21 Eyl 2017

MELAL'İ ANLAMAK...(ÖYKÜ )

"21 EYLÜL DÜNYA ALZHEİMER GÜNÜ" UNUTMAMAYA-UNUTTURMAMAYA VESİLE OLSUN...


Şehir otobüsünün yarıdan fazlası doluydu. Trafiğin çok yoğun olmadığı bir saatti. Şoför durağa yaklaşırken yavaşladı ve durdu. Bekleyen iki kişi binmek üzere yaklaştılar. Önce bir bastonun ucu uzandı içeriye doğru. Ve sonra zorlukla yaşlı bir adam bindi. Birkaç saniye ayakta 2. sıraya baktı. Koltukların hemen üzerinde "Yaşlılar ve engelliler içindir." yazıyordu. O koltuklarda oturan iki genç başlarını pencereden dışarı çevirdiler. Yaşlı adam bir arka sıraya geçti. Yanı boştu. Bastonunu yerleştirdi, saatine baktı, yanındaki küçük poşetten bir kitap çıkardı. Ancak okumuyor, bakıyordu. Sayfaları çevirmesinden belliydi. 

Adam bir ara arkasına döndü. İki sıra arkasında oturan genç kadın birden irkildi. Ne kadar değişse de bu yüzü unutmak mümkün müydü? Saçları biraz daha kırlaşmıştı. Her zaman görmeye alışık oldukları ütülü takım elbise yoktu üzerinde. Yazlık gömlekte kravat da yoktu tabii.
Oysa bir zamanlar ne şık kravatları olurdu. Bir kız lisesinde çok sevilen, sayılan bir Edebiyat Öğretmeni. Uzun yüzü, mikrofonik sesi, uzun parmaklı sanatçı elleri ve anlamlı bakışlarıyla nam yapmıştı. Sert değildi ama öyle bir otoritesi vardı ki çekinilirdi. 

Genç kadın önce çekindi, bir süre düşündü, kalktı, yerini değiştirdi. Yaşlı adamın yanındaki boş koltuğa oturdu."Merhaba Hocam" dedi. Kendi sesine kendi de yabancıydı. Yanındaki bey boş gözlerle baktı: "Ben sizi tanımıyorum. Kimsiniz?" "Ben sizin öğrencinizdim." diyebildi genç kadın. "Öyle mi?" dedi karşısındaki. "Sınıftaki bütün öğrencilerin adını bilirdiniz. Sizden ne çok şey öğrendik, Edebiyat dersini sayenizde sevdik. " "Öyle mi?" dedi yine karşısındaki. 

Genç kadın sustu... Garip bir rastlantı kafasını, duygu ve düşüncelerini altüst etmişti. Yeniden konuşmaya hazırlanırken birden öğretmeninin kolundaki bilekliği gördü.Kaybolmalarını engellemek için  Alzheimer hastalarına takılan tanıtım bilekliği. Şaşırdı, bocaladı, ne diyeceğini bilemedi önce. Hastalığı konduramadı sevgili öğretmenine.Depolanmış onca bilgi unutulabilir miydi...?

İneceği yere 4-5 durak vardı. Son bir hamle yaptı; "Kitap okuma sevgisini, güzel şiir okumayı siz bize kazandırdınız." Yanıt gene aynıydı; "Öyle mi...?" İfadesiz yüzü, donuk bakışlarıyla sanki bir başka dünyada gibiydi.
Düşündü; Edebiyat Öğretmeni şiir okurken sınıfta çıt çıkmazdı. Mikrofonik bir ses tonu vardı. Tok, güçlü bir ses. Bir kız lisesinde ona hayran çok öğrenci vardı. Annabel Lee şiirini dinledikten sonra pek çoğumuz ezberlemiştik. Sanki hepimiz birer Annabel Lee idik.

"Seneler seneler evveldi;
Bir deniz ülkesinde 
Yaşayan bir kız vardı, bileceksiniz
İsmi Annnabel Lee...."

Konuyu değiştirmek istedi; "Hocam bir zamanlar yakanızda hep Atatürk rozeti olurdu, bugün takmamışsınız." dedi. Yanıt iki kelimelik idi. "Öyle mi?" İçinden hıçkıra hıçkıra ağlamak geldi. 
O çok değerli Edebiyat Öğretmenine kaderin garip bir cilvesi miydi bu? Belleğinde ne çok şiir olurdu. O şiir okumaya başladığında herkes susardı. "Hocam ben sizin en çalışkan öğrencinizdim. Piyeslerde başrol oynadım, unuttunuz mu?" demek istedi, diyemedi. Boğazına bir düğüm saplandı adeta...

Son durağa iki durak kalmıştı. Hocası son durakta, yolun sonunda inecekti. Hayatın sonu gibi bir bitiş adeta; gösterişsiz, sessiz sedasız, sade, yalın... Öğretmeniyle vedalaşmak üzere ayağa kalktı. Ama O söylediklerini duymadı bile. Pencereden dışarıyı gözlüyordu. Bir zamanlar pırıl pırıl bakan gözlerinde anlamsızlık, tedirginlik vardı. Bastonuna sımsıkı sarılmış, çevreyle ilgisini kesmişti.

Genç kadın son duraktan önce indi. Bir zamanlar tüm okulun hayran olduğu Edebiyat Öğretmeni kimliğini- kişiliğini kaybetmişti. O yıllarda tok bir sesle okuduğu Ahmet Haşim'in "O Belde" şiiri geldi aklına. Hala ezberindeydi. Mırıldanarak eve doğru yürüdü. Ruhuyla, bedeniyle kendini öyle yorgun hissediyordu ki...

O BELDE
Ne sen,
Ne ben,
Ne de hüsnünde toplanan bu mesa,
Ne de âlam-i fikre bir mersa
Olan bu mai deniz, 
Melâli anlamayan nesle aşina değiliz. 
Sana yalnız bir ince taze kadın
Bana yalnızca eski bir budala 
Diyen bugünkü beşer,
Bu sefil iştiha bu kirli nazar,
Bulamaz sende, bende bir ma'nâ...

Ahmet HAŞİM


Melal- Hüzün, keder.


19 Eyl 2017

ZİLLER TÜM GÜCÜYLE ÇALIYOR...


Okullar açıldığında ziller de çalmaya başlar. Hepimiz tanırız bu sesi. Her zili duyduğumda eski bir eğitimci olarak içim titrer, endişelenirim. Eksikleriyle okullarımızı düşünürüm, stresleriyle öğrencilerimizi düşünürüm, kaygılanırım. Öğretmenlerin bitmez tükenmez sorunları gelir aklıma. 
Yıllardır hiçbir öğretim yılı sorunsuz açılmaz. Neden önlem alınmaz, neden hazırlıklar bitmez, neden tatiller biraz daha uzayıp gider...?

Bu yıl da birdenbire sürpriz bir kararla TEOG sınavı (Temel Orta öğretime Geçiş Sınavı) kalkıyor dendi. Açıklamanın hemen ardından sorular geldi: "Bu yıl sınav uygulanacak mı- Not ortalaması hiç mi dikkate alınmayacak- Okullara sınavsız geçiş nasıl olacak? Kimse ileriyi göremiyor, kafalar karmakarışık.

Öğretmenlik yıllarımda Milli Eğitim Şuraları toplanırdı. Yöneticiler, öğretmenler, veliler, öğrencilerin olduğu büyük bir grupta sorunlar tartışılırdı. Ayrıca Talim Terbiye Kurulu konuyu inceler daha sonra pilot okullar seçilir ve uygulamalar önce bu okullarda başlardı. 

Bu sınavın çok adil olduğu söylenemez elbette. Uygulamayla ilgili pek çok aksaklık gündeme geldi:
Soruların bazıları yanlış çıktı. Bazen sorular çalındı. Sorularda yanlış doğruyu götürmüyor, öğrenci rastgele işaretleyebilir. Sınav sonuçları açıklandığında yüzlerce birinci çıktı. Oysa objektif bir sınavda bu bir ölçme hatası sayılır. Daha seçici sorular hazırlanamaz mı. "Sınav kolay olsun" denirse bu sonuçlar kaçınılmaz. Yıllardır matematik ve fen bilgisi sonuçları çok düşük. Ülke içinde olduğu kadar uluslararası olimpiyatlarda da bu durum dikkat çekiyor. Bu sonuçları iyileştirmek için ne gibi önlemler alındı.?

Çocuklar-gençler yetişirken öncelik vermemiz gereken bazı değerler var; Güven duyma, çalışmaları planlama, objektiflik gibi. Bu çocuklar kime güvenecekler, çalışmalarını nasıl planlayacaklar, hangi değerlere inanacaklar? Bu sistemin yerini ne alacak, okullara nasıl yerleştirecekler? 
Bu uygulamanın olumlu-olumsuz yönlerini, deneyimlerini, düşüncelerini gerçekçi olarak söyleyecek dürüst, kararlı eğitimcilere nasıl da ihtiyaç var.
Ziller çaldıkça kafanızda sorular oluşmuyor mu...? 


11 Eyl 2017

BEKLENMEDİK BİR KAZA...


Hayatın içinde yaşantımız süresince iyi günümüz de kötü günümüz de olacak elbette. Mutlulukla mutsuzluk,sevinçle keder, gözyaşı ile kahkaha nasıl da iç içeler. Bıçak sırtı inceliğinde geçişlerle bağlıyız her birine.

Bazen beklenmedik bir kaza hayatımızı altüst edebilir. Bazen cıvıl cıvıl bir günaydın bizi yeniden kendimize getirir. 
O günün akşamı ikimizin de  içinde nedenini bilemediğimiz bir sıkıntı vardı. Ama ikimiz de birbirimizi üzmemek için hiçbir şey söylemedik. Günlerdir belli belirsiz yağan yağmurlar mıydı sıkıntının kaynağı bilemiyorum. Her zaman bir gün sonrasının işlerini hep planlardık. O gün ilk iş depodan getirilecek bir ilacın eczaneden alınmasıydı.Aç karnına alınması gerekli bu ilaç bu öykünün başlangıç noktası sayılabilir.Saat sekizde alınacak ilaç için her zamanki dakikliğinle sekize beş kala evden çıktın. 

Son yıllarda yayan veya arabayla hiçbir yere yalnız gitmez olmuştuk. Bu arada ne çok tanıdığımızı kaybettik. Ne çok hastalık ve kaza duyduk.içim titriyor, sevdiklerime konduramıyorum.
"Sen kahvaltıyı hazırla, hemen gidip geleceğim " diyerek ısrar ettin. Bilirsin sakin ve uysalımdır. Hemen kabullendim. Kahvaltıdan sonra gidelim desem de sanırım beni yormak istemedin.

Aradan on dakika bile geçmedi.Eski muhtarın eve gelip söyledikleri hala kulaklarımda çınlıyor. O an tam net duyamadım sanırım. Şimdi sözcükleri birleştirebiliyorum. "Hocam, Ahmet Hocam küçük bir kaza geçirdi, sizi görmek istiyor."  "Nerede, nasıl, ne zaman, şimdi iyi mi...?" Sorular... sorular... İnsan bazen nasıl da hızlı düşünebiliyor.

Kahvaltı sofrası hazırdı.Her şeyi olduğu gibi ortada bıraktım. O anlarda duygu ile mantık çarpışıyor sanırım. Çaydanlığın altını kapatmayı unutmadım. İlaçlarımızı çantama aceleyle koydum. Teknoloji hepimizi öylesine esir almış ki, cep telefonlarımızı ne zaman çantama attığımın farkında değilim. Ama telefon şarjlarımızı almayı düşünecek halde değildim. 

Kaza yerine varıyoruz. Her zaman sağlık ocağının önünde bekleyen ambülans gelmiş bile. Kapılar sımsıkı kapalı. "Elektro çekiliyor" diyorlar. Belki çok kısa bir süre ama bana öyle uzun geliyor ki... Kapılar açılıyor, eşimi görüyorum. Büyük bir heyecan yaşadığı belli. Gözlerimden yaşlar süzülüyor. Henüz olayın ayrıntısını bilmiyoruz. Arkada, onun yanında oturmak istiyorum. "Olmaz" diyorlar. Yasakmış. Bu "yasak" sözcüğünü de hiç sevmem. Kurallar daha farklı ifade edilebilir.

Ön tarafın yüksek basamaklarına zorlukla çıkıyorum. O anda öyle güçsüzüm ki. Arkadan inleme sesleri geliyor. Elini tutabilsem kendini daha iyi hissedecek biliyorum. "Hiçbir şey yemedi, susamıştır, acıkmıştır." diyorum. Serum veriliyor, boyunluk takılmış. Arkada çantamda telefonlar durmaksızın çalıyor. Her zil sesi beynimde yankılanıyor. Çantamı ne zaman arkaya koydum hiç bilmiyorum. 

40 yıldır kaza yapmadan araba kullanan, kurallara hep uyan bir insandır eşim. O sabah büyük bir belediye otobüsü ile virajda çarpışan arabası geriye kayarak köprüden aşağıya taklalar atarak uçmuş. Sonradan arabanın görüntüsünü görenler "içinden sağ çıkan olmuş mu?" diyorlar. 

Bu olay anılarda kötü izleriyle kalacak. Hep yaptığın gibi başka anlatacak güzel öykülerin olacak. Dinlediğimizde nasıl da etkilenirdik: Çocukluğunda karlı kış günleri okula nasıl zorluklarla gittiğini anlatırdın. Bugün kaza geçirdiğin köprünün yan tarafında karda kayarak yuvarlandığını, yüzükoyun düşüp baygınlık geçirdiğini, ölümden döndüğünü...

Dinlerken nasıl da içimiz yanardı. Yoksa bu köprü sana hep tuzak mı kuruyor? Ya şimdi...? İyi ki emniyet kemerini bağlamışsın. Ama kırık 5 kaburga kemiğinin ağrısı 2-3 ay sürermiş. Sen sabırlı ve acıya tahammüllüsündür. Eylüller hep hüzünlü gelir bana. Bu hüznü neşeye, sevince mutluluğa dönüştürelim. Beklenmedik zamanda beklenmedik kazalar olmasın artık. 

Ancak her olumsuzluğun bir güzel yanı var. Böyle kötü günlerde, anlarda dostlarını daha iyi tanıyor insan. O dayanışma nasıl da ferahlatıcı. Çevremizde ne çok iyi insan varmış. Kaza yerinde, yolda, ambülansta, hastanede onlarca duyarlı, güzel insan...
Onlar değil midir acımızı hafifleten, bizi hayata bağlayan, insanlık adına umut veren...



21 Ağu 2017

SEVGİ YUMAĞI...


Yılların ardından bazı kavramlar değer kaybına uğradı. Oysa bunlar bireysel ve toplumsal olarak gözümüz gibi koruduğumuz kavramlardı. Anlamları, içerikleri çok farklıydı. Kuşaktan kuşağa değer kaybına uğramaksızın aktarılmalıydı.

Sevgi, vefa, onur, namus... Toplumsal değişimlere göre bu değerler bazen paha biçilmez oldu, bazen yerlerde süründü. Öyle zamanlar oldu ki herkes vefalı, herkes namuslu, herkes onurlu olduğunu iddia etti. Oysa değer yargıları, ölçütler farklıydı. Objektif değil de sübjektif değerlendirmeler yanıltıcıdır. Bazen de zaman gerekliydi. Zaman bu değerleri  bulunduğu topluma göre yüceltir veya düşürürdü.


Son zamanlarda gerçekleşen bir kaza düşündürdü bütün bunları. Kaza demek de doğru mu bilmiyorum ; ihmal, dikkatsizlik, tedbirsizlik sonucu adım adım gerçekleşen bir cinayet belki de.
Kurumun adı düşündürüyor insanı. "Sevgi Yumağı Özel Anaokulu" Sadece sevgi değil, sevgi yumağı...
Bir sevgi birikimi. Ama uygulamada sevgisizlik, ilgisizlik, ihmal diz boyu. Şoför ve bakıcının olduğu okulun servis aracında henüz 3 yaşında bir çocuk unutuluyor, saatlerce arabada kalıyor, havasızlıktan oturduğu yerde cansız bedeni kalıyor. Öldü demek bile insanın canını acıtıyor.

Servis aracının çalışma izni yok. Öğretmenler yanlış ifadeye zorlanıyorlar. İki öğretmen vicdanlarının sesini dinleyip gördüklerini aktarıyorlar. Böylece gerçek ortaya çıkıyor. Yaşlılar, çocuklar, hastalar öylesine savunmasız ve korunmasızlar ki onları koruması gerekenler sorumluluklarını bilmezden meslek ahlakı, namus, onur nerede yer alacak? 



Anne babalar çocuklarını o yuvalara emanet ediyorlar, karşılığında belki de zorluklarla bir ücret ödüyorlar. Söz konusu çocuklar olunca aslında onlara karşı insanı bir borcumuz var.
Oysa sevgi yumağı karmakarışık olmuş, kördüğüm olmuş, yerlerde sürünüyor.

" Sevgi kuşun kanadında" diyordu şarkıda... 3 yaşında çocuklar ihmalle, zamansız ölümlerle kuş gibi uçup gidiveriyorlar. Ve bizler sadece bakakalıyoruz...

12 Ağu 2017

DOĞAYLA DOST ÇOCUKLAR...


Çocuklar küçük yaştan itibaren doğayla dostluk kurarlarsa, doğada olup biteni anlamaya çalışırlarsa sonraki yıllarda da hayata daha rahat uyum sağlıyorlar. Doğayla dost olan çocuklar ağaçlara, insanlara, hayvanlara sevgi ile yaklaşıyorlar. Merak ve koruma duyguları gelişiyor.

Çok uzak bir yerde, daha çok toprak elde etme kaygısıyla ağaçlar kökten kesilirken çocuklardan biri annesine sordu; "Dalları kesilirken ağaçların canı yanıyor mudur anne? Ağaçlar sesli mi, sesiz mi ağlar?" Annesi "Onlar da birer canlıdır." demekle yetindi.

Gün geldi, ülkenin farklı yerlerinde ağaçlar birer ikişer kesildi. Yılların yetişmiş ağaçları... Belki kimisi yüz yıllık, kalın gövdeli ağaçlar. Ağaçlar kesime direnemediler. Ama ağlamak denirse gövdelerinden öz suları aktı ince ince. Yıllardır onlardan ürün alan, yararlanan insanlar dayanamadılar. Yaşlı-genç -çoluk-çocuk karşı çıktılar. "Neden?" dediler... Neden? Kiminin yerine santraller yapılacaktı, kiminin yerinde maden çıkarılacaktı.

4 yaşından itibaren çocuklar da "neden" sorusunu soruyor ,merakla cevap arıyorlar. Oysa onlara bazı gerçekleri anlatmak öyle zor ki...
Bu kıyımları çocuklar da gördüler; Keşke görmeselerdi. Yetişkinler onlara mantıklı bir açıklama yapamadılar. Çocuklar gördüklerini kolay kolay unutmuyorlar.

Kent çocukları köye geldiklerinde onlar için uçsuz bucaksız bir öğrenme ortamı var. Doğa bir laboratuvar adeta. İnekler, keçiler, tavuklar, horozlar, kaplumbağalar, köstebekler, karıncalar...Şehirde soyut olarak öykülerde dinlediği, gördüğü, okuduğu her şeyi canlı olarak karşısında buluyor. Çizgi filmlerin canlı halini izliyor. Gece gökyüzünde yıldızlar daha bol, daha parlak.


Yediği-içtiği ,emekle elde edilen ürünlerin kaynağını bilmek değer duygularını geliştiriyor. Sütün, yumurtanın bize nasıl ulaştığı, fidanların nasıl büyüdüğü, sebze ve meyvelerin yetişmesi... Onların düzeylerine inerek anlayacakları dilde, basit ve yalın olarak anlatıldığında çocuklar çok mutlu oluyorlar, yetişkinler geleceğe yatırım yapıyorlar.
Doğayla dost olan çocuklar yarınlarda da çevresini koruyan, geliştiren bir tutum geliştiriyorlar...


31 Tem 2017

BİR YAYLA KADINI...


Onu yıllar önce tanıdım. Yayladaki evimize çok yakındı evleri. İlk gördüğünüzde seversiniz sanırım. Güler yüzlü, hoşsohbet, çalışkan bir yayla kadını. O yıllarda "Teslime Yenge ne iş yapar?" diye sorsanız " Her işi ustalıkla yapar" derdim: Hayvanları otlatmaya götürür, süt sağar, yoğurt yapar, yemek yapar, 95 yaşındaki annesine bakar, saç üzerinde bazlama, börek, sıkma yapar, zamanı kalırsa çulfalık dokur, harikalar yaratırdı. Her derde deva-. mucizevi bir insandı.

Aradan yıllar geçti. Onun  çalışma temposu hiç azalmadı.
İnsanı şaşırtan, parmak ısırtan bir enerji ile hayatını sürdürdü. El tezgahında dokuduğu dokumalıklar kentte de alıcı buldu. Teslime Yenge usta öğreticilik de yaptı. Çok sipariş aldı, onları başarıyla tamamladı.

Evde oğlu, gelini ve kızı da Teslime Yenge ile birlikte hayatı paylaşıyorlardı. Ama asıl büyük yük bu güzel yürekli yayla kadınının üzerindeydi. Biz Güneyin sıcaklarında her yaz iki ay yaylaya çıktık. Her yaz sütümüzü, tereyağımızı onlardan aldık.

Bu yaz gene yaylada karşılaştık. Teslime Yenge yıllar sonra hayatı rölantiye almıştı. Beli artık hayatın yükünü kaldıramaz olmuştu. Elinde baston iki büklüm yürüyor ama gene dokuma yapıyor, evin yemeklerini pişiriyordu. Bilincinde en küçük bir zayıflama yoktu. Çevresinde yakın dost ve tanıdıklarının ziyaretlerini de ihmal etmiyordu.
O gün, yıllar önce eşini kaybetmiş bir akrabasının anma mevlüdündeydi. Çıkışta evine çaya davet etti. Evin avlusunda ziraat mühendisi torununun da yardımıyla çiçekler içinde bir oturma düzeni oluşturulmuş. Orada sohbet  edip çay içtik.

Aynı avlunun içinde iki farklı evde oğlu, gelini, torunu ve kızı  oturuyorlar. Bahçede üstü kapalı bir hayvan barınağı yapılmış.

Birkaç gün önce kızım uğrayıp dokumalardan almıştı. "Anne o kadar ustalıkla dokunmuş ki görmelisin." diyordu. "Bir de çaydanlık koleksiyonuna dikkat et" diye ekledi. Bu konuda Teslime Yenge "Eskiyenleri atmaya kıyamıyorum" diyor.
Evi tertemiz, düzenli. Annesinin ölümünden sonra tek başına yaşıyor. Ama yalnız değil.
Odasında can yoldaşı radyosu üstü güzelce örtülmüş olarak yerini almış. Değerini bilenlerden korumaya alınmış. Eski radyo bu evde olmaktan mutlu. Geçmişten sesler ve izler taşıyor.

Gelini Zeynep, Teslime Yengenin yıllardır yaptığı işleri büyük ölçüde üstlenmiş. Güler yüzlü, sevecen, çalışkan, hamarat bir yayla kadını o da. Eşi eski muhtar. Teslime Yenge, gelini için "Yıllardır ne o beni kırdı ne ben onu incittim" diyor.
Bedeni artık iki büklüm ama yüreği pırıl pırıl Teslime Yengenin."Üşenmek" sözcüğü onun sözlüğünde yok. O gün karnıyarık yapacakmış. Merdivenden inerken yardım teklif ediyorum. "Sağ ol , ben alışkınım " diyor. Israr etmiyorum.


Doğadaki otlarla, doğal yemlerle beslenen inek ve keçilerden yarın gene süt almaya geleceğiz. Bugün ayrılırken Teslime Yengenin hediye ettiği bir dokuma var elimde. Sabırla, emekle ilmek ilmek dokunmuş. Sanki iplerinde hayatın tüm renkleri var.
Ülkemizin güzel insanları da her yaştan adeta rengarenk. Tanıdıkça mutlu oluyor, coşkuyla doluyor insan.


16 Tem 2017

ÇOK SOĞUK BİR KIŞ... ÇOK SıCAK BİR YAZ...


Öğleden sonra bahçede otururken birden çatırtıyı duyduk. Bayağı ses çıkaran bir çatırdamaydı bu.
Önce patlama gibi, sonra çocuk ağlamasına, önlemeye benzer bir ses... "Ağaçlar da ağlarmış" diye düşündüm. Bu yıl yağan karın etkisiyle dalları zayıflayan, meyveleri tek yönlü olarak bir dalda toplanan kayısı ağacı en güçlü taşıyıcı dalından kırılmıştı.

Yayladayız. Toroslar'ın doruğunda, deniz seviyesinden 1500 m. Yükseklikte Arslanköy Yaylasında. Ülkemizi bu yıl kasıp kavuran kış burada da çok etkili olmuş; Çatılar yıkılmış, sular dönmüş, güneş enerjileri çatlamış. 6 m. kar hayatı felç etmiş. Her yıl çok ürün veren ağaçlar bu yıl meyvesiz. Bu yıl hiç kiraz yok. Sigorta yaptıranlar emeklerini kurtarmışlar. 

İklim değişiklikleriyle yaylada doğanın düzeni  değişmiş adeta. Her yıl gelen kuşlar bu yıl daha geç geldiler. Ağustos böceği ve guguk kuşu yoktu, onlar ortaya çıktılar. Hiç sincap görmedik. Sürüler halinde beyaz kelebeklere rastladık.

Şaşılası bir şey, bu yıl ceviz ağaçları  çok görkemli. Meyvesi bol. Adeta soğuk havaya, kara meydan okumuş. Sanki sağlıksız bir ortamda hatmi çiçekleri de sağlık adına boy vermişler. "Merak etmeyin biz de buradayız" dercesine topraktan fışkırmışlar. Pembe, beyaz, kırmızı renkleriyle gözleri okşuyorlar. Kışın kente inmeyen bazı ailelerin hayvanları telef olmuş.

Mevsimler şaşırdı adeta. Çok soğuk bir kışın ardından çok sıcak bir yaz yaşıyoruz. Temmuz başında yaylaya gelirken asfalt yolda erime vardı.
Gündüzleri güneş yakıyor, sabah ve akşam saatleri ile gölgeler serin. Yedigöz suyu buz gibi akmaya devam ediyor. Yeraltından borularla evlere ulaşıyor bu su.

Özellikle hafta sonları sayısız araba Mersin'den çevredeki lokantalara akıyor. Şaymana ya da  İsmail'in Yeri yayla havasında farklı mekanlarda konuklarına sağlıklı, güzel yemekler sunuyorlar.

Hayatta her zaman denge arıyor insanoğlu. Ne çok sıcak, ne çok soğuk istenmiyor. Organizmaya rahatsızlık veren her şey reddediliyor. Dünyanın dengesinin bozulduğu zamanlarda kuşkusuz insanın da dengesi bozuluyor...


20 Haz 2017

NEBİYE TEYZE...



Hayat akıp giderken bazen öyle bir gün yaşarsınız ki;bir insan, bir olay, bir davranış, bir şarkı veya bir türkü gününüzü farklı kılar. Gününüze renk katar, anlam kazandırır. Bir insan hayatınıza dokunur adeta.
Bir tüy hafifliğinde ince, naif bir dokunuş ama etkisi günler, aylar belki yıllar sürer...

Bugün Mersin Alzheimer Derneği Yaşlı Bakım Merkezi'nde bir gün kutladık. Bir doğum günü. Pastalı, mumlu, müzikli bir doğum günü kutlaması. Dernektekilerin çok sevgili Nebiye Teyzesi bir yaş daha alıyordu. 

Onunla ilk tanışmamız Dernekte "Üretici Kadınlar"la ilgili bir sunumun ardından çay saatinde, yazdığım bir şiiri okumamla başladı. Bitince göz göze geldik. Çok zarif ve kibar bir edayla "Sizinle tanıştığıma çok memnun oldum." dedi. İçim titredi, tam bir İstanbul Hanımefendisi görünümünde idi. Boyasız gümüşi saçlar, şık, sade bir giysi, insana güven veren bir görünüm. 

Daha sonraki karşılaşmamız Dernek bahçesinde "Anneler Günü" nedeniyle düzenlenen kahvaltıda oldu. Aynı masada karşılıklı oturduk. Görevli gençler kahvaltısını getirdiler. Çok seçici, sağlığına özen gösteriyor. Sohbet sırasında nereli olduğumu sordu. "Adanalıyım" dedim. 

İnsandan insana "uzun ince bir yol." İster "duygu yolu" diyelim, ister "akıl yolu." Bir süre sonra insan ortak bir dilde-"insanlık dili"- konuşmaya başlıyor. İnsandan insana köprü kurulunca rastlantıları da keşfediyorsunuz. Adana-Mersin güzergahında ortak anılar, ortak adlarla buluştuk. Yıllar önce Nebiye Teyze Adana Kız Enstitüsü Dikiş Bölümünde annemin öğrencisi imiş. Geç rastlamışız birbirimize. Keşke geçmişte bir araya gelip eski günleri yad etselerdi. O yıllarda avukatlık yapan babamı da çok iyi tanıyor.

Nebiye Teyze konuşmamız sırasında heyecanla, gözleri parlayarak "Torunlarım" diyerek anlatıyor. Boş bulunuyorum "Çocuklarınız neredeler?" diye soruyorum. "Benim hiç çocuğum olmadı. Yeğenlerim, çocuklarım, torunlarım gibidir. 7 torunum var " diyor. 
O gün kahvaltıdan çok, tatlı dilli- güler yüzlü bir İstanbul hanımefendisinin güzel sohbetiydi bizi doyuran. Ve o Anneler Gününde bir kez daha anladım ki kan bağıyla "anne" olmak çok önemli ama yüreğinizde insan sevgisi varsa onu en iyi şekilde dağıtıyor, "anne" gibi de davranıyorsunuz.
_______________________________________

Bugün Nebiye Teyze çok şık.Açık renk bir pantolon takım ve üstünde onu tamamlayan aksesuarlar.Kolye, bilezik, yüzük, küpe.Ama hiçbiri fazla durmuyor. Takı sevmeyen ben bile hoşlanıyorum o güzel uyumlu beraberlikten.Hepsi ince bir zevkle alınmış, hiç de abartılı durmuyor.

Harika bir belleği var. Yanımızdaki arkadaşlara Adana'dan, annem ve babamdan söz ediyor.Adlarını söylüyor. O konuşmamızın üzerinden bir ay geçmiş, unutmamış. Sürekli işleyen, bilgi depolayan bir beyin.93 yaş... Neredeyse bir asır. İçine neler sığdırılmış. Abide-çınar kavramları bu insanda tam yerini buluyor. Bizler bugün o çınarın serin gölgesinde oturuyoruz. Yüzümüz güneşe dönük. Her söylediği değerli. Kaydetmeye çalışıyorum...
Ama hayır, kayıt yetmez. Bu konuşmalarda yüz mimikleri, ses tonu, vurgulamaları da kaçırmamak lazım.Yaşadığımız sürece öğreneceğimiz ne çok şey var.

Nebiye Teyze Alzheimer hastası değil. Burada kendi isteğiyle kalıyor. Odasını cennete çevirmiş. Balkonunda yeşillikler-maydanoz, nane, tere- çiçekler yetiştiriyor.
Her gün sabahtan belli etkinlikler için aşağıya iniyor. Çeşitli etkinliklere katılıyor. Bazen dikiş dikiyor.




Pastayı keserken:"Ölmek istemiyorum ama iyi yaşamak istiyorum." diyor. Ve ekliyor:" Adam gibi yaşamak, adam gibi ölmek lazım. Ot gibi yaşamak neye yarar?"  Doğum günü kutlamaları başladığında her kutlayan için Nebiye Teyze oturmuşsa bile ayağa kalkıyor, karşısındakini sevgiyle kucaklıyor. Saygıyla izliyorum. Bu salonda O'nun gibi yaş almak isteyen ne çok insan var. Bir hayran kitlesi oluşmuş adeta. Tablo gibi. Bu görüntüyü izlemek bile insana huzur veriyor, rahatlatıyor...







16 Haz 2017

HİÇ 'LERDEN UZAK OLMAK...


BİR HİÇ UĞRUNA...

Her şeyi vardı
Ama hiç dostu olmadı,
Hep lüks içinde yaşadı
Ama her şey kokuşmuştu.
Varlıkla yokluk arasında gitti geldi,
Yıllarca eğildi-büküldü. 
Elde-avuçta hiç kalmadı sonuçta;
Tükenmişti insanlık,
Tükenmişti merhamet,
Tükenmişti erdem,
Tükenmişti ahlak.
Dünyaya geldiği gibi gitti bir gün.
Cenazesinde hiç kimsecikler yoktu...

Makbule ABALI.



Hayatımızda çok benimsediğimiz, değer verdiğimiz, sahip çıktığımız EN'ler olduğu gibi bir de bizden uzak olmasını istediğimiz HİÇ'lerimiz var. Hiç onaylamadığımız, hiç düşünmediğimiz, yakınımızda istemediğimiz ... Bazen bir davranış, bazen bir alışkanlık, bir tavır, bir karakter... Yaşadıklarınız, deneyimleriniz zamanla bir duvar oluşturuyor çevrenize karşı. Aşılabilir ya da aşılamayan bir duvar. Bazılarının hoşlandığı şeyler sizin hoşlanmadıklarınız olabiliyor. Tıpkı sizin değer verdiklerinizin bazılarının gözünde değersiz sayılması gibi...


Zaman zaman düşünürüm; "Hiç sevmediklerim" deyince insanlar gelmez aklıma. Belki kırılmışımdır, incinmişimdir, unutmuşumdur en fazla. Ama sevmemek, düşmanca bir tavır içine girmek ayrı bir şey. Hiçlerimiz'de de seçici olmak gerekir elbette.Davranışlarda genelleme yaparım.Çok bağıran, gürültücü insanlar... Merhametsiz, sevgisiz, acımasız tipler... Başkalarını küçümseyen,üstünlük kompleksi içinde egosu tavan yapanlar...


Yalancılar, iftiracılar, haksızken haklı görünmeye çalışanlar... Kendinden güçsüzlere eziyet edenler, kadınlara, çocuklara acımasızca davrananlar... Hiç düşünmeden çevreyi kirletenler, doğayı acımasızca katledenler... Çıkarları için sevdiklerine, dostlarına ihanet edip kılıktan kılığa girenler... Haktan, adaletten, hukuktan uzaklaşarak yanlış kararlar alanlar... 
Bir HİÇ uğruna yaşamlarını altüst edenler, saygınlığını yitirenler... Hep uzağımızda olsunlar isterim...





8 Haz 2017

BİR YALNIZ ADAM...



Sahildeki yürüyüş yolu ne kadar kalabalık olurdu. Bugün tenha. Yürümek artık pek çok kişi için bir spordan çok alışkanlık haline geldi. Çok farklı insanlar var; Hızlı hızlı yürüyenler, koşanlar, bir banka oturup dinlenenler.

Yürüyüş saati için geç bir saatti. Ama bu saat, yürüyüş sonrası çay içmek için çok uygun bir zaman dilimiydi. Sahil düzenlemesi nedeniyle küçük çay bahçeleri hep kaldırılmış sadece bir tane büyükçe bir kafe-restoran kalmıştı. 

Hemen denizin yakınında kocaman bir mekan. Tamamı hiç dolu olmazdı. Minderli hasır koltuklar, ortası camlı hasır masalar.Ahşap tavanda kuşlar özgürce uçuyorlar. Belli ki mekanda besleniyorlar da.
Masaların altında gezinen 3-4 kedi içgüdüsel bir şekilde kuşları gözlüyorlar. Fırsat buldukları anda saldıracakları belli. 

Ama içlerinden biri var ki grubun biraz dışında duruyor. Daha sakin. Çocuklar ona yöneliyor, sevmek istiyorlar. Oysa o hemen kaçıyor, uzaklaşıyor.Diğer kediler de sanki ona uzak. Gruptan dışlanmış gibi adeta.

Ama az sonra tuhaf bir şey oluyor. Uzun boylu, şişmanca, hafif sakallı, 60-70 yaşlarında bir adam çay bahçesine giriyor, En kenardaki masaya tek başına oturuyor. Herkesten kaçan yalnız kedi birden koşarak o masaya yöneliyor. Oturan adama bakarak sabırla bekliyor. Adam tok bir sesle "Gel Kızım" deyince kedi birden sıçrayarak kucağına oturuyor. 

Adam o iri cüssesinden beklenmedik bir şefkat ve incelikle kedinin çenesinin altını okşamaya başlıyor. Belli, kediyle önceden bir tanışıklıkları var. Kedi öyle mutlu ve rahat ki yerinden ayrılmaya hiç niyeti yok. İçten içe mırıldanıyor sadece. 

Birden adam onunla konuşmaya başlıyor."Suna Hanım ben gelmeyeli nasılsın bakalım? Kedi onu adeta anlıyor, dinliyor, mırıl mırıl mırıldanıyor. Görüntüleri öyle hoş bir tablo ki , dayanamadım. Eşimle birlikte masaya yöneldik, fotoğraf çekmek için izin istedim.Hiç itiraz etmedi. Gerçi sadece kedinin resimlerini kullanıyorum. 

Yalnız insan konuşacak birini arar. "Her gün buraya gelir, aynı masaya otururum" dedi. "Suna Hanımla aramızda bir yakınlık-adeta dostluk- oluştu. Birkaç gündür gelemedim, beni merak etmiş anlaşılan. Ben de onu özledim tabii. " "Asıl Suna Hanım kim?" diye soramadım tabii. Kısa bir zaman dilimine koca bir yaşam öyküsü sığdırılabilir miydi?

Hem insanın hayal gücünü çalıştırması daha hoş değil mi? O gece düşündükçe ne öyküler kurdum kafamda. Bir nokta daha düşündürdü beni; Çocuklar ve yaşlılar konusunda hayvanlar daha duyarlılar. Sezgileri çok güçlü. Sevgi alıcıları açık. Kendilerine yönelen gerçek sevgi uyarıcılarını çok net ayırt ediyor ve o kaynaklara yöneliyorlar.
Suna Hanım da kedileri sever miydi acaba...?




2 Haz 2017

HAYATIMIZIN EN'LERİ...




    EN GÜZEL

En güzel deniz:
henüz gidilmemiş olanıdır.
En güzel çocuk:
henüz büyümedi.
En güzel günlerimiz:
henüz yaşamadıklarımız.
Ve sana söylemek istediğim en güzel söz
henüz söylememiş olduğum sözdür.

Nazım Hikmet RAN


Ta çocukluktan itibaren bizi etkileyen, güdüleyen EN'lerimiz hep vardı. Büyüdük, yaş aldık, çok büyük değişikliğe uğramadılar. Onların oluşmasında zevklerimiz, dünya görüşümüz, beğenilerimiz hepsi etkili oldu. "En" ayrıcalıklıdır, farklıdır, tekdir, kişiseldir.

Sevdiğimiz insanlar vardır. Ama en sevdiğimiz bir başkadır. İnsanlarda en sevdiğimiz davranış dürüstlük diyebiliriz. Karşıtı- hiç sevmediğimiz de yalancılık olur böylece.Bir insanda en çok görmek istediğim özellik içtenlik. En sevmediğim özellik iki yüzlülük.
Çocuk saflığı, masumiyeti en hoşunuza giden özellik ise, bu özelliği yetişkinlerde de gördüğünüzde nasıl da mutlu olursunuz. 

Dostluk sizin için en değerli konu ise dostlarınızı iyi seçer, onları kırmamaya özen gösterirsiniz. Sağlık hayatta en önem verdiğiniz konu ise onunla ilgili önlemler alır, dikkat edersiniz. Doğada en sevdiğiniz ne var dendiğinde belki de hiç ayrım yapmadan, çocuklar gibi sayarsınız; Dağlar, denizler, gökyüzü, ırmaklar, ağaçlar, çiçekler, kuşlar... Ülkemiz öyle zengin ki.

Hepimizin hayatımızda en'lerimiz var. Birbirine benzer ya da farklı. Acaba seçimlerimizde gerçekçi miydik?Hayat boyu en'lerimizi sorguladık mı? Hayatınız boyunca kimlerle gurur duydunuz? En çok gurur duyduğunuz kimdi? Hayat boyu en'lerimizin bilinçli ve gerçekçi kararlarla oluşmasını dileyelim...


Yazımı tam bitirmişken postacı bir kargo getirdi. Çekilişlerde hiç de şanslı olmayan ben, sevgili Handan'ın "Bir" adlı blog çekilişinde kazananlar arasındaydım. Bir güzel kitap, bir güzel file, bir güzel ayraç ve bir güzel plastik koruyucu. Bu inceliğe, bu güzel jeste çok teşekkür ederim. Sağlıkta-hastalıkta benim için "en güzel hediye" her zaman kitap olmuştur. Pazara giderken eminim filem çok işe yarayacak.




23 May 2017

İNİŞ ÇIKIŞLI HAYATLAR...



Hayatın içinde yaşam devam ederken bazen inişe geçtiğimiz zamanlar oluyor; Hayat kesintiye uğruyor, ansızın, hiç hazırlanamadan... Yaşam durmuyor ama aksıyor, yavaşlıyor, hızınız kesiliyor. İnsanız; bazen bir hastalık, bazen bir kaza, bazen daha farklı bir nedenle hayatın normal işleyişi değişiyor. 

İnsanız; Hiçbir şey şaşırtıcı gelmiyor. Her şeye, ansızın çıkıveren sürprizlere  hazırlıklı olmalı insan. Bazen sevdiklerimiz, bazen bir yakınımız, sevdiklerimiz, eşimiz ya da kendimiz zor durumda kalabiliriz. Hastalıklar veya zor durumlar karşısında "pes etmek" ya da "mücadele etmek" gibi iki farklı yol var. Tehlikeler karşısında hep böyle yapmıyor mu insanoğlu?

Dengeler bozulduğunda, bedenimiz ya da ruh sağlığımız etkilendiğinde zor anlar yaşanır. Yaşam inişe geçmiştir. Ancak biliriz, mücadele ederek bu zor günlerin de üstesinden gelinecektir. İşte o zaman nasıl bir mutluluk yaşanır; Fırtınalı bir denizde mahsur kalmışken uzaklarda kıyının fark edilmesi gibi. Sağanak bir yağmurun ardından pırıl pırıl bir güneşin çıkması gibi. Karanlık bir tünelin ucunda ışığı görmek gibi...

Hayatın kesintiye uğradığı yerde bir başka çözüm elbette vardır. Bugünün tekrarı yoktur ama yarın yeni bir gün başlayacaktır. Her yeni gün yeni bir ışık, yeni bir umut değil midir? Yenilenen her takvim yaprağı hayata yenik düşmediğimizin bir göstergesi sayılmaz mı? 

Yıllar geçtikçe daha iyi anlıyor insan; Mutsuzluğun panzehiri, yaşama sevinci, umut ve hayata tutunma çabası. Tıpkı kupkuru- çorak yerlerde, kayaların arasında yetişen, susuz da açan çiçekler gibi...
Yaşamla mücadele ederek "İnadına yaşamak" gibi...