nün oğlu Ömer İnönü Atatürk'le birlikte.
4 yaşındayken.


17 Nis 2018

BİR OKUMA ÖYKÜSÜ...(KÖYDEN KENTE OKUMAK...)



Bazen düşünürüm; hepimizin yaşamında belli kesişme noktaları var. Bazen bir yer, bir tarih, bir haber, bir insan, yaşantımızda büyük değişimler yaratıyor. Farklı adlarla değerlendiriyoruz bu durumu;
Rastlantı diyoruz, kader ya da şans diyoruz. Bu değişimler sonrası yollar ya yön değiştiriyor ya da kesişiyor. Asıl yaşam, o yollardan birinde duraksaması değil midir insanoğlunun?

Bu bir kısa öykü. Bir varoluş öyküsü. Yaşamdan bir kesit. Yapı taşları yıllar önce yerleştirilmiş, iyi bir temel oluşturmuş. Tamamı anlatılsa bir kitap olur belki. 
Bir dağ köyünde 14 yaşlarında bir erkek çocuk. İlkokulu aynı köyde bitireli 2 yıl olmuş. 5 erkek, 2 kız 7 kardeşler. Babasına iş gücü lazım. O da dağlarda hayvan otlatıyor, tarlada ekin biçiyor, harman kaldırıyor. Ürettikleri ürünlerle geçimlerini sağlıyorlar. 
Babasına iş gücü lazım. Ancak anılarında unutamadığı bir gün var; tarlada toza toprağa bulanmışken babası yüzü asık bir şekilde gelir. Yazıyı göstererek "Sınavı kazanmışsın, okula çağırıyorlar" der. Birbirini çok seven iki kişide o an mutluluk-mutsuzluk çatışması yaşanmaktadır." Gitmek mi zor, kalmak mı " çelişkisidir bu. 

O yıllarda Mersin-Arslanköy arasında toplu taşıma araçları yoktur. Yol yürüyerek 24 saattir. Yolun yarısında mola verilir, ağaçların altında yatılır. Gecenin ayazı iliklerine işler. O yıllardaki çocukların en büyük hayali okumak, bir meslek sahibi olmak. Özellikle dağ köylerinde yaşayanlar için okumak, bir başka dünyaya adım atmaktır. 

Günümüzde Finlandiya'nın , bazı kuzey ülkelerinin hala örnek aldığı, fakültelerde tez konusu olan bir eğitim modelidir Köy Enstitüleri. İlkokuldan sonra 5 yıl. Okul öncesi ve okula girişte iki ayrı sınavdan geçiyorlar. O yıllarda kurulan 21 tane Köy Enstitüsü tarıma elverişli topraklar üzerinde inşa edilmiş. Okul inşaatlarında öğrenciler de çalışmış. Okulda tarıma dayalı uygulamalı iş eğitimi ve kültür dersleri verilmesi amaçlanmış.

Haziran döneminde okulu bitirenler ilkokul öğretmeni olarak Temmuz-Ağustos aylarında göreve başlarlar. 
Okullarda genellikle büyük bir kütüphane, çeşitli enstrümanların bulunduğu bir müzik odası, çeşitli atölyeler bulunuyor. Öğrenciler yemeklerde okul bahçesinde yetiştirdikleri sebze ve meyveleri yiyorlar.
Her gün önce sabah jimnastiği yapılır, ardından 45 dakika etüt saati uygulanır ve kahvaltıdan sonra derse girilirdi. Okula gelinceye kadar hiç kitap okumamış, eline müzik aleti almamış çocuklar için okul, bir gelişim ve değişim merkeziydi adeta. Yılda en az 25 kitap okuyorlar, mutlaka bir enstrüman çalmayı, klasik müzik dinlemeyi öğreniyorlar.

Enstitülerde kazandırılan çok önemli bir başka özellik;
sormayı, sorgulamayı, eleştirmeyi, hak aramayı davranış olarak kazanıyorlar. Her cumartesi sabahı sorunları dile getirmek için toplantılar düzenleniyor.Bu toplantılara yöneticiler, ilgili öğretmenler ve öğrenciler katılıyorlar. Öğrenciler rahatlıkla yöneticileri eleştirebiliyorlar.

İlk bölümde okuma öyküsünü anlattığım eşim Ahmet Abalı, ilk iki yılına  Antalya Aksu Köy Enstitüsü'nde başlamış. Enstitüler kapanınca okul, "Aksu  İlk Öğretmen Okulu" adını almış. 5 yıllık eğitim 6 yıl olmuş. Kültür dersleri arttırılmış, tarım ve iş dersleri azaltılmış. Okulda gene yatılı öğrenci olarak devam etmişler. Okul bitince Diyarbakır Silvan İlçesine ilkokul öğretmeni olarak  atanmış, 5 yıl orada görev yapmış. O yılların Milli Eğitim Bakanı Mustafa Necati, mezun olan her öğrenciye kutlama mektubu gönderirmiş.

Köy Enstitülerinden çok donanımlı öğrenciler yetişmiş. Sonradan  fakültelere girerek ortaokul ve lise öğretmeni, doktor, eczacı, mühendis, avukat, hakim olanlar var. Çok sayıda ünlü şair, yazar, yargıtay üyesi olan var. Eşim Gazi Eğitim sınavlarına girerek Pedagoji bölümünü bitiriyor, Eğitim Müfettişi oluyor. Yıllar sonra bir gün Ankara'da , geçmişte ilkokuldan mezun ettiği öğrencileriyle karşılaşıyor. Çoğu üniversiteli olmuştur. Yıllar öncesinden bir başarı belgesidir bu. İdealist öğretmenlerin güzel işler yaptıklarının bir kanıtıdır.

Köy enstitülerine ön yargıyla bakmamak lazım. Savaş sonrasının yoksul Türkiye'sinde adeta mucizeler gerçekleştirmişler. Türkiye koşullarına uygun bu eğitim-öğretim modeli keşke sürdürülebilseydi. Kayıplar değil, kazançlar gündeme gelirdi bugün. 
Bugün Köy Enstitülerinin 78. kuruluş yıl dönümü.
Yitirdiğimiz, keşke yaşatılabilseydi dediğimiz değerlerimizden biri. Uzun, taşlı yollardır, köylerden kentlere uzanan yollar. Bu yollardan geçecek çocuklara el uzatmak gerek...

Not:Blogda Köy Enstitüleriyle ilgili iki yazı daha var. Okumak isterseniz:

17 Nisan 2015 Bir zamanlar Köy Enstitüleri.
17 Nisan 2016 Orada Bir Köy var uzakta.








9 Nis 2018

İYİ GÜNLER... KÖTÜ GÜNLER...





Yaşam farklı günlerle dolu; İyi-kötü, mutlu, mutsuz, zor-kolay, sakin, heyecanlı, yorgun-dinç... Ne çok farklı durum yaşıyoruz. Anlık durumlarımız da öyle değil midir ? Kahkahalarla gülerken bir anda duyduğu bir haberle hıçkırarak ağlayabilir insan. Bazen sessiz akar gözyaşları. Erkek olarak da ağladığınız zamanlar olmadı mı ? Tek başına ya da bir dostla, arkadaşla, tek başına ...

Bir düşünür şöyle diyor; "Eğer sıkıntılarımız, korku ve kaygılarımız gözyaşı olarak boşalmasalardı , vücudumuzda başka organların ağlamasına neden olurlardı. Çocukken erkek çocuklara hep telkin edilir;
"Erkekler ağlamaz, güçlü olmalısın." Erkek olmak uğruna dayanır çocuk, kendini sıkar. Gözlerinden yaşlar süzülürken "Ama ben ağlamıyorum ki" der. Güç kaybını kendine konduramaz. 

Dayanma gücümüzü kendimizden başka kim test edebilir? İyi niyetimizi, vefamızı, merhametimizi, sabrımızı... Vicdanınızı susturmadıysanız, iç sesiniz haykırıyorsa ta derinden , İNSAN gibi davranmak zorundasınız. Tuttuğunuz ele güveniyor, inanıyorsanız, zor durumda, kötü günde onun elinizi bırakmayacağından da eminsinizdir. 

Hastalıklar, kazalar, zor günler atlatılır, ya da bazen daha kötü günler de yaşanabilir.Bazen sabır, bazen duygular, bazen zaman devreye girer. Mutluluk ya da mutsuzluk kişisel çabalarımıza göre inişli-çıkışlı değil midir? Yeter ki insanda yaşama sevinci ölmesin, umut tükenmesin. 

27 Mar 2018

SAHNE



Yaşam boyu bir sahnedeyiz hepimiz;
Can havliyle yaşama uğraşında,
Kimimiz maskesiz, gerçek yüzüyle,
kimimizde her role uyabilen bir maske...
Gerçek bir oyun sahnesi;
Davranışlar farklı,
Kimi durgun, kimi hırçın
Kimi alıngan, kimi kırılgan,
Sakin ya da öfkeli, aceleci.

Gerçek bir oyun sahnesi;
Kim ne zaman oyuna girer,
Kim ne zaman sahneden iner?
Kimler baş rolde, kimler figüran?
Öyküleri vardır henüz yaşanmamış,
Düşleri vardır, henüz gerçekleşmemiş...
Kimi dramda, kimi komedide rol almış,
Bazen de trajedi yaşanmış.
Duygular karmakarışık;
Acı, hüzün, gözyaşı,
Kahkaha, neşe, coşku.
Kimimiz özgür, kimimiz tutsak,
Kimi yorgun, bıkkın,
Kimi usanmış hayattan,
Kimi tırnaklarıyla tutunmuş hayata...
Dünya sahnesi kocaman,
Son hızla dönüyor hayat,
Bir karmaşa, kalabalık, sesler karışmış.
Ayaklar sağlam basmalı yere.
Sahnenin üstünde özgürlük,
Sahne gerisinde karanlık,
Işık... biraz daha ışık...

Makbule ABALI

Bugün 27 Mart Dünya Tiyatrolar Günü.
İyi ki sahnelerin perdeleri kapanmıyor. Geçmişte tiyatrolara büyük emek veren Afife Jale, Bedia Muvahhit, Cahide Sonku, Muammer Karaca, Müşfik Kenter, İsmail Dümbüllü... Ve daha adlarını sayamadığımız, yitirdiğimiz  nice tiyatro sanatçısını rahmetle, saygıyla anıyoruz.

22 Mar 2018

SUYA ÖZLEM...




Tüm su kaynakları adeta mutluluk kaynakları gibi. Sesiyle, görüntüsüyle, kullanımıyla, düşündürdüğü düşlerle... Bahar bir anlamda suya da özlem giderme mevsimi. Yaza belki çok azalacak, belki kalmayacak. 

Dağlardan inen kar suları derelerle buluşuyor, güneş de onlarla bir araya geliyor. Suyun olduğu her yerde kuşlar da var; Sürülerle geliyorlar. Cıvıltılarıyla, güzel görüntüleriyle adeta bir tablo oluşturuyorlar. Bir dostluk antlaşması sağlanmış sanki.

Suyun olduğu her yer büyük kentlerin karmaşasından bir kaçış yeri. Bazen dost sesler duymak istese de çoğu kez dinginlik, sessizlik arıyor insan. Konuşurken de, dinlenirken de, müzik dinlerken de dinlendirici seslere özlem duyuyor. "Bir tatlı huzur" gibi. Suyun çocuklar ve yetişkinler için psikolojik olarak rahatlatıcı etkisi var. Terapi gibi etkili.

Su arındırır, dinlendirir, susuzluk özlemini giderir. Suya şiirler, şarkılar yazılmış. Ne çok deyim üretmişiz su ile ilgili; su gibi berrak, su gibi duru deriz. Sular, seller gibi okudu deriz. Çölde su bulmuş gibi sevindim deriz. Çocuklar büyüklere su verdiğinde "su gibi aziz ol" derdi eskiler. Açlığa dayanıyor da susuzluğa dayanamıyor insan. 

Yayla yollarında susuzluğu giderecek çeşmeler vardır. Su tatsız, kokusuzdur dense de o çeşmelerde suyun tadını alırsınız. Nice arıtma cihazından, nice marka sudan daha lezzetlidir. Su gibi sudur. Bugün "Dünya Su Günü" 
Susuz, ışıksız, havasız,  kalmamayı dileyerek..



14 Mar 2018

DOKTORCULUK




Bugün 14 Mart Tıp Bayramı. Çok bayramımız var, ama Bayram gibi kutladığımız bayramlarımız çok az, ne yazık ki. Basit olayları büyütüyoruz, içimizdeki kin ve öfkeyi dışarı yansıtıyoruz. Birbirimizi dinlemediğimiz için anlayamıyoruz da. O zaman coşkuyla kutlanabilecek bayramlar kederli günlere dönüşüyor.

İyi ki sağlam birer belge gibi eski fotoğraflar var. İyi ki anlatılacak, konuşulacak paha biçilmez anılar var bellekte saklanmış... Bellleklerde depolanan onca bilgi, onlara eşlik eden güzelim görüntüler. Bir gizli bahçe gibi...

Bugün geçmiş yıllardan, çok sevdiğim bir doktordan söz etmek istiyorum; Dr. Rasime Barış. Ben abla, O 1.5 yaş küçük kardeşim. Çocukluk yıllarımızda evcilik oyunlarımızda O hep doktor olurdu. Ciddi ciddi önce ateşi ölçer, sonra "öksür" diyerek sırtı dinler, "yalancıktan" diyerek iğne ve ameliyatlar yapardı. Sonra idealini gerçekleştirdi, İstanbul Üniversitesinden mezun olarak gerçek bir doktor oldu. Huniler, sırt dinleme aleti, kaşıklar, derece değildi artık. Doktorculuk, yılların ötesinde kalmıştı.

O yıllarda üniversiteler merkezi sistemle öğrenci alırken ODTÜ kendi sınavını ayrıca yapardı. ODTÜ kimya mühendisliğini kazanıp hatta kayıt yaptırdığı halde İstanbul Tıp Fakültesini de kazanınca asıl kaydını tıbba yaptırdı.İdeallerine sımsıkı bağlıydı.Okul bitti, aşık oldu, evlendi. Hayatında ilk kez gittiği Batman'a, eşinin memleketine atandı. 9 yıl orada doktor olarak çalıştı.





Hastalarının çok sevdiği, güler yüzlü, dinleyen, anlayan, sorulara yanıt veren, çözüm bulan bir doktor. Hastalarını daha iyi anlayabilmek, çözüm bulabilmek için bilmediği bir dili öğrenme çabasına girdi. Öğrendi de. İstanbul'da çok iyi bir kolejde yatılı İngilizce öğrenim görmüş bir insanın öğrenme çabasıydı bu. Mücadeleyi severdi. 




Hep çok hareketliydi; şimdi bakıyorum, çocukluk fotoğraflarımızda yeni taranmış saçlar kısa zamanda çözülmüş, dağılmış, elbisesi hafif kirlenmiş.Ben O'nun yanında sakin bir abla. Abla olmak sorumluluk yükler insana. Çocukluk; bazen birbirimize kırılırsak, orta ve işaret parmaklarımızı üst üste koyar, küs derdik. 5 dakika sürmezdi barışmamız. Kinimiz, öfkemiz yoktu ki.Parmakları çözünce barışılırdı. Kimselere küsemez, kavga etmezdik Herkese iyilik yapmak üzere odaklanmıştık adeta. Bazı insanlarla ilgili hayal kırıklıklarımız ondandır sanırım. "Annem içimize iyilik tohumu ekmiş" derdim.

O tohumlar hep yeşeriyor, başka tohumlara zemin hazırlıyor. Sevgi, vefa, içtenlik, dürüstlük, iyi ortam bulursa çabuk gelişiyor. Bazen düşünürüm; aklım karışır... O'nun hediye getirdiği her şey sapasağlam. Atmaya kıyamadığım küçük notlar, mektuplar, kartlar.
Ama insanın garantisi yok. Hiç beklemediğiniz bir zamanda, ummadığınız biçimde sevdiklerinizi kaybediyorsunuz...

O yıllarda cep telefonlarımız yoktu. Sabit telefonlarla konuşurduk. Hatlar çok düzenli çalışmazdı. Yarım kalan konuşmaların özlemi hala içimdedir. O güçlü, dirençli insan kansere yenik düştü. Çevresindeki herkese " Mutlaka mamografi çektirin "derken kendi sağlığını ihmal etmiş.Bir de kanserin cinsi kötüydü.
İki çocuğundan kızı  bugün anne mesleğini sürdürüyor. İngilizce Tıp eğitimini aldıktan sonra çocuk dalında iki uzmanlık eğitimi aldı, akademik kariyer yapıyor. Oğlu çok iyi bir üniversitenin elektrik-elektronik mühendisliği bölümünü bitirdi, evlendi, yurt dışında doktora yapıyor. 

Hayat devam ediyor... Bugün 14 Mart. Tıp Bayramı. 
Yaşasaydı eminim hastalarıyla birlikte gülümseyerek, onları kucaklayarak kutlardı. 
O'nu özlemle. rahmetle anarak ; hastalarını dinleyen, anlamaya çalışan, Hipokrat Yeminine sadık kalan tüm özverili, çalışkan insancıl doktorlarımızı kutluyorum. 
Tüm bayramların bayram gibi kutlanmasını,şiddetten uzak, kinsiz, nefretsiz, aydınlık, güzel günler yaşanmasını yürekten diliyorum...

  

8 Mar 2018

KADINCA...


Tüm kadınlarımızın 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü kutlu olsun.Gelecek yıllar; kadınların değerinin bilindiği,aşağılamaların,
olumsuzlukların, cinayetlerin görülmeyeceği aydınlık yıllar olsun.

           KADINCA...

Dört duvarlı bir evi
Yuva yapmak zordur elbet.
İlk adımı atmak,
Doğru ya da yanlış seçim 
Kişilerle ilgili...
Aşk, sevgi ya da mantık;
Sevgi huzurdur, aşk coşku,
mantık denge.
Huzur bir ömür boyu,
Aşk bittiği yere kadar.
Huzur bir güzel, uzun öykü;
Mutlu son kişilere özgü
Kaf Dağının ardında değil ki
Ulaşmak çok zor olsun.
Yuvanın harcı sağlamsa,
Bir de güven katılmışsa 
Her sarsıntıya dayanıklıdır artık... 

Makbule ABALI


 





2 Mar 2018

ASKER...



Kim bilir kimlerin canı yandı gene ?
Hangi evlerde ne ağıtlar yakıldı,
Hangi kentlerden,köylerden ne feryatlar yükseldi.
...................
Davullar, zurnalar çaldı,
Sen askere giderken,
Oysa dönerken müzik bile yabancıydı sana.
Kucaklara alındın giderken,
Havalara uçtun gülerek...
Davullar, zurnalar çalındı,
Halaylar çekildi, kurbanlar kesildi
Sen askere giderken...

Hayatında ilk kez uçağa bindin dönüşte;
Camdan dışarı bakarken değil,
Gözlerin sımsıkı kapalı, ayakların upuzun,
Bu kez tahta, daracık, küçük bir mekanda...
Herkes konuşurken sen suskundun.
Konuşulanları duydun mu, duymadın mı, belirsiz.
3 yaşındaki oğlun, henüz doğmamış kızın 
annelerinin yanında.
Eller sımsıkı kenetlenmiş, gözleri yaşlı.
Nöbetteki asker bile sessizce ağlarken,
Onlar o büyük acıyla yorgun, bitkin ama ayakta.
Peki ne zaman ağlayacaklar?
İçlerindeki acı, isyan, öfke nereye boşalacak?
Gözyaşları ne zaman akacak?
Akmayan gözyaşı acıyla inletir...

Günler, aylar, yıllar nasıl geçecek sensiz?
Yaşlı anne baba takvim yapraklarını nasıl koparacak?
Günleri saymayacak mı artık ?
En sevdiğin yemekleri kim yiyecek bundan sonra?
Kimi sevecekler "Kahramanım" diyerek.
Kar diyecekler, dolu diyecekler, üşüme sakın;
Bir atkı, bir çorap, bir bere kime gönderecekler?
Günler, aylar, yıllar, mevsimler... nasıl katlanılacak?
Akıtılmayan gözyaşları bedende nereyi delecek?

Makbule ABALI




25 Şub 2018

DOĞAYLA BULUŞMA



      DOĞAYLA BULUŞMA

Doğa hep çocukları bekledi;
Özlemle, sabırsızlıkla,
Dört gözle bekledi...
Onların neşeli seslerini, 
Koşarak uçurtma uçurmalarını
Kuşlarla konuşup
Sincaplara el sallamalarını 

Çocuklar da doğayı özlediler elbette;
Dağlara seslenip yankılar dinlemeyi
Ağaçlara sarılmayı, hamakta sallanmayı
Taze meyvelerden toplamayı,
Papatyalardan taç yapıp,
Gelinciklere gülümsemeyi...

Ve bir gün buluştular;
Güneş aydınlattı her yanı,
Sular şırıl şırıl aktı dağlardan ovalara .
Ağaç kovuklarında saklambaç oynadılar,
Cevizlerin gölgesinde dinlendiler.
Yer-gök çınladı çocuk kahkahalarıyla .
Doğa çocukları kucakladı ,
Yılların özlemiyle.
En çok ağaçlar sevindi,
Yalnız olmadıklarına...

Makbule ABALI 


18 Şub 2018

TOPLUMSAL BİR OLAYIN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ... TECAVÜZ



Zaman zaman toplumca dibe vuruyoruz. Çekirge misali tekrar sıçrıyoruz. Çaresiz, ümitsiz... Ve o arada üzülüyoruz, endişe ediyoruz, korkuyoruz. Ama sonra unutuyoruz. Hafızamız zayıfladı. Acılı bir toplum mu olduk, acıya mı alıştık, bilinmez. Acılara tahammülümüz artarken öfkemiz, stresimiz de yükseliyor . Bu arada çok şeyi unutuyoruz; Suç ve ceza kavramını yeniden değerlendirmeyi, toplumca hatalı davranışlarımızı sorgulamayı, neden-sonuç ilişkilerine göre önlem almayı hep unutuyoruz...

Devlet istatistikleri; kadın cinayetleri, tecavüzler konusunda hayallerimizi zorlayan rakamlar ortaya koyuyor. Son yıllarda pek çok değerimizi yitirdik ya da zayıflattık; Onur, utanç, saygı ayıp kavramı, vicdan, merhamet... Nereden nereye...? Bir zamanlar kırsal kesimde kapılar kilitlenmezdi. Kentlerde bile evlerin anahtarları çiçeklerin sulanması için komşulara verilirdi. emanet kavramı vardı. "emanete hıyanet " edilmezdi.

Başka dillerde olmayan bir sözcüğümüz vardı bizim;
"Bacım" Ne içten bir deyişti. Olumsuz bir davranış karşısında "Senin bacın yok mu? " denirdi. Bu soru bile bir empati (kendini karşısındakinin yerine koyma)
sayılabilirdi.İlkokulda kız, erkek aynı sıralarda otururduk. Karşı cins kavramı çok net çizgilerle ayrılmamıştı. Belki o yüzden birbirleri için sakıncalı sayılmazlardı. Oysa şimdi... Önce sıralar, sonra sınıflar ve daha sonra okullar ayrıldı.

Tokalaşmak, uygun sınırlar içinde konuşmak, yardımlaşmak neden yanlış olsun? 
Ne güzel sözdür; "Elinizdeki tek araç çekiçse etrafınızdaki her şeye çivi olarak bakarsınız."
"Tehlikeli" diye nitelendirdiğimiz her şey gün gelir "tehlikeli" kılığına bürünebilir. İçindeki dürtüler su yüzüne çıkmıştır. Kişi karşı cinsi,sadece cinsel bir obje olarak görmeye başladığında toplumdaki yasaklar, tabular nedeniyle davranışları da değişir.

"Önce İnsan" diyebilsek, insani özellikleriyle birini tanısak, onaylasak ya da reddetsek. Güzellik, yakışıklılık zenginlik, güçlü olmak hepsi geçici değil mi? Başka değerleri gözardı ettiğimiz için mi onları değer kaybına uğrattık? Namus, gurur, onur, vicdan, ahlak, masumiyet, utanç nerelerdeler...? Kişinin öz denetimi
değil de "mahalle baskısı" önem kazanınca, temiz duygular sahteleriyle karıştırıldı, değer kaybına uğradı.

Suç ve ceza kavramlarının uygulanışı beyinlerde, yüreklerde soru işareti yaratmamalı. Haksızlıklar kılık değiştirerek, abartılarak haklıyı yenik düşürmemeli.
"Hukuk"  insanların yaşama güvencesi olmalı. Orman hukuku'nun uygulandığı yerlerde kim haklı- kim haksız bilinmez ki. "Kim güçlü- o haklı"  mantığı galip gelir.
İnsanca yaşamak istiyorsak; saygı, sevgi, hak, hukuk, adalet, insanlık uzağımızda değil,yakınımızda olmalı...

Bir toplumda yaşanan her olumsuz olay o toplumda yaşayan bireylerin duygularını da altüst ediyor, kaygı düzeyini yükseltiyor. Ben duygularımı bir şiirle ifade etmeye çalıştım. Dileriz bu tür olaylar son bulur...



                      TECAVÜZ 
Bulduklarında çok kötü durumdaydı;
Düşme değil, kaza değil,
Söylemeye utanıyor insan,
Üç yaşa bile tecavüz.
Henüz üç yaşında bir çocuk;
Bin gün bile görmemiş hayatında,
Yaşanmamış günler, yaşanmamış yıllar...
Koca beden küçücük bedenin üstüne çullandı,
Uykudaydı, haykırdı acıyla çocuk...
Avazı çıktığı kadar bağırdı,
Ağzı kapatılmıştı,
Kulak zarı patladı kendi sesinden.
Duyan olmadı dışarıdan,
Ağzı kapalıydı, bantlanmış,
Gözleri fal taşı gibi açık...
Vahşeti gördü, acıyı duydu,
Sesini duyuramadı, 
dünyanın kuru gürültüsünde.
Eliyle ittirdi kocaman canavarı,
Gücü yetmedi... 
Çağrısına kimseler yetişemedi.
Sesi yankılandı, acılar katlandı, ruhu yaralandı...
Bağırdı... bağırdı... bağırdı...
Sesi kısılıp, kesilinceye kadar...
Sonunda baygın düştü;
Yaralı, zedelenmiş, yorgun,
İncinmiş, bitkin, perişan...
Bir başka uyku sardı bedenini;
Gözleri görmüyordu artık,
Sesi çıkmıyordu, kulakları duymuyordu,
Titremeler vardı minik bedeninde...
Canavarlar ayaktaydı, öfke, kin ayakta.
İnsanlık uykuda...
Merhamet, vicdan, utanç yerlerde...

Makbule ABALI 
Şubat- 2018