Sayfalar

Eğitim-öğretim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Eğitim-öğretim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Temmuz 24, 2026

GEÇMİŞE MEKTUPLAR-9

 

BİR ATAMA ÖYKÜSÜ- BAŞKA BİR KENTE GÖÇ- 2

Burdur'da geçirdiğimiz iki yılın sonunda Burdur camii ve stadyum karşısında kaloriferli yeni evimize taşındık. Evimiz zemin üstü 1. kattı. Aydınlık, 3 oda1 salon çok rahat ve kullanışlı bir evdi. Rotasyonla üç yıllığına geldiğimiz ilde 9 yıl kaldık. Hayatımızın güzel dönemleriydi, çok verimli çalışmalarımız oldu. Anılarımızda yeri olan vefalı dostlarımızdan pek çoğu Burdur'da kazanılmış dostluklardır. 

İlginç bir rastlantı; Eşim, Aksu Köy Enstitüsü ve Öğretmen Okulundan sonra ilk öğretmenliğini Diyarbakır Silvan'da yapmış. O zamanın çok saygın bir kişiliği olan Kaymakamı Ali İhsan Utku  ile bu kez Burdur Valisi olarak karşılaşmışlardı. Çok çalışkan bir vali olan Ali İhsan Bey, o yıl Burdur Yetiştirme Yurdu'ndaki bazı sorunların çözümü için beni görevlendirmişti. Çalışmalar sonrası güzel sonuçlar alındı.

35 yıllık çalışma hayatımda, hep işimi çok severek, benimseyerek, yararlı olmaya çalışarak görev yaptım. Mezuniyet sonrası Adana Rehberlik ve Araştırma Merkezinde 10 yıl çalıştım. Çok kapsamlı bir çalışmamız vardı.  Haftada 8 saat liselerde Psikoloji ve Felsefe grubu derslerine girdim. İlk yıllarda benden büyük öğrencilerim oldu. En olumsuz durum ve zamanlarda bile gençler kişiliklerini aşağılamayan, hakaret etmeyen , haksızlık yapmayan öğretmenlere saygı ve sevgi ile yaklaşıyorlar. Sınıfta ders işleyerek geçirdiğim saatler benim de çok mutlu olduğum zaman dilimleri olmuştur. 

Akdeniz Üniversitesi'ne bağlı Burdur Eğitim Yüksekokulu önce iki yıllıktı. Sonra Burdur Eğitim Fakültesi olarak 4 yıl "Sınıf Öğretmeni " yetiştirmek üzere programlandı. Ülkemizin farklı yörelerinden, farklı kültürlerden gelen değişik görüş ve inanışta gençler değişik bir mozaik oluştururlardı. "Öğretmenim nerelisiniz?" sorusuna hep "Türkiyeliyim" yanıtını vermişimdir. Okulda Hayat Bilgisi ve Rehberlik derslerine girdim. Gençlere yalnız bilgi kazandırmak değil, biz yetişkinlerin de onlardan ne çok şey öğrenebileceğimize inancım pekişti. Öğrencilerime; Öğretmenliğin sadece bir meslek olarak değil, belli amaçlar doğrultusunda, gönül vererek, inanarak yapılması gerektiğini vurgulamışımdır her zaman.

O yıllarda çok isteyerek sınıf öğretmeni olmak isteyenler olduğu gibi "Bari bir öğretmen olayım" mantığıyla gelenler de olurdu. Bu konuda ilkokul öğretmenlerinin ve Parasız Yatılı Bölge okullarının ne kadar etkili olduğuna defalarca tanık olduk. Çoğunlukla öğrencilerimizin maddi olanakları kısıtlı olurdu. Yükseköğretimde beslenme, barınma-yurt ya da evde kalma okul başarısını, yaşam kalitesini doğrudan etkileyen bir etken. Burdur'da okul bahçesinde büyük bir öğrenci yurdu vardı. Üniversite yıllarımda 4 yıl Çemberlitaş Kız Yurdunda 8 kişilik bir odada kalan bir kişi olarak yurt hayatının artılarını eksilerini bilenlerdenim. Yaşamın her döneminde arkadaş seçiminin ne denli önemli olduğunu insan toplu yaşama koşullarında çok daha iyi anlıyor.

Burdur Eğitim Yüksekokulu'nda ve Burdur Eğitim Fakültesi'nde bilgi ve deneyim olarak çok değerli arkadaşlarla görevde bulundum. Farklı karakter ve kişilikte olmalarına rağmen her ikisi de ülkesini çok seven, Eğitim-Öğretimde iddialı, "İyi İnsan" yetiştirme çabasında olan 2 Yönetici ile çalıştım. Ercan Kabal ve Mustafa Akkol hocalarımı saygı-sevgi ile anıyorum. İlköğretim müfettişi Emin Dinç Arkadaşımız yaptığı bir çalışmaya göre Burdur Eğitim mezunu öğretmenlerin çok başarılı olduklarını söylemiştir. Bu sonuçta payı olanlara ne mutlu. 

Burdur'da bulunduğumuz dönemde tatillerde Doğu Akdeniz ve Ege sahil kasabalarını dolaşma fırsatımız oldu. Burdur Vilâyet Evi göl kıyısında ne güzel bir tesisti. Meşhur Salda Gölü o yıllarda tertemiz suyu ile ünlüydü. Gölden su içenler olduğunu duymuştuk. 3 yıllık bir rotasyonla gittiğimiz ilde 9 yıl kaldık. Sazı ve sözüyle meşhur ilden 1991 yılında ayrıldık. Bir eğitimci için en büyük mutluluk görev sonrası da geri bildirimler almak. Bazen bir mektup, bazen bir telefon, bir paylaşım yoğun duygularla yaşanıyor. Okulda bir grup öğretmen ve öğrencilerle birlikte  her ay yazı, şiir ve etkinliklerden söz eden bir "Bülten" çıkarırdık. Zaman zaman onları karıştırmak, okumak "Anı tazeleyici bir terapi" gibi oluyor.

Zaman su gibi akıp geçiyor. Şimdi kimler nerelerde, kimler ne yapıyor? Her şey dünde kaldı. Artık yeni kuşaklar görev alacaklar. Gençlerden umutluyuz, güveniyoruz. Bundan sonra  "Geleceğe Mektuplar" umarım en güzel, verimli ve etkili biçimde yazılmaya devam edecek

Makbule ABALI-Eğitimci 

24 Temmuz 2026 Türkiye 







Nisan 17, 2026

BİR ANMA


BUGÜN KÖY ENSTİTÜLERİNİN 86, KURULUŞ YILDÖNÜMÜ. 

YILLAR ÖNCE ÇOK ZOR ŞARTLARDA; İNANARAK, EMEK HARCAYARAK EĞİTİMDE GÜZEL İŞLER BAŞARANLARI SAYGI VE RAHMETLE, MİNNETLE ANIYORUZ. 

Makbule Abalı-Eğitimci

17 Nisan 2026



Ekim 08, 2025

İNSAN PSİKOLOJİSİ- Gerçek Bir Yaşam Öyküsü ( BCP- Temmuz 2024 )

 


 "Her göz, her yüz upuzun bir öykü anlatır; yalnızca bakan değil, görebilen gözlere, duyarlı yüreklere, işleyen beyinlere, duyarlılık  ve farkındalığını yitirmemiş İnsanlara... "

İNSAN a  dair öykülerin her biri başkadır. Her  öyküde "Başlangıç- Gelişme ve Sonuç " bölümü bulunur. Her bebek dünyamıza ilk adım attığında ağlar. Sıcacık anne karnından farklı bir dünyaya uyum çabası, yaşamı sürdürmek için bir soluk alma deneyimidir bu. 

Bir ömrün hikâyesi karışık duygularla, yaşanılan yöreye özgü sınama ve yanılmalarla, kişiye özgü farklılıklarla inişli- çıkışlı devam eder. Her hikâyenin sonu nasıl, ne zaman, ne şekilde sona erecektir? Onu henüz "yapay zekâ" bile çözemedi...

PSİKOLOJİ  yüzyıllardır  var olan pozitif bir bilim dalı. Günümüzde halâ açıklanamayan konularla  " Parapsikoloji " ilgileniyor. İnsanla ilgili olarak nedenlerine inilemeyen her konuya psikoloji odaklı çözümler üretilebiliyor. Tıp alanında bile tanı konulamayan bazı hastalıklar "Psikolojik" olarak adlandırılıyor. 

İnsanın varlığı kanıtlanırken "Arz ve Talep" dengesi de hükmünü sürdürüyor elbette. Kaygılar, kuşkular, özlem ve beklentiler doğrultusunda Serbest Piyasa Ekonomisi toplumda alıcı kuşlar gibi acımasızca kararlar alabiliyor. Çaresiz ve yalnız insanoğlu için durumu kabullenmekten başka bir çıkar yol bulunmuyor... 

Bu yazı; bilimsel bir araştırma ya da tez  nedeniyle yazılmamıştır. Bir dönemde yaşanmış gerçeklere ışık tutmaya çalışırken gelecek adına yapılabilecek çalışmalara küçük bir katkı sunabilmeyi hedeflemektedir. Giderek suskunlaşan, fikir üretmeyen, sormayan, sorgulamayan bir topluma içten bir hatırlatma, bellek tamamlaması amacını taşımaktadır.

Yıllar önce (1964 yılında İstanbul Üniversitesi- Edebiyat Fakültesi Pedagoji Bölümüne girip 1968 yılında bitirmiş ) eski bir öğrencinin anılarından da izler taşır bu yazı. Temeli ta Adana'da başlayıp Adana Kız Lisesi'nden sonra İstanbul Edebiyat Fakültesi Pedagoji Bölümü'nde devam eden , mezun olduktan sonra bir Öğretmen Okuluna "Meslek Dersleri Öğretmeni" olarak atanmayı çok isteyen ancak ailevi nedenlerle Adana Rehberlik Ve Araştırma Merkezi'ne  Uzman  Rehber olarak atanan  idealist bir insanın öyküsü. 

İnsanı,  insan  Psikolojisini anlamak açısından kayda değer. Çekingen, hassas içedönük , çok kitap okuyan, şiirler, öyküler yazan, "Çalıkuşu "  tutkunu bir genç kız ilk yıllarda Rehberlik Merkezinde biraz hayal kırıklığı yaşar. Bu yararlı merkez bir sürgün yeri gibidir. Değişen iktidarlara göre farklı görüş ve düşüncedeki kişilerin bir araya toplandığı bir çalışma yeri.

O yıllarda fakültelerde göstermelik değil,  "Gerçekten  Seçmeli" dallar vardır. O genç kız da esas ana bölüm Pedagoji ( Rehberlik ve Psikolojik Danışma) iken yan dallar Umumi Psikoloji, Tecrübi Psikoloji ve Çapa Tıp Fakültesi'nden Psikiyatri seçer. Pedagojide disiplin ve otoritesi ile tanınan Prof. Dr. Refia Şemin, Umumi Psikolojide Sabri Esat Siyavuşgil, Tecrübi Psikolojide Doçent Dr. Sabri Özbaydar engin bilgileri ve davranışları ile ağırlığı olan hocalardır. Psikiyatri bölümünde, hastaları bizzat  tanıyarak, uygulamalı dersler ve konular Özcan Köknel  gibi çok değerli öğretim üyeleri tarafından verilir. 

Öğrenciler arasında, Öğretmen de olabilmek için  Pedagoji Bölümünden formasyon alan her bölümden öğretmen adayı öğrenciler vardır. Dünyaca ünlü tiyatro sanatçımız Genco Erkal'ın, İstanbul Edebiyat Fakültesi Psikoloji Bölümü mezunu olduğunu belki çok kişi bilmez.  O yılların güzellik kraliçelerini de aynı amfilerde görebilirsiniz. Magazin basını henüz bugünkü kadar etkili değildir. Işıltılı bir parlaklık değil, sadelik ve doğallık ön plandadır. Görüntüden çok içerik ve öz önemlidir.  

Pedagoji Bölümünde: İstanbul İlkokul ve Liselerinde Öğrenci Tanıma Teknikleri uygulanır,  seminerlerde inceleme sonuçları aktarılır. Uygulamalı bir anaokulu vardır. Yıl sonunda 4 yılda işlenen konuların tümünden sınava girilir ve Mezuniyet Tezi hazırlanırdı. Stanford Binet Zekâ Testinin Türkiye'de standardizasyon uygulaması o yıl Edebiyat Fakültesi Pedagoji Bölümü (Rehberlik ve Psikolojik Danışmanlık) öğrencileri tarafından yapılmıştı. Edebiyat Fakültesi'ne yakın iki büyük Lisemizde 8stanbul Erkek Lisesi ve Pertevniyal Lisesi) 13 yaşındaki  100 ergene zekâ testi uygulamak Pedagoji Bölümü öğretmen adayına  çok farklı kazanımlar sağlamıştır.

O yıllarda Türkiye'de büyük kentlerde Psikoloji Bölümü bulunan fakültelerin sayısı bir elin parmaklarını geçmezdi. Günümüzde 46 ilimizde bulunan Psikoloji Bölümü sayısı 127'ye ulaşmıştır. Acaba toplumun değerleri değiştikçe ihtiyaçları ve beklentileri de değişmekte midir? Sayılar çoğaldıkça okulların kalitesi ve mezunların yeterliliği neden düşmektedir? 

Son yıllarda çocuklarda hiperaktif davranışlar artarken genç yetişkinlerde depresyon, umutsuzluk, ve gelecek kaygısının arttığı görülüyor. Yaş arttıkça yetişkinlerde tahammülsüzlük, sinirlilik, öfke ve yılgınlık, bıkkınlık gözlenmekte. İnsanın yalnızlığı ve çaresizliği giderek artmaktadır. 

Psikolojiyi, Psikolojik  Danışmayı ilgilendiren ne çok konu vardır. Çocuk Psikolojisi, Ergen Psikolojisi, Gençlik Psikolojisi, Yaşlılık Psikolojisi... İnsan yaşamını konu aldığınızda incelenmesi, vurgulanması gereken başka konular da var. Azınlıkların,  emeklilerin, kadınların, erkeklerin, engellilerin, çalışanların, öteki sayılanların ya da göçmenlerin psikolojileri... 

Belirli günler, haftalar düzenliyor, gösterişli-görkemli kutlamalar yapıyoruz ama öze inemedikten sonra, empati kurmayı, dinlemeyi, anlamayı bilemedikten sonra boşlukları kolay kolay dolduramıyoruz. İNSAN canlı bir organizma, yap-boz değil ki... Suskun, acımasız, çıkarcı, bencil, sevgisiz insanların giderek çoğaldığı toplumlar birkaç yılda oluşmuyor elbette. 

Kullanılan renkler, beden dili, gözler, eller, sözler, beğeniler, kaynağı psikolojik olan bedensel hastalıklar, çocukların çizdikleri resimler, evcilik oyunları, öykü tamamlamalar,  yetişkinlerin sanatsal yaklaşımları,  çizimleri, el yazıları, duyarlı oldukları konular, karşı çıkışları, korkuları, hayalleri, beklentileri, farkındalıkları... Çözülmeyi, anlaşılmayı bekleyen ne çok şey var.

Psikoloji , yükselen değerler arasında üst sıraları alırken, bireyler uyumsuz davranışlara yönelirken  kişisel gelişim kitaplarının, kursların, dizi ve filmlerin  çoğalması doğaldır. Ancak acaba İNSANI konu alan bu kişi, kurum ve kuruluşlarla ilgili olarak yeterli denetim yapılmakta mıdır? Bu konuda bir yasa var mıdır? 

Psikolojik yaklaşımlarda genel ilke ve etik kurallar uygulanmakta mıdır? Uygulayıcılar  yeterli midir,  kişilere zarar vermeden, sorumluluklarının bilincinde olarak , dürüst ve insan haklarına saygılı mıdırlar...? 

Soru sormaktan, sorunları araştırmaktan, tarafsız-dürüst ve gerçekçi çözümler aramaktan uzak kaldığımız sürece bireysel ya da toplumsal fırtınalar azalmayacak. İklim değişiklikleri sadece doğayı değil tüm insanları, canlıları etkileyecektir.. Zamanında yeterli önlemler alınmadıkça, İnsan da çoğu  zaman çaresiz ve umutsuz kalabilecek, koskocaman evrende kendini yapayalnız ve tek başına hissedecektir.

Makbule Abalı -Eğitimci

Not: Bu yazı, 2024 yılı Temmuz Ayında, BCP (Blogları Canlandırma Projesi )  ile ilgili olarak "Psikoloji"  konusu seçilerek yazılmıştır. M.A  










Ağustos 14, 2025

Hayat Devam Ederken Günlük Gözlemler (1 )

                                                                 


Bu günden itibaren hava sıcaklıkları düşecekmiş. İçimizi ferahlatan haberler duymak ne iyi oluyor. Kadınların erkeklerden daha duyarlı ve hassas oldukları, inceliklerden hoşlandıkları, anne olmasalar da çoğu zaman "Anne" gibi davrandıkları , koruyucu ve kollayıcı oldukları bilimsel olarak kanıtlanmış.

Önemli olan, kadın ya da erkek olmak değil elbette. İNSAN olmak. yaşadığının , varlığının farkında olabilmek, anlamaya çalışmak, dinlemek, algılamada seçici olabilmek, bizden başka canlıların da evrende bir yeri olduğuna inanmak, kabullenmek. 

Bazı arkadaşlarıma imreniyorum.(Kıskanma adetim yoktur.) Günün tortusunu ya da üç güzel şeyi, bazen kısa mektuplarla, anılarla, gezi izlenimleriyle, insan tasvirleriyle, çiçekler, ağaçlar, bitkiler hakkında bilgiler aktararak, bazen  rüyalarla, arkadaş toplantılarından özetlerle; ama hep maviliklerde gezinerek , zihnimizde güzel izler ve yansımalar bırakarak... 

Ne güzel, içten, yazılar yazıyorlar, fotoğraflar seriliyorlar. İnanın, hayranlık duyuyorum. Dünyanın her köşesinden sanat eseri, harika sesler, görüntüler, çekimler de o mükemmel paylaşımlara eşlik ediyor. Haksızlık etmemen lâzım diyorum kendime; Onlar yeni yüzyılın özelliklerini bilen , teknolojiyi ustaca kullanan. uyumlu, duyarlı, dijital ortamla. sosyal medya ile dost insanlar... Eskilerin deyişiyle: "Senin daha 10 fırın ekmek yemen lâzım." Çıraklıktan ustalığa geçmek kolay değil. Uzun-ince bir yol...

Kısa mektup, kısa mesaj, not, yorum ya da yazı yazmaya alışamamış bir nesildenim ben de. X, Y. Z kuşaklarında da  "Halden Anlayanlar" var iyi ki. Konuşma azalınca yazı daha da öne çıkıyor sanırım. "sanırım" deyişi de; "Bu konuda yeterli bilgi sahibi değilim, bağışlayın." anlamında. (Ya da ben o anlamda kullanıyorum. Çocuklardan ve gençlerden öğreneceğimiz çok şey olduğunu her zaman söylerim. Tanıyanlar bilir! 

Bugün sabahtan beri çok iş yaptım, yapmaya çalıştım. Düzenli olmaya alışan insanlar yaş alınca (ağır çekimde yaşarken) işlerini istedikleri gibi düzenli sürdüremeseler de olanla yetiniyorlar- sadece kendim için yaşamaya halâ alışamasam da- vicdani rahatlık çok önemli... 

Saatler, dakikalar, saniyeler ve tabii ki günler inanılmaz bir hızla  geçiyor.  Dün sabah çok erken saatte- (yardıma hazır, merhametli ve iyi niyetli bir dostla)- eşimin gözünde Sarı Nokta tedavisi ile ilgili olarak Retina kontrolü için yaklaşık evimizden 1 saat uzaklıktaki bir Devlet Kurumuna gitmiştik.

Orada her zamanki gibi. harika, işine gönül vermiş, Hipokrat Yeminine sadık kalmış, başlangıçtan bu yana güzel değişimler yaşayan uzman bir ekiple günümüz-içimiz aydınlandı. Eksikler bilinip, önlemler alınırsa her şey kısa zamanda düzeliyor sanırım. "İyi İnsanlar" hepimize iyi geliyor. Çoğalmalarını diliyoruz.

Bugün hastalıklardan söz etmeyeceğim. Kimseyi endişelendirmeye hakkım olmadığını düşünüyorum. Kısa bir yazı yazmaya niyet etmişken ne kadar uzattığımı fark ettim. Bağışlayın Dostlar. Günün yarısını bitirmişiz bile. Saat 11.50 . Bahçedeki çiçekleri, ağaç ve sebzeleri de düşünmek gerek. Haliyle kısıtlı gelen suyumuz sabah akmıyordu.

Bu günlük gözlemler bitmeden zaman bitti. Sabah aceleyle kahvaltıyı hazırlarken elimi de yakmıştım. Hemen buza bastırsam da acısı geçmedi. Canım yanıyor. Oysa dikkatsiz olmadığımı sanırdım. Suç bizde mi yoksa yaşta mı, ısıtıcının zamanını doldurmasında mı...? 

Yazımı noktalamak zorundayım. Ertesi güne sarkan günlüğe tarih ya da küçük bir not düşülmeli diye öğrenmiştik yıllar önce. Öğretmenlerimiz öyle güzel insanlardı ki; Öğrettikleri bilgiler halâ kalıcı. Sonsuz minnet ve teşekkürle anıyorum her zaman. Rahatsız etmeyelim diye yeterince arayamadık bile. Her zaman saygıyla-minnetle-rahmetle anıyorum... 

Makbule ABALI-Eğitimci

 14. 08.2025 İzmir-Urla 





Temmuz 23, 2025

Yüreğimizde İz Bırakanlar...



Yaklaşık 15 yıldır Blogda yazıyorum. Hayatın içinden; Günlük, deneme, anı, şiir, öykü türünde, hevesli bir amatör gibi yazmaya çalıştım. Edebiyat ya da Türkçe Öğretmeni değilim. Ama okulda en çok sevdiğim, ilgi ile izlediğim üç temel dersten biri her zaman edebiyat olmuştur. Adana Kız Lisesi'nde çok değerli bir Edebiyat öğretmenimiz vardı. Halide Hocam... Notunun kıt olduğu söylenirdi. Belki o yüzden edebiyat ve kompozisyon derslerinde yüksek not almak , benim için mutluluk kaynağı olurdu. 

Okullarda öğrenciler genellikle öğretmenlerini takma adlarla adlandırırlar. Müdür yardımcısı olan, aynı zamanda Felsefe, Mantık, Sosyoloji derslerimize giren Halide Öğretmen sarışındı, Edebiyat Öğretmenimiz Halide Hanımın saçları siyahtı. Sanırım o yüzden, lise öğrencileri öğretmenlerimizden söz ederken "Sarı" ve "Kara" lakaplarını da eklerlerdi. 

Yazarken bile içim acıdı. Ben hiçbir zaman o lâkabı kullanmadım, kullanamadım. Çok sevdiğim Edebiyat Öğretmenime kıyamadım. Sınıfta her zaman disiplinliydi, tembelliğe karşıydı, dersini örnekler vererek, sade-yalın bir anlatımla çok güzel işlerdi. Adildi, sınıfta kimseyi aşağılamazdı, hoşgörülüydü. Ama sınırları vardı, bilirdik. Yüreğinde insan sevgisi, bağışlayıcı bir anne tavrıyla belleğimde iz bırakmış, o ak yürekli , idealist öğretmenimi hiç unutmadım. 

"İyi insanlarla karşılaşmayı, onlardan yararlı- güzel şeyler öğrenmeyi" çok önemsiyorum. Varlıklarıyla çevrelerine ışık yayanlar, davranışları ve uygulamalarıyla her zaman örnek olanlar; Ne olur azalmasın, daha çok olsunlar. Farkındalığımız ve duyarlılığımızla onlara ulaşalım, "İyi ki varsınız." diyebilelim.

Kaybettiğimiz o değerli-güzel insanları saygı ve rahmetle, halen hayatta olanları sonsuz minnet ve teşekkürlerimizle  anıyoruz Çok uzaklarda ya da yakınlarımızda olup da farkında olamadıklarımız, yeterince tanıyamadıklarımız  bağışlasınlar lütfen...

Makbule ABALI -Eğitimci 

24. 07. 2025 İzmir-Urla

Temmuz 08, 2025

YAZMAK-OKUMAK-ANLAMAK-ALGILAMAK

 Yazmak deyince aklıma önce ilkokul Öğretmenim Celal Sahir Muter gelir. Adana Tepebağ Mahallesi'nde Namık Kemal İlkokulu binası halâ sağlam olarak yerinde durur mu acaba? Depremlere dayanmış mıdır? Kimlerin anılarına tanıklık etmiştir?

Başlangıçta, İlkokul  öğretmenimin erkek olmasına hem üzülmüş, hem şaşırmıştım. O yıllarda kaç yaşlarındaydı bilmiyorum ama yaşlı görünmüştü gözüme. Çocukluk elbette. Derinlemesine tanımadan, kişilik özelliklerini bilmeden, kimdir-nasıldır-neden öyledir demeden yüzeysel olarak; sadece dış görünümüyle, değer biçersek,  anlamadan yetersiz bir algılama olabiliyor. 

İlkokul beşinci sınıfta, yakınlarında hiç ev olmayan yeni evimize taşınınca okulum da, öğretmenim de, arkadaşlarım da değişti. Celalettin Seyhan  İlkokulu 5. sınıfta Melâhat Öğretmenimden mezuniyet diplomamı aldım.

İlk öğretmenim Şair Celal Sahir Muter.  O zamanki kara tahtalara inci gibi yazılar yazar, okur-okuturdu. Sanal ortamda adı sanı duyulmadığından mıdır bilmem, hiçbir yerde adına rastlamadım. Okumayı-yazmayı-anlamayı-algılamayı O'ndan öğrendik. Tahtaya uzun çizgiler çizer, her harfin hakkını vererek yazar, okur, okuturdu.

Upuzun bir ipi beyaz tebeşir tozuna bulayıp, iki kişi uçlardan tutarak tahtaya tıklatınca dümdüz beyaz bir çizgi oluşurdu. Özenli, zahmetli, incelikli ve zor. Diğer sınıflardaki gibi kırmızı kurdele almak için değil, öğretmenimizin yüzündeki mutlu tebessümü, bakışlarındaki ışıltıyı görmek için çabalardık. Verilen ev ödevleri her gün mutlaka kontrol edilirdi. Vicdani ve insani denetim o yaşlarda sınanırdı.

Beğenilmek için değil, iyi insan, iyi arkadaş, iyi yurttaş olmaktı amacımız. "Hatalı davranışlarınız olabilir, ancak kasıtlı yanlışlar yapmayın, sorun, anlayın, araştırın, bilgiyi özümseyin." deyişlerini hiç unutmadım. Günümüzde karşılaştığım; "Kalite kontrolü, standartlara uygunluk, danışmanlık, müşteri memnuniyeti, yasalar çerçevesinde, uzman, liyakat, asil-vekil, olağan-olağan dışı... vb. sözcükleri yazıyoruz, okuyoruz. Acaba anlamlarını doğru anlıyor ve algılayabiliyor muyuz ? 

Bazen düşünüyorum; Şarkı-türkü sözlerinin alt yazılı kelime  anlamlarındaki yanlışları görse, kısacık-anlaşılmayan yazıları, imzasız mektupları mesajları  okusa, kaynaksız-uydurma anlatımları dinlese. değerli öğretmenim ne derdi, nasıl yorumlardı acaba...? Kaybettiğimiz tüm değerli insanlarımızı saygıyla, rahmetle anıyorum.

Makbule ABALI -Eğitimci

8. 07. 2025 İzmir-Urla 

                                                                      








Haziran 16, 2025

SINANMAK...



Sınavlar yaşamın her aşamasında var: O yüzden mi "sınav" denince içimiz titriyor,  kaygılanıyoruz; Yeni bir okula başlama, yeni bir iş, yeni bir hayat, bir yer değişimi, ana- baba olma, yeni bir yaşam kurma... Hepsi bir sınav ya da sınanma değil midir, hayatı boyunca kim sınanmamıştır ki...

Eğitim-Öğretim alanındaki sınavlar, öğrenci ya da adaylar açısından ayrı bir önem taşıyor. Yılların birikimini, emeğini, çabanızı, yeteneğinizi, heyecanınızı, özgüveninizi, birkaç saat içinde test ediyor, kendinizi değerlendiriyorsunuz.

 Geçmişte ÖSYM'nin düzenlediği sınavlar-zaman zaman bazı hatalar yaşansa da-iyi bir ölçme aracı sayılırdı. Günümüzde sınav sonuçlarıyla yalnız öğrenciler, okullar, öğretmenler, yöneticiler değil, aynı zamanda MEB, YÖK, ÖSYM' de sınanıyor. Sınav sonuçlarında yaşanan karmaşa ve düzensizlikler; adaylarda eşitlik ya da adalet anlayışını zedelemez mi, gelecek kuşaklarda bilime, kurumlara güvensizlik yaratmaz mı...?

  Öğrenci Seçme ve Yerleştirme Merkezi (ÖSYM) Başkanı Profesör Dr. Ünal Yarımağan'ın açıklamasına göre, Kamu Personeli Seçme Sınavındaki iddialar araştırılıyor: Bu yıla kadar Eğitim Bilimleri Testindeki 120 sorunun tamamını yapan yokken, bu yıl 350 kişi var, bu kişilerden bazıları geçen yıl aynı testten hiç puan almamışlar, tam puan alanlardan bazıları da evli çiftler. Bir yılda böylesi bir "başarı" istatistikçileri de şaşırtabilir.

  Her sonuç insanı düşüncelere yöneltiyor:
  
 Sınav sonuçlarında en üst sıraları paylaşanlar, meslek yaşamlarında da "en iyiler" arasında olabilir mi?

 "Güvenmek ve inanmak" konulu objektif, önyargısız, bilimsel bir sınav yapılsa; çocukların ana-babalarına, öğrencilerin öğretmenlerine, öğretmenlerin yöneticilerine, yöneticilerin kurumlara yönelik test sonuçları nasıl olurdu? 

Olumlu ya da olumsuz örnekler, bireyin "iyi insan olma" çabasını ne kadar etkiler?

Yenilgi, düş kırıklığı, öfke, sinirlilik, isyan duyguları, içsel duygu patlamaları, ruhsal fırtınalar, kişinin akıl ve ruh sağlığını, bedensel, psikolojik ve sosyal dengesini ne ölçüde bozar?

Çok çaba harcayıp başarısız sayılmak, haklı iken haksız konuma düşmek, aynı durumda "farklı" uygulamalarla karşılaşmak, çok yol aldığını düşünürken "arpa boyu" yol gitmiş sayılmak, değişen değerlerle "kabul görmek" insanı nasıl değiştirir, "yaraları" kimler, nasıl onarabilir?
 
Sınav düzenleyici kurumlar veya yetkili birimler de zaman zaman kendilerini "sınamak-değerlendirmek" isterler mi acaba? Örneğin bir SDS(Sorumluluk Değerlendirme Sınavı) olsaydı sonuçlar kimleri sevindirir, kimleri üzer, kimleri şaşırtırdı? 
   
 Duygusal zekâmız sınanmadığı ya da ölçülmediği için mi, toplum olarak çabuk sinirlenip öfkeleniyor, birbirimizi incitip hırpalıyor ve sonuçta hataları düzeltemeden gene yanlışlara düşüyoruz?
 
 Önce kendimizi sınayıp değerlendirmekle başlıyor her şey...

Makbule Abalı-Eğitimci 
Mersin-21.08 2010

                                               
 Güncelleme Notu: Hayatımızın her döneminde- farklı alanlarda- sınavlar var. Haziran Ayı genellikle sınavların uygulandığı bir ay olarak bilinir. 


Emek ve çaba harcayarak "Fark yaratan" herkes, hak ettiği yerde olsun. 
Başarı dileklerimizle. 

Makbule ABALI-16. 06.2025 
   

Mart 21, 2025

Bir Eğitimcinin Not Defterinden (2)

 


"Bir Eğitimcinin Not Defterinden" başlıklı yazımı bir gün önce tamamlayıp yayınlayamayınca, 2. bölümle devam etmeye karar vermiştim. İyi ki öyle olmuş. Hayatta da mutlulukla mutsuzluk her an yer değiştirmez mi? Sabah, yeni başlayan günün erken saatlerinde takvim yaprağını kopardığımda güneş  ışığı adeta içime yansıdı. Günlerin akışında düşünememişiz. 

 Takvim yaprağının ön yüzünde, ( NEVRUZ: İlk baharın birinci günü kutlu olsun.) yazıyor, arka yüzünde de: Her yıl güneşin Koç burcuna girip, gecenin gündüze eşit olduğu an Nevruz'a girilir. Nevruz "Yeni Gün" demektir ve her şeyin yeni bir bahar gibi tazelendiği bir başlangıç  olduğuna inanılıp, Karadeniz havzası, Balkanlar, Kafkasya, Batı ve Orta Asya gibi birçok yerde üç bin yılı aşkın bir zamandır kutlanır." yazıyordu. 

İlkbahar herkese sağlık, huzur ve mutluluk getirsin. 
21 Mart aynı zamanda Hz. Ali'nin ve Âşık Veysel'in vefat ettikleri gün. 

Her kademedeki öğrencilere, çocuk ve gençlere Rehberlik yaparken; Kendilerini-özellik ve yeteneklerini iyi tanımayı, hayat amaçlarını doğru belirlemeyi, planlı ve düzenli çalışıp, başarı ve başarısızlıklarının nedenlerine inerek,  sormayı, sorgulamayı, gerektiğinde çözüm yolları aramayı ve ihtiyaç duyduklarında ilgililere danışmayı önermişizdir. 

Gençler ve çocuklar  öğütten-nasihatten değil, kendilerini anlayıp dinleyen kişilerle sakin ve huzurlu ortamlarda olmayı istiyorlar. Kuralsız bir hoşgörüden çok sınırları belirlenmiş bir otorite ya da disiplin anlayışı onlara daha ılımlı geliyor. Gelecek endişeleri varsa güven kaybına uğramışlarsa haksız yere aşağılanıp hakarete uğramışlarsa kayıplar da çoğalıyor. 

Yaralanmış veya hasara uğramış bireyde her duygu veya davranış (Sevgi, güven, adalet, kayırma, haksızlık, kin, öfke. korku, kaygı, endişe...) silinmez travmalara yol açıp zamanla patlamalara neden olabiliyor. Her tepkinin elbet bir uyaranı, ana kaynağı vardır.  

Bir toplumda ya da bir kurumda, iş yerinde, okulda, sınıfta çalışması, çabasıyla, uygun davranışlarıyla, nitelikli özellikleriyle fark yaratmak ne kadar önemlidir. O fark,  fark edilmezse, hiçbir takdir ya da övgü ile değerlendirilmemişse, kişi vicdanen ne kadar haklı olsa da içindeki ses isyan edebilir.

Rehber Öğretmen veya Eğitim Fakültesinde öğretim görevlisi olarak çalıştığım yıllarda; Geleceğe yatırım yapmak isteyen her bireye çeşitli seçenekleri sunabilmek, doğru ve tarafsız bilimse bilgi aktarmak, o yüzden yasa ve yönetmelikleri etraflıca takip etmek-izlemek gerekirdi. 

Yatay ve Dikey geçişler, kaliteli hayat garantisi isteyenler ve nitelikli eğitimden yana olanlar için çok uygun bir seçim olabilirdi. İki yıllık bir bölümden başka bir ildeki gene  iki yıllık bir bölüme geçiş ile dört yıllık bir bölümden başka bir ildeki dört yıllık bir bölüme geçiş  "Yatay Geçiş olarak adlandırılırdı.  "Dikey Geçiş " ise; iki yıllık bir bölümden dört yıllığa geçiş idi.

Kurallar belliydi: Not ortalamasını yüksek tutmak, disiplin cezası almamış olmak, seçilecek bölüm ve üniversitenin açıklayacağı şartlara sahip olmak. Her bölüm o yıl  seçilecek öğrenci sayısını açıklardı. Bazen üç kişi, bazen beş kişi. Çok kolay değildi, hakkeden kazanırdı. İsteklilerin not ortalaması en yüksekten düşüğe sıralanır, ilan edilen sayıda öğrenci alınırdı. Bilimselliğini kanıtlamış üniversitelerde yanlışlık veya usulsüzlük mümkün değildi. 

Eğitim-Öğretim konusunda işinize özen gösterdinizse farkında olarak ya da olmayarak yapılan her yanlış içinizi acıtıyor. Gerçek doğrulardan yana iseniz, çok yönlü ve tarafsız düşünüyorsanız hak-adalet yol göstericimiz olsun, güven tazelensin. (Ta yürekten, gönülden istiyor ve tüm içtenliğim ile uzun zamanlı güzel, yararlı,  iyi dileklerde bulunuyorum.)

Çocuklar ve gençler için; Planlı-verimli çalışmak, amaç belirlemek, gerçekleşmesi için uzun zamanlı  planlar yapmak, önemsenmezse, her alanda ( Bilimde, edebiyatta, sanatta, sporda)  dünya sıralamalarında) ülkemizi nasıl kanıtlarız. büyük hayal kırıklıklarını nasıl önleriz...? 

Makbule Abalı- Eğitimci
21 Mart 2025 İzmir-Urla 




  







Bir Eğitimcinin Not Defterinden (1)

 


Mesleğinizi severek seçtiyseniz yıllar boyu istekle, inandığınız değerler doğrultusunda benimseyerek  sürdürüyorsunuz. Çalıştığınız alan Eğitim-Öğretim ise sorumluluğunuz bir kat daha artmıştır. 

Bir ülkenin geleceğinde görev alacak çocuk ve gençler geleceğin yetişkinleri olarak ilerleyecekleri  uzun yola hazırlıklı ve donanımlı çıkmak zorundadırlar. Her çocuk ayrı bir dünya olduğu gibi, kişilik özellikleri, davranışları ve beklentileri çok farklı öğretmenler de şans ya da şanssızlık sayılabilir.

Yıllar öncesini düşündüğümüzde; gelecekle ilgili hatalar, yanlış alınmış kararlar, uygulamalar, örnekler bugünkü yolumuzu belirlemede çok yardımcı olabiliyor. Akıl- mantık ve duygu çerçevesinde alınan kararlar, konuşarak-görüşerek-uzlaşarak planlandığında çalışmalar da çok daha yaralı ve sağlıklı ilerleyebiliyor. 

Öğrencilerine her zaman bir konuyu yeterince anlayıp değerlendirebilmeleri için soru sormayı, danışmayı, fikir alışverişi yapmayı öneren bir öğretmenin kendisi de iyi örnek olmak zorundadır. O bir rol-modeldir. 

İstanbul-Çemberlitaş Yüksek Öğretim Kız Öğrenci Yurdu'nun 8 kişilik odalarında, yurdun dört köşesinden hatta yurt dışından gelen arkadaşlarla yıllar geçirdim. Teyzemler ve bir amcam  İstanbul'da idi, hafta sonları onlara giderdim. 

Uygulama tezim; Stanford Binet Zekâ Testinin Türkiye'de Uyarlanması amacı ile 13 yaş çocuklarına uygulanması idi. Pertevniyal ve İstanbul Erkek Lisesi'nde 100 gencimize uyguladım. Çok zeki öğrenciler vardı. Ne oldular, nerelerdeler hep merak ederim. Umarım hak ettikleri yerlere ulaşmışlardır. Hayat amaçlarını belirlemiş, ne istediğini bilen öğrenciler, diğerleri arasında fark yaratmış öğrenciler , çok parlak başarılara da imza atıyorlar. 

Mezuniyet sonrası isteğimle Adana Rehberlik ve Araştırma Merkezi'ne Uzman Rehber olarak atandım. O yıllarda 2/3 kararname ile liselere psikoloji, felsefe, mantık ve sosyoloji  derslerine haftada 8 saat öğretmen olarak gidiyorduk. Adana Karşıyaka Lisesi, Paksoy Kız Lisesi, Adana Erkek Lisesi çok severek derse gittiğim okullar oldu.

Yazımı dün yayınlamak isterken, sağlık sorunları, dopdolu bir günün yorgunluğu,  doktora, eczaneye, ev işlerine, alışverişe yetişme çabaları beni engelledi. 7+15+35+21 yılın hikâyesini anlatmak kolay değil, bağışlayın. 

Mesleğinize- işinize gönül vermişseniz sağlığınız elverdiğince "Hayat Boyu Eğitim Gönüllüsü" olarak yaşamınızı sürdürüyorsunuz. Bu yazıyı  tamamlayamamak sonra çok içime batar. Kendimi tanıyorum. Videoları bile seçerek yerleştirmiştim. Aynı başlıkla hemen ikinci bir yazı yazabilmek için güç toparlamaya çalışacağım.

Sağlıklı-huzurlu-insancıl-aydınlık-barışçıl bir dünyada yaşama özlemiyle. 

Makbule Abalı-Eğitimci

20. 03. 2025 İzmir-Urla


 








Ocak 26, 2025

NASIL BİR TATİL...?



Tatil deyince ne düşünürsünüz dediğimizde; yaşa, cinsiyete, ekonomik ve yöresel konuma göre cevap değişir elbette. Tatiller sevilir genellikle. Bir günlük "kar tatili" verildiğinde bile çocukların gözleri nasıl parlar. Okulu sevmemekten değil, 1 veya 2 günlük dinlenme molalarının beyinlerde yarattığı olumlu izlenimdendir. Türkiye gibi uzun tatiller ülkesinde dahi,  tatiller sabırsızlıkla beklenir.

Tatillerde bile para kazanmak amacıyla çalışan çocukları nasıl unuturuz. Hayatında hiç tatil yapamayan bu çocuklar, aldıkları eğitim yeterli değilse;  gelecekte de rahatlatıcı- dinlendirici bir tatil imkanı bulamayabilirler.

Her tatil döneminin başlangıcında uzmanlar tatilin nasıl değerlendirileceği hakkında açıklamalar yaparlar. Çocuklar veya anne- babalar uyar-uymaz, bilinmez. Her çocuğun yaşına, düzeyine, ekonomik durumuna göre yapılacak etkinlikler farklı olabilir.

İlk defa bu yıl Milli Eğitim Bakanlığı'nca yarıyıl tatilinde ilköğretim çağındaki çocuklara hiç ödev verilmemesi istendi. Doğru-yanlış tartışılır elbette. Hiç vermemek mi, bilgileri pekiştirmek için uygun zamanlarda küçük tekrarlar yapmak, yormadan eksiklerini tamamlamak mı?  Bazı öğretmenler eskiden nasıl da yorucu ödevler verirlerdi. Örneğin 100 problemi yazarak çözmek gibi. 98 tane yapıp yorgunluktan bitap düşen, ağlayan  çocuklar hatırlarım.

Tatiller; ders kitapları dışında kitapları da okumak için ne güzel ve uygun zamanlar içerir. Bilgisayarlar, tabletler kitapların yerini almaya çalışsa da henüz tam dolduramadı. Televizyon tiryakiliğinin bile  uygun program seçilemezse olumsuzlukları var. Haber programlarında olumsuz  haberlerin yanında bazen güzel haberler nasıl da insanın içini açıyor, yüzünü güldürüyor. 

Ergani İlçe Halk Kütüphanesi  açıklamasına göre, iki kardeşten  Kaya Keleş bir yılda 450 kitap okumuş, kız kardeşi de bir yılda 350 kitap okuyarak, Kütüphane yönetiminden ödül kazanmışlar. 

Tatillerde; zeka oyunları, kelime oyunları, dama, satranç   öğrenilebilir. Spor etkinlikleri düzenlenebilir. Bir zamanlar tek harf belirleyerek iki kişi veya iki grup halinde "Dağ-nehir- şehir-bitki-hayvan adları bulma oyunu" oynardık. Tatillerde olanaklar elverdiğince; tiyatroya, müzelere gidilebilir, eğitsel drama çalışmaları düzenlenebilir. Çocuklar ve gençler yaş dönemlerine göre günlük tutabilir, anı-şiir-öykü yazma  denemelerine girişebilirler.

Yazın il dışında rastladığım, anne-babalarının kontrolünden uzak, bilgisayar odasında 4-5 arkadaş birlikte oyun oynayan çocukları nasıl unuturum. Bir süre izledikten sonra sormuştum: "şimdi bu oyunu kim kazanacak acaba iyiler mi, kötüler mi?" İçlerinden en büyük olanı yanıtlamıştı: "Kötüler tabii ki, çünkü onlar daha güçlü." Bu tür bilgisayar oyunlarında ne yazık, çocuklar da daha güçlü, daha hırslı, daha vahşi olandan yana. Yani kötüden yana olmayı istiyor. Çünkü iyiler, nazik, yumuşak, zarar vermeyen tipler.

Bu yıl ilk defa bir dönem boyunca eğitim-öğretim olanaklarından yararlanamadığı için tatilde "telafi dersi" yapacak olan çocuklar da var. Güneydoğu'da olaylar nedeniyle zorunlu olarak okula gidemeyen 100.000 çocuk belirlenmiş. "Telafi dersi" görmek isteyen 1559 öğrenci Silopi'den, Şırnak'tan Batman'a götürülecek. 15 gün orada barınarak "hızlandırılmış eğitim" görecekler.

Dünyada ve tabii ki ülkemizde tüm çocuklar; Çağdaş, bilimsel, demokratik, barışçıl, yeteneklerinin dikkate alındığı,  sağlıklı bir eğitim-öğretim ortamını, gelecekte daha güzel bir dünyayı hak ediyorlar. Onlara haksızlık etmemek gerek... 

Makbule Abalı-Eğitimci 
27 Ocak 2016
 
Güncelleştirme: 26 Ocak 2025


Fotoğraf- Mersin- Mezitli Sahili-
Yıllar önce; amatörce cep telefonuyla çektiğim bu değerli eseri yapan sanatçının adını yazamadım. Bağışlasın, iletişim sağlanabilirse, sevinerek not eklerim. Yüreğinize- emeğinize sağlık. 


                            Edip Akbayram- Çocuklar- Dün ve Bugün
                            Değerli Sanatçımıza acil şifalar  dileyerek...

Kasım 24, 2024

SİZ ÖĞRETMEN OLSAYDINIZ...(Ağaç Ev Sohbetleri-107)

 


Ağaç Ev Sohbetleri; her hafta bloglar arasında bir konu belirlenerek yapılan bir etkinlik. Özellikle iki arkadaşımızın bu konuda çok büyük emekleri var. Deeptone ve Kaplan Diary. Kendilerine yürekten teşekkürlerimizle.

Bu haftanın konusunu ben şöyle düşündüm: 1.5 yıllık bir Korona tatilinin ardından bugün  okullarda ziller yeniden çalıyor . Öğretmenlerle öğrenciler yüz yüze Eğitim-Öğretim  yapabilecekler. Konu şöyle:

Hayal bu ya, bugünlerde "ÖĞRETMEN" olsaydınız öğrencilerinize öncelikle hangi değerleri kazandırmak isterdiniz? Hangi öğretim kademesinde, hangi sınıflarda, hangi branşlarda öğretmenlik yapacağınıza lütfen siz karar verin. 

Ben anaokullarında öğretmenlik yapmadım. Rehberlik ve Araştırma Merkezlerinde her kademede çocuk ve gençlerle ilgilendim, zeka ve kişilik testleri uyguladım, sınıf öğretmenlerine seminerler uyguladım, Liselerde Rehber Öğretmenlik, Psikoloji ve Felsefe Öğretmenliği yaptım. Üniversitede Rehberlik Derslerine girdim. Ama hep düşünmüşümdür; Keşke ülkemizde  Okul öncesi Öğretmenliği  daha yaygınlaştırılsa idi bugünkü Eğitim Sistemimizin temeli daha sağlam olmaz mıydı?

Ben bir Anaokulu Öğretmeni olmak isterdim. Çocuklarda 0-7 yaşlar arası pek çok davranışın kazanıldığı yaşlar. Kişiliğin temeli bu yaşlarda atılıyor. Öncelikle çocukların okulu, öğretmeni sevmelerini önemserdim. Sonraki yıllara daha rahat bir geçişi sağlamaya çalışırdım. Zaman zaman  sınıf dışında, doğada etkinlikler düzenlerdim. Bir fidan ya da çiçek, sebze  dikmeye yönlendirirdim. Hayal gücüne önem verirdim. Oyunlarla, masallarla davranış kazandırmayı hedeflerdim. Resimlerle öyküleri canlandırmalarını isterdim. Belli sorumluluklar almalarını sağlayarak görevler verir, yeteneklerini sergilemelerini isterdim. 

En çok önem vereceğim  şeylerden biri, serbestçe düşüncelerini ifade edebilmelerine olanak tanımak olurdu. Neden, niçin sorularını sıkça sormalarını isterdim. Gerektiğinde öğretmen olarak beni de eleştirmelerini isterdim. Sınıf içi hakça ve adil seçimler yapmaya dikkat ederdim. Temel bir hak olarak oy kullanmayı öğrenirlerdi. Paylaşma, yardımlaşma, dayanışma gibi  davranışları uygun sözcüklerle vurgular, motive ederdim. Olumlu ve olumsuz davranışlarda ödül ve kınamayı kullanırdım, Ama bunlar özendirici ya da caydırıcı olmalıydı.  Dayağın, çok yüksek sesle azarlamanın, haksızlığın, kişiliği aşağılamanın, eğitimde cezalandırmanın en ağır yolu olduğuna inanıyorum. Ne ekersek onu biçiyoruz. 

Çocuklar sakin ve güler yüzlü bir  öğretmeni daha çabuk benimsiyorlar. Öğretmeni sevmek, okulu ve dersi sevmenin de  ilk adımı. Korku, baskı, ancak geçici bir disiplin sağlıyor.  Oysa sevgi kalıcıdır. Çok basit nezaket cümlelerini  günlük yaşamda oyun  içinde kullanmalarına dikkat ederdim: "Özür dilerim, affedersin, lütfen, iyi akşamlar, günaydın arkadaşım vb." Bir oyun ya da yarışma sonrası yenilenin, galip geleni kutlaması gerektiğini vurgulardım. Şiirlerle, şarkılarla, oyunlarla öğretmeye çalışırdım her şeyi... Alışkanlıklar kalıcıdır.

Atatürk'ü anlamak, sevmek, benimsemek o yaşlar için zor ve soyut bir konu, ama Atatürk Büstü  ıslanmasın diye şemsiye tutan çocuğu hatırlıyorum. Atatürk resmi baskılı  bluzu kirlendi diye hıçkırarak ağlayan kız çocuğu aklımdan çıkmıyor. Ellerinde bayraklarla şiirler, marşlar  söylemeye çalışan çocuklar... Bu çocuklar bu sevgiyi daha sonraki yaşlarda çok daha güçlü biçimde sürdürecekler elbette.

Eğer bir anaokulunda öğretmen olsaydım; yaratıcı  oyunlarla,  şarkı ve şiirlerle gelecekte iyi, dürüst ve güvenilir, dengeli, sevgi ve saygıyı yerinde-dozunda kullanabilen  bir insan olabilmenin temelini atmaya çalışırdım.

Makbule ABALI- Eğitimci

Mersin-2021


GEÇMİŞTEN BUGÜNE...

2024 GÜCELLEME NOTU: Başöğretmen Atatürk'ün izinde: 2024 Yılı Öğretmenler Günü'nü kutlamaya hazırlanıyoruz. Gönül isterdi ki; Eğitim-Öğretimde çağdaş uygarlık düzeyinde yükselen değerlerle, her yıl bir öncekinden daha başarılı sonuçlar elde edelim, her konuda toplum olarak daha üst sıralarda yerimizi alalım.

Acaba nerede hata yaptık? Günümüz yetişkinleri neden daha sinirli, öfkeli, kaygılı, tahammülsüz bireyler oldular. Sadece eğitimciler olarak değil; her yaşta, her uğraşta, her meslekte, her işte, her kademede kişiler olarak kendimizi sorgulamak zorundayız.

Cumhuriyetimiz 101 yaşında. Buruk kutlamalar değil, gelecek endişesi olmadan, umutla-güvenle-inançla, güzel ülkemize lâyık, birlik-beraberlik ve barış içinde, coşkulu kutlamalara ihtiyacımız var. 

"Eğitim Hayat Boyu  Devam Eder." düşüncesiyle:

ÖĞRETMENLER GÜNÜMÜZ- GÜNÜNÜZ KUTLU OLSUN.

Makbule Abalı-Eğitimci

İzmir-Urla 24 Kasım 2024



Ekim 08, 2024

EĞİTMEK-ÖĞRETMEK-ÖĞRENMEK; BİR ÖMÜR BOYU

 


Yaşadığımız her günün bir anlamı, bir başkalığı var hayatımızda. Hayatın hızlı akışı içinde günler bazen değer kaybına uğruyor ya da değişim sürecinde başkalaşıyor. 5 Ekim Dünya Öğretmenler Günü idi.  24 Kasım ülkemize özgü bir gün. Bir zamanlar daha coşkulu kutlanırdı. Yılların ardından coşkunun içine  biraz hüzün de karıştı.  Belki Eğitim- Öğretimde istediğimiz yerde olamayışın yarattığı bir hüzün bu. Ama öğrenmek ve öğretmek günlerle sınırlı değil ki.  Her an, her yeni gün farklı bir şey öğrenmek ve öğretmek için yeni bir fırsat değil mi ? 

Gençlik yıllarımda ilk okuduğum kitaplardan biri Reşat Nuri Güntekin'in Çalıkuşu romanı idi. Kitap hiç bitmesin istemiştim. Bir Anadolu kasabasında idealist bir öğretmen olmak , o yıllarda pek çok genç kızın hayali olmuştur. Sonradan çekilen dizinin senaryosunda romandaki hazzı alamadık. Belki seyircilerin beklentileri de zamanla değişiyor. O yıllarda pek çok kız çocuğun hayalini öğretmen olmak süslerken erkek çocuklar asker olmak isterlerdi. Sonraki yıllarda nasılsa  iki meslek de değer kaybına uğradı. Neyse zaman,  iade-i itibar gücünü kullandı. 

Bir dönem doktorluk ve mühendislik çok istenen meslekler olarak benimsendi. Ancak meslek seçiminde gençlerin yetenek ve yönelimlerine göre  ve tabii uzun zamanda ülke ihtiyaçlarına göre planlı çalışmalar, araştırmalar yapılamadığından  meslek kazandırmada ve uygulamada yetersiz kaldık. Bir dönem işletmeci, ekonomist olmak isteyenlerin sayısı çok arttı. Gençler kısa zamanda çok kazanmak, üst düzey yönetici olmak istiyorlardı. Bu dönem psikolog  ve hukukçu olmak isteyenler çoğalıyor.  Gençler değişen ihtiyaçlara göre uygun kararlar almayı biliyorlar. Gelecek kaygısıyla yurt dışına gitme isteklerinde de artış var. Ara eleman yetiştiren Meslek Yüksekokullarımızı istenen düzeyde daha yeterli hale getiremedik. Ustalık, kalfalık,  çıraklık birbirine karıştı. Belki  de o yüzden doğal afetlerde binalar, köprüler yıkıldı, yollar hasar gördü, doğa isyan etti. 

Eski diplomalar giderek küçüldü, fotoğraflar kaldırıldı, Hızlandırılmış Eğitim yılları da yaşandı. Okullarımızda Rehberlik esasına dayanan denetim sistemi kaldırıldı. Günümüz öğretmenleri vicdanıyla baş başa kendini denetlemek, geliştirmek durumunda. Keşke gerçekçi ve dürüst olarak sağlıklı işleyen bir ödül ve  değerlendirme sistemimiz  yeniden işlerlik kazansa.  Eğitim ve Öğretim Sistemimize uygun olarak Talim Terbiye Kurulları, Eğitim Şuraları, Parasız Yatılı Okullar, Hizmet içi Eğitim daha iyi planlamalarla sürdürülsün, içten dileklerimiz oldu. Yıllarca canla başla Eğitim- Öğretim alanında hizmet vermiş Emekli Öğretmenlerimiz onurlu duruşlarıyla şimdiki hayat koşullarına ayak uydurmaya çalışıyorlar.

Öğretmenlerimiz eğitim- öğretimde neyi, nasıl planlayacaklar,  öğrencilerinde bilgi, duygu, ve davranış tohumlarını  nasıl geliştirecekler, onları "İyi insan- iyi vatandaş" olarak nasıl eğitecekler, kimlerden yardım alacaklar,?  Okul kitapları, programlar, günlük, yıllık planlar, sınav sistemi,  disiplin kurulları, eğitsel çalışmalar, kütüphaneler, kaynak kişiler, kaynak kitaplar , okul kantinleri, öğrenci servisleri, her kademede barınma ve beslenme sorunları, artan özel okul fiyatları, KPSS 'de yeterli puanı alamayan veya kadrosuzluktan atanamayan bu yüzden içinde öğretmenlik aşkıyla çok düşük ücretlerle  çalışan öğretmenlerimiz için de umarız uygun çözümler üretilir. Günümüzde gelişmiş ülkelerin örnek aldığı Köy Enstitüleri yeni bir bakış açısıyla tekrar değerlendirilemez mi ?

Her meslekte işine gönül vermiş, çalışkan, dürüst, güvenilir insanlara , uygulayıcılara ihtiyaç var elbette. Bazı meslek alanlarında kayıplar, yıkımlar, zarar ziyan gün geliyor bir şekilde telafi edilebiliyor. Ancak hayalleri yok edilmiş çocukların, geleceği çalınmış gençlerin, yitirilmiş onur, ve güven duygularının, kişinin içinde yıllarca  kümelenmiş  kin, öfke, intikam çatışmalarının, geri gelmeyecek yılların telafisi çok çok zor. İşleyen beyinleri nasıl fark edemiyor, "Kalan sağlar bizimdir" mantığına sığınıyoruz kimi zaman. Karanlık dehlizlerde kaybolmuş, ruhu zedelenmiş ya da şiddet görerek okumaktan soğutulmuş çocukların  istatistiklerini hiç bilmiyoruz. Onlar için "Sağaltım kliniklerimiz " de yok. 

Mesleğini hakkıyla sürdürmek isteyen her kademedeki  idealist öğretmenlerin işleri gerçekten çok zor. Bazen bu çabalara yanlış anlaşılma, yanlış değerlendirilme kaygıları da eşlik ediyor. Kendilerini yalnız ve çaresiz hissedebiliyorlar.  İnsan olarak, birey olarak, sade vatandaş olarak kendimizi sorgulamamız gereken ne çok konu var. Okullarda veliler, anne babalar, deneyimli öğretmenler, yöneticiler olarak kaç öğretmene yardımcı olabildik, çalışmalarına katkıda bulunarak, destek olarak yüreklendirdik, takdir ve teşekkür duygularımızı ilettik?  Acaba kaç çocuk böylece kıl payı kurtuldu, kaç çocuk hayat boyu iyiliklere yöneldi, , değişmek, kendini yenilemek istedi?

 Adını bilmediğimiz, çalışmalarından haberdar olamadığımız, yararlı işlerle uğraşan, emek harcayan, övgüye  lâyık öyle güzel insanlar da var ki. Varlıklarından haberdar olabilsek, maddi ödül değil , (Zaten kabul de etmezler. ) takdir ve teşekkürlerimizi sunabilsek. Sevgiyle, saygıyla andığımız o kişilere İzmir Urla'da bir ad daha eklendi bu yıl: Tolga Oranüs Çocuğu Doğa'nın okulunda sadece bir sınıfa değil, diğer sınıflara da eğitsel çalışmalarda  el becerisiyle maketler yapıyor, anlatıyor, eğitiyor, öğretiyor. Sadece kendisi de değil, gerektiğinde eşi Nur Oranüs  ve yetenekli dostlarıyla birlikte birlikte sınıf öğretmenlerine gönüllü yardımcılar olarak katkıda bulunuyorlar. Bu yılın Öğretmenler Günü'nde onlar gibi insanların da varlığından haberdar olalım istedim. Tanımadığımız, görmediğimiz, haberlerde, sosyal medyada belki hiç yer almamış, kendi dünyalarında kalıcı çalışmalar yapan güzel insanlar... 

Onlar gibi belki daha niceleri: Bazen bir dağ köyünde, kırsal kesimde küçük bir kasabada,  bir uzak kentte, adı sanı duyulmamış bir okulda geleceğin gençlerine yatırım yapanlar; Bazen bir sınıf inşa ederek bazen okulun badanasını yaparak, çatısını onararak, imkânları ölçüsünde okul kitaplığı oluşturarak, bazen tiyatro yoluyla bir sanatsal etkinliğe yardımcı olarak bir basket potası ya da futbol topu hediye ederek bir mandolin veya bir enstrüman armağan ederek... 

Biz gerektiğinde harika çözümler üreten , paylaşan, yardımlaşan bir toplumun insanlarıyız. Yeter ki  dürüstçe  iyi işler , yararlı çalışmalar yapıldığına inanalım, güvenelim. İyi ki olumsuzluklar karşısında pes etmiyoruz, iyi ki halâ umut tohumları ekmeye devam eden vefalı insanlarımız var. Bir aferin bile beklemeden, takdir, teşekkür belgesi almadan, gösterişsiz, abartısız kimlikleri ile geleceğe belli belirsiz izler bırakan alçak gönüllü insanlarımız...

Bazen her kademede çeşitli Eğitim Kurumlarında farklı branşlarda gerçek bir ÖĞRETMEN olarak, bazen farklı mesleklerde bile  olsa  yaşamı boyunca bir ÖĞRETEN olarak emek harcayan, zaman ayıran,  tüm enerjisini ve gücünü ışığını yayan, yansıtan, örnek olan, sevgi, saygı, dürüstlük, güven , insanlık  aşılayan tüm güzel insanlar : Bir gün sizler için de şiirler, öyküler yazılacak,  şarkılar, türküler söylenip belki dilden dile  anlatılar oluşturulacak. Yolunuz aydınlık, emekleriniz kalıcı olsun. 

İyi ki varsınız. Değeriniz her zaman bilinmese de gün gelecek , yeşerttiğiniz umutlar, ektiğiniz  tohumlar başak verecek. İşte asıl o zaman bu güzel ülke,  bayramları Bayram gibi kutlayacak, kardeş kardeşe insanca kucaklaşacak. 

Makbule ABALI -Eğitimci

24 Kasım 2023  İzmir- Urla



24 11. 2023 Yılında yazdığım bu yazıyı hiç değiştirmeden (Sadece fotoğraf ve video ekleyerek) 08.10.2024 yılında yeniden paylaşıyorum.


İdealist bir sınıf öğretmeninin  (Ayşe Ünal ) güzel bir jesti: Çocukların imzasıyla bir teşekkür belgesi.




Bildiğimiz bir şarkının yeni görsellerle harika bir düzenlemesi. Ünlü sanatçılar da bana çocukları, gençleri düşündürdü. Emeği geçenlerin  sesine, eline, yüreğine sağlık.




 Tiyatro Sanatçımız Yıldız KENTER'İ saygıyla anarak...


Eylül 17, 2024

BİR DÜŞ GİBİYDİ HAYAT...


Gün geliyor bir gün tüm yaşadıklarımıza farklı bir pencereden bakıyoruz. Yaşamı adeta bir tül perdenin ardından gözleyip, yeniden değerlendiriyoruz olayları. Zamanın hızlı akışı içinde daha objektif, daha gerçekçi, eskisinden daha farklı biçimde bir bakış belki de... Yaşanmış onca olay, tanıdığımız onca kişi. Bir ömre, yıllara sığdırılmış onlarca gerçek öykü... İnsan yaşamından anlar, anılar bütünü. Acı, tatlı, hüzünlü ya da neşeli...

Ancak "yaşanan zamanla" "anılan zaman" birbirinden farklı olacaktır elbette; Her şey artık zaman tünelinde netliğini kaybetmiş, etkisi azalmış, bir düşler yumağına dönüşmüş. Gün gelip belli yaş sınırlarını aştığımızda, bellek ne kadarına "geçiş izni" verirse o kadarı yüzeye çıkacak. Belki bir gün kendimize dahi "yabancılaşmak" ya da "yenilenen" güzel düşler kurmaya devam etmek... Dünya sadece bizim için dönmüyor ya da durmuyor.

Kendimizi iyi hissettiğimiz sürece yazmak, okumak, yeteneklerimiz doğrultusunda güzel şeyler yapmaya çalışmak... Yıllar sonra o tül perdeyi aralayıp yaşadıklarımızı daha net görmemizi sağlayacak belki de. İşte o zaman "Güzel bir düş gibiydi hayat." diyebileceğiz sanırım... Yaşamın içinde eski bir yıla veda edip yeni bir yılı karşılarken her defasında yeni umutlar yüklenir insan.

 Geçmiş, hatalarıyla- kusurlarıyla geride kalmıştır. Koca bir yılın ne getirip ne götüreceği bilinmez. Ama değişen her yeni yıl insan için de bir değişimdir. Ne çok şey ister, ne çok şey bekler insan. Belki çoğu kez ertelense de hayaller, umduğuyla değil, bulduğuyla yetinir insanoğlu. Sürprizlerle dolu bir düş gibidir hayat.

Bir kitabı yeniden okuduğunuzda ya da bir filmi yeniden izlediğinizde daha önce dikkatinizi çekmeyen yeni şeyler keşfedersiniz. Yeniden geçmişe bakmak, hayatı bir başka zamanda, bir başka gözle gözlemek nice şeyleri hatırlatır insana. Ne çok iz kalmıştır yaşadıklarımızdan geriye. Bazen canımız yanar, bazen mutluluk duyarız. Yaşarken de öyle değil midir, mutlulukla hüzün, gözyaşıyla kahkaha aynı anda yaşanabilir...

Gün olur, geçmişe bir göz attığımızda önceden yaşanmış bazı olaylar çok net canlanır belleğimizde, bazıları silik görüntülerle gelir aklımıza, bazılarını ise hatırlamak bile istemeyiz. Üzücüdür, rahatsız edicidir. Bazılarını bellek kayıttan silmiştir bile...İnsanın doğasında kötü şeyleri, acı veren anıları bilinç altına itip unutmak vardır. Çok kolay olmasa da bazı şeyleri unutmak. Düşler sürer yaşadıkça, günbegün. Yeni bir gün başlar günün ilk ışıklarıyla. Her şey yeniden aydınlanır; Geçmişin yol göstericiliğinde yeni yollar açılır insanın önünde. Gün doğarken sabahın duru aydınlığında her şey netlik kazanır. Anılar ayıklanır etkisine göre; İyi- kötü, acı-tatlı, olumlu-olumsuz...

"Karışık, uzun bir düş" gibidir hayat. Her hayat kişiye özgüdür, özeldir. Herkes aynı olayı  bir başka biçimde yaşar ve etkilenir. Geride yaşanmış koca bir ömür ve paramparça düşler kalır. Bir çocuk parkında masum çocukların coşkusunu gözlediğinde kendi çocukluğunu hatırlar insan. O yıllardaki  iyi-kötü anılar sonraki tüm hayatı etkiler. Mutlu bir çocukluk, mutlu bir yetişkin olabilmenin ön koşuludur. Çocuklukta karşılaşılmış bir şiddet, kişiyi asosyal yapabilir, çekingenliğe, güvensizliğe yol açabilir. Olumsuz bir öğretmen davranışı çocuğun tüm hayatını etkileyebilir. Anne-baba arasındaki şiddetli geçimsizlik de gelecekte nice şiddet öyküsünü yaratabilir. O zaman "kötü bir düş gibi" hatırlanır hayat... 

Özellikle yaş aldıkça insana saygılı, nazik, anlayışlı, duyarlı, sakin insanların çoğalmasını diler insanoğlu. Bu güzel insanlar çoğaldıkça hoyrat, asabi, saldırgan, kaba insanların da gücü azalacaktır. Ama "şaşırtıcı bir düş gibidir" hayat. Zamanlı- zamansız iyiler de kötüler de karşımıza çıkacaktır. Geride ancak izler kalacaktır. Bazen alışmak zor olsa da belki zamanla alışarak dayanma gücümüzü de test edeceğiz. İyi- kötü yanlarıyla iniş- çıkışlıdır hayat. Çok güvendiğiniz bir dostunuzun hiç ummadığınız bir davranışıyla karşılaşırsınız bir gün. Üstünüze kilolarca ağırlık yıkılır bir anda adeta. Tam tersi  güzel bir olay sizi havalara uçurur. Yeniden yaşama bağlanır, düşler ülkesinde yeniden bir gezintiye çıkarsınız...


Yaşam boyu türlü çeşitli hayatlar içinde varlığınızı sürdürürsünüz; Ev hayatı, iş hayatı, sosyal hayat, özel hayat. Her şey size bağlıdır. Duygu kontrolü, düşünce kontrolü, davranış kontrolü... İçinizde "görev aşkı" varsa, kimse denetlemese bile var gücünüzle çalışırsınız. Sorumluluk, vicdan, namus, utanç gibi kavramlar anlamını yitirmemişse kafanızda, her şey olması gerektiği gibi tanımlanır. Olumsuzlukları umursamaz, kötülükleri görmezden gelirseniz alışkanlıklarınız da bir başka biçimde gelişir. Kendi kişisel denetimini yapamayan insan dış denetimlerle de  kolay kolay değişemiyor. Kendini kurtaracak yolları, açık kapıları hep bulabiliyor.

Bazen bir hastalık, bir kaza, bazen zamansız bir ölüm, sevdiklerinizi alır elinizden; Genç, yaşlı fark etmez, içiniz yanar, üzülür, çırpınır, ama sonuçta kabullenirsiniz. Bu dünyada acı da, hastalık da ölüm de vardır. Ve doğum kadar doğaldır. Uzun bir süre anılar üşüşür beyninize; Keşke'ler, pişmanlıklar, nedenler, iyi kiler, acabal'ar... Ve nihayet kendisiyle baş başa kalır insan. Bazen kader, bazen alın yazısı, bazen doğa kanunu deriz. Adı ne olursa olsun, her kayıp yeni bir "düş kırıklığıdır", isyandır, inkardır. Ama sonuçta kabullenme vardır. Bazen "kötü bir düş gibidir hayat."

"Bir düş gibidir hayat"...Ama gerçeklerle yüz yüze olmak, onları kabullenmek, yaşlılıkta çok da rahatlatıcı değildir. Haksızlıklara tahammülünüz azalır. Yaş aldıkça eleştirmenliğe başladığınızı  fark edersiniz. Yanlışları düzelten, hataları vurgulayan bir yapıya bürünürsünüz zamanla. Hoşgörü, anlayış azalmaz, ancak insanları, dünyayı düzeltme çabası da hiç bitmez. Bakış açısı giderek genişler, yaşlılık dokunulmazlığına bürünüp, olumsuzlukları konuşmak, söylemek rahatlatır insanı. Yıllar ilerledikçe evinde de yurdunda da sevgiye, nezakete, huzura, sakinliğe daha çok ihtiyaç duyar insan. Gelecek garantisi istiyor. "Kötü bir düş gibiydi hayat" demek istemiyor. Çevresindeki insanlara, kurumlara inanmak, güvenmek, insanca yaşamak, insan gibi davranılmak istiyor.

Kafaca, bedence kendinizi hazır hissetmiyorsanız  "emeklilik", bir çocuğun kararsızlığı ya da bir ergenin şaşkınlığına sokar sizi. Yoğun bir iş hayatının ardından "hayat güzeldir" dersiniz, yeni planlar yaparsınız. Ancak o güzellik hastalıklarla gölgelenir bazen. Yorgun yılların ağırlığı bazen omuzlarınıza, bazen belinize, bazen dizlerinize biner. Oysa hobilere zaman ayırabilmek nasıl da güzeldir. Dostlarla birlikte bir sabah kahvesi , bir sabah kahvaltısının tadı yıllarca damaklarda kalır.
"Uzun, karmaşık bir düş gibidir hayat." Hayat devam ederken "beyin" hala dış dünyayla iletişimi sağlıyorsa, başka hastalıkların üstesinden gelebilir insan. Umut devam ediyorsa istediği gibi düş kurabilir insanoğlu.
Zorlu bir kışın içinde bile dört mevsim "bahar" olur o zaman...

Makbule ABALI-Eğitimci 
15 Ocak 2014

NOT: Hayat akıp giderken bazen durur, düşünür, anılarla baş başa kalırsınız; 
Dönem değişmiştir, yaşanan yıllar boyunca kayıplar ya da kazançlar olmuştur.
Bir başka pencereden yeniden bakarsınız; hayata, insanlara, olaylara, geçmişe. 
Kısa molalarla insanın yeniden kendine dönmesi,  bir film gibi hayatı yeniden başa sarmasıdır belki de bu... M.A 

17 Eylül 2024 Urla