21 Ağu 2016

SON DAKİKA HABERLERİ...


Bir anda görüntü donar ekranda;
Farklı bir müzik, farklı bir görüntü,
Kırmızı zemin üzerine beyaz yazılmış,
"Son dakika haberleri"...
Oysa yeni bitmişti  son katliam haberleri,
Bu en yenisi, en son dakika...
Tüyleriniz ürperir,
Kulaklarınızda siren sesleri çınlar,
Görüntüde ambulasların biri gider, biri  gelir.
Eğlence yeri matem yeri olmuş,
Her şeyden habersiz masum insanlar,
Bir savaş sürüyor dünyanın gözü önünde 
Kim savaş suçlusu , kim masum?
Silahlar nereden, kim ateş etti?
Kim taradı çocukları bile?
Cevapsız yüzlerce soru...
"Son dakika"...
Ölüme saniyelerle gidiş.
Her şey bir dakikada oldu,
Çocuklar, kadınlar kan revan içinde, şokta.
Çocuklar kaçamadılar, kurtulamadılar bombardımandan,
Bacakları cılızdı, yetmedi kurtulmaya.
Büyümelerine daha zaman vardı.
Yaşlılarsa takatsız, yorgun, nasıl kaçacak?
Yerlerde cam kırıkları, parçalanmış eşyalar,
Havada pis bir ölüm kokusu.
Cennet ülkemiz kirlenmiş, kirletilmiş,
Her yer tarumar...
"Son dakika" 1dakika... 60 saniye...
Ölüm gene yanıbaşımızda...
Yaşam nereye kadar,
Kim bilebilir...?



19 Ağu 2016

TEVFİK FİKRET'i ANMA

"Vatanım bútün yeryüzü , milletim insanlıktır."
                                               Tevfik Fikret




Tevfik Fikret ünlü edebiyatçı, şair, yazar.
24 Aralık 1867-  19 Ağustos 1915. Tarihleri arasında yaşadı.

Ünlü edebiyatçımızı iki şiiriyle anmak istedim.

KUŞLARLA
Kuşlar uçar,
Ben koşarım
Onların kanatları var,
Benim kanadım kollarım
Kuşlar kanadını çırpar,
Ben de kolumu sallarım.
U çun kuşlar , uçun kuşlar,
Hepinizle yarışım var.

SABAH OLURSA
Bu memlekette de bir gün  sabah olursa Haluk,
Eğer bu memleketin sislenen alın yazısı
Dirençli, dinç bir  elin güçlü, canlılık verici 
Dokunmasındaki titremle silkinip şu davet,
Şu paslanan yúzü halkın biraz gülerse
Ben ölmemiş bile olsam, hayata  pek ölgün,
Pek az ilişkim olur kuşkusuz,- o gün benden 
Ümidi kes; beni kötürüm ve boş muhitimde
Bütün acımla unut; çünkü kör, topal, tükenik
Bakışlarım seni geçmişte görmek ister; sen
Bütün  etin kemiğin kimlğinle varsın
Ve şarkılar gibi hep kulaklarımda sesin...

Evet sabah olacaktır, sabah olursa geceler
Geçer kıyamete dek sürmez, en sonunda bu gök
Bu mavi gõk size bir gün  acır; usanma sakın,
Hayata neşe güneştir, usanç içinde kişi
Çürür bizim gibi... siz ey yarın uzaylıların 
Küçük güneşleri , artık birer birer uyanın!
Tükenmez özlemi vardır ufukların ışığa,
Işık,  ışık...Bugünün  işte ruhu, özlemi bu;
Silin bulutları, silkin  o korku gölgesini,
Koşun ışıklar içinden o kutlu kurtuluşa
Ümidimiz bu; ölürsek de biz yaşar mutlak
Vatan sizinle şu zindan karanlığından uzak!


Tevfik  FİKRET'i 101. ölüm yıldönümünde saygı ve rahmetle anıyoruz.


18 Ağu 2016

CANKUŞ'LA GEÇEN GÜNLER, YILLAR-BİR KUŞ ÖYKÜSÜ...




Kuşları çok seven biri olarak daha önce de doğadan kuş öyküleri anlattığım, yazdığım zamanlar oldu. Ama mavi kuşumuz- cankuşumuz'dan çok az söz ettim. Geldiğinde henüz bir aylıktı. Evimize adeta onunla birlikte enerji gelmişti. Neşe kaynağı idi. Adını Cankuş koyduk. Bizim için çok güzel bir hediye idi Cankuş. 
Getiren arkadaşımız evinde de iyi cins muhabbet kuşları besliyordu. O yıllarda annem Alzheimer hastası idi, bizimle kalıyordu. Cankuş anneme hediye olarak gelmişti. Ama bize emanet edildi.

Kuşlar hakkında az çok bilgimiz vardı. Ama daha bilinçli bir kuş besleyicisi olmak için kitaplar karıştırdık, internetten araştırdık. Cankuş evimizde yıllar boyu çok mutlu yaşadı sanırım. Yemi, suyu, kafes temizliği hiç ihmal edilmedi. Bizimle birlikte kahvaltı sofrasına oturur, yumurtamızı paylaşırdı. Kafes kapısını açık bırakırdık. Evin içinde özgürce uçardı. Bir gün balkon kapısı açık kalmış, balkona çıkmış, kaçabilir düşüncesiyle bizi çok ürkütmüştü. Ama yuvasına geri döndü, uçup gitmedi, bizi terk etmedi. Farklı bir kuştu. 

Yazları Mersin'e 1.5 saat uzaklıkta yaylaya giderdik. Eşya ile dolu arabamızda Cankuş'a mutlaka yer vardı. Kafesiyle birlikte benim kucağımda o da yaylaya taşınırdı. Bir yaz kızım tatile gelirken İstanbul'dan kedisini getirmiş, aynı evde bir kedi bir kuş akla karayı seçmiş ama çözüm bulmuştuk. Her ikisine de yer ayarlanmıştı.
Cankuş çok duygulu, çok anlayışlı, akıllı bir kuştu. Bizleri biraz sıkıntılı veya rahatsız görsün elimize, başımıza, omzumuza konar, "caanım nasılsın-ha nasılsın?" der, şaşırtırdı. "Günaydın- iyi geceler" hiç ihmal etmediği deyişlerdi. Konuklarımız şaşırırlardı ama 60 kadar kelimeyi net söylerdi. 3-4 kelimelik cümleleri vardı.

Bir gün eşim sahilde yürüyüş yaparken bir ağaç dalında herhalde bir evden kaçmış bir muhabbet kuşu buluyor. Çevrede soruyor, kimse sahip çıkmıyor, orada bıraksa çevredeki kediler tehlike. Onu da eve getirdi. Yeni bir kafes alındı. Sapsarı tüyleri vardı, adını "sarıkuş" koyduk. Ama Cankuş'la Sarıkuş hiçbir zaman tam dost olamadılar. Ancak iki uzak komşu gibi bir süre sonra birbirlerini kabullendiler. Ayrı kafeslerde ama yan yanaydılar. Cankuş muhabbeti seven bir kuştu. Nedendir bilinmez, Sarıkuş hiç konuşmadı. Evinden ayrıldığında çok mu korkmuştu, bizi mi benimseyemedi, Cankuş'un ayrıcalığını mı kabullenemedi...?

Cankuş ve Sarıkuş bizimle birlikte uzun yıllar yaşadı. Annemin ölümünden iki ay kadar önce Cankuş'un davranışları dikkatimizi çekti. Annemin başına konup onun elinden bir şeyler yemeyi çok severken, her gün odasına girip "günaydın" derken o odaya hiç uğramamaya başladı. Annemin ölümünden yaklaşık iki saat önce adeta çığlık atar gibi canhıraş haykırışlarla ötmeye başladı. En son geldi, alnına kondu, adeta bir öpücük kondurdu ve odadan çıktı. Çok etkileyici bir tablo idi. Cenaze kalkmadan önce cami çevresinde sürekli kuşlar uçuyordu...

Birkaç yıl sonra bir süreliğine İstanbul'a gitmemiz gerekti. Cankuş ve Sarıkuş'u yokluğumuzda bakımları ricasıyla iki dostumuza emanet ettik. Bir hafta geçmeden Sarıkuş'un nedensiz öldüğünü öğrendik. Tabii çok üzüldük. O üzüntü geçmeden Cankuş'un hastalandığı haberi geldi. Sürekli telefonla sağlık durumunu soruyorduk. Ağırlaştığını söylediler. Telefonda sesimi duysun istedim. "Beni sever. kafesi ahizeye yaklaştırsanız, sesimi duysa" dedim. Onun bildiği bütün sevgi sözcüklerini sıralamaya çalıştım...

Telefonda hem konuşuyorum hem gözümden yaşlar süzülüyor. Bu arada telefonun öbür ucundan ağlamaklı bir ses geldi : "Maalesef Cankuş'u kaybettik." Eşim ve ben ağlamaya başladık. Telefondaki dostumuz ağlıyor. O anı hiç unutmam. Bir can gitmişti aramızdan.
Çok sevdiğimiz bir yakınımızı kaybetmiş gibiydik. 

İstanbul dönüşü ev bomboş geldi bize. Kafeslerin yerini boş görmek... İlk günlerde, aylarda bir çarşı-pazar dönüşü veya yürüyüş sonrası sokak kapısını açıp da eve girdiğimizde sanki Cankuş evde bizi bekliyor gibi gelirdi hep. Anahtar sesinden anlar, dönüşümüze çok sevinirdi. Uzun zaman sesi, güzel ötüşü kulağımızda yankılandı. 
Şimdilerde ara sıra balkon kapısından küçük bir kuş içeriye meraklı gözlerle bakar, cankuşu hatırlatır bize...






10 Ağu 2016

Blogger Life 2 MİM (BİR BAŞKA DÜNYA )



Blog dünyasında yer almadan önce mimlemek,mimlenmek sözcüklerini bilirdim Ama doğrusu "mim" nedir, bilmiyordum. Artık öğrendim. Farklı zamanlarda bu 3.mimim.Sevgili Sade ve sevgili Acemi Demirci mimlemişler. Hiç kırar mıyım? İkisi de çok sevdiğim iki blogger arkadaşım. 
Bilmem doğru mu düşünüyorum, ben mimlemeyi çocukluk oyunlarındaki sobelenmeye benzetiyorum. Çocuklukla ilgili her şey bana içten ve sıcak geliyor.
Soru ve cevaplarla kapıları biraz aralamaya ne dersiniz?



1-Blogger denilince aklınıza gelen üç şey nedir?

Blogger deyince aklıma çok şey geliyor. Ama bunu 
sınırlı tutarsak; okumak, yazmak, paylaşmak diye düşünüyorum. Okumak-yazmak bir tutku.Okumayı sevmeyen bir insan belki blogger olabilir ama susuz, ışıksız bir bitki gibi cılız ve güçsüz olur. Okumak, bloggerın bilgi dağarcığını besliyor, ufkunu genişletiyor.

Yazmak: Blog kalıcı bir unsur. "Söz uçar yazı kalır" deyişi anlamlıdır. Bir iz bırakacaksak doğru izler kalmalı. Yazdıklarımız tutarlı olmalı, yazım yanlışlarına dikkat edilmeli, olabildiğince günceli yakalamaya çalışmalı.Fikirler orijinal olmalı izinsiz kopyaya başvurmamalı.

Ve bence en önemli öğe paylaşmak. Hepimiz bloglarla bilgilerimizi tazeliyoruz. Düşüncelerimizi, fikirlerimizi, umut ve beklentilerimizi  paylaşıyoruz.Benim blog arkadaşlarından öğrendiğim çok şey oldu. Kendimi yeniledim, bilmediğim konuları araştırma ihtiyacını duydum. Kitap tanıtımlarında belleğimi kontrol ettim, eski ben'i yeniden test ettim.

2-Her temadan (Kişisel, gezi, kozmetik, kitap vs.) yazılarını en çok beğendiğiniz, okumaktan bıkmadığınız bloglardan örnek verin desem.

"En" sözcüğü bana tek'i düşündürüyor. En çok sevdiğim deyince yanlış cevaplamak istemiyorum. Ama çok sevdiğim, özlemle, merakla yayınlarını beklediğim, okurken büyük keyif aldığım, yeni şeyler öğrendiğim, genç olmasına rağmen olgunluğuna hayran olduğum ya da planlı, araştırmacı kişiliğine saygı duyduğum, içtenliğini, dostluğunu gönülden benimsediğim çok blog var. İyi ki varlar. İyi ki izliyorum. Belki daha bilmediğim, ulaşamadığım nice güzel blog var.Blog adı saymak... Ne kadar zor. O arada unutulan adsız kahramanlar olacaktır mutlaka.

3- Yeni blog yazmaya başlayan arkadaşlara verebileceğin öneriler nelerdir?

Yolun başında insan çok mutlu başlayabiliyor. Ama sonra bilinmeyen teknik konular can sıkabiliyor.
Ben de hala bazı konularda kendimi eksik hissediyorum.
Teknik konularda  kendilerini geliştirmelerini önerirdim. Bloğa zaman ayırmak gerekiyor. Periyodik olarak belli zaman aralıklarıyla yazılabilir. 
Blogda yazmaya başladıktan bir süre sonra iki yıl kadar ara verdim.

İlk zamanlar sadece yazdım, yorum yazmayı çok önemsemedim. Hataydı. Yorum karşılıklı etkileşimi sağlıyor. Ama bir kelimelik, bir cümlelik yorumlar yazamıyorum. İçimden geldiği gibi yazıyorum. Biliyorum yorum görmek, okumak bir ihtiyaç. Bazen arkadaşların üst üste yayınlarında o hıza yetişememekten ötürü yorumda geciktiğim zamanlar oluyor, üzülüyorum. Bence bloglarda üye sayısının  çok kabarık olması değil, üyelerin kişilikleri daha önemli.

Bazen çeşitli nedenlerle yorum yapamadığımda karşı taraftan da yorum gelmediğini görmek beni incitiyor doğrusu. Nedenini bilmeden "kısasa kısas" hikayesi gibi. İyi niyet ve içtenlik benim için çok önemli. Yeter ki nedenler bilinebilsin, empati kurulabilsin. Belki bir davranış özelliği, belki bir karakter yansıması; Blog arkadaşlarıma hemen "sen" diye veya adıyla hitap edemiyorum. Biraz zamana ihtiyaç duyuyorum Bunun farklı algılanmaması gerekir diye düşünüyorum Hepimizin iç dünyası farklı. 
İğneyi önce kendime batırarak blogger arkadaşlarıma küçük hatırlatmalar yapmaya çalıştım.

4- Hangi ülkede yaşamak isterdin? Yada en çok gitmek istediğin mekanları yazabilir misin?

Huzur ve güven içinde sevdiklerimle birlikte olacağım her yer benim için "yaşanacak" yerdir. Saygı ve sevginin yok olmadığı, insanın insana eziyet etmediği her yerde yaşanabilir. 
Cahit Sıtkı Tarancı'nın "Memleket İsterim" adlı şiirinde kendimi bulurum adeta;

"Memleket isterim
Gök mavi, dal yeşil, tarla sarı olsun;
Kuşların çiçeklerin diyarı olsun.
Ne başta dert ne gönülde hasret olsun.
Kardeş kavgasına bir nihayet olsun.
Memleket isterim
Ne zengin fakir ne sen ben farkı olsun;
Kış günü herkesin evi barkı olsun.
Memleket isterim
Yaşamak sevmek gibi gönülden olsun,
Olursa bir şikayet ölümden olsun."
                     Cahit Sıtkı Tarancı

Aslında sade bir yaşam içinde huzur ve güven arıyorum. Kapadokya Bölgesi bir masal ülkesi gibi gelmişti bana. Marmaris, dağları ve deniziyle Annabel Lee'nin uzak bir deniz ülkesi gibiydi. ülkemiz her yönüyle öylesine güzel ki. Çukurova'yı, Karadeniz'i de çok seviyorum. 
Dünyada belki Hollanda'nın köyleri... Yaşanacak yerin adı önemli değil, insanca bir yaşam önemli. Belli bir yaştan sonra sessizliğin sesini özlüyor insan. Mutluluk küçük ayrıntılarda gizli. Küçük şeylerden ötürü kırılmak daha çok incitiyor insanı.

Söylemek istediğim ne çok şey varmış. Artık sonlandırmak lazım."Su küçüğün, söz büyüğün" dermiş eskiler. Ama dünya değişti, zaman bir başka zaman . Gençler daha çok söz sahibi olmalı.
Face-book, instagram, twitter gibi başka bir yerde hesabım yok. Sadece blogda olmak beni daha mutlu ediyor. Bloglarda daha içten bir etkileşim var diye düşünüyorum.Bir hastalıkta, kazada, ölümde, iyi günde-kötü günde blogger dayanışması çok güzel. 

Mim'i doldurması, bu küçük oyuna katılması için aklımdan geçen çok blogger arkadaşım var. Ama kararı kendileri versinler istiyorum. Lütfen üstteki küçük resmi de eklemeyi unutmasınlar.
Yayla bahçesinden gülleri tüm blogger arkadaşlara
sevgi ve selamlarımla iletiyorum... 













6 Ağu 2016

YAYLADA UZUN BİR GÜN...


Günlük uyku ihtiyacı kişiye göre değişebilir. Bazen 8 bazen 9 saat. Ama yayladaysanız uzun, yorucu bir günün sonunda daha erken yatma ihtiyacını duyuyorsunuz. Sabah gün erken başlıyor. Erken kalkınca gün de verimli oluyor. Sabah güneşi aydınlanmayı sağlarken kuşlar cıvıltılarıyla eşlik ediyorlar.

Beldede yaşayanların bahçeleri genellikle evlerden uzak mesafede. Oraya gitmek için erken yola çıkmak gerek. Sabah kahvaltısı genellikle çay ve sıkma. Ya da yufka ekmek yanına tulum peyniri. Gün uzundur yaylalarda. Yapılacak çok iş vardır. İş bölümü yapılmışsa iş de kolaylaşır. Bazen buğday kaynatılır, kurutulur, değirmende bulgur olmak için yola çıkar.

Bazen uzun süreli yufka ekmek yapılır, domates, biber salçası hazırlanır. Sırada reçel ve marmelat vardır. Bazen de meyvelerden pestil yapılır. Çevrede çok yararlı otlar var. Yayla halkı bu konuda çok duyarlı ve bilinçli.
Bizim bahçede semizotu (bu yörede tokmakan deniyor.)özgürce yayılmış. Çevredeki pek çok ev yararlanıyor. Kesildikçe daha çok veriyor. Yemeği, böreği, salatası  yapılarak çok çeşitli şekillerde kullanılıyor.


Kuşlar bu yıl da bizi yalnız bırakmadılar. Kırlangıçların yaptığı yuvalara serçeler de konuk oldu. Ben kuşların bereket ve güzellik getirdiğine inanıyorum. Doğanın küçük aksesuarları. Bahçede iki sulama havuzu ve damlama teşkilatı var. Sulama havuzlarına kurbağalar konuk olmuşlar.Gece oldu mu bi r kurbağalar korosu başlıyor.


Havuza bir miktar göktaşı atılınca rengi çok tatlı bir maviye dönüşüyor. Bu uygulama bahçedeki ürünler için de yararlı. 


Beldeye uğrayan satıcılar çok renkli bir görüntü oluşturuyorlar. Kamyonetlerde ellerinde hoparlörle mutfak eşyaları satanlar, sebze satanlar  ya da kilim alıp halı, paspas, battaniye satanlar.  Ne yazık, pek çok köy evinden güzelim kilimler gitmiş, yerlerini makine halıları almış. Arada bakır tencere, sahan ve siniler de alüminyum tencerelerle yer değiştirmiştir.Eskinin, geçmişin değeri henüz tam anlaşılamadı. Parıldayan her şey daha değerli sanılıyor...

Yayladaki çocuklar erken olgunlaşıyorlar. Çünkü ailedeki işbölümü içinde sorumluluk almalar ı gerekiyor; kardeşine bakmak, çalı çırpı toplamak, yemek yapılırken yardımcı olmak, bazen hayvanları otlatmak... Doğal ortam içinde , doğal gıdalarla doğanın düzenine uymak.
Büyük-küçük bunu başarmaya  çalışıyor. 100 yaşını aşan insanlar var. Ömür burada uzuyor galiba. Dağların zirvesine doğru kayıt altına alınmış "anıt ağaçlar" var.Sanki insanlar da, diğer canlılar da bu güzel ortamda kendini tazeliyor.




Buralarda güneşten koruyucu, üstü tente veya asmayla, sarmaşıkla kapatılmış oturma düzenlerine" talvar" deniyor. Talvarın altı, konuk ağırlama için gölgelik, serin bir mekan oluyor. Fotoğrafta görülen talvarın altındaki koltuklar ve sehpa bir mobilya mağazasından alınmadı. 
Burada bir bakkalın büyük mağazalardaki ürünlerden ilham alarak ahşap malzemeyle yaptığı ürünler. Böyle bir girişimciliği  takdirle karşılıyorum.

Yaylada eşim ve ben konuk ağırlamaktan hoşlanıyoruz. 
Hele çocukluk arkadaşlarıyla karşılaşınca eşim çok mutlu oluyor. Güzel, sıcak sohbetlerle saatler geçiyor. 
Ünlü yazar Osman Şahin ilkokuldan sınıf arkadaşı.Onların zor koşullarda geçen çocukluk öykülerini ben de ilgiyle dinliyorum.
Evin altı eskiden elma deposu iken bazı değişikliklerle bir oturma düzeni oluşturduk. Taş evler yazın kavurucu sıcaklarında doğal klima etkisi yapıyor. Kışın da ılık oluyor.

Sabah 07.00'den akşam 19.30'a kadar Belediye otobüsleri Mersin-Arslanköy arasında seferler düzenleniyor. Bazen günübirlik gelip dönülüyor.
Deniz seviyesinden 1500 m. yükseklikte insanın aklına kar geliyor doğal olarak. Piknik yolu üzerinde bir oturma düzeni oluşturulmuş. Yaylacılar karsambaç satıyorlar. Yaylanın en doğal ve en güzel tatlısı karsambaç. Hatta sağlıklı da denebilir. Katkı maddesi yok. Dağların zirvesinden alınmış temiz karın yontularak  üstüne pekmez veya bal dökülmesiyle oluşan bir tatlı. Bu yıl çeşidi çoğaltmışlar; vişneli, çilekli, kirazlı ve karışık çeşitleri de var. Hemen yakınında sıkma, börek, ayran, mısır satılan bir yer de var.

Bu yıl iki gün süren 3. Şaymana Müzik Festivali bile yapıldı. Sloganı: "Çadırını al da gel" idi. Şaymana çok eski bir mağaranın adı. Bu adı taşıyan bir sosyal tesis de var. Burada yemek kültürü çok gelişmiş. Topalak çorbası, öğcel, sarımsaklı köfte, içli köfte, kabak çiçeği dolması ilk anda aklıma gelenlerden. İlginçtir, kabak çiçeği günün ilk ışıklarıyla toplanıyor. Sonraki saatlerde içine kapanıyor. Dişi çiçekler kabak olarak yetişiyor, dolması yapılamıyor. Sanki özgürlüklerini kanıtlıyorlar böylece. Ya da eşleriyle güzel bir işbirliği yapıyorlar. Doğa kendi düzenini sağlamış.

Yaylada günler uzun. Gün doğumundan gün batımına kadar yaşam bir koşturmacayla sürüyor. Ama çalışmaktan şikayetçi değil bu insanlar. Mutlular. Belki o yüzden birkaç saatlik uykudan  sonra güneşin ilk ışıklarıyla zinde kalkıp yeni güne hazırlanıyorlar. Yeni bir gün yeni umutlar, yeni beklentiler demek.

Ama insanoğlu dünyanın her yerinde doğal afetlerle mücadele ediyor. Yağmur, sel, dolu, deprem...5 Ağustos günü ansızın bastıran olağanüstü bir yağmur , fırtına ve dolu herkesi zamansız yakaladı. 40 dakika içinde yerler bembeyaz oldu. Ağaçlar meyvelerle donanmışken yapraklar ve meyveler hızla döküldü. Üreticinin şansı ve kazancı, doğayla ve hava durumuyla iniş çıkışlı.
Bazen kar, bazen fırtına, yağmur ya da dolu... Varsın olsun. Yaşadıkça umut hiç tükenmiyor ki...

Çiçekler de bahara kavuşmuş gibi öyle güzel açmışlardı  ki...









27 Tem 2016

TOROSLAR'IN ZİRVESİNDE BİR YAYLA : ARSLANKÖY...



Gölgede 40 dereceyi bulan sıcaklarla hiç karşılaştınız mı? Belki abartıldığı sanılır ama doğrudur, asfaltın eridiğine tanık oldunuz mu? Ya da asfaltta yumurta pişirildiğine. Çukurova'nın meşhur sıcakları başlayınca her yer adeta cayır cayır yanar. Yaşar Kemal Usta'nın meşhur "sarı sıcak"ı budur işte... 

Yaylalar çoğu yöre için aşırı sıcaklardan bir kaçış ve kurtuluş yeridir. "Mavi bayraklı plajlar" kente yaklaşık bir saat uzaklıkta olsa da, yaylalar da o mesafededir. Bu bir tercih meselesidir. Gençler daha çok denizi tercih ederler. Belli bir yaş üstündekiler için yayla bir huzur yeridir; Çam kokuları, kuş sesleri, temiz hava, berrak sular, taze sebze-meyve, kaynağından günlük süt, tereyağı, peynir...

Güzel bir yaylada beldenin nüfusu kışın 5.000 ise, yazın 20.000'i bulur. Zorlu kış koşulları ve çocuklarının öğrenim durumları, belde halkını kente göçe zorlasa da kışın da yörede kalanlar olur. Suların donduğu, çatıların zarar gördüğü zamanlar çok olur. Sular donunca bazen su boruları patlayabilir. Yaylada iş çoktur, yorucudur, zaman alır. Ama zevklidir, sonuç alırsınız. 

Sürekli yaylalarda kalan insanlar için yaz, dinlenme değil, çalışma zamanıdır; ilaçlama yapılır, gübre eklenir,  sulama yapılır, meyve-sebze toplanır, satışa sunulur. Geçici yaylacılar için hayat biraz daha kolaydır tabii. Ama kurutulacak meyveler, sebzeler vardır. Meyve-sebze uygun koşullarda saklanacaktır. Salamura peynir veya reçel yapılacaktır. Ev ve bahçe düzeninin sağlanması çok kolay değildir. 


Hafta sonları sıcaktan kaçan kentliler yaylalara akın ederler. Piknik yerleri, su başları, yollar insanla dolar, taşar. Pazar günleri renkli bir yayla pazarı kurulur. Sebze-meyve, giysi, mutfak eşyası, gıda maddeleri gibi çok çeşitli şeyler satılır. Beldede 2 okul, 1 sağlık ocağı, 1 cami, 3 fırın, 2 kahve var. Geçen yıl Internet cafe bile vardı. Yüksek tepelerden birinde yamaç paraşütü atlama yeri yapılmış. Yurt dışından konuklar geldiğinde bir düzenleme ile atlayış yapabiliyorlar. 

Beldede okuma-yazma oranı çok yüksek. Bugün çeşitli yerlerde önemli konumlarda olan pek çok Arslanköylü profesör, doktor, yazar, eğitimci var. Yeni kuşak eski kuşaklardan çok daha ilerde. Teknolojiyi rahatlıkla kullanıyorlar. 
Uluslararası ödüller almış bir "Kadınlar Tiyatrosu" var. 

Belde deniz seviyesinden 1500 m. yükseklikte. Yazın bile dağların zirvesinde kar bulunuyor. Yeniden düzenlenen yollar eski keskin virajlarından kurtulmuş. Birkaç yıldır pek çok evde güneş enerjisinden sıcak su elde ediliyor. Beldenin girişinde güneşten elektrik elde etmek için büyük çapta paneller düzenlenmiş. Bahçelerde çoğunlukla "damlama" teşkilatı kurulmuş. Bahçeler bahçe havuzu ve damlama ile sulanıyor. Bu yıl meyveler çok verimli. Kiraz meyve verdi. Vişne, erik, şeftali,elma ve cevizlerin olgunlaşması bekleniyor. 

Ama ne yazık, ülkemizin her yerinde olduğu gibi üretici mutsuz. Malı satın alan tüccar acımasız. Harika kirazların kilosu 1-4 TL arasında satılıyor. Sırada vişne var. Vişneler reçel ya da şurup olmayı sabırla bekliyorlar. Ceviz ağaçlarında bu sene bol ceviz var. Sincaplar tadına baktılar bile. 

Doğa her şeyi yerine, ortamına göre sunuyor. Taşların arasından bile boy gösteren bazı bitkileri burada sıkça görüyorsunuz. Katran, ladin ağaçları yüksek yerlerde sıkça görülüyor. Soğuk algınlığına iyi gelen hatmi çiçekleri her yerde boy vermiş. Her derde deva kekik, dağların eteklerinde süzülüyor. Bir gölet yapılmış, sanki iklimi daha ılıman hale getirmiş. "Yaylada balık" insanı şaşırtsa da beldenin biraz dışında iki balık lokantası var. 

Yer hareketlerini, dünyanın binlerce yıl önceki değişimini dağların çevresinde görmek mümkün. Bir zamanlar var olan sular çekilince geriye kalan deniz kabuklarına hala rastlamak mümkün. Dünyanın her hali insanı şaşırtıyor, düşündürüyor. Torosların zirvesinde bir yanda kar öte yanda deniz kabukları...


11 Tem 2016

BİR VARMIŞ BİR YOKMUŞ...(Bir mim: Küçükken etkilendiğimiz masal ve öyküler)



Bazen düşünürüm, neden "Bir varmış bir yokmuş" diye başlar masallar? Anlatılanların gerçek olmadığını vurgulamak için mi? Oysa çocukluk çağında tüm masallarda bir gerçek payı bulur çocuklar. Öyle olmasa anlatılanlarla dinlediklerinden öylesine keyif alırlar mıydı.

Hangi çocuk masalı sevmez ki? Gerçekle hayal dünyası arasındaki o ince çizgiyi aşıp düşler alemine adım atmak... Sihirli bir dünya güçlü kılar insanı, gücüne güç katar, imkansızı mümkün kılar. 

Düşündükçe çocukluktaki mutluluk kaynaklarımız masal ve öyküleri nasıl da hatırlıyor insan... 4-12 yaşlar arasında çocuklar masallara daha düşkün oluyorlar.
Sevdiğim, etkilendiğim ne çok masal vardı. Şimdi düşünüyorum da hepsi bir iz bırakmış: Pinokyo, kibritçi kız, iki inatçı keçi, kül kedisi... 

Pinokyonun yalan söyleyince uzayan burnu, adeta benim de burnumu kaşındırır, hiç yalan söylememeye
 özen gösterirdim. Kibritçi kızın soğuktan morarmış ellerini hatırladıkça ellerimin uyuştuğunu çok iyi bilirim.
La Fontaine Hikayelerini hem evde dinledim, hem ilkokulda kitaplardan okuduk.

Tavşanla kaplumbağanın öyküsünde ben her zaman kaplumbağadan yana oldum.  İki inatçı keçinin neden o kadar inatçı olduklarını bir türlü anlayamadım. 
İnsanlara uyrlandığında ne çok ders çıkarılabilir. Kül kedisi gibi öykülerin çocuklara anlatılmasından yana değilim. İnsanlar öylesine kötü olabilir mi, birbirlerine eziyet edebilir mi diye ne çok düşünmüşümdür. Herhalde o zamanki ben gibi bugün de o hikayeye ağlayan çocuklar vardır.

Çocuklar gerçek kahramanlık öykülerinden çok hoşlanıyorlar. Ben de bir zamanlar Çakırcalı Efe'yi çok severek okumuştum. Sonraki yıllarda çocuklarımızı da gözleme şansım oldu. Eşimin anlattığı öyküleri çok büyük merak ve heyecanla dinlerlerdi.Eşim eğitim Müfettişi olarak okullara giderken o yıllarda köy yollarında daracık köprülerden at sırtında geçmiş, ıssız vadilerde yılanlarla karşılaşmış. " Baba ne olur o yılan hikayesini bir daha anlat" deyişlerini unutamam.

Doğan Kardeş Dergisine bayılırdım. İçeriğiyle öyle zengindi ki çocuklarda tatlı bir tiryakilik  yapardı.Dört gözle çıkacağı günü beklerdik.
Çocukluğumun en sevdiğim kahramanlarından biri de bir gazetede çizgi roman halinde yayınlanan Hoş Memo idi. Dünyada da çok tutulan bir çizgi roman olduğu söylenirdi. Annesi Boncuk anne, eşi Gül pembe, çocukları Merdefe'nin yaşantılarından öyküler. Bayılırdım... 

Hoş Memo'nun maceralarını önce dinledim, sonra okudum. Büyüdükçe , çok yararlı bilgiler de sunduğunun farkına vardım. Hoş Memo yararlı bir bitki olan pancarı çok severdi., eşine toz kondurmazdı, komşularıyla çok iyi geçinirdi. Daha sonraları babam gazeteden kestiği odizi  hikayeleri ciltletmişti. Bu günlere kadar  dayandı o. ciltler. Sevgili Hoş Memo kuşaktan kuşağa el değiştirdi, okundu...

Son çocukluk dönemimde Aziz Nesin öykülerini çok severek okudum. "Şimdiki çocuklar harika", " Hayvan deyip geçme" defalarca okuduğum kitaplardı.
Ergenliğe geçmeden okuduğum Küçük Kadınlar'ın  hayatımda kalıcı izleri oldu. Hepsi farkı karakterde ama çok iyi anlaşan kızkardeşlerin öyküsü. Okumaktan çok büyük keyif aldığım, defalarca okuduğum bir kitaptı.
En büyük kardeş Meg'in yerine koyardım kendimi. Küçük ayrılıklar, büyük benzerliklerle hepimiz o kitaptaki bir karakterdik bence...

İlkokulda sınıf kitaplıkları ne güzeldi. Eğitsel kollar iyi çalışırdı. Hep kitaplık koluna seçilmek isterdim. Okumak için özellikle kalın kitapları seçerdim, çabuk bitmesin isterdim. 
Çocuklar var olduğu sürece masallar ve öyküler de gelişerek devam edecek. Kuşaktan kuşağa aktarılarak dersler çıkarılacak. "Masal bu ya" deriz çoğu zaman. Oysa masallarda ne çok dünya gerçeği gizlidir.
Masallar, öyküler daha yıllar boyu yetişkinlere çocuklarının eğitiminde yardımcı olurken ,çocukların da hayal dünyalarına uzun, gizemli yolculuklar sağlayacak.

Temmuz 2016

Not: Mim'lere çok alışık değilim."Ayna Hikayesi" bloğundan sevgili Aytül Örcün' ün teklifiyle yıllar öncesine bir yolculuk yaptım. " Çocukluğumda etkilendiğim masal ve öyküleri " düşündüm, yazdım. "İçimdeki çocuk" da böylece çok mutlu oldu.
Teşekkürler Aytül Örcün,  Didemika.

4 Tem 2016

GÜNBEGÜN (Pazartesi Nostaljisi )



Her yeni gün yeni bir sayfa açıyor yaşantımızda...
Her yeni gün geçmişten parantezler aralıyor, noktalı virgüllerle devam ediyor.
Her yeni gün yaşamı yeniden düzene sokuyor, yeni hazırlıklar gerektiriyor.
Günler, yıllar ilerledikçe, yaş aldıkça (yaşlandıkça değil )
deneyimlerimiz de zenginleşiyor, yaşam anlam kazanıyor...

Soluklanmak-Yaraları Sarmak...
Yaşam kesintiye uğruyor bazen; sıkıntılar yaşıyor, yara alıyor, bırakıyorsunuz her şeyi.
Savaşmak veya pes etmek kişiye bağlı. Her düşüş yeni bir toparlanmayı gerekli kılıyor.
Kendiniz veya yakınlarınız için her hastalık yeni bir pencere açıyor ufkunuzda.
Bazen buğulu bir camın ardından, bazen sisli bir aralıktan yeniden bakıyorsunuz.
Kendinize, yakınlarınıza, çevrenize... Her şeyi yeniden sorguluyor, yeniden-yeniden değerlendiriyorsunuz.
Kuru dalların yeniden filizlenmesi gibi yni düşünceler geliştiriyorsunuz...

Kasırganın ardından her şeyi yeniden onarmak gibi, yeniden soluk almak gibi.
Yeniden oksijen depolamak gibi, yeniden yön bulmak gibi...
Nedeni ne olursa olsun her tökezleme yeni bir duruş kazandırıyor.
Her kayıp bir bakıma kazanca dönüşüyor, yeni bir farkındalık getiriyor.
Akıl-beden-ruh sağlığının ne denli önemli olduğunu bir kez daha anlıyorsunuz.

Yeter ki BEYİN ve YÜREK zedelenmesin, SEVGİ ve UMUT tükenmesin içimizde...

                                                         2010







29 Haz 2016

İÇİMİZDEKİ PATLAMA...



Ortalama ömür yaşını hesaplıyor Uygar ülkeler ,
Oysa biz ortalama ölüm yaşını sorguluyoruz.
Gökyüzünde yıldız aramak unutuldu,
Yeryüzünde bomba sesleri kulaklarımızı tırmalıyor.
Havai fişeklerin renkli görüntüsü kayboldu.
Alevler sardı dört yanımızı.
"Ölüm asude bahar ülkesidir" demişti şair,
Oysa ölüm, cehennemi bir karanlıkta 
Zamansız , bilinmez bir yola çıkmak mıydı?

Makbule Abalı




27 Haz 2016

GÖNLÜ VE BEYNİ GENÇ KALANLAR...(Pazartesi Nostaljisi )




Tepelerde ya da dağ yollarında koca kayaların arasından başını uzatmış bitkiler, yeşillikler görürsünüz. O cılız görüntüye rağmen kökleri öylesine güçlüdür ki, elinizle çekip koparmak isterseniz kolay kolay koparamazsınız. Bir şekilde oraya yerleşmiştir. İlacı, gübresi, bakımı yoktur. Yağmur sularıyla beslenir sadece. Yaşama direncidir onu ayakta tutan. Rüzgara, fırtınaya boyun eğmez. Bazen de yol genişletme çalışmalarında görürüz. Dev kayaların arasında, dinamitle patlatılmış yerlerde, kökleriyle açıkta kalmış, diğer yarısı kopmuş , yarım ağaç gövdeleri dikkat çeker. Sanki meydan okur o teknik güce. "Ben böyle de varım" der adeta. Direnir tüm gücüyle. Kökler öylesine güçlü tutunmuşlardır ki, ağaç o koşullarda da yaşar. Herhangi bir biçimde sürdürür canlılığını...

İnsanoğlunun da ayakta kalma mücadelesi , tırnaklarıyla yaşama tutunma çabası aynı değil midir? Aynı şekilde kökler sağlam ise yıkım da  çok kolay olmuyor. Bu yıldan gelecek yılları düşünüp hayal edebilenler, plan yapıp zamanını yönetenler, cesaretini, umudunu kaybetme yemler, zorluklarla daha kolay mücadele ediyorlar. Yarınlara daha rahat, daha sağlıklı ulaşıyorlar. Beyin ve gönül durağanlık   istemiyor.

Yüreği sevgiyle dolu olanlar, kendisiyle ve başkalarıyla barışık olanlar, huzurlu ve sakin bir yaşamı, mutlu bir beraberliği olanlar, bir idealin peşinden gldenler, zevk aldığı, yetenekli olduğu işi yapanlar,genellikle gönlü ve beyni genç kalanlardan oluyorlar. Toplumun her alanında böyle insanlar  önder oldular çevrelerine. Toplum onları rol-model olarak benimsedi. Belki hiç karşılaşmadılar, hiç yüz yüze gelmediler ama adeta mıknatıs gibi çekim güçleri çekti insanları kendilerine:

Yaşamları boyunca ilerlemiş yaşlarına rağmen mücadeleyi elden bırakmadılar. Bedenleri yıpransa da beyinleri sağlam kaldı,yürekten sevdiler insanı, doğayı, sanatı... Bazen bir tarihçi; Turgut Özakman, bazen bir doktor; Türkan Saylan, bazen bir çevreci; Hayrettin Karaca, bir Sümerolog; Muazzez İlmiyeÇığ, bir müzik adamı; Nevit Kodallı, bir edebiyatçı; Yaşar Kemal, bir sanatçı, Yıldız Kenter, Tuncel Kurtiz... Ve daha adını sayamadıklarımız, unutamadıklarımız. Rahmetli olan ya da yaşayan , yaşlandıklarında dahi kendilerini yorgun hissetmeyip, enerjilerini dalga dalga çevrelerine  yayanlar... 

Bir de adını hiç duymadıklarımız, bilmediklerimiz var. Belki uzak bir dağ köyünde, küçük bir kentin kenar mahallesinde, adı duyulmamış bir kasabanın küçücük bir evinde, kırsal kesimde bir çiftlik evinde, sessiz sedasız, sade, sakin bir yaşamı seçenler... Ama hep başkaları için çalışanlar, çevrelerini eğitmeye, yönlendirmeye kalkışanlar: Bazen bir doktor, bi öğretmen, bir sağlık görevlisi, bir güvenlik görevlisi ya da sade vatandaş, kendini eğitmiş,çevresine ışık saçan bir idealist.

Adeta "yaşsız insanlar" bunlar. Saçları ağarsa, yüzleri buruşsa da, bazen iki büklüm yürüseler de, "yüreği, beyni sağlam insanlar." Köşesinde oturup dinlenmesi gereken zamanlarda dahi çalışmayı tercih eden ayakta durmaya çalışan insanlar. Son dakikaya kadar bitmemiş işleri tamamlamakla geçiyor ömürleri. Çalışmak onları diri tutuyor adeta. Onurlular, eğilip bükülmüyorlar, gururlular, çıkarları için çaba harcamıyorlar.

Bir yaşam süresince gönlü ve beyni genç kalan, vicdanı katılaşmayan, almadan verebilen, gazete manşetlerine değil, gönüllere taht kurmayı özleyen, kaç yaşında olursa olsun eli öpülesi güzelim insanlar... Keşke bu insanlarımıza yaşarken gereken saygıyı, özeni gösterebilsek. Ve ölümlerinden sonra, yaptıklarından ders çıkarabilsek...

                                           Ekim 2013

















20 Haz 2016

GENÇ OLMAK...( Pazartesi Nostaljisi )



İnsanlar hayatlarını bir sinema şeridi gibi gözlerinin önünden geçirseler, çocukluktan bu yana hangi anıları siler, hangilerini "iyi ki yaşanmış." diye yeniden kaydederlerdi acaba? Yaşlılar şimdi genç olabilseler, hangi davranışları hata olarak kabul ederlerdi?
Ve gençlere sorulsa; "Nasıl bir yaşlılık hayal ediyorsun?" Düşünebilirler miydi? Düşünmek, hayal etmek bile istemezlerdi belki de... 
"Gençler bilebilse, yaşlılar yapabilseydi" deyişi boşuna söylenmemiş.

Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) 2012 sonunda Türkiye nüfusunun yüzde 16.6 sını gençlerin oluşturduğunu açıkladı. 15-24 yaş arasındaki genç nüfusun yüzde 69.6 sı 2011 de mutlu olduğunu dile getirirken, 2012 de bu oran 64,6 ya gerilemiş. 2012 de yüzde 9,4 genç, mutsuz olduğunu dile getirmiş.( 2015'de bu oran düşmüş.)
 Belli bir yaştan sonra anne babaların çocuklarıyla daha iyi iletişim kurması gerekiyor. 
Gençlik çağında tutulan günceler içlerinde ne çok şey barındırır. 
Yetişkinler kendi gençliklerini unutmamışlarsa empati kurmak (kendini onun yerine koymak ) da kolaylaşıyor.

Gençlik, ışıl ışıl aydınlık görüntüsüyle nasıl içini açar insanın. Yaş aldıkça hayatın görüntüsü de, renkleri de değişir. Canlı renkler yerini solgun, pastel renklere bırakır. Gün doğuşu ile gün batımı arasındaki fark gibi neşe yerini hüzne bırakır. Başlangıç ne kadar enerji doluysa, bitiş o kadar durgundur. Yaş aldıkça; davranışlar, duygular, düşünceler değişime uğruyor, hayat ağır çekimde devam ediyor. Adımlar yavaşlıyor, konuşmalar yavaşlıyor, düşünceler yavaşlıyor.

Ünlü şair Firdevsi ne kadar anlamlı söylemiş: "Gençlik ilkbahar gibidir, yaşlılık ise kışa benzer, öyle bir kış ki arkasından bahar gelmez." Gençlikte insan daha kısa yoldan sorunlarını çözmek ister. Sabırsızdır, beklemeye tahammülü yoktur. Öğütlerden hiç hoşlanmaz. Arkadaşça yaklaşımlar sorunları çözmeyi kolaylaştırır. 
Genç kız veya delikanlı ani kararlar alabilir, kısa bir süre sonra vazgeçebilir. Davranışlarında heyecanlı ve telaşlıdır. 

Çocuk olmak, bazı davranışların hoş görülmesini sağlıyor. Genç olmak da bazı konularda dokunulmazlıklar sağlıyor. Örneğin: Anne babaların şöyle konuşmaları duyulabilir; "Ergenlik çatışmaları var, üstüne varmayın." "Sınava hazırlanıyor, rahatsız etmeyin." "Aşık olmuş, o yüzden ne yaptığını bilmiyor." "Hangi okulu, hangi mesleği seçeceğine karar veremedi, kafası çok karışık." Yaşlılıkta ise dokunulmazlık zırhı yaş ve saygı ile donatılmıştır. Yaşından ötürü, saygıdan ötürü kişinin davranışları hoş görülür. 

Gençlikte her şey güzel ve kusursuz mudur? Elbette hayır. Gençlik hatalar, pişmanlıklar dönemidir. İsyankarca davranışlar vardır, sakarlıklar gözlenir. "Her şeyi bilirim, her şeyin üstesinden gelirim"
iddiasında olabilirler. Kimseye akıl danışmaya ihtiyaçları yoktur. Otoriteye, disipline karşı çıkarlar. Müzik en yüksek perdeden dinlenir, zevklerine karışılsın istemez.

Genç kuşak özellikleriyle, becerileriyle mutlaka bir önceki kuşaktan daha ilerde olacaktır. Ancak eksiklerinin olduğu da bir gerçek. Gençler teknolojik gelişmeye çok çabuk ayak uyduruyorlar;
Bilgisayarı, cep telefonlarını, elektronik araçları eskilerden çok daha rahat kullanıyorlar. Ancak her şeye kısa yoldan, çabucak ulaşmak istiyorlar. Bilgisayar ekranından uzaklaşıp, kitaplara dokunmaya ne zamanları, ne tahammülleri var. Düşüncelerini yazıyla ifade etmeyi yeterince bilmiyorlar. Kısaltılmış sözcüklerle oluşturdukları mesajları çözmek, şifre çözmek kadar zor. Her şey en kısa yoldan hallediliyor, uzun yollara geçiş yok.

Şiddete, kabalığa, hoyratlığa haklı olarak tepkililer. Huzursuzlar, çünkü gelecek güvenceleri yok. Okul ve meslek seçimleri çök sağlıklı ve bilinçli olmadığından yanlış kararlar alabiliyor, pişmanlıklar yaşıyorlar. Kendinden emin, öz güvenli, sağlıklı kuşaklar için gençliğin iyi yönlendirilmesi ne kadar önemli. Genç nüfusa değer veren ülkeler, geleceklerini de garantiye alıyorlar...
                                                                        Mayıs 2013








19 Haz 2016

BABA OLMAK...



BABA OLMAK...

Ben de baba olacağım dedi bir baba adayı
Dokuz ay sonra o da artık bir babaydı. 
Baba olmak ne zormuş diye düşündü önce
Ama çocuğu "babam" dediğinde her şey değişti...
Oğlan ya da kız, ne fark eder?
Baba gibi baba olmak asıl önemli olan.
Bir küçücük el, sarıldı bir büyük ele
Bir kısacık beden, tutundu bir uzun bedene...
Yol uzundu, yol engebeli, yol bilinmeyenlerle dolu...
Günler, haftalar, aylar geçti ardı ardına 
Sevgi, güven, sabır, dostluk sarmaş dolaş birlikte.
Baba olmak; Parayla alınamayan büyük mutluluktu,
Kocaman bir dünyada bambaşka bir dünya vardı...




                                       Makbule Abalı

Tüm BABA'ların "Babalar Günü" kutlu olsun.
Kaybettiğimiz değerli babalarımızı saygıyla anıyoruz.