20 Haz 2017

NEBİYE TEYZE...



Hayat akıp giderken bazen öyle bir gün yaşarsınız ki;bir insan, bir olay, bir davranış, bir şarkı veya bir türkü gününüzü farklı kılar. Gününüze renk katar, anlam kazandırır. Bir insan hayatınıza dokunur adeta.
Bir tüy hafifliğinde ince, naif bir dokunuş ama etkisi günler, aylar belki yıllar sürer...

Bugün Mersin Alzheimer Derneği Yaşlı Bakım Merkezi'nde bir gün kutladık. Bir doğum günü. Pastalı, mumlu, müzikli bir doğum günü kutlaması. Dernektekilerin çok sevgili Nebiye Teyzesi bir yaş daha alıyordu. 

Onunla ilk tanışmamız Dernekte "Üretici Kadınlar"la ilgili bir sunumun ardından çay saatinde, yazdığım bir şiiri okumamla başladı. Bitince göz göze geldik. Çok zarif ve kibar bir edayla "Sizinle tanıştığıma çok memnun oldum." dedi. İçim titredi, tam bir İstanbul Hanımefendisi görünümünde idi. Boyasız gümüşi saçlar, şık, sade bir giysi, insana güven veren bir görünüm. 

Daha sonraki karşılaşmamız Dernek bahçesinde "Anneler Günü" nedeniyle düzenlenen kahvaltıda oldu. Aynı masada karşılıklı oturduk. Görevli gençler kahvaltısını getirdiler. Çok seçici, sağlığına özen gösteriyor. Sohbet sırasında nereli olduğumu sordu. "Adanalıyım" dedim. 

İnsandan insana "uzun ince bir yol." İster "duygu yolu" diyelim, ister "akıl yolu." Bir süre sonra insan ortak bir dilde-"insanlık dili"- konuşmaya başlıyor. İnsandan insana köprü kurulunca rastlantıları da keşfediyorsunuz. Adana-Mersin güzergahında ortak anılar, ortak adlarla buluştuk. Yıllar önce Nebiye Teyze Adana Kız Enstitüsü Dikiş Bölümünde annemin öğrencisi imiş. Geç rastlamışız birbirimize. Keşke geçmişte bir araya gelip eski günleri yad etselerdi. O yıllarda avukatlık yapan babamı da çok iyi tanıyor.

Nebiye Teyze konuşmamız sırasında heyecanla, gözleri parlayarak "Torunlarım" diyerek anlatıyor. Boş bulunuyorum "Çocuklarınız neredeler?" diye soruyorum. "Benim hiç çocuğum olmadı. Yeğenlerim, çocuklarım, torunlarım gibidir. 7 torunum var " diyor. 
O gün kahvaltıdan çok, tatlı dilli- güler yüzlü bir İstanbul hanımefendisinin güzel sohbetiydi bizi doyuran. Ve o Anneler Gününde bir kez daha anladım ki kan bağıyla "anne" olmak çok önemli ama yüreğinizde insan sevgisi varsa onu en iyi şekilde dağıtıyor, "anne" gibi de davranıyorsunuz.
_______________________________________

Bugün Nebiye Teyze çok şık.Açık renk bir pantolon takım ve üstünde onu tamamlayan aksesuarlar.Kolye, bilezik, yüzük, küpe.Ama hiçbiri fazla durmuyor. Takı sevmeyen ben bile hoşlanıyorum o güzel uyumlu beraberlikten.Hepsi ince bir zevkle alınmış, hiç de abartılı durmuyor.

Harika bir belleği var. Yanımızdaki arkadaşlara Adana'dan, annem ve babamdan söz ediyor.Adlarını söylüyor. O konuşmamızın üzerinden bir ay geçmiş, unutmamış. Sürekli işleyen, bilgi depolayan bir beyin.93 yaş... Neredeyse bir asır. İçine neler sığdırılmış. Abide-çınar kavramları bu insanda tam yerini buluyor. Bizler bugün o çınarın serin gölgesinde oturuyoruz. Yüzümüz güneşe dönük. Her söylediği değerli. Kaydetmeye çalışıyorum...
Ama hayır, kayıt yetmez. Bu konuşmalarda yüz mimikleri, ses tonu, vurgulamaları da kaçırmamak lazım.Yaşadığımız sürece öğreneceğimiz ne çok şey var.

Nebiye Teyze Alzheimer hastası değil. Burada kendi isteğiyle kalıyor. Odasını cennete çevirmiş. Balkonunda yeşillikler-maydanoz, nane, tere- çiçekler yetiştiriyor.
Her gün sabahtan belli etkinlikler için aşağıya iniyor. Çeşitli etkinliklere katılıyor. Bazen dikiş dikiyor.




Pastayı keserken:"Ölmek istemiyorum ama iyi yaşamak istiyorum." diyor. Ve ekliyor:" Adam gibi yaşamak, adam gibi ölmek lazım. Ot gibi yaşamak neye yarar?"  Doğum günü kutlamaları başladığında her kutlayan için Nebiye Teyze oturmuşsa bile ayağa kalkıyor, karşısındakini sevgiyle kucaklıyor. Saygıyla izliyorum. Bu salonda O'nun gibi yaş almak isteyen ne çok insan var. Bir hayran kitlesi oluşmuş adeta. Tablo gibi. Bu görüntüyü izlemek bile insana huzur veriyor, rahatlatıyor...







16 Haz 2017

HİÇ 'LERDEN UZAK OLMAK...


BİR HİÇ UĞRUNA...

Her şeyi vardı
Ama hiç dostu olmadı,
Hep lüks içinde yaşadı
Ama her şey kokuşmuştu.
Varlıkla yokluk arasında gitti geldi,
Yıllarca eğildi-büküldü. 
Elde-avuçta hiç kalmadı sonuçta;
Tükenmişti insanlık,
Tükenmişti merhamet,
Tükenmişti erdem,
Tükenmişti ahlak.
Dünyaya geldiği gibi gitti bir gün.
Cenazesinde hiç kimsecikler yoktu...

Makbule ABALI.



Hayatımızda çok benimsediğimiz, değer verdiğimiz, sahip çıktığımız EN'ler olduğu gibi bir de bizden uzak olmasını istediğimiz HİÇ'lerimiz var. Hiç onaylamadığımız, hiç düşünmediğimiz, yakınımızda istemediğimiz ... Bazen bir davranış, bazen bir alışkanlık, bir tavır, bir karakter... Yaşadıklarınız, deneyimleriniz zamanla bir duvar oluşturuyor çevrenize karşı. Aşılabilir ya da aşılamayan bir duvar. Bazılarının hoşlandığı şeyler sizin hoşlanmadıklarınız olabiliyor. Tıpkı sizin değer verdiklerinizin bazılarının gözünde değersiz sayılması gibi...


Zaman zaman düşünürüm; "Hiç sevmediklerim" deyince insanlar gelmez aklıma. Belki kırılmışımdır, incinmişimdir, unutmuşumdur en fazla. Ama sevmemek, düşmanca bir tavır içine girmek ayrı bir şey. Hiçlerimiz'de de seçici olmak gerekir elbette.Davranışlarda genelleme yaparım.Çok bağıran, gürültücü insanlar... Merhametsiz, sevgisiz, acımasız tipler... Başkalarını küçümseyen,üstünlük kompleksi içinde egosu tavan yapanlar...


Yalancılar, iftiracılar, haksızken haklı görünmeye çalışanlar... Kendinden güçsüzlere eziyet edenler, kadınlara, çocuklara acımasızca davrananlar... Hiç düşünmeden çevreyi kirletenler, doğayı acımasızca katledenler... Çıkarları için sevdiklerine, dostlarına ihanet edip kılıktan kılığa girenler... Haktan, adaletten, hukuktan uzaklaşarak yanlış kararlar alanlar... 
Bir HİÇ uğruna yaşamlarını altüst edenler, saygınlığını yitirenler... Hep uzağımızda olsunlar isterim...





8 Haz 2017

BİR YALNIZ ADAM...



Sahildeki yürüyüş yolu ne kadar kalabalık olurdu. Bugün tenha. Yürümek artık pek çok kişi için bir spordan çok alışkanlık haline geldi. Çok farklı insanlar var; Hızlı hızlı yürüyenler, koşanlar, bir banka oturup dinlenenler.

Yürüyüş saati için geç bir saatti. Ama bu saat, yürüyüş sonrası çay içmek için çok uygun bir zaman dilimiydi. Sahil düzenlemesi nedeniyle küçük çay bahçeleri hep kaldırılmış sadece bir tane büyükçe bir kafe-restoran kalmıştı. 

Hemen denizin yakınında kocaman bir mekan. Tamamı hiç dolu olmazdı. Minderli hasır koltuklar, ortası camlı hasır masalar.Ahşap tavanda kuşlar özgürce uçuyorlar. Belli ki mekanda besleniyorlar da.
Masaların altında gezinen 3-4 kedi içgüdüsel bir şekilde kuşları gözlüyorlar. Fırsat buldukları anda saldıracakları belli. 

Ama içlerinden biri var ki grubun biraz dışında duruyor. Daha sakin. Çocuklar ona yöneliyor, sevmek istiyorlar. Oysa o hemen kaçıyor, uzaklaşıyor.Diğer kediler de sanki ona uzak. Gruptan dışlanmış gibi adeta.

Ama az sonra tuhaf bir şey oluyor. Uzun boylu, şişmanca, hafif sakallı, 60-70 yaşlarında bir adam çay bahçesine giriyor, En kenardaki masaya tek başına oturuyor. Herkesten kaçan yalnız kedi birden koşarak o masaya yöneliyor. Oturan adama bakarak sabırla bekliyor. Adam tok bir sesle "Gel Kızım" deyince kedi birden sıçrayarak kucağına oturuyor. 

Adam o iri cüssesinden beklenmedik bir şefkat ve incelikle kedinin çenesinin altını okşamaya başlıyor. Belli, kediyle önceden bir tanışıklıkları var. Kedi öyle mutlu ve rahat ki yerinden ayrılmaya hiç niyeti yok. İçten içe mırıldanıyor sadece. 

Birden adam onunla konuşmaya başlıyor."Suna Hanım ben gelmeyeli nasılsın bakalım? Kedi onu adeta anlıyor, dinliyor, mırıl mırıl mırıldanıyor. Görüntüleri öyle hoş bir tablo ki , dayanamadım. Eşimle birlikte masaya yöneldik, fotoğraf çekmek için izin istedim.Hiç itiraz etmedi. Gerçi sadece kedinin resimlerini kullanıyorum. 

Yalnız insan konuşacak birini arar. "Her gün buraya gelir, aynı masaya otururum" dedi. "Suna Hanımla aramızda bir yakınlık-adeta dostluk- oluştu. Birkaç gündür gelemedim, beni merak etmiş anlaşılan. Ben de onu özledim tabii. " "Asıl Suna Hanım kim?" diye soramadım tabii. Kısa bir zaman dilimine koca bir yaşam öyküsü sığdırılabilir miydi?

Hem insanın hayal gücünü çalıştırması daha hoş değil mi? O gece düşündükçe ne öyküler kurdum kafamda. Bir nokta daha düşündürdü beni; Çocuklar ve yaşlılar konusunda hayvanlar daha duyarlılar. Sezgileri çok güçlü. Sevgi alıcıları açık. Kendilerine yönelen gerçek sevgi uyarıcılarını çok net ayırt ediyor ve o kaynaklara yöneliyorlar.
Suna Hanım da kedileri sever miydi acaba...?




2 Haz 2017

HAYATIMIZIN EN'LERİ...




    EN GÜZEL

En güzel deniz:
henüz gidilmemiş olanıdır.
En güzel çocuk:
henüz büyümedi.
En güzel günlerimiz:
henüz yaşamadıklarımız.
Ve sana söylemek istediğim en güzel söz
henüz söylememiş olduğum sözdür.

Nazım Hikmet RAN


Ta çocukluktan itibaren bizi etkileyen, güdüleyen EN'lerimiz hep vardı. Büyüdük, yaş aldık, çok büyük değişikliğe uğramadılar. Onların oluşmasında zevklerimiz, dünya görüşümüz, beğenilerimiz hepsi etkili oldu. "En" ayrıcalıklıdır, farklıdır, tekdir, kişiseldir.

Sevdiğimiz insanlar vardır. Ama en sevdiğimiz bir başkadır. İnsanlarda en sevdiğimiz davranış dürüstlük diyebiliriz. Karşıtı- hiç sevmediğimiz de yalancılık olur böylece.Bir insanda en çok görmek istediğim özellik içtenlik. En sevmediğim özellik iki yüzlülük.
Çocuk saflığı, masumiyeti en hoşunuza giden özellik ise, bu özelliği yetişkinlerde de gördüğünüzde nasıl da mutlu olursunuz. 

Dostluk sizin için en değerli konu ise dostlarınızı iyi seçer, onları kırmamaya özen gösterirsiniz. Sağlık hayatta en önem verdiğiniz konu ise onunla ilgili önlemler alır, dikkat edersiniz. Doğada en sevdiğiniz ne var dendiğinde belki de hiç ayrım yapmadan, çocuklar gibi sayarsınız; Dağlar, denizler, gökyüzü, ırmaklar, ağaçlar, çiçekler, kuşlar... Ülkemiz öyle zengin ki.

Hepimizin hayatımızda en'lerimiz var. Birbirine benzer ya da farklı. Acaba seçimlerimizde gerçekçi miydik?Hayat boyu en'lerimizi sorguladık mı? Hayatınız boyunca kimlerle gurur duydunuz? En çok gurur duyduğunuz kimdi? Hayat boyu en'lerimizin bilinçli ve gerçekçi kararlarla oluşmasını dileyelim...


Yazımı tam bitirmişken postacı bir kargo getirdi. Çekilişlerde hiç de şanslı olmayan ben, sevgili Handan'ın "Bir" adlı blog çekilişinde kazananlar arasındaydım. Bir güzel kitap, bir güzel file, bir güzel ayraç ve bir güzel plastik koruyucu. Bu inceliğe, bu güzel jeste çok teşekkür ederim. Sağlıkta-hastalıkta benim için "en güzel hediye" her zaman kitap olmuştur. Pazara giderken eminim filem çok işe yarayacak.




23 May 2017

İNİŞ ÇIKIŞLI HAYATLAR...



Hayatın içinde yaşam devam ederken bazen inişe geçtiğimiz zamanlar oluyor; Hayat kesintiye uğruyor, ansızın, hiç hazırlanamadan... Yaşam durmuyor ama aksıyor, yavaşlıyor, hızınız kesiliyor. İnsanız; bazen bir hastalık, bazen bir kaza, bazen daha farklı bir nedenle hayatın normal işleyişi değişiyor. 

İnsanız; Hiçbir şey şaşırtıcı gelmiyor. Her şeye, ansızın çıkıveren sürprizlere  hazırlıklı olmalı insan. Bazen sevdiklerimiz, bazen bir yakınımız, sevdiklerimiz, eşimiz ya da kendimiz zor durumda kalabiliriz. Hastalıklar veya zor durumlar karşısında "pes etmek" ya da "mücadele etmek" gibi iki farklı yol var. Tehlikeler karşısında hep böyle yapmıyor mu insanoğlu?

Dengeler bozulduğunda, bedenimiz ya da ruh sağlığımız etkilendiğinde zor anlar yaşanır. Yaşam inişe geçmiştir. Ancak biliriz, mücadele ederek bu zor günlerin de üstesinden gelinecektir. İşte o zaman nasıl bir mutluluk yaşanır; Fırtınalı bir denizde mahsur kalmışken uzaklarda kıyının fark edilmesi gibi. Sağanak bir yağmurun ardından pırıl pırıl bir güneşin çıkması gibi. Karanlık bir tünelin ucunda ışığı görmek gibi...

Hayatın kesintiye uğradığı yerde bir başka çözüm elbette vardır. Bugünün tekrarı yoktur ama yarın yeni bir gün başlayacaktır. Her yeni gün yeni bir ışık, yeni bir umut değil midir? Yenilenen her takvim yaprağı hayata yenik düşmediğimizin bir göstergesi sayılmaz mı? 

Yıllar geçtikçe daha iyi anlıyor insan; Mutsuzluğun panzehiri, yaşama sevinci, umut ve hayata tutunma çabası. Tıpkı kupkuru- çorak yerlerde, kayaların arasında yetişen, susuz da açan çiçekler gibi...
Yaşamla mücadele ederek "İnadına yaşamak" gibi...


14 May 2017

BİR ANNELER GÜNÜ'NÜN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ...



Her anneler Gününde biraz burukluk yaşarım. Sadece annemi kaybetmiş olmaktan ötürü değil; yakın-uzak çevremizde, ülkemizde hatta dünyada annesini kaybetmiş milyonlarca çocuk adına kaygılanırım, üzülürüm, çaresizlik hissederim. Sevdiklerimizi tek gün anmak tabii ki yeterli değil. Ömürlük bir duygu tek güne, birkaç saate sığar mı?

Ergenlik döneminden sonra her şey farklı düşünülüyor. O yaşlara kadar hayatın içinde her şeyi oyun gibi algılıyor insan. O yıllarda anneler gününde şiirler yazar, kır çiçekleri toplar, yaratıcılığımızı kullanarak oluşturduğumuz minik hediyeleri zarfa koyar, annemize verirdik. Bazen zorlanırdık ama annemin yüzündeki aydınlanmayı görmek için emeklerimize, çabalarımıza değerdi.

Bir anneannem, bir babaannem hiç olmadı. Şimdi torunlarının elinden tutmuş yürüyen tonton insanlara imrenmem belki de o yüzdendir. Bazen bir puset, bazen bir bisiklet eşlik eder bu yürüyüşe. Büyükler de çocukların temposuyla ağır ağır yürürler. Sesleri en yumuşak tonda, yüzlerinde bir gülümseme ile minik ellerle yılların buruşturduğu eller el ele bir maraton sürer gider...

Bazen hiç tanışmadığımız halde, bir bankta dinlenirken konuşuruz bu güzel insanlarla. Bazen yolda bir "Günaydın" bir "Merhaba" ile başlar konuşma, sürer gider. Onlar da mutludurlar birilerine iç dökmekten ya da karşılıklı konuşmaktan. İnsan insanı arar daima. Toplumda güven azalmışsa bile küçük bir tanışma aralığından sonra içinizden gelen güvenle cesaretleniyorsunuz. 

Annem de, babam da annelerini hiç tanımamışlar. Annem henüz bebekken, doğduktan çok kısa bir zaman sonra annesini kaybetmiş. Babam da "Çok çok küçükken" derdi. İkisinde de annelerinin fotoğrafı yok. Annemi babası ve büyük ablası büyütmüş. Çocukluk işte; belki o yüzden küçükken annemin teyzeme olan sevgisini, ilgisini çok kıskanırdık. Ve sonra Onun ölüm haberiyle duyduğu büyük üzüntü, yıkım adeta. Gençliğimize rastlamıştı. Gece çalan her telefon o yüzden ürkütür beni...

Aralık Ayı sanki ölümlerin yaşandığı ay gibi gelir bana. Oysa ayların ne suçu var? Annemi bir 8 Aralık günü kaybettik.Ama O kendinden 10 yıl önce bir 12 Aralık günü kızının ölümüne tanıklık etti. Bir güzel insanı, benim için unutulmaz bir kardeşi erken yaşta kaybettik o gün. Çok iyi yetişmiş kızı ve oğlu hayatı en iyi şekilde devam ettiriyorlar.


Asıl olan anıları yaşatmak değil midir? Anılara sahip çıkmak, yaşamı yaşanabilir kılmak. Yitirdiklerimizi saygıyla, sevgiyle anmak. Mezarlığa her gidişimde çocuk mezarları da dikkatimi çeker.Çok erken yaşta hayata veda etmişlerdir.Bazen 5 günlük, bazen birkaç aylık, ya da birkaç yaşında.

Annemin mezar taşında çok sevdiği, bir zamanlar ezbere söylediği "Uçun Kuşlar" şiirinin ilk dizesi yazar.
"Uçun kuşlar uçun doğduğum yere"
Devamını mırıldanırım:
"Şimdi dağlarında mor sümbül vardır,
Ormanlar koynunda bir serin dere,
Dikenler içinde sarı gül vardır."


Anneliği özveriyle sürdürmüş ve sürdürmekte olan tüm değerli annelerin, biyolojik anne olmasa da çocukları bir anne gibi seven tüm kadınlarımızın, sevgiyi, şefkati, merhameti gerçek değerler olarak kabul eden tüm insanlarımızın ANNELER GÜNÜ kutlu olsun.


12 May 2017

ENGELLİ BİR ÇOCUĞUN ANNESİNE SÖZLERİ...



10-16 Mayıs Dünya Engelliler Haftası olarak anılıyor.
Yaşantımızda o kadar çok engel var ki; Toplumsal engeller, bedensel engeller, duygusal engeller, yüreğimizin engelleri... Engellilerle ilgili bir yazı düşünürken tesadüfen çok etkileyici bir şiir okudum.
Tesadüf, eski bir blogger Ayda Cerrah'tan izin alarak o şiiri paylaşmak istiyorum.

ENGELLİ BİR ÇOCUĞUN ANNESİNE SÖZLERİ...

Merhaba anne...
Nasılsın?
Ben iyiyim.
Doğmama çok az bir süre kaldı
Ama sana söylemem gereken bir şey var..
Kimilerine göre bazı eksikliklerle geleceğim...
"Özürlü" diyecekler bana...
Ama ben kimseden "özür" dilemeyeceğim anne...
Senin dışında...
Senden şimdiden özür dilerim...
Beklentilerin hepsine cevap veremeyeceğim için.
Komşumuz çocuklarını benimle oynatmak istemediği zaman boynunu eğeceğin için..
"Bana doğru düzgün bir evlat bile veremedin" sesini
duyarsan bir gün... Kulağındaki her yankısı için...
Mağaza mağaza dolaşıp bisiklet seçmenin tatlı heyecanı yerine,
Tekerlekli sandalye almanın burukluğunu 
sana yaşatacağım için.
Çağrılmayacağımız her aile toplantısı, bayram kutlaması, piknik için...
Ya da çağrılmayacağın ama benim yüzümden
gidemeyeceğin her toplaşma, her düzenlenen kadınlar günü için...
ÖZÜR DİLERİM ANNE...

Ama senden bir isteğim var;
Benden sakın vazgeçme anne!
Bacaklarım güçsüz olabilir...
Kolayca tırmanamayabilirim merdivenleri...
Sakın beni taşımaya kalkma anne!
Tamam engelleri birlikte aşalım yine...
Ama sen elimden tutma!
Bana yardım etmek istiyorsan yukarı çık ve bana
"gel" de!
Çıkamadığım için ağlayabilirim belki de...
Ama sen ağlat beni anne!
Ağlasam da daha çok merdiven çıkarmalısın bana...
Yoksa asla güçlenemem.

Kulaklarım iyi işitmeyebilir... Konuşmaya başlamam
biraz zaman alabilir belki...
Ama sen sakın suskunluğa bürünme anne!
Daha çok konuşmalısın benle!
Daha çok şarkı söylemeli, daha çok kitap okumalısın bana! Yoksa asla konuşamam...

Belki bazı takıntılarım, ısrarlarım olabilir geldiğinde...
N'olur bana 'hayır' de anne!
Bana acıdığın ve beni mutlu etmek için,
istediğim her şeyi yapma hatasına sakın düşme!
Lütfen ağlat beni anne!
Şimdi beni ağlat ki, ilerde birlikte ağlamayalım.
Yoksa asla ayakta duramam.

Belki etrafındaki insanlardan biraz farklı bir yüzüm olabilir doğduğumda...
Çok iyi görünmeyebilirim belki...
Ama sen yine güzel güzel bak bana anne!
Öyle bak ki ben de aynaya baktığımda karşımda güzel bir yüz görebileyim.
Yoksa asla kendime gülümseyerek bakamam...

Bir şeyleri hemen kavramayabilir, çabucak anlamayabilirim belki...
Ama sen yine anlat bana anne! Defalarca anlat! 
Benden sakın VAZGEÇME !
Yoksa asla öğrenemem...

Son bir şey daha;
Lütfen bu satırları okurken ağlama!
Çünkü ben yazarken inan hiç ağlamadım ANNE!

Ayda CERRAH

Ayda Cerrah'a çok teşekkürler. Dileriz bütün "engeller" aşılabilecek türde olsun.


9 May 2017

İNSANLARIMIZ; BİR USTA...




Gerçek insan öykülerini, insan gözlemlerini çok seviyorum. Farklılık yaratanlara, işini aşkla yapanlara saygı duyuyorum. Adeta iğneyle kuyu kazarak kendisine ve çevresine küçük de olsa güzel katkılarda bulunmaya çalışan farklı insanlar bunlar... Keşke çoğalsalar, keşke değerleri bilinse.Keşke hak ettikleri parayı kazansalar.

Bir hafta önce bir usta tanıdık. Bir kundura tamircisi; artık kaybolmaya yüz tutan bir işi inatla, çabayla, büyük bir titizlikle  sürdürüyor. İhtiyaç üzerine sorarak bulduğumuz, "iyi ki tanımışız" dediğimiz, tanımakla mutlu olduğumuz, nitelikli bir insan...
                       

Ana caddeden içeriye doğru ilerleyip ara sokağa girdiğimizde küçücük bir dükkan. Sorarak bulduk. Ama usta o civarda tanınıyor. O küçücük dükkanda her şey öylesine düzenliydi ki; Ayakkabı bağcıkları,  taban astarları, kundura boyaları, cilalar... Ve hep gülümseyerek işini yapan, işini benimsemiş gerçek bir usta.
                                 
Dükkandan içeri girdiğimizde bir ziyaretçisi vardı Sohbet ederken aynı zamanda işini de yapıyordu. Hemen bizimle ilgilendi. Çok rahat ama biraz yıpranmış eski bir ayakkabımı götürmüştüm. İç astarı değişecekti. İki seçenek sundu, iki fiyat söyledi. İşlemden sonra ayakkabım eskisinden çok daha rahat, daha kullanılabilir oldu.
                             

Asıl ilgimizi çeken, o küçücük dükkanda oluşturduğu i Atatürk Köşeleri oldu. Köşelere baktığımızı görünce yüzünde kocaman bir mutluluk ifadesiyle gülümsedi.
Bir hafta sonra bugün düşünüyorum da; Varsın birileri haksız yere bütün değerlerimize karşı çıksın, inkar etsin, reddetsin... Bu değerbilir güzel insanlar olduğu sürece her şey daha güzel, daha farklı olacak.
Mersin'de koca yürekli bir usta, küçücük dükkanında umut dağıtıyor...


4 May 2017

ANILTI- BİR KİTAP TANITIMI...




Şiir sevenlerden misiniz? Dünyaya farklı bir pencereden bakan, dünyayı güzelleştirmeye çalışan, bunun için çaba harcayan, insanları seven kişilerden misiniz? Yıllardır dikkatimi çeker; Şiir yazan ya da şiir seven insan sevecendir. İyi insandan, güzel insandan, güzel bir dünyadan yanadır. 

Blog arkadaşım sevgili Sezer Özşen'le karşılıklı bir kitap dostluğumuz oldu. Ben ona "Geriye Kalan" adlı kitabımı, o da bana "Anıltı" adlı şiir kitabını hediye etti. Kitaplarımız İzmir-Mersin arasında uzun ve maceralı bir yolculuktan sonra yeni sahiplerine ulaştı. 

Blog arkadaşlığı farklı bir şey; Hiç görmediğiniz, bilmediğiniz bir insanı yavaş yavaş tanıyor, seviyorsunuz. Ele aldığı konular, yazım tarzı, yorumları, seçimleri, yaşam biçimi... Pek çok detayda onun kişiliği gizli. 

"Anıltı" Momentos Blog sahibi Sezer Özşen'in ilk şiir kitabı. 1982-1994 yılları arasında yazdığı şiirlerden oluşuyor. Kitap 60 sayfa civarında. Bu tanıtım yazısında "Anıltı"dan yapacağım alıntılarda şiirlerden dize buketleri sunmaya çalışacağım. Parçalar da bütün hakkında yargılara götürmez mi? 

Bu alıntılarda Sezer Özşen'in çocuksu yüreğini, hümanist yapısını, hayal gücünü siz de fark edeceksiniz. Söz onda:

MUM UĞULTUSU

Türbe ve kiliselerdeki
MUM'ları çalıyorum teker teker, 
(Cebimde param olduğu halde)

Bütün insanların dilek MUM'larını,
kocaman bir adak MUM'u yapıyorum.
Götürüp yedi tepelerden birine, 
                  sonsuza dek yakıyorum.

İSİMSİZ
Sevgi,
bir çöptü gözümde.
Büyüdü,
büyüdü
Kocaman
          arpacık oldu.

KUYTU UYKU
Hey, boş musun 
                   beyaz bulut?
açar mısın bana yatağını,
                    kimseler yoksa orada?!...

GEMİ

Küçük kamaralı bir gemiydi
İçinde her çeşit hayat
           kırıntıları vardı
ve aç, sefil fareler
            onları yedi.



-----------------------------------------------
Teşekkürler sevgili Sezer Özşen.
Şiir hayatımızda hep var olsun.



1 May 2017

MEMLEKET ÖZLEMİ...

1 MAYIS EMEK ve DAYANIŞMA GÜNÜ KUTLU OLSUN.



      MEMLEKET İSTERİM

Memleket isterim
Gök mavi, dal yeşil, tarla sarı olsun;
Kuşların çiçeklerin diyarı olsun.

Memleket isterim
Ne başta dert ne gönülde hasret olsun;
Kardeş kavgasına bir nihayet olsun.

Memleket isterim
Ne zengin fakir, ne sen ben farkı olsun
Kış günü herkesin evi barkı olsun.

Memleket isterim 
Yaşamak, sevmek gibi gönülden olsun;
Olursa bir şikayet ölümden olsun.

Cahit Sıtkı TARANCI.



         YALNIZLIĞA DAİR

Can yoldaşın olmazsa olmasın,
Yalnızım diye hayıflanmayasın.
Eğilmiş üstüne gökyüzü masmavi,
Bir anne şefkatine müsavi;
Üç adım ötede deniz;
Dosttur ne öfkesi ne durgunluğu sebepsiz
Bir derdin varsa açabilirsin ağaçlara;
Ağaç yaprak verir sır vermez rüzgara.
Ve kış yaz
Dalda kuş eksik olmaz.
Dağ başında duman.
Yalnızlık nedir göreceksin öldüğün zaman.

Cahit  Sıtkı TARANCI.










25 Nis 2017

BİR KİTAP TANITIMI- SON GÜZ FIRTINASI



Hepimizin yaşamında belli fırtınalar vardır; Bazen günler, bazen yıllar sürer. Bazen bireysel, bazen toplumsal ağırlıktadır. Toplumsal fırtınalar hepimizi çarpar, ezer, geçer. Yaşarken bir mücadele gücü dayanma gücümüzü zorlar. Ama fırtına sonrası sessizlik acıları,kayıpları, yaraları gözler önüne serer.

Blog arkadaşımız Mehmet Osman Çağlar'ın "Son Güz Fırtınası" kitabını okurken, deneyimler kazandırarak yaşanmış büyük bir fırtınaya tanık oluyoruz.İnsanın kimliği, kişiliği yaşananlardan etkileniyor tabii. Roman aynı zamanda kısa öyküleri de barındırıyor içinde. Kitap bir öz eleştiri aynı zamanda. Gençlikteki yanılgılar, sevdalar, kavgalar, siyasi girişimler, iş bulma çabaları... Kitap ülkemizin yakın geçmişinden de izler taşıyor. Hayatın içinden, hayatın ta kendisi...

Okuduğum kitapların önce adı dikkatimi çeker benim. "Son Güz Fırtınası" insana çok şey düşündüren bir ad. Kitabın içeriği de öyle; Okurken geçmişe kısa yolculuklar yapıyorsunuz. Yazar kitabına neden bu adı verdiğini kısaca şöyle açıklıyor: "Genç yaşlarda yaşayıp, soruların cevabını tam alamadığımız ama aramaktan da hiç vazgeçmediğimiz o karanlık ve karmaşık günlerin devrim ve aşklarının öykü romanıdır "Son Güz Fırtınası".

Mehmet Bey güçlü kalemiyle ustaca cümleler kuruyor,yazdıklarıyla okuyucuyu sürüklüyor, düşündürüyor. Zaman zaman geriye dönüşlerle ülkenin geçmiş dönemlerini yaşatıyor. İnsanı, özelliklerini iyi tanıyor ve tanıtıyor. Betimlemeler çok güçlü. Okurken altını çizdiğim çok cümle oldu:

"Genç yaşımıza rağmen hayat yorgunu, kırgını, rastgele ölü kent küskünleriydik."

"Birazdan başlayacak mitingde, ayrı flamalar altında kimliğini arayan, ileride başlarına neler geleceğini bilmeyen, kalabalıklarda kaybolan çocuklardık."

"Yaşamın kıyısındaki bu insanlar neden bu kadar birbirine benzer? Hüznün, sevincin, yalnızlığın bir tür masalını yaşarlar farkında olmadan."

"İlk karşılaştığımız an duyduğumuz coşkulu heyecan,şimdi yerini sakinliğe bırakmıştı. Sılasız kaçaklar gibi sessiz konuşuyor, sessiz tepkiler veriyor, sesiz gülüyor, sessiz susuyorduk. Hiçbirimiz eski biz değildik, eskiden eser yoktu sanki."

"Ah çocuklar ah, silah size, bize hiç yakışmadı.Ama suç sadece sizde, bizde miydi? "

"O muktedirler bir gün olsun, oturup sizle bizle konuşmaya, sizi bizi anlamaya çalıştılar mı?"

"Biz bu toprakları , bu ülkeyi, herkesten çok sevdik, hala seviyoruz."

"Biliyordum, ondan sonra bir şeyler çok eksik, hayatımda boşluklar olacak, sığınacağım bir liman olmayacaktı artık."

Kitabı merakla okudum. Ama doğrusu bittiğinde biraz daha uzun olabilirdi diye düşündüm. Sanırım Mehmet Bey de daha uzun yazmış, sonra kısaltmış. Kitapta benim favorim "İlk Sevgilim" adlı öykü oldu. Çok duyarlı, naif, hassas bir yürekten çıkmış bir öykü bu. "İva" da farklı bir öykü.

Teşekkürler Mehmet Bey. Emeğinize, yüreğinize sağlık. Biz bu romanınızı okurken belki siz 3. kitabın hazırlıklarına başladınız bile.

...





23 Nis 2017

ÇOCUKLARIN BAYRAMI...








En büyük bayram çocukların bayramı;
Bayram gibi, şenlik gibi,neşe dolu,
Çocuklar saf, çocuklar masum,
Çocuklar habersiz yalan-dolandan,
Kötü sözlere kulakları tıkalı.
Yapmacık değildirler,
Sevmezlerse bakmazlar bile,
Dinlemezler, aldırmazlar,
Kimseyi bilerek kırmazlar,
 Kimseyi zedeleyip incitmezler.
Doğduklarında "bir melek dünyaya geldi" deriz.
Güldüklerinde yüzümüz aydınlanır,
 İçimiz titrer ağladıklarında...
Nasıl da güzel gülerler, içten-candan
Gece aydedeyle dost rüyalarında,
Gündüz güneşle sarmaş dolaş oyunlarında,
Yıldızlara göz kırpar, el sallar uzaklardan.
Oyunlarında uçurtmalar, balonlar, atlı karıncalarla...
Temiz yürekli, güzel yüzlü, güzel gözlü çocuklar,
İçi temiz, dışı temiz, alnı ak çocuklar.
Dünyada tek çocuk bayramı;
Atatürk çocuklarının Bayramı.
En güzel bayram, çocukların bayramı,
En güzel günler çocukların günleri...

Makbule ABALI.




17 Nis 2017

KÖY ENSTİTÜLERİ...

Köy Enstitüleri'nin kuruluşunun 77. yıldönümü.( 17 Nisan 2017 )


Onlar,
Köy çocuklarıydı.
Kurumuş çalılar gibiydiler bozkırda
Kavrulmuş ekinler gibiydiler
Geldiler,
Yalın ayakları
Ve 
Yırtık mintanlarıyla geldiler,
Gönen'e, Aksu'ya, Kepirtepe'ye.
Ezilmiş, sömürülmüş, horlanmış
Ve 
Unutulmuştular bin yıldır.
Ferhat oldular, 
Yardılar İdris Dağını.
Gürül gürül akıttılar suyunu, 
Hasanoğlan'a.
Köroğlu oldular,
Kafa tuttular Bolu Beylerine.
Yıktılar saltanatını ağaların.
Tolstoy'u, Bazac'ı okudular koyun güderken
Mozart'ı, Beethoven'i çaldılar dağ başlarında.
Moliere'i, Sophokles'i oynadılar. 
Horon teptiler Beşikdüzü'nde kol kola.
Halay çektiler Yıldızeli'nde türkülerle.
Diz vurdular Ortaklar'da efece...

Siz,
Her gece,
Mehtaba çıkarken Heybeli'de,
Onlar,
Duvar ördüler,
Çatı çattılar.
Yıldızlara bakarak yaz geceleri,
Harman yerlerinde yattılar.
Kazma salladılar yorulmadan.
Kerpiç döktüler
Kerpiç.
Sızlanmadılar hiç.
Yakıştı nasırlı ellerine,
Kitap ve çekiç.
Başladı yurt harmanında imece...
Bir gece,
Karanlık inlerinden sinsice,
Brütüsler çıktı ansızın.
Çektiler zehirli hançerlerini,
Vurdular sırtlarından haince...
Çıktı mağaralarından yarasalar,
Çıktı halk düşmanları,
Üşüştü sülükler gibi üstümüze.
Emdiler kanımızı,
Doymadılar.
Yıktılar umudunu Türkiye'nin.
Aydınlık bir Türkiye gelir aklıma,
Kalkınmış bir Türkiye gelir,
Köy Enstitüleri denince.

Özbek İNCEBAYRAKTAR




Mersin Yeni Kuşak Köy Enstitülüler Derneği Korosu anıları canlandırıyor.

1. Fotoğraf  Internetten.