21 Eyl 2016

BİR TREN YOLCULUĞU... (Öykü )




Bir tren yolculuğunda karşılaştık onlarla. 8-10 saatlik bir yolculuktu bu. Tünellerden, ağaçların yakınından, mağaraların yanından geçerek yapılan bu yolculuk bana hep farklı ve heyecanlı gelmiştir. Bu güzergahta otobüs yolculuğunu hiç düşünmemiştim. Yorucu ve sıkıntılı geçer fikrindeydim. Trende koridorlarda, restoranda dolaşma imkanımız vardı. 

Eşyalarımı üst bagaja yerleştirdim, yer numarama bir kez daha bakarak yerime oturdum. 6 kişilik kompartımanda  3 kişiydik. Onlar tam karşımdaydılar. Biri 80 yaşlarında bir hanım-sanırım anne olmalıydı- ve yanında kızı. 45 yaşlarında gösteriyordu. İkisi de temiz ve şık giyimliydi. İkisinin de saçları topuz yapılmıştı. Doğrusu yaşlı bayana topuz daha çok yakışmıştı. Yaşanmış yıllar yüzünde derin çizgiler oluşturmuştu. "Ama neden bu yüz ifadesi bu kadar donuk?" diye düşündüm...


Çocukluğumdaki tren yolculuklarını hatırladım bir an... Nasıl da eğlenceliydi. Yola çıkmadan heyecanlanırdık, her şey bir masal tadındaydı. Ailece İstanbul'daki yakınlarımıza giderdik. O zamanki kara tren ya da buharlı trenler yüzümüzü-gözümüzü simsiyah yapardı. Ama dünyamız pırıl pırıldı. Koridorda durup, yarı açık camdan elimizi rüzgara uzatmak ne hoştu. Kendimizi güçlü masal kahramanları gibi hissederdik. 

O yıllarda ülkemizde demir yolları güçlüydü. Şehirler arası otobüsler bu denli yaygın değildi. Sanırım tren biletleri de çok pahalı değildi. Babam 4 çocukla annemin rahat etmesi için yataklı vagondan bilet alırdı. Tertemiz yataklarda beşik gibi sallanarak çalan tren zilleri arasında mışıl mışıl uyurduk. 

Yıllar sonraki yolculuğum devam ediyordu. Trenler eskiye göre daha gelişmişti. Buharlı trenlerin yerini motorlu trenler almıştı. Bu trenler eskilerden daha hızlıydı. Ben bunları düşünürken baktım, yaşlı bayan tepeden tırnağa beni süzüyor. bir ara elinde sımsıkı tuttuğu çantasını yere düşürdü. Hemen eğilip aldım, kendisine verdim. Önce şaşırdı, sonra dudaklarının ucuyla gülümsedi. Garip bir gülümsemeydi bu; ürkek, tedirgin... Teşekkür etmedi. O'nun yerine kızı teşekkür etti. Gülümsedim.

Tren yavaş yavaş hızlanıyordu. Çok yorgundum. Biraz uyumak için başımı arkaya yasladım. Birden tiz bir sesle irkildim: " Beni nereye götürüyorsun?" Gözlerimi açtım. Biraz önceki nazik bayanın yüzü allak bullaktı adeta. "Beni izinsiz götüremezsin. Önce annemden izin alman gerekirdi. " Genç bayan şaşkınlıkla konuştu: "Anneciğim biliyorsun, annen öleli yıllar oldu. Birlikte Ankara'ya gidiyoruz. "

Cümlesini tam tamamlayamadan yaşlı bayan bir çığlık attı: "Annem ne zaman öldü. Neden yalan söylüyorsun? Ben seninle gelmek istemiyorum. Genç kadının sesi titremeye başlamıştı: "Bensiz nereye gidersin anne? Zaten ablam bizi bekliyor." 
Yaşlı hanım giderek sesini yükseltiyordu: "Hem sen kimsin, ben seni tanımıyorum ki." 

Genç bayanın yanaklarından yaşlar süzülmeye başladı. Yüzü kıpkırmızıydı. Fısıldar gibi konuştu benimle: "Sizi de rahatsız ettik. Kusura bakmayın. Annem Alzheimer hastası." Bu arada çantasından çıkardığı ilacı  annesine verdi. Alzheimer deyince duraksadım. Duymuştum bu hastalığı. Bulunduğum kentte "Yaşlı yaşam Merkezi" vardı. Hastalıkla ilgili konferanslara, söyleşilere katılmıştım. Zor bir hastalıktı, dünyada hızla yayılıyordu. 

Bu arada anne uyuklamaya başlamıştı. Kızı düşük bir sesle anlatmaya koyuldu. Belli ki anlatma ihtiyacındaydı: " Annem emekli öğretmen. 35 yıl çalıştıktan sonra emekli oldu. Babamı 3 yıl önce kaybettik. Hastalık önce küçük unutkanlıklarla başladı. Giderek davranışları değişti. Kendi kendini idare edemez oldu. Korkuları,Kaygıları, halüsinasyonları var. An geliyor beni bile tanıyamıyor. Belki bir potansiyel vardı ama sanırım babamın ölümü de hastalığı tetikledi."

Artık ağlamıyordu. Hiç tanımadığı  ama yakınlık duyduğu birine sorunlarını anlatmak onu rahatlatmıştı. "Annem öğretmen" demişti.
Belki garip bir düşünceydi ama o anda düşünmeden edemedim; "Öğrencileri eski öğretmenlerinin bu halini görselerdi ne derlerdi acaba?" İdolünüz olan kişi imaj değişikliğine uğrarsa nasıl bir hayal kırıklığı yaratabilir? Eski bir şarkının sözlerini hatırladım; "Ateşe benzerdin, küle dönmüşsün sevdiğim güzel..." Ateşin yakıcı halinden sönmüş küle dönmek... Güfteyi yazan sanatçı kim bilir neler düşünerek yazmıştır.

Bir tünele daha girdik. Hayatın karanlık yüzü; hastalıklar, kazalar ve tünelin ucunda ölüm diye düşündüm. Zor zamanlarında yalnızlığı en yoğun şekilde yaşıyor insanoğlu. Güç anlarda tünelin ucundaki ışık gibi bir ışık arıyor. Aydınlanmak istiyor. Belli yaşlardan sonra dinlenmek için daha sakin, daha rahat günleri özlüyor. Oysa bazen her şey tesadüflerle gelişiyor. Yaşam sanki pamuk ipliğine bağlı...

Yaşlı bayan birden uyandı, Dehşet içindeydi. "Çantamı çaldılar, bulun çantamı..." Bağırıyor, ayağa kalkmaya çalışıyordu. Kızı çantasını eline verdi. Saki, rahatlatıcı bir ses tonuyla: "Bak çantan burada canım. Kimse çantanı çalmadı." dedi. Annesi çantasını göğsüne bastırdı, eliyle sımsıkı kavradı. 

Uzun bir yol vardı önümüzde. Hayatın zor, çetrefilli yolları gibi. Her an her şey olabilirdi. Hayat sürprizlerle doluydu. Neye, ne kadar hazırlıklı olabilirdik? Yaşlı bayan bana adeta bir "hayat dersi" vermişti. Öyle asil ve vakur bir duruşu vardı ki; iç dünyasını, rahatsızlığını bilmeseniz hastalığı konduramazdınız. Saçının taranış biçiminden giysilerine, çanta ve ayakkabılarına kadar zarafet akıyordu adeta. 

30- 40 yıl önceki halini düşündüm... Kim bilir ne kadar güzeldi. Öğretmenliğini hayal ettim; Tatlı-sert bir öğretmen olmalıydı. Yüzündeki bu sert ifade o zamanlar böyle değildi herhalde. Duygular yüz ifadesini nasıl da değiştiriyor. Gözler bizi en çok ele veren yanımız. Adeta iç dünyamızın aynası. Şimdi o güzel ela gözlerde güvensizlik, kaygı,korku okunuyordu. Yüz hatları gergindi. "İç huzursuzluk, mutsuzluk yüze de yansır elbette." dedim kendi kendime. 

Farkında olmadan yüksek sesle konuşmuşum."Anlamadım" dedi genç bayan. "Hayat öyle anlaşılmaz ve zor ki "dedim. Aynı duyguları paylaşıyorduk. Fazla konuşmaya gerek yoktu. Sözcükler anlamını yitirmişti. İkimiz de bir süre sustuk. Raylarda yankılanan ritmik ses aynen kulaklarımda da yankılanıyordu. 

Trenin keskin düdüğü beni gerçek dünyaya döndürdü bir an. Çocukluğumda bu sesler şarkı gibi gelirdi. Şimdi kulaklarımı tırmalıyor, beynimde uğulduyordu. Bu sesler, hayatın olumsuz yanları hakkında birer uyarı gibiydi belki de. Her yolculuk ya da her karşılaşma insan yüzlerinde hayatın bir başka yüzünü sergiliyor bana; İnsanın değişik halleri... insanlık halleri... Bazen hüzün, bazen keder, bazen mutluluk ya da mutsuzluk...






17 Eyl 2016

UNUTTUM... UNUTTUN... UNUTTU...



Unutamadığımız insanlar, unutamadığımız olaylar ve unutamadığımız mekanlar vardır. Beynimizde kalıcı izler bırakmışlardır. Hatırlanması insanı mutlu eder.  Ama gün gelir, o konuda hiçbir şey hatırlanmayabilir. Çok iyi tanıdığınız ve sizi çok iyi tanıdığını düşündüğünüz bir dost bir anda sorabilir: "Biz sizinle tanışmış mıydık?" veya "Adınızı bilmiyorum, söyler misiniz?" Şaşırır, üzülürsünüz. Sorular çoğu kez cevapsız kalabilir.

Unutmak insana özgü elbette. Ama beklenmedik zamanda, beklenmedik biçimde unutmak... Aslında bazen unutmak istediğimiz ne çok şey vardır. İstesek de unutamayız; günlerce uykularımız kaçar, iştahımız yok olur, keyfimiz kaçar. Unutmak kolay değildir. 

Ama bazen elde olmayan nedenlerle sağlık altüst olur, unutmalar devreye girer; İnsan kimliğini unutur, yakınlarını unutur, dünyayı umursamaz. Okumayı, yazmayı, hatta konuşmayı unutabilir. Unutulmak zordur elbette. Ama unutmak daha da zordur. Sıkıntıyı, üzüntüyü, acıyı da beraberinde getirir. Çare arayamazsınız. Yakınlarınız sizin adınıza üzülür, çaresizlik içinde kıvranır.

Alzheimer dünyada ve ülkemizde giderek çoğalan bir hastalık. Belli bir zaman içinde hastalık giderek zorlaşıyor, ağırlaşıyor. Kişi sevdiklerini, özlediklerini, değer verdiklerini unutabiliyor. Acıktığını, susadığını, tuvalet ihtiyacını bilemiyor. Tam tedavisi olamıyor, ancak geciktirilebiliyor. Hasta yakınlarının bilinçlendirilmesi çok önemli. 

Belki gün gelecek biz de unutacağız, unutmak istemediklerimizi...
Ve belki dile getireceğiz:
"Ben unuttum."
"Sen unuttun."
"O unuttu."

21 Eylül Dünya Alzheimer Günü' nün unutulmaması dileğiyle.

30 Ağu 2016

EMEK VE İNSAN- YAŞAMIN İÇİNDEN KARELERLE...


Yayla günlerini bitirdik bu yıl. Nerede olursa olsun insanoğlunun uğraşı hiç bitmiyor. Beslenme, barınma, sosyal yaşam hepsi belli bir emek ve çaba gerektiriyor. Küçük yerlerde günün ilk ışıklarıyla işler başlıyor, güneş battıktan sonra da "iş günü" bitmiyor. Kent insanı gün boyu yorgunluktan yakınırken kırsal kesimdeki insanlar beden gücüyle çalışıp ancak akşamları zaman zaman ağrılardan yakınıyorlar. "Yakınma lüksümüz yok ki diyor bir yayla kadını. 

Bazen düşünürüm; Zamanında eski araç gereçlerle, en ilkel koşullarda, zahmetle, bin bir emekle, külfetle iş yapan, başaran insanlarımız... Alnından, sırtından ter damlayarak günlük ekmeğini çıkarabilmek için uğraş vermek... Bir zamanlar yol yok, iz yok. Beldeyi kente bağlayan yolları açmak için insanlar el ele vererek kazma, kürek ve balyozla yol açıyorlar. Köyün başarılı çocukları yatılı okul sınavlarına kayıt yaptırmak için 2 gün yürüyerek şehre gidiyorlar. Oysa şimdi o yol 1-1.5 saat. 



Geçmişle şimdi farklı elbette. Emek harcayarak, daha çok zaman harcayarak insan belli sonuçlara ulaşmış. Geçmişte kullanılan bazı araçları görünce "bunları gençlere de tanıtmak lazım" diyorum. Sabrı ve emeği anlatmak  gerek. Bazı araç gereçlerin adı bile bilinmiyor; "Loğ taşı" ya da diğer adıyla "yuvak" çok ağır bir taş. Toprak damlı evlerin üstünde toprağı sıkılaştırmak için kullanılmış.Böylece kar veya yağmur suyunun damdan içeriye sızması engellenmiş oluyor.





"Döven" yüzeyinde delikler oyulmuş ahşap bir pano. Deliklerine sivri keskin taşlar konarak tarla sürmede kullanılan bir araç. Döven atlara bağlanıyor, döven'in üzerine sürücü biniyor, tarlada dönerek sürüyorlar. Eskiden beldede çok sayıda at, eşek varken  şimdilerde çoğu kişi motorize olmuş durumda. Traktör, sulama motoru ya da 3 tekerlekli "pır pır" dedikleri araçları var. 

Fabrikalarda dev makinelerde dokunan dokumalar ya da kilimler halen Arslanköy'de "çulfalık" adlı tezgahlarda işleniyor. "El emeği-göz nuru" eserler yetkili kurumlardan onay da almış. Eski değerler yaşatılmaya çalışılıyor. Kalan son örnekler de yok olmamalı. 

"Çark" pamuğu ayrıştırıp ip haline getirmek ve ipi sarmak için kullanılan bir araç.Bazen yorgunluktan şikayet ederiz. Oysa asıl yorgunluk o zamanlarmış. Her dönem farklı yörelerde, değişen zamana bağlı olarak işler farklı şekillerde yapılmış. Kolaylık ya da zorluk, kişilere göre değişmiş.



Çağımızda her şey giderek makineleşiyor. Eskiden elde kullanılan pek çok araç, makineleşerek artık kısa zamanda işlerin bitmesini sağlıyor. Ancak makine faktörü devreye girdiğinde insan'ın etkisi de azalıyor. Makineye hakim olan insan olsa da insanlar arası paylaşım, yardımlaşma azalıyor. Bazen ruhsuz robotlar gibi her tür işlem yapılıyor ama neden bilinmez, duygudan yoksun ilişkiler, komşuluklar, yardımlaşmalar, arkadaşlıklar da başkalaşıma uğruyor. 

Makineler insanın işini çabucak, kolaylıkla çözümledikçe küçük yerlerde insan insandan biraz uzaklaşıyor. Paylaşım azaldı, imece bitti. İş yaparken saatler süren eski sohbetler azaldı, kazanç çoğaldı, rekabet çoğaldı. Çarklar hızla dönmeye başladı. Ve ardından makinelerin gürültüsü insanın sessizliğini yarattı...



21 Ağu 2016

SON DAKİKA HABERLERİ...


Bir anda görüntü donar ekranda;
Farklı bir müzik, farklı bir görüntü,
Kırmızı zemin üzerine beyaz yazılmış,
"Son dakika haberleri"...
Oysa yeni bitmişti  son katliam haberleri,
Bu en yenisi, en son dakika...
Tüyleriniz ürperir,
Kulaklarınızda siren sesleri çınlar,
Görüntüde ambulasların biri gider, biri  gelir.
Eğlence yeri matem yeri olmuş,
Her şeyden habersiz masum insanlar,
Bir savaş sürüyor dünyanın gözü önünde 
Kim savaş suçlusu , kim masum?
Silahlar nereden, kim ateş etti?
Kim taradı çocukları bile?
Cevapsız yüzlerce soru...
"Son dakika"...
Ölüme saniyelerle gidiş.
Her şey bir dakikada oldu,
Çocuklar, kadınlar kan revan içinde, şokta.
Çocuklar kaçamadılar, kurtulamadılar bombardımandan,
Bacakları cılızdı, yetmedi kurtulmaya.
Büyümelerine daha zaman vardı.
Yaşlılarsa takatsız, yorgun, nasıl kaçacak?
Yerlerde cam kırıkları, parçalanmış eşyalar,
Havada pis bir ölüm kokusu.
Cennet ülkemiz kirlenmiş, kirletilmiş,
Her yer tarumar...
"Son dakika" 1dakika... 60 saniye...
Ölüm gene yanıbaşımızda...
Yaşam nereye kadar,
Kim bilebilir...?



19 Ağu 2016

TEVFİK FİKRET'i ANMA

"Vatanım bútün yeryüzü , milletim insanlıktır."
                                               Tevfik Fikret




Tevfik Fikret ünlü edebiyatçı, şair, yazar.
24 Aralık 1867-  19 Ağustos 1915. Tarihleri arasında yaşadı.

Ünlü edebiyatçımızı iki şiiriyle anmak istedim.

KUŞLARLA
Kuşlar uçar,
Ben koşarım
Onların kanatları var,
Benim kanadım kollarım
Kuşlar kanadını çırpar,
Ben de kolumu sallarım.
U çun kuşlar , uçun kuşlar,
Hepinizle yarışım var.

SABAH OLURSA
Bu memlekette de bir gün  sabah olursa Haluk,
Eğer bu memleketin sislenen alın yazısı
Dirençli, dinç bir  elin güçlü, canlılık verici 
Dokunmasındaki titremle silkinip şu davet,
Şu paslanan yúzü halkın biraz gülerse
Ben ölmemiş bile olsam, hayata  pek ölgün,
Pek az ilişkim olur kuşkusuz,- o gün benden 
Ümidi kes; beni kötürüm ve boş muhitimde
Bütün acımla unut; çünkü kör, topal, tükenik
Bakışlarım seni geçmişte görmek ister; sen
Bütün  etin kemiğin kimlğinle varsın
Ve şarkılar gibi hep kulaklarımda sesin...

Evet sabah olacaktır, sabah olursa geceler
Geçer kıyamete dek sürmez, en sonunda bu gök
Bu mavi gõk size bir gün  acır; usanma sakın,
Hayata neşe güneştir, usanç içinde kişi
Çürür bizim gibi... siz ey yarın uzaylıların 
Küçük güneşleri , artık birer birer uyanın!
Tükenmez özlemi vardır ufukların ışığa,
Işık,  ışık...Bugünün  işte ruhu, özlemi bu;
Silin bulutları, silkin  o korku gölgesini,
Koşun ışıklar içinden o kutlu kurtuluşa
Ümidimiz bu; ölürsek de biz yaşar mutlak
Vatan sizinle şu zindan karanlığından uzak!


Tevfik  FİKRET'i 101. ölüm yıldönümünde saygı ve rahmetle anıyoruz.


18 Ağu 2016

CANKUŞ'LA GEÇEN GÜNLER, YILLAR-BİR KUŞ ÖYKÜSÜ...




Kuşları çok seven biri olarak daha önce de doğadan kuş öyküleri anlattığım, yazdığım zamanlar oldu. Ama mavi kuşumuz- cankuşumuz'dan çok az söz ettim. Geldiğinde henüz bir aylıktı. Evimize adeta onunla birlikte enerji gelmişti. Neşe kaynağı idi. Adını Cankuş koyduk. Bizim için çok güzel bir hediye idi Cankuş. 
Getiren arkadaşımız evinde de iyi cins muhabbet kuşları besliyordu. O yıllarda annem Alzheimer hastası idi, bizimle kalıyordu. Cankuş anneme hediye olarak gelmişti. Ama bize emanet edildi.

Kuşlar hakkında az çok bilgimiz vardı. Ama daha bilinçli bir kuş besleyicisi olmak için kitaplar karıştırdık, internetten araştırdık. Cankuş evimizde yıllar boyu çok mutlu yaşadı sanırım. Yemi, suyu, kafes temizliği hiç ihmal edilmedi. Bizimle birlikte kahvaltı sofrasına oturur, yumurtamızı paylaşırdı. Kafes kapısını açık bırakırdık. Evin içinde özgürce uçardı. Bir gün balkon kapısı açık kalmış, balkona çıkmış, kaçabilir düşüncesiyle bizi çok ürkütmüştü. Ama yuvasına geri döndü, uçup gitmedi, bizi terk etmedi. Farklı bir kuştu. 

Yazları Mersin'e 1.5 saat uzaklıkta yaylaya giderdik. Eşya ile dolu arabamızda Cankuş'a mutlaka yer vardı. Kafesiyle birlikte benim kucağımda o da yaylaya taşınırdı. Bir yaz kızım tatile gelirken İstanbul'dan kedisini getirmiş, aynı evde bir kedi bir kuş akla karayı seçmiş ama çözüm bulmuştuk. Her ikisine de yer ayarlanmıştı.
Cankuş çok duygulu, çok anlayışlı, akıllı bir kuştu. Bizleri biraz sıkıntılı veya rahatsız görsün elimize, başımıza, omzumuza konar, "caanım nasılsın-ha nasılsın?" der, şaşırtırdı. "Günaydın- iyi geceler" hiç ihmal etmediği deyişlerdi. Konuklarımız şaşırırlardı ama 60 kadar kelimeyi net söylerdi. 3-4 kelimelik cümleleri vardı.

Bir gün eşim sahilde yürüyüş yaparken bir ağaç dalında herhalde bir evden kaçmış bir muhabbet kuşu buluyor. Çevrede soruyor, kimse sahip çıkmıyor, orada bıraksa çevredeki kediler tehlike. Onu da eve getirdi. Yeni bir kafes alındı. Sapsarı tüyleri vardı, adını "sarıkuş" koyduk. Ama Cankuş'la Sarıkuş hiçbir zaman tam dost olamadılar. Ancak iki uzak komşu gibi bir süre sonra birbirlerini kabullendiler. Ayrı kafeslerde ama yan yanaydılar. Cankuş muhabbeti seven bir kuştu. Nedendir bilinmez, Sarıkuş hiç konuşmadı. Evinden ayrıldığında çok mu korkmuştu, bizi mi benimseyemedi, Cankuş'un ayrıcalığını mı kabullenemedi...?

Cankuş ve Sarıkuş bizimle birlikte uzun yıllar yaşadı. Annemin ölümünden iki ay kadar önce Cankuş'un davranışları dikkatimizi çekti. Annemin başına konup onun elinden bir şeyler yemeyi çok severken, her gün odasına girip "günaydın" derken o odaya hiç uğramamaya başladı. Annemin ölümünden yaklaşık iki saat önce adeta çığlık atar gibi canhıraş haykırışlarla ötmeye başladı. En son geldi, alnına kondu, adeta bir öpücük kondurdu ve odadan çıktı. Çok etkileyici bir tablo idi. Cenaze kalkmadan önce cami çevresinde sürekli kuşlar uçuyordu...

Birkaç yıl sonra bir süreliğine İstanbul'a gitmemiz gerekti. Cankuş ve Sarıkuş'u yokluğumuzda bakımları ricasıyla iki dostumuza emanet ettik. Bir hafta geçmeden Sarıkuş'un nedensiz öldüğünü öğrendik. Tabii çok üzüldük. O üzüntü geçmeden Cankuş'un hastalandığı haberi geldi. Sürekli telefonla sağlık durumunu soruyorduk. Ağırlaştığını söylediler. Telefonda sesimi duysun istedim. "Beni sever. kafesi ahizeye yaklaştırsanız, sesimi duysa" dedim. Onun bildiği bütün sevgi sözcüklerini sıralamaya çalıştım...

Telefonda hem konuşuyorum hem gözümden yaşlar süzülüyor. Bu arada telefonun öbür ucundan ağlamaklı bir ses geldi : "Maalesef Cankuş'u kaybettik." Eşim ve ben ağlamaya başladık. Telefondaki dostumuz ağlıyor. O anı hiç unutmam. Bir can gitmişti aramızdan.
Çok sevdiğimiz bir yakınımızı kaybetmiş gibiydik. 

İstanbul dönüşü ev bomboş geldi bize. Kafeslerin yerini boş görmek... İlk günlerde, aylarda bir çarşı-pazar dönüşü veya yürüyüş sonrası sokak kapısını açıp da eve girdiğimizde sanki Cankuş evde bizi bekliyor gibi gelirdi hep. Anahtar sesinden anlar, dönüşümüze çok sevinirdi. Uzun zaman sesi, güzel ötüşü kulağımızda yankılandı. 
Şimdilerde ara sıra balkon kapısından küçük bir kuş içeriye meraklı gözlerle bakar, cankuşu hatırlatır bize...






10 Ağu 2016

Blogger Life 2 MİM (BİR BAŞKA DÜNYA )



Blog dünyasında yer almadan önce mimlemek,mimlenmek sözcüklerini bilirdim Ama doğrusu "mim" nedir, bilmiyordum. Artık öğrendim. Farklı zamanlarda bu 3.mimim.Sevgili Sade ve sevgili Acemi Demirci mimlemişler. Hiç kırar mıyım? İkisi de çok sevdiğim iki blogger arkadaşım. 
Bilmem doğru mu düşünüyorum, ben mimlemeyi çocukluk oyunlarındaki sobelenmeye benzetiyorum. Çocuklukla ilgili her şey bana içten ve sıcak geliyor.
Soru ve cevaplarla kapıları biraz aralamaya ne dersiniz?



1-Blogger denilince aklınıza gelen üç şey nedir?

Blogger deyince aklıma çok şey geliyor. Ama bunu 
sınırlı tutarsak; okumak, yazmak, paylaşmak diye düşünüyorum. Okumak-yazmak bir tutku.Okumayı sevmeyen bir insan belki blogger olabilir ama susuz, ışıksız bir bitki gibi cılız ve güçsüz olur. Okumak, bloggerın bilgi dağarcığını besliyor, ufkunu genişletiyor.

Yazmak: Blog kalıcı bir unsur. "Söz uçar yazı kalır" deyişi anlamlıdır. Bir iz bırakacaksak doğru izler kalmalı. Yazdıklarımız tutarlı olmalı, yazım yanlışlarına dikkat edilmeli, olabildiğince günceli yakalamaya çalışmalı.Fikirler orijinal olmalı izinsiz kopyaya başvurmamalı.

Ve bence en önemli öğe paylaşmak. Hepimiz bloglarla bilgilerimizi tazeliyoruz. Düşüncelerimizi, fikirlerimizi, umut ve beklentilerimizi  paylaşıyoruz.Benim blog arkadaşlarından öğrendiğim çok şey oldu. Kendimi yeniledim, bilmediğim konuları araştırma ihtiyacını duydum. Kitap tanıtımlarında belleğimi kontrol ettim, eski ben'i yeniden test ettim.

2-Her temadan (Kişisel, gezi, kozmetik, kitap vs.) yazılarını en çok beğendiğiniz, okumaktan bıkmadığınız bloglardan örnek verin desem.

"En" sözcüğü bana tek'i düşündürüyor. En çok sevdiğim deyince yanlış cevaplamak istemiyorum. Ama çok sevdiğim, özlemle, merakla yayınlarını beklediğim, okurken büyük keyif aldığım, yeni şeyler öğrendiğim, genç olmasına rağmen olgunluğuna hayran olduğum ya da planlı, araştırmacı kişiliğine saygı duyduğum, içtenliğini, dostluğunu gönülden benimsediğim çok blog var. İyi ki varlar. İyi ki izliyorum. Belki daha bilmediğim, ulaşamadığım nice güzel blog var.Blog adı saymak... Ne kadar zor. O arada unutulan adsız kahramanlar olacaktır mutlaka.

3- Yeni blog yazmaya başlayan arkadaşlara verebileceğin öneriler nelerdir?

Yolun başında insan çok mutlu başlayabiliyor. Ama sonra bilinmeyen teknik konular can sıkabiliyor.
Ben de hala bazı konularda kendimi eksik hissediyorum.
Teknik konularda  kendilerini geliştirmelerini önerirdim. Bloğa zaman ayırmak gerekiyor. Periyodik olarak belli zaman aralıklarıyla yazılabilir. 
Blogda yazmaya başladıktan bir süre sonra iki yıl kadar ara verdim.

İlk zamanlar sadece yazdım, yorum yazmayı çok önemsemedim. Hataydı. Yorum karşılıklı etkileşimi sağlıyor. Ama bir kelimelik, bir cümlelik yorumlar yazamıyorum. İçimden geldiği gibi yazıyorum. Biliyorum yorum görmek, okumak bir ihtiyaç. Bazen arkadaşların üst üste yayınlarında o hıza yetişememekten ötürü yorumda geciktiğim zamanlar oluyor, üzülüyorum. Bence bloglarda üye sayısının  çok kabarık olması değil, üyelerin kişilikleri daha önemli.

Bazen çeşitli nedenlerle yorum yapamadığımda karşı taraftan da yorum gelmediğini görmek beni incitiyor doğrusu. Nedenini bilmeden "kısasa kısas" hikayesi gibi. İyi niyet ve içtenlik benim için çok önemli. Yeter ki nedenler bilinebilsin, empati kurulabilsin. Belki bir davranış özelliği, belki bir karakter yansıması; Blog arkadaşlarıma hemen "sen" diye veya adıyla hitap edemiyorum. Biraz zamana ihtiyaç duyuyorum Bunun farklı algılanmaması gerekir diye düşünüyorum Hepimizin iç dünyası farklı. 
İğneyi önce kendime batırarak blogger arkadaşlarıma küçük hatırlatmalar yapmaya çalıştım.

4- Hangi ülkede yaşamak isterdin? Yada en çok gitmek istediğin mekanları yazabilir misin?

Huzur ve güven içinde sevdiklerimle birlikte olacağım her yer benim için "yaşanacak" yerdir. Saygı ve sevginin yok olmadığı, insanın insana eziyet etmediği her yerde yaşanabilir. 
Cahit Sıtkı Tarancı'nın "Memleket İsterim" adlı şiirinde kendimi bulurum adeta;

"Memleket isterim
Gök mavi, dal yeşil, tarla sarı olsun;
Kuşların çiçeklerin diyarı olsun.
Ne başta dert ne gönülde hasret olsun.
Kardeş kavgasına bir nihayet olsun.
Memleket isterim
Ne zengin fakir ne sen ben farkı olsun;
Kış günü herkesin evi barkı olsun.
Memleket isterim
Yaşamak sevmek gibi gönülden olsun,
Olursa bir şikayet ölümden olsun."
                     Cahit Sıtkı Tarancı

Aslında sade bir yaşam içinde huzur ve güven arıyorum. Kapadokya Bölgesi bir masal ülkesi gibi gelmişti bana. Marmaris, dağları ve deniziyle Annabel Lee'nin uzak bir deniz ülkesi gibiydi. ülkemiz her yönüyle öylesine güzel ki. Çukurova'yı, Karadeniz'i de çok seviyorum. 
Dünyada belki Hollanda'nın köyleri... Yaşanacak yerin adı önemli değil, insanca bir yaşam önemli. Belli bir yaştan sonra sessizliğin sesini özlüyor insan. Mutluluk küçük ayrıntılarda gizli. Küçük şeylerden ötürü kırılmak daha çok incitiyor insanı.

Söylemek istediğim ne çok şey varmış. Artık sonlandırmak lazım."Su küçüğün, söz büyüğün" dermiş eskiler. Ama dünya değişti, zaman bir başka zaman . Gençler daha çok söz sahibi olmalı.
Face-book, instagram, twitter gibi başka bir yerde hesabım yok. Sadece blogda olmak beni daha mutlu ediyor. Bloglarda daha içten bir etkileşim var diye düşünüyorum.Bir hastalıkta, kazada, ölümde, iyi günde-kötü günde blogger dayanışması çok güzel. 

Mim'i doldurması, bu küçük oyuna katılması için aklımdan geçen çok blogger arkadaşım var. Ama kararı kendileri versinler istiyorum. Lütfen üstteki küçük resmi de eklemeyi unutmasınlar.
Yayla bahçesinden gülleri tüm blogger arkadaşlara
sevgi ve selamlarımla iletiyorum... 













6 Ağu 2016

YAYLADA UZUN BİR GÜN...


Günlük uyku ihtiyacı kişiye göre değişebilir. Bazen 8 bazen 9 saat. Ama yayladaysanız uzun, yorucu bir günün sonunda daha erken yatma ihtiyacını duyuyorsunuz. Sabah gün erken başlıyor. Erken kalkınca gün de verimli oluyor. Sabah güneşi aydınlanmayı sağlarken kuşlar cıvıltılarıyla eşlik ediyorlar.

Beldede yaşayanların bahçeleri genellikle evlerden uzak mesafede. Oraya gitmek için erken yola çıkmak gerek. Sabah kahvaltısı genellikle çay ve sıkma. Ya da yufka ekmek yanına tulum peyniri. Gün uzundur yaylalarda. Yapılacak çok iş vardır. İş bölümü yapılmışsa iş de kolaylaşır. Bazen buğday kaynatılır, kurutulur, değirmende bulgur olmak için yola çıkar.

Bazen uzun süreli yufka ekmek yapılır, domates, biber salçası hazırlanır. Sırada reçel ve marmelat vardır. Bazen de meyvelerden pestil yapılır. Çevrede çok yararlı otlar var. Yayla halkı bu konuda çok duyarlı ve bilinçli.
Bizim bahçede semizotu (bu yörede tokmakan deniyor.)özgürce yayılmış. Çevredeki pek çok ev yararlanıyor. Kesildikçe daha çok veriyor. Yemeği, böreği, salatası  yapılarak çok çeşitli şekillerde kullanılıyor.


Kuşlar bu yıl da bizi yalnız bırakmadılar. Kırlangıçların yaptığı yuvalara serçeler de konuk oldu. Ben kuşların bereket ve güzellik getirdiğine inanıyorum. Doğanın küçük aksesuarları. Bahçede iki sulama havuzu ve damlama teşkilatı var. Sulama havuzlarına kurbağalar konuk olmuşlar.Gece oldu mu bi r kurbağalar korosu başlıyor.


Havuza bir miktar göktaşı atılınca rengi çok tatlı bir maviye dönüşüyor. Bu uygulama bahçedeki ürünler için de yararlı. 


Beldeye uğrayan satıcılar çok renkli bir görüntü oluşturuyorlar. Kamyonetlerde ellerinde hoparlörle mutfak eşyaları satanlar, sebze satanlar  ya da kilim alıp halı, paspas, battaniye satanlar.  Ne yazık, pek çok köy evinden güzelim kilimler gitmiş, yerlerini makine halıları almış. Arada bakır tencere, sahan ve siniler de alüminyum tencerelerle yer değiştirmiştir.Eskinin, geçmişin değeri henüz tam anlaşılamadı. Parıldayan her şey daha değerli sanılıyor...

Yayladaki çocuklar erken olgunlaşıyorlar. Çünkü ailedeki işbölümü içinde sorumluluk almalar ı gerekiyor; kardeşine bakmak, çalı çırpı toplamak, yemek yapılırken yardımcı olmak, bazen hayvanları otlatmak... Doğal ortam içinde , doğal gıdalarla doğanın düzenine uymak.
Büyük-küçük bunu başarmaya  çalışıyor. 100 yaşını aşan insanlar var. Ömür burada uzuyor galiba. Dağların zirvesine doğru kayıt altına alınmış "anıt ağaçlar" var.Sanki insanlar da, diğer canlılar da bu güzel ortamda kendini tazeliyor.




Buralarda güneşten koruyucu, üstü tente veya asmayla, sarmaşıkla kapatılmış oturma düzenlerine" talvar" deniyor. Talvarın altı, konuk ağırlama için gölgelik, serin bir mekan oluyor. Fotoğrafta görülen talvarın altındaki koltuklar ve sehpa bir mobilya mağazasından alınmadı. 
Burada bir bakkalın büyük mağazalardaki ürünlerden ilham alarak ahşap malzemeyle yaptığı ürünler. Böyle bir girişimciliği  takdirle karşılıyorum.

Yaylada eşim ve ben konuk ağırlamaktan hoşlanıyoruz. 
Hele çocukluk arkadaşlarıyla karşılaşınca eşim çok mutlu oluyor. Güzel, sıcak sohbetlerle saatler geçiyor. 
Ünlü yazar Osman Şahin ilkokuldan sınıf arkadaşı.Onların zor koşullarda geçen çocukluk öykülerini ben de ilgiyle dinliyorum.
Evin altı eskiden elma deposu iken bazı değişikliklerle bir oturma düzeni oluşturduk. Taş evler yazın kavurucu sıcaklarında doğal klima etkisi yapıyor. Kışın da ılık oluyor.

Sabah 07.00'den akşam 19.30'a kadar Belediye otobüsleri Mersin-Arslanköy arasında seferler düzenleniyor. Bazen günübirlik gelip dönülüyor.
Deniz seviyesinden 1500 m. yükseklikte insanın aklına kar geliyor doğal olarak. Piknik yolu üzerinde bir oturma düzeni oluşturulmuş. Yaylacılar karsambaç satıyorlar. Yaylanın en doğal ve en güzel tatlısı karsambaç. Hatta sağlıklı da denebilir. Katkı maddesi yok. Dağların zirvesinden alınmış temiz karın yontularak  üstüne pekmez veya bal dökülmesiyle oluşan bir tatlı. Bu yıl çeşidi çoğaltmışlar; vişneli, çilekli, kirazlı ve karışık çeşitleri de var. Hemen yakınında sıkma, börek, ayran, mısır satılan bir yer de var.

Bu yıl iki gün süren 3. Şaymana Müzik Festivali bile yapıldı. Sloganı: "Çadırını al da gel" idi. Şaymana çok eski bir mağaranın adı. Bu adı taşıyan bir sosyal tesis de var. Burada yemek kültürü çok gelişmiş. Topalak çorbası, öğcel, sarımsaklı köfte, içli köfte, kabak çiçeği dolması ilk anda aklıma gelenlerden. İlginçtir, kabak çiçeği günün ilk ışıklarıyla toplanıyor. Sonraki saatlerde içine kapanıyor. Dişi çiçekler kabak olarak yetişiyor, dolması yapılamıyor. Sanki özgürlüklerini kanıtlıyorlar böylece. Ya da eşleriyle güzel bir işbirliği yapıyorlar. Doğa kendi düzenini sağlamış.

Yaylada günler uzun. Gün doğumundan gün batımına kadar yaşam bir koşturmacayla sürüyor. Ama çalışmaktan şikayetçi değil bu insanlar. Mutlular. Belki o yüzden birkaç saatlik uykudan  sonra güneşin ilk ışıklarıyla zinde kalkıp yeni güne hazırlanıyorlar. Yeni bir gün yeni umutlar, yeni beklentiler demek.

Ama insanoğlu dünyanın her yerinde doğal afetlerle mücadele ediyor. Yağmur, sel, dolu, deprem...5 Ağustos günü ansızın bastıran olağanüstü bir yağmur , fırtına ve dolu herkesi zamansız yakaladı. 40 dakika içinde yerler bembeyaz oldu. Ağaçlar meyvelerle donanmışken yapraklar ve meyveler hızla döküldü. Üreticinin şansı ve kazancı, doğayla ve hava durumuyla iniş çıkışlı.
Bazen kar, bazen fırtına, yağmur ya da dolu... Varsın olsun. Yaşadıkça umut hiç tükenmiyor ki...

Çiçekler de bahara kavuşmuş gibi öyle güzel açmışlardı  ki...









27 Tem 2016

TOROSLAR'IN ZİRVESİNDE BİR YAYLA : ARSLANKÖY...



Gölgede 40 dereceyi bulan sıcaklarla hiç karşılaştınız mı? Belki abartıldığı sanılır ama doğrudur, asfaltın eridiğine tanık oldunuz mu? Ya da asfaltta yumurta pişirildiğine. Çukurova'nın meşhur sıcakları başlayınca her yer adeta cayır cayır yanar. Yaşar Kemal Usta'nın meşhur "sarı sıcak"ı budur işte... 

Yaylalar çoğu yöre için aşırı sıcaklardan bir kaçış ve kurtuluş yeridir. "Mavi bayraklı plajlar" kente yaklaşık bir saat uzaklıkta olsa da, yaylalar da o mesafededir. Bu bir tercih meselesidir. Gençler daha çok denizi tercih ederler. Belli bir yaş üstündekiler için yayla bir huzur yeridir; Çam kokuları, kuş sesleri, temiz hava, berrak sular, taze sebze-meyve, kaynağından günlük süt, tereyağı, peynir...

Güzel bir yaylada beldenin nüfusu kışın 5.000 ise, yazın 20.000'i bulur. Zorlu kış koşulları ve çocuklarının öğrenim durumları, belde halkını kente göçe zorlasa da kışın da yörede kalanlar olur. Suların donduğu, çatıların zarar gördüğü zamanlar çok olur. Sular donunca bazen su boruları patlayabilir. Yaylada iş çoktur, yorucudur, zaman alır. Ama zevklidir, sonuç alırsınız. 

Sürekli yaylalarda kalan insanlar için yaz, dinlenme değil, çalışma zamanıdır; ilaçlama yapılır, gübre eklenir,  sulama yapılır, meyve-sebze toplanır, satışa sunulur. Geçici yaylacılar için hayat biraz daha kolaydır tabii. Ama kurutulacak meyveler, sebzeler vardır. Meyve-sebze uygun koşullarda saklanacaktır. Salamura peynir veya reçel yapılacaktır. Ev ve bahçe düzeninin sağlanması çok kolay değildir. 


Hafta sonları sıcaktan kaçan kentliler yaylalara akın ederler. Piknik yerleri, su başları, yollar insanla dolar, taşar. Pazar günleri renkli bir yayla pazarı kurulur. Sebze-meyve, giysi, mutfak eşyası, gıda maddeleri gibi çok çeşitli şeyler satılır. Beldede 2 okul, 1 sağlık ocağı, 1 cami, 3 fırın, 2 kahve var. Geçen yıl Internet cafe bile vardı. Yüksek tepelerden birinde yamaç paraşütü atlama yeri yapılmış. Yurt dışından konuklar geldiğinde bir düzenleme ile atlayış yapabiliyorlar. 

Beldede okuma-yazma oranı çok yüksek. Bugün çeşitli yerlerde önemli konumlarda olan pek çok Arslanköylü profesör, doktor, yazar, eğitimci var. Yeni kuşak eski kuşaklardan çok daha ilerde. Teknolojiyi rahatlıkla kullanıyorlar. 
Uluslararası ödüller almış bir "Kadınlar Tiyatrosu" var. 

Belde deniz seviyesinden 1500 m. yükseklikte. Yazın bile dağların zirvesinde kar bulunuyor. Yeniden düzenlenen yollar eski keskin virajlarından kurtulmuş. Birkaç yıldır pek çok evde güneş enerjisinden sıcak su elde ediliyor. Beldenin girişinde güneşten elektrik elde etmek için büyük çapta paneller düzenlenmiş. Bahçelerde çoğunlukla "damlama" teşkilatı kurulmuş. Bahçeler bahçe havuzu ve damlama ile sulanıyor. Bu yıl meyveler çok verimli. Kiraz meyve verdi. Vişne, erik, şeftali,elma ve cevizlerin olgunlaşması bekleniyor. 

Ama ne yazık, ülkemizin her yerinde olduğu gibi üretici mutsuz. Malı satın alan tüccar acımasız. Harika kirazların kilosu 1-4 TL arasında satılıyor. Sırada vişne var. Vişneler reçel ya da şurup olmayı sabırla bekliyorlar. Ceviz ağaçlarında bu sene bol ceviz var. Sincaplar tadına baktılar bile. 

Doğa her şeyi yerine, ortamına göre sunuyor. Taşların arasından bile boy gösteren bazı bitkileri burada sıkça görüyorsunuz. Katran, ladin ağaçları yüksek yerlerde sıkça görülüyor. Soğuk algınlığına iyi gelen hatmi çiçekleri her yerde boy vermiş. Her derde deva kekik, dağların eteklerinde süzülüyor. Bir gölet yapılmış, sanki iklimi daha ılıman hale getirmiş. "Yaylada balık" insanı şaşırtsa da beldenin biraz dışında iki balık lokantası var. 

Yer hareketlerini, dünyanın binlerce yıl önceki değişimini dağların çevresinde görmek mümkün. Bir zamanlar var olan sular çekilince geriye kalan deniz kabuklarına hala rastlamak mümkün. Dünyanın her hali insanı şaşırtıyor, düşündürüyor. Torosların zirvesinde bir yanda kar öte yanda deniz kabukları...


11 Tem 2016

BİR VARMIŞ BİR YOKMUŞ...(Bir mim: Küçükken etkilendiğimiz masal ve öyküler)



Bazen düşünürüm, neden "Bir varmış bir yokmuş" diye başlar masallar? Anlatılanların gerçek olmadığını vurgulamak için mi? Oysa çocukluk çağında tüm masallarda bir gerçek payı bulur çocuklar. Öyle olmasa anlatılanlarla dinlediklerinden öylesine keyif alırlar mıydı.

Hangi çocuk masalı sevmez ki? Gerçekle hayal dünyası arasındaki o ince çizgiyi aşıp düşler alemine adım atmak... Sihirli bir dünya güçlü kılar insanı, gücüne güç katar, imkansızı mümkün kılar. 

Düşündükçe çocukluktaki mutluluk kaynaklarımız masal ve öyküleri nasıl da hatırlıyor insan... 4-12 yaşlar arasında çocuklar masallara daha düşkün oluyorlar.
Sevdiğim, etkilendiğim ne çok masal vardı. Şimdi düşünüyorum da hepsi bir iz bırakmış: Pinokyo, kibritçi kız, iki inatçı keçi, kül kedisi... 

Pinokyonun yalan söyleyince uzayan burnu, adeta benim de burnumu kaşındırır, hiç yalan söylememeye
 özen gösterirdim. Kibritçi kızın soğuktan morarmış ellerini hatırladıkça ellerimin uyuştuğunu çok iyi bilirim.
La Fontaine Hikayelerini hem evde dinledim, hem ilkokulda kitaplardan okuduk.

Tavşanla kaplumbağanın öyküsünde ben her zaman kaplumbağadan yana oldum.  İki inatçı keçinin neden o kadar inatçı olduklarını bir türlü anlayamadım. 
İnsanlara uyrlandığında ne çok ders çıkarılabilir. Kül kedisi gibi öykülerin çocuklara anlatılmasından yana değilim. İnsanlar öylesine kötü olabilir mi, birbirlerine eziyet edebilir mi diye ne çok düşünmüşümdür. Herhalde o zamanki ben gibi bugün de o hikayeye ağlayan çocuklar vardır.

Çocuklar gerçek kahramanlık öykülerinden çok hoşlanıyorlar. Ben de bir zamanlar Çakırcalı Efe'yi çok severek okumuştum. Sonraki yıllarda çocuklarımızı da gözleme şansım oldu. Eşimin anlattığı öyküleri çok büyük merak ve heyecanla dinlerlerdi.Eşim eğitim Müfettişi olarak okullara giderken o yıllarda köy yollarında daracık köprülerden at sırtında geçmiş, ıssız vadilerde yılanlarla karşılaşmış. " Baba ne olur o yılan hikayesini bir daha anlat" deyişlerini unutamam.

Doğan Kardeş Dergisine bayılırdım. İçeriğiyle öyle zengindi ki çocuklarda tatlı bir tiryakilik  yapardı.Dört gözle çıkacağı günü beklerdik.
Çocukluğumun en sevdiğim kahramanlarından biri de bir gazetede çizgi roman halinde yayınlanan Hoş Memo idi. Dünyada da çok tutulan bir çizgi roman olduğu söylenirdi. Annesi Boncuk anne, eşi Gül pembe, çocukları Merdefe'nin yaşantılarından öyküler. Bayılırdım... 

Hoş Memo'nun maceralarını önce dinledim, sonra okudum. Büyüdükçe , çok yararlı bilgiler de sunduğunun farkına vardım. Hoş Memo yararlı bir bitki olan pancarı çok severdi., eşine toz kondurmazdı, komşularıyla çok iyi geçinirdi. Daha sonraları babam gazeteden kestiği odizi  hikayeleri ciltletmişti. Bu günlere kadar  dayandı o. ciltler. Sevgili Hoş Memo kuşaktan kuşağa el değiştirdi, okundu...

Son çocukluk dönemimde Aziz Nesin öykülerini çok severek okudum. "Şimdiki çocuklar harika", " Hayvan deyip geçme" defalarca okuduğum kitaplardı.
Ergenliğe geçmeden okuduğum Küçük Kadınlar'ın  hayatımda kalıcı izleri oldu. Hepsi farkı karakterde ama çok iyi anlaşan kızkardeşlerin öyküsü. Okumaktan çok büyük keyif aldığım, defalarca okuduğum bir kitaptı.
En büyük kardeş Meg'in yerine koyardım kendimi. Küçük ayrılıklar, büyük benzerliklerle hepimiz o kitaptaki bir karakterdik bence...

İlkokulda sınıf kitaplıkları ne güzeldi. Eğitsel kollar iyi çalışırdı. Hep kitaplık koluna seçilmek isterdim. Okumak için özellikle kalın kitapları seçerdim, çabuk bitmesin isterdim. 
Çocuklar var olduğu sürece masallar ve öyküler de gelişerek devam edecek. Kuşaktan kuşağa aktarılarak dersler çıkarılacak. "Masal bu ya" deriz çoğu zaman. Oysa masallarda ne çok dünya gerçeği gizlidir.
Masallar, öyküler daha yıllar boyu yetişkinlere çocuklarının eğitiminde yardımcı olurken ,çocukların da hayal dünyalarına uzun, gizemli yolculuklar sağlayacak.

Temmuz 2016

Not: Mim'lere çok alışık değilim."Ayna Hikayesi" bloğundan sevgili Aytül Örcün' ün teklifiyle yıllar öncesine bir yolculuk yaptım. " Çocukluğumda etkilendiğim masal ve öyküleri " düşündüm, yazdım. "İçimdeki çocuk" da böylece çok mutlu oldu.
Teşekkürler Aytül Örcün,  Didemika.