Günlerdir yağmasını beklediğimiz yağmur dün gece yağdı. Sabah kalktığımızda usul usul yağmaya devam ediyordu. Ağaçlar, çiçekler tozdan, kirden arınmış, dünya sanki daha bir güzelleşmiş, rahatlamıştı. Yağmurun ardından güneş de kendini gösterince tüm duyu organlarımız bayram ilan ettiler. Meğer ne çok özlemişiz derin derin soluk almayı. Islansak bile yağmurla barışık olarak ıslanmak da güzeldi.
Yağmur başlayınca çevredeki kedi ve köpekler kayboluyor. Hatta kuşların bile sesi çıkmaz oluyor. Ne zaman ki güneşin ilk ışıkları belirginleşiyor, kuşlar da aşka gelip ara nağmelerine devam ediyorlar. Ormanlık bölgelerde kuşlar hiç eksik olmuyor. Sadece cinsleri türleri değişiyor. Göçmen kuşlar gitti, bu ara kumrular var. Çocukken seslerini taklit ettiğimiz, ne söylediklerini anlamaya çalıştığımız kumrular.. Onları çoğu kez ikili görüyorum. "Çifte kumrular" sevgiyi ne güzel anlatır.
Doğada mükemmel bir paylaşım ve iş bölümü var. Şaşılası bir düzende sanki herkes birbirine zarar vermeden beslenme ve barınma telâşında. Dışarıya koyduğum su kaplarından kuşlar da, arılar ve kelebekler de, kedi ve köpekler de yararlanıyorlar. Cam kaba koyduğum suyu aralıklı olarak değiştiriyorum. İnsanlar gibi diğer canlılar da temizlikten hoşlanıyorlar sanırım.
"Her yeni doğan bebek, Tanrı'nın insanlardan umudunu kesmediğini gösterir." Ünlü şair Tagore ne güzel demiş. Sabahın erken saatinde pusette bebeğini uyutmak için yola çıkan genç Baba ile Kızı "mutluluk ve umut tablosu" gibiydiler. Dünyanın karmaşasına aldırmadan bebekler yaşama nasıl da güzel tutunuyorlar.
Bebeklikte yüksek gürültü ve boşluğa düşme dışında korku bilinmiyor. Büyüdüklerinde onları ne tür tehlikeler beklediğinden habersiz, karınları tok, altları temiz ise rahat ve mutlu uyuyabiliyorlar. Minicik elleri, kocaman gözleriyle, dünyaya tepeden, kuş bakışı bakıyorlar. Ah bir bilseler, daha görecekleri, yaşayacakları ne çok şey var. İyi ki barıştan yana olanlar azınlıkta değil. Savaştan yana olanlar bebekleri, çocukları neden hiç düşünmezler...?
Günlerdir arka bahçede pervasızca gezinen bir konuğumuz var. Dünyadaki evsizlere inat, evini sırtında taşıyor. Kuru sonbahar yapraklarının arasında hiç ses çıkarmadan korkusuzca geziniyor. Nereden gelir, nereye gider, ne yer, ne içer, nerelidir, hiç belli değil. Bir sabah odamın penceresinden gördüğümde şaşırmakla kalmayıp biraz da endişelenmiştim doğrusu. Bahçeye bir zararı dokunur mu, yaşamını nasıl sürdürür, amacı nedir...?
Yazıma 12 Ekim gecesi başlamıştım. Yaşamın hızlı akışıyla günün olağan yorgunlukları buluşunca, beden ve göz koruması yazmamı bugüne erteledi. Kahvaltı sonrası hemen merakla pencereye yöneldim. Gizemli konuk gene aynı saatte ziyaretimize gelmişti. Hemen bahçeye çıktım. Taşlara basarken çıkan ayak sesleri onu hiç tedirgin etmedi. Canlılardaki önsezi ve içgüdüsel davranışlara hayranım. Karşılaşmalarımızda başını hiç içeri çekmedi. Tehlikeli bir yerde olmadığının, korkmaması gerektiğinin bilincindeydi adeta. Sakin bir ses tonuyla seslendim: "Caanım günaydın. Hiç aksatmadan, gene aynı saatte geldin." Sessizce, kıpırdanmadan beni dinlediğini hissettim. Çocukça bir düşünce belki ama, sanırım beni anladı, anlaştık.
"Sevgi dili ve güven, her zaman, her yerde, her canlı için geçerli, mutlak bir ihtiyaç." Bir kez daha inandım...
Makbule ABALI-Eğitimci
13 Ekim 2026 İzmir-Urla




Hiç yorum yok:
Yorum Gönder