Sayfalar

günlük etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
günlük etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Ekim 23, 2026

MUTLULUK-MUTSUZLUK TERAZİSİ NASIL DENGELENİR...?

 

Yaşarken farkında olduğumuz, yorumlamaya, anlamaya çalıştığımız öyle çok şey var ki. Sanki her şey zihnimde çözülemeyecek kocaman bir yumak oluşturmuş gibi hissediyorum bazen. Bir iç sıkıntısı, bir karamsarlık, günlük yapılması gereken işleri bile engelliyor. Bazen de içimde tarifi zor bir mutluluk, bir coşku, her işin üstesinden gelebilirmişim gibi bir enerji. Aynen mevsimler gibi olduk. Adeta küresel iklim değişimlerine odaklanmışız. Dengemiz altüst olabiliyor. Toplumsal karamsarlıklar bireysel kararsızlıklarımızı tetikliyor. Yanar döner fenerler gibiyiz...

Yıllar önce  "DUYGULAR  DİLE GELSE" başlığı altında yazdığım "MUTLULUK" adlı şiirimde duygularımı şöyle dile getirmişim:

Mutluluk teraziniz var mıdır?

Kim neye göre mutlu,

Ya da ne kadar mutsuz

Kim bilebilir görünmez fırtınayı.

Kim ne kadar hazırdır;

Yağmura, doluya, kara

Sığınaklarınız ne kadar korunaklıdır,

Kimler ıslanır, kimler kuru kalır...? 

Gün geliyor, küçücük şeylerden mutlu oluyoruz, kimi zaman öyle anlar yaşıyoruz ki içimizdeki kırgınlıkları en güçlü yapıştırıcıların onaramayacağını düşünüyoruz. Çünkü İNSAN'ız. 

Oğuz Atay ne güzel dile getirmiş;

"Cam kırıkları gibidir bazen kelimeler, ağzına dolar insanın. Sussan; acıtır, konuşsan; kanatır." 

Hayatında hiç acı çekmemiş insan, başkasının acısına da, sevincine de ortak olmasını bilmiyor. O tip insanlar kendisini "Biricik" sanıyor. Elbette o zaman doğrular da farklı algılanıp farklı yorumlanıyor. Kişisel değerler tabandan tavana değişime uğramışsa "Yabancılaşma" da başlıyor.

Yıllar öncesinde "Duygular Dile Gelse" derken, YABANCILAŞMA şiirimde şöyle demişim.

Ben, Sen, O kaldı geriye;

Bencilleştik... 

Oysa bir de eskiden;

Biz, Siz, Onlar vardı 

Unuttuk;

Birbirimize iyice yabancı olduk... 

Bugünkü yazıma son noktayı aynı seriden YAŞAM adlı şiirimle koymak  isterim.

Saçlarımızda aklar, yüzümüzde kırışıklar varsın çoğalsın...

Ama ne olur;

Beynimiz, yüreğimiz yıpranmasın

Duygularımız körelmesin... 

Makbule ABALI-Eğitimci

23 Ekim 2026 Urla-İzmir

 



Ekim 18, 2026

YAŞAMA GÜZELLİK KATAN KÜÇÜK MUTLULUKLAR-2

Aslında bu paylaşımımı dün yayınlamak istiyordum, olmadı. "Yazmak" konuşmaktan, anlatmaktan çok başka bir eylem. Yazmayı seviyorsanız içgüdüsel bir biçimde aralıksız yazmak, içinizde birikmiş duygu ve düşünceleri boşaltmak istiyorsunuz. Ancak yaşam öylesine hızlı ve aralıksız, dur, durak dinlemeden akıyor ki çoğu zaman ister istemez zihninizden geçenleri depolama, ya da erteleme ihtiyacı duyuyorsunuz.

Erteleme nedenlerinizin başında "sağlık" geliyor. Ruh sağlığınız, beden sağlığınız, hele en önemlisi göz sağlığınız elvermiyorsa, düşünce ve beklentilerinize ket vurmak zorundasınız. Kaybetme endişesi her türlü manevi kazanç ve hazzın ötesine geçiyor.

Öte yandan bireysel olarak toplumun psiko-sosyal, sosyo-ekonomik , sosyo-kültürel durumunu da  göz ardı edemiyorsunuz. Yoğun bir koşturmaca ve bitirilememiş işler yüzünden kişiler daha mutsuz, kaygılı ve endişeliler. Çoğu kişinin dinlenmeye bile zamanı yokken "Okumak" sıradan, olsa da olur, olmasa da olur bir iş haline dönüşüyor. Bakmak görmekten daha kolay. Dikkatinizi toplayıp "farkındalıkla görmeye çalışmıyorsanız" efor da harcamıyorsunuz. O yüzden bu yazımı "bol görsel, az yazı, çok hayal" düzenlemesinde tasarladım. Bağışlayın...



Küçük bahçemizde giderek çoğalan, çevresine yayılan bu çiçek, yanılmıyorsam mavi yasemin. Ama kokusu yok. Etrafındaki bitki ve ağaçlara uzanarak serpiliyor. Belki hastalıklı, ele yapışıyor. Ancak mavi umudun rengi. O yüzden kesmeye kıyamıyorum. 


Kaktüsler yıllardan beri çok sevdiğim bir bitki türü. Dikenliler, elinizi acıtabilir ama aynı zamanda yararlıdırlar. Ne derece doğrudur bilinmez, radyasyondan koruduğu söylenir. Ben oldum olası kaktüsleri çok sert görünümlü ama iyi niyetli, dürüst ve merhametli insanlara benzetirim. Her şey bakış açımıza göre değişiyor.


Bu yıl bahçelerde salyangoz, diğer adıyla sümüklü böcek çok fazla. Görüntüsü bile biraz yüz buruşukluğu yaratsa da artık ürkmüyorum. Komşu çocuklardan el yaralarına iyi geldiğini öğrendiğimden beri, korkmadan ellerimle toplayıp bahçeden uzaklaştırıyorum. Aloa Vera bitkisine kökünü kurutacak kadar bayılıyorlar.


Günün değişik saatlerinde, ama özellikle sabahları bahçe masamızın üstünde "Armağan" olarak getirilmiş sebze, meyve ya da ev yapımı bir ürün bulmamız mümkün; Hint inciri, nar, armut, dut, maydanoz, roka, ceviz, incir, sarımsak, gelincik sirkesi, Adana şalgamı, Konya şekeri, Gaziantep tatlısı, çiçeği burnunda salatalık... Saymakla bitiremedim. Sürprizleri severiz ama inanın bu güzel paylaşımlar ve incelikler karşısında mahcup da oluyoruz.



Bu yörede insanlar arasında olduğu kadar diğer canlılar, bitkiler ve hayvanlar arasında da güzel bir dayanışma var. Adeta birbirlerine özenerek güzellikler sergiliyorlar. Kaktüs köşemizde 3 yıldır açmayan minik kaktüs bile bu yıl çiçek açtı. Çok mutlu oldum.



Urla'da bir hastane koridorunda daracık yerde, bir sekreter masasında bakımlı kaktüsleri görünce gülümsemek, güne güzel başlamanın ilk işareti değil midir?


"İnsanı ancak insan anlar." diyenler yanılıyorlar. Bizim değil, komşumun köpeği. Onu gerçekten çok seviyoruz. Hasta ya da üzüntülü olduğum zamanlarda "Ceviz" bahçe kapımızın eşiğinden ayrılmaz,  duruşuyla, bakışıyla, tavrıyla "halden anladığını" belli eder, gözümün ta içine bakar.  "Örnek" bir dost!


"Babalar ve Kızları" yıllar önce okuduğum bir roman adıydı. Öğle üzeri serin bir sonbahar havasında , güzel sepetinin içinde huzurla uyuyan bir Bebek. Anne ve babasıyla birlikte kendini "güvencede" hissederek minicik elini de dışarı çıkarmış. "Mutluluk" tablosu gibi.


Günlerdir bahçemizde başı dışarda özgürce, korkusuzca gezinen kaplumbağayı artık göremiyorum. "Kaplumbağa hızıyla" da olsa sanırım çevre gezisine çıktı. Onun adına mutlu oldum. Dilerim bir tehlike ya da tuzakla karşılaşmadan uzun yolculuğuna devam eder.


"Bu mevsimde açmaz." denen güllerim bile sabır, sevgi ve iyi niyete daha fazla dayanamadılar. Bakım ve özen onlara iyi geldi. Her gün usanmadan, üşenmeden suladım, yumurta kabukları ve çay sularıyla besledim. Zaman zaman yumuşak bir ses tonuyla konuştum. "Canlılar Dünyası" iyilik ve güzellikler karşısında "Mutlu Son" a ulaşıp "mucizeler" yaratabiliyor. Dilerim güzellikler hayatımızdan hiç eksilmesin... 

Makbule ABALI-Eğitimci
18 Ekim 2026 Urla-İzmir 


Ekim 13, 2026

YAŞAMA GÜZELLİK KATAN KÜÇÜK MUTLULUKLAR...

 

Günlerdir yağmasını beklediğimiz yağmur dün gece yağdı. Sabah kalktığımızda usul usul yağmaya devam ediyordu. Ağaçlar, çiçekler tozdan, kirden arınmış, dünya sanki daha bir güzelleşmiş, rahatlamıştı. Yağmurun ardından güneş de kendini gösterince tüm duyu organlarımız bayram ilan ettiler. Meğer ne çok özlemişiz derin derin soluk almayı. Islansak bile yağmurla barışık olarak ıslanmak da güzeldi. 

Yağmur başlayınca çevredeki kedi ve köpekler kayboluyor. Hatta kuşların bile sesi çıkmaz oluyor. Ne zaman ki güneşin ilk ışıkları belirginleşiyor, kuşlar da aşka gelip ara nağmelerine devam ediyorlar. Ormanlık bölgelerde kuşlar hiç eksik olmuyor. Sadece cinsleri türleri değişiyor. Göçmen kuşlar gitti, bu ara kumrular var. Çocukken seslerini taklit ettiğimiz, ne söylediklerini anlamaya çalıştığımız kumrular..  Onları çoğu kez ikili görüyorum. "Çifte kumrular" sevgiyi ne güzel anlatır.

Doğada mükemmel bir paylaşım ve iş bölümü var. Şaşılası bir düzende sanki herkes birbirine zarar vermeden beslenme ve barınma telâşında. Dışarıya koyduğum su kaplarından kuşlar da, arılar ve kelebekler de, kedi ve köpekler de yararlanıyorlar. Cam kaba koyduğum suyu aralıklı olarak değiştiriyorum. İnsanlar gibi diğer canlılar da temizlikten hoşlanıyorlar sanırım. 

"Her yeni doğan bebek, Tanrı'nın insanlardan umudunu kesmediğini gösterir." Ünlü şair Tagore ne güzel demiş. Sabahın erken saatinde pusette bebeğini uyutmak için yola çıkan genç Baba ile Kızı "mutluluk ve umut tablosu" gibiydiler. Dünyanın karmaşasına aldırmadan bebekler yaşama nasıl da güzel tutunuyorlar.

Bebeklikte yüksek gürültü ve boşluğa düşme dışında korku bilinmiyor. Büyüdüklerinde onları ne tür tehlikeler beklediğinden habersiz, karınları tok, altları temiz ise rahat ve mutlu uyuyabiliyorlar. Minicik elleri, kocaman gözleriyle, dünyaya tepeden, kuş bakışı bakıyorlar. Ah bir bilseler, daha görecekleri, yaşayacakları ne çok şey var. İyi ki barıştan yana olanlar azınlıkta değil. Savaştan yana olanlar bebekleri, çocukları neden hiç düşünmezler...? 

Günlerdir arka bahçede pervasızca gezinen bir konuğumuz var. Dünyadaki evsizlere inat, evini sırtında taşıyor. Kuru sonbahar yapraklarının arasında hiç ses çıkarmadan korkusuzca geziniyor. Nereden gelir, nereye gider, ne yer, ne içer, nerelidir, hiç belli değil. Bir sabah odamın penceresinden gördüğümde şaşırmakla kalmayıp biraz da endişelenmiştim doğrusu. Bahçeye bir zararı dokunur mu, yaşamını nasıl sürdürür, amacı nedir...?

Yazıma 12 Ekim gecesi başlamıştım. Yaşamın hızlı akışıyla günün olağan yorgunlukları buluşunca, beden ve göz koruması yazmamı bugüne erteledi. Kahvaltı sonrası hemen merakla pencereye yöneldim. Gizemli konuk gene aynı saatte ziyaretimize gelmişti.  Hemen bahçeye çıktım. Taşlara basarken çıkan ayak sesleri onu hiç tedirgin etmedi. Canlılardaki önsezi ve içgüdüsel davranışlara hayranım. Karşılaşmalarımızda başını hiç içeri çekmedi. Tehlikeli bir yerde olmadığının, korkmaması gerektiğinin bilincindeydi adeta. Sakin bir ses tonuyla seslendim: "Caanım günaydın. Hiç aksatmadan, gene aynı saatte geldin."  Sessizce, kıpırdanmadan beni dinlediğini hissettim. Çocukça bir düşünce belki ama, sanırım beni anladı, anlaştık.

 "Sevgi dili ve güven, her zaman, her yerde, her canlı için geçerli, mutlak bir ihtiyaç."  Bir kez daha inandım... 

Makbule ABALI-Eğitimci

13 Ekim 2026 İzmir-Urla






 



Ekim 09, 2026

EKİM'İN İLK HAFTASININ ARDINDAN...

 

Sonbaharın ikinci ayı Ekim'in ilk haftası da geride kaldı. Ayın üçte birini bitirdik bile. Koca bir yılın bitimine sadece iki ay kaldı. Dünyanın hızlı dönüşüne uyarak biz de yavaşlayamıyoruz. Çevremizdeki her şey hızlı gidişattan payını alıyor. Hıza ayak uydurmaya çalıştıkça çabuk yoruluyor, çabuk tükeniyor, kolay öfkeleniyoruz. Tüm dünyada tüketim toplumlarının sloganı aynı; "Durma koş, hedefe yetiş, hızlı, daha hızlı, elde et, kullan, aldırma,  tüket, at gitsin...

Bugün dikkatimi çekti; Google simgesi bir farklılığa işaret ediyor. " 2026 Uzay Haftası" Yeryüzünü henüz tam çözemeden uzaya mı hazırlık yapacağız. Bir zamanlar slow cities (Yavaş Şehirler) girişimi vardı. Ne kadar mutlu olmuştuk. Daha sade, daha sakin bir yaşam, çılgın kalabalıklardan uzakta, gürültüsüz, trafiğin bile düzene girdiği, sağlıklı ürünlerin yetiştirildiği, inceliğin, nezaketin kabul gördüğü, insanların barış içinde güzel hayallerle, dingin bir ortamda yaşamını sürdürdüğü kentler olacaktı. Olmadı, başaramadık, başaramadılar. 

Hepimiz zaman zaman, tıpatıp aynı olmasa da, çok benzer duygular içinde, benzer durumları yaşıyoruz. Sonbaharın hüzünlü, monoton  havası içinde pek çok şey hakkında karamsar düşüncelere dalıyoruz. Ruhsal yapımız durgun havayla anlaşmış gibi kederimize tuz biber ekiyor, beden yorgun, güçsüz, enerjiden yoksun, çaresizlik içinde kıvranıyoruz. Çünkü insanız, kumanda başkasının elinde bir robot olmak istemiyoruz. Ah, bir sağanak yağmur yağsa belki biraz kendimize geleceğiz. Dünya kirlerinden arınacak.

Dünyamız hızla dönmeye devam ederken, sağlık ibremiz yan yatmışken, sosyal etkinliklerimiz sıfırlanmışken bazen son anda sanki bir el bataklığın içinden çekip çıkarıverir.  İşte o zaman akıl, mantık, muhakeme yeniden yönünü, yolunu saptayıp, adeta yoğun bakımdaki bir hastanın tekrar soluk almasını sağlayabilir.. Ama dayanma gücümüz iflâs ettiğinde yeni bir hamle yapamadığımızda mat olmak kaçınılmaz olur. Doğal afetler insanı perişan edebilir.

Oysa çevremizde bize yaşam enerjisi veren, en mutsuz zamanımızda bizi yeniden hayata bağlayan, belki telâş ve koşturmacadan farkına bile varamadığımız öyle değerli, öyle güzel küçük mutluluk kaynakları var ki. Onları göz ardı ettiğimizde tıpkı yap-boz parçalarıyla resmin bütününe bir türlü ulaşamayan çocuklar gibi hissediyoruz kendimizi; Mutsuz, yorgun, güçsüz, çaresiz... 

Zoraki bir iyimserlik değil, acemice bedene uydurulmuş bir giysi misali hiç değil, okyanusun ortasında cankurtaran simidi aramak da değil, içimizden gelerek, düşünerek, kendimize güvenerek, kararlı olarak sağlam ve emin adımlarla yol almayı denemek, "Ben de varım, varlığımı kanıtlayacağım." diyebilmek...

İşte o zaman içimizde, yüreğimizde tarifi zor bir coşku, mutluluk olmaz mı? Her şeye rağmen bir "huzur köşesi" bulmuş gibi kendimizi daha dingin, daha mutlu hissederiz.. Uzay çağında, uzay haftasında; her türlü beceriye sahip ama ruhsuz, merhametsiz, maskeli, yapay robotlar olarak değil, gerçek dostlarla, güven içinde, İNSAN gibi, İNSANCA, her türlü savaşın sona erdiği huzurlu bir dünyada, uzayda yapayalnız olmadığınızı bilerek yaşamayı sürdürebilmek...

Makbule ABALI-Eğitimci

9 Ekim 2026  Urla- Türkiye  


                Komşularımızdan gelen narlar kocaman bir sepeti doldurdu.


Bu güzel mekânı hiç unutmayacağız.


     Ahmet Abalı çevresinde: Sezgi kızımız, Makbule Abalı, Gülnur dostumuz. 

     En zor zamanlarda bile gülümseyebilmek, nasıl da iyi gelir insana...

Ekim 06, 2026

YENİ BİR AYIN İLK HAFTASINDAN KISA NOTLAR...

 

Sonbaharın ikinci ayı Eylül de karıştı hayatımıza; Tüm görkemiyle, sarının, turuncunun, kahverenginin, yeşilin her tonuyla... Güneş artık eskisi kadar yakmıyor, hatta aranıyor bile. Eşyaların rengi solmasın diyerek kapattığımız perdeler de geriye çekildi. Gün ışığı alabildiğince yayılsın dünyamıza, içimizi aydınlatsın istiyoruz artık.

Gönlümüzden, zihnimizden geçen, dileğe dönüşen her duygu hemen gerçekleşmiyor tabii. Olumsuzluklarda hemen hayata küsen, kendini şanssız sayan insanlardansanız yaşam hiç çekilmez hale gelebilir. Dünyamızın pek çok yöresinde olduğu gibi, her şeyin altüst olduğu bir düzende, doğrularla yanlışlar çok kolay ayırt edilemese de kendimizi iyi korumamız gerekir. Akıl-beden ve ruh sağlığımızı yitirmemek için dirençle hayata tutunmak zorundayız. 

Çocuklar çoğu kez hayatı oyun gibi algılıyorlar. Çocukluk ve ergenlik dönemleri bitip, topluma karıştıklarında; "birey" olduklarında hayatın türlü çeşitli yönlerinin de farkında oluyorlar. Yeni Eğitim-Öğretim yılında anaokulu ve ilkokullarda Milli Eğitim'in teması "OYUN" olarak belirlenmiş. Gerektiği gibi uygulanırsa harika bir haber bu. Oyunlar yardımıyla çocuklara ne çok şey kazandırılabilir, yetenekleri doğrultusunda ne güzel yönlendirmeler yapılabilir. Bunu en güzel biçimde gerçekleştirmeye çalışan  idealist öğretmenlerimizi  yürekten kutlamak gerek. 

Ne yazık, son yıllarda tahammülsüz, öfkeli, çabuk parlayan, kaba kuvvete başvuran, dinlemeyen, empati kurmakta zorluk çeken kişilerin çoğaldığı bir toplum haline dönüştük. Oysa sanatta, sporda uluslararası alanlarda ülke olarak varlığımızı kanıtladıkça nasıl da mutlu oluyoruz. Ortak sevinçler yaşamaya ne çok ihtiyacımız var. Etkinlikler bitip de sonuçlar açıklandığında gözlerdeki ışıltı, yüzlere yansıyan mutluluk ve coşku görülmeye değer bir tablo. 

İnanıyorum ki; sadece hastalıklar bulaşıcı değil, mutsuzluk gibi mutluluk da bulaşıcı. Farkındalığımız, duyarlılığımız arttıkça, çevremizi gören gözler, duyan kulaklar, hisseden yürekler, uygun davranışlarla gözlediğimizde bir başka dünya çıkabiliyor karşımıza. Engelli vatandaşlarımız arasında dahi, normal duyu organlarına sahip olanlardan çok daha farklı uyum sağlayanlar var. Övgüyü de yergiyi de daha az kullanır olduk. Belirli günleri tek bir gün cilâlayıp, sonraki günlerde aynı hassasiyeti göstermeden sorunlara ilgisiz ve umursamaz olabiliyoruz.

"Bir fincan kahvenin 40 yıl hatırı olduğunu" söyleyen atalarımız; sevgi, dostluk, vicdan, adalet, insanlık, kardeşlik üzerine de ne değerli fikirler üretip, felsefi görüşler paylaşmışlar. Zaman zaman bilgelerden geriye kalan değerleri yeniden, duygu-mantık-akıl-muhakeme süzgecinden geçirme zamanı. Eskiden ders aldığımız masallar, deyişler, oyunlar, efsaneler yüzyıllardır anlamını kaybetmedi. Hatırlamak için beynimize işlerlik kazandırmayı, not tutmayı, akıl yürütmeyi neden denemiyoruz...? 

Makbule ABALI-Eğitimci

6 Ekim 2026 Urla-İzmir-Türkiye 




"NE MUTLU EĞRİ ZAMANDA DOĞRU YERDE DURABİLENE" 

Pir Sultan Abdal

Eylül 26, 2026

HAFTANIN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ...

 

Güz mevsiminin ilk ayının da neredeyse sonuna yaklaşıyoruz. Sonbaharın en güzel ayıdır Eylül. Ancak biraz yoğun, biraz telaşlı geçer. Tamamlanması gereken hazırlıklar vardır Okullar açılmıştır, çocukların kırtasiye malzemeleri alınacaktır. Yazlıklar kaldırılacak, kışlık giysiler çıkarılacaktır. Mutfakta kışlık ürünler için hazırlıklar sürdürülecektir. Biraz yorucu, çok masraflı, ama gene de yaz sıcaklarından sonra beklenen bir aydır Eylül.

Sonbaharın gizemli renkleri Eylülü daha da cazibeli kılar. İçinde bolca hüzün olduğu gibi gerektiği kadar coşku, neşe ve sevinç de vardır. Tiyatrolar, sinemalar gösterime girmiş, fuarlar, festivaller ilkbaharda olduğu gibi sonbahara da canlılık katmıştır. Nisan, Mayıs ve Eylül yılın en çok sevdiğim üç ayıdır. Günlere, aylara, mevsimlere ya da yıllara farklı değerler vermek ya da bağlanmak ne denli doğrudur bilemem ama, düşüncelerini içtenlikle paylaşmak insana iyi geliyor. 

Yazmayı sürdürmenin de çok büyük bir ihtiyaç olduğu kanısındayım. Yazımı bitirip blogda yayınladığım geceler çok daha rahat ve huzurlu uyuduğum bir gerçek. Eskiden her gün yazarken şimdilerde 3 ya da 4 günde bir yazabiliyorum. Toplumda çoğu kişinin okumaya ayıracak zamanı yok. Görseller daha çok dikkat çekiyor. Bakmak, okumak ya da yazmaktan daha az zaman alıyor, daha az yoruyor diye düşünenler var. Sabır ne kadar azaldıysa tahammül etme yetisi de o denli azaldı. 

Pek çok kişi "Tek olmak" sevdasında. Güzel bir ekip oluşturarak  birlik ve beraberlik içinde bir proje geliştirmek, yeni ve çağdaş fikirlerle sonuçlara ulaşmak, "Biz başardık." diyebilmenin hazzına varmak sanki yılların ötesinde kaldı. Bilimde, edebiyatta, siyasette, sporda, sanatta, her etkinlikte, barış içinde, yeteneklerini kullanarak iyi ve güzel işler yapanlara hayranlık duyuyor, gururla izliyorum. Eminim , sadece ülkemizde değil, dünyanın pek çok yerinde insanlar umutlarını yitirmeden; iyilik ve güzelliklerin tez zamanda gerçekleşmesini bekliyorlar.

Her zaman düşünürüm; Çocuk ve gençlere armağan edilecek küçük bir not defteri ne çok işe yarar. Adeta "Akıl defteri" gibi günün izlenimlerini, beklenti veya hayallerini not etmeye başlayan kişinin zihni daha berrak oluyor, duyarlılığı ve farkındalığı artıyor. Yaratıcı düşünce devreye giriyor, beyin ve yürek işlerlik kazanıyor. Kısa mesajlar, en kısa yoldan amaca ulaşma isteği, hazır lokma gibi bilgiyi depolama, üretkenliği azalttığı gibi kişinin öz saygısını yitirmesine neden olabiliyor. 

Doğadaki canlılarda; hayvan ya da bitkilerde kendine yetebilmek kadar birlik ve beraberlik duygusunu, yaşama sımsıkı tutunma isteğini, mücadele azmini  öne çıkaran öyle güzel örnekler var ki. Hayranlık duymamak elde değil. Çevremizi iyi gözlemlemek insanın ufkunu genişletiyor beyne işlerlik kazandırıyor. 

Küçük şeylerle de mutlu olabilen insanlardan olmak büyük hayal kırıklıklarını önlüyor. Toplumsal ilişkilerde güven duygusu zedelenmişse toparlanmak pek kolay olmuyor. Eskiler ne güzel demişler: "Sütten ağzı yanan yoğurdu üfleyerek yeme alışkanlığını kazanıyor." Kaygı, kuşku, endişe insanın içini kemirdiğinde kişinin hata yapma katsayısı da artıyor. "Yalan" bir davranış biçimine dönüştüğünde her şey ona göre biçim alıyor. İlk yalan söylenmişse gerçekler pervasızca göz ardı edilebiliyor. 

Olumsuzluklardan güven kaybına uğrayıp sosyal ilişkilerden, yeni insan tanımaktan kaçınmak çözüm değil elbette. İnsan sosyal bir varlık. Yanlış atılan her adım, doğrulara ulaşmada bir başlangıç olabiliyor. Elimizde ölçü aracı olmasa bile kişiler arası mesafeyi iyi  ayarlayabilirsek çok canımız yanmıyor. "Yanlışlıklar doğruyu bulmanıza yardımcı olacaksa varsın olsunlar." anlamında bir deyiş hatırlıyorum. 

Yerinde ve dozunda takdir-teşekkür etmeyi bilirsek, yeri geldiğinde sağlıklı ve gerçekçi eleştiriler yapabilirsek, anlayışlı ve dürüst insanlar olumlu anlamda etkilenirken kötüler de iyi örneklerden ders alabilir mi acaba...? Yaşadığım sürece inandım ki; Dünyanın her yerinde, bilinçli ya da bilinçsiz kötü davranan kişilerin içinde bir yerlerde gizlenmiş, minicik de olsa bir     " iyilik" tohumu da olabilir. O tohumu yeşertmek çok mu zor...?

Makbule ABALI-Eğitimci

26 Eylül 2026 Urla-İzmir-Türkiye





Eylül 09, 2026

DOYASIYA YAŞAMAK... YORUMLARLA YAŞAM...

 

Hayat ince ayrıntılarla, iniş çıkışlarla devam ediyor. Bu aralar "Günlük" tarzında yazmayı düşünüyorum. Böylesi daha kolay, daha rahatlatıcı olacak. Yazamadığım günler huzursuz oluyorum. Yazmak, içimde, kafamda birikenleri sözcüklerle buluşturmak, sonra onları bir yazıda, bir öyküde, bir deneme ya da bir şiirde dile getirmek... Anlatmak istediğim o kadar çok şey var ki, içtenlikle söylemek isterim, bitiremeyeceğimden korkuyorum...

Yaşayanlar bilir, bilenler anlar; Yazmak, insanın ta içinden gelen bir dürtü gibi. O dürtü kişiyi uyardığı sürece insanın farkındalığı artıyor, duyarlılığı yükseliyor, çevresini gören gözler, duyan kulaklarla izlemeye başlıyor. Hayatı sindirerek yaşıyor, kendinizi daha enerjik ve zinde hissediyorsunuz.

Her yaş için, her zaman, her koşulda, akıl-beden ve ruh sağlığı değişmez önceliğimiz. Sağlık fire vermeye başladığında hayatın akışı da değişiyor. Uyarılara kulak vermezseniz, gerekli önlemleri almazsanız düzeniniz altüst olabiliyor. Sağlıkla ilgili paylaşımları önemsiyorum. "Damdan düşenin halinden anlamak gibi..." İki gündür doktor kontrollerimiz vardı. Günlük alışkanlıklarımızı biraz ağır çekimde sürdürdük.

Son yazımdaki yorumlara hemen yanıt  veremeyişim bu yüzdendir. Yorum sayfamı buraya aktarmak istedim. Sağlık öykülerimizi daha sonraki yazılarımda paylaşacağım. Yorumların hemen altına WhatsApp'tan  bir öğrencimin yorumunu da haksızlık olmasın diye eklemeyi düşündüm.

"Çok değerli Dostlar; 

Bilgisayarımda yazımın (Yaşama Sevinci) altında 11 tane yorum, iki gündür yazılmak için benden yanıt bekliyor. Duygular sözcüklere dökülerek öyle güzel dile getirilmiş ki, her birini okurken içim titredi. Bazen tebessüm ettim, bazen düşündüm, bazen gözlerim uzaklara dalıp gitti.

Her zaman söylerim, yazarım; Yorumlar bir paylaşımın güçlü tamamlayıcıları, yazıyı bütünleştiren öğeler.. Her yorum değerli benim için. Yeni bir paylaşımın motivasyon kaynakları, yazanı yeniden hayal dünyasında gezdiren, yazmaya iteleyen gizil güçler...
Hepinize sonsuz teşekkürler. Bu kez her zaman yaptığım gibi tek tek yanıtlayamadım. İki gündür doktor kontrollerim vardı. Gün 24 saat, akreple yelkovanın hızına yetişemedim, bağışlayın.
Gözlerimi zaman zaman dinlendirmem gerekiyor.
Yürekten sevgilerimi ileterek esenlikler diliyorum."

Makbule ABALI-Eğitimci

9 Eylül 2026 Urla-İzmir


 "Cümleler doğrudur şayet sen doğru isen, doğruluk hiçbir zaman bulunmaz, sen eğri isen." Yunus Emre



Eylül 07, 2026

YAŞAMA SEVİNCİ

 


Yaşamı sona erecekmiş gibi görünen bir canlının yeniden dünyaya dönüşüne tanıklık etmek... Harika bir duygu. O süreci izlemek insanı düşündürüyor, duygulandırıyor, deneyim kazandırıyor. Tüm canlılar için bu olay düşünülebilir. Biz bir kaplumbağada tanık olduk. Bilirsiniz çocuklar tosbağa da derler.

Evimizin önündeki küçük bahçemizde yetişen her bitki türünü özenle yetiştirmeye, büyütmeye çalışıyoruz. Onlardan birinin sararması, yaprak dökmesi ya da kuruması beni üzüyor. Bu kez de öyle oldu. Güzel kokusuyla mutluluk saçan bir çiçeğimiz hastalandı. Dallarında, yapraklarında beyaz tozlar oluştu. Komşumuz Emin Bey'e danışınca bahçe pompasıyla bir karışım püskürttü. "10dakika bu havayı teneffüs etmeyin." dedi. 

10 dakika sonra bahçeye çıktığımızda bir sürprizle karşılaştık; Taşların üzerinde, koltukların hemen yanında kocaman bir kaplumbağa, başı dışarıda, biraz şaşırmış bir halde duruyordu. Kaplumbağaların çok uzun yıllar yaşadıklarını biliyorum. Çocukken tavşanla kaplumbağanın öyküleri anlatıldığında kaplumbağanın kazanmasına ne çok sevinirdik. Bazı haylaz çocuklar kaplumbağayı ters çevirdiklerinde çok üzüldüğümüzü de hatırlıyorum.

Göçebe insanlar gibi, evi sırtında bir kaplumbağa, başı dışarıda, hareket etmeden etrafı seyrediyordu. Çiçek ilacından biraz sarsılmış gibiydi. Eşi ya da çocukları var mıydı, bahçede neyle besleniyordu? Zihnimde pek çok soru oluşmuştu. Komşum, idealist bir anaokulu Öğretmeni Seniha Hanım'a seslendim.  Sınıfı için günlerdir materyaller hazırladığını biliyordum. Bazı sınıflar Eğitim-Öğretim Yılına uyum için bir hafta önceden başlıyorlar. 

Kaplumbağayı birlikte gözledik, fotoğraflar çektik. Kaplumbağa korkuyla ya da tedirgin olarak başını hiç içeri çekmedi. Belki o da bizi izledi. Bir süre sonra sessizce, yavaş adımlarla yanımızdan ayrıldı. Bahçede sanırım semizotlarıyla besleniyordu. Aloa vera bitkisi de çekici gelmiş olabilir. Öğrenmeye çalışacağım. Bahçenin bazı köşelerine yemesi için küçük sebze parçacıkları bırakmayı düşündüm.

Ancak bir kez daha anladım ki; sevgi tüm canlılar için koruyucu, kollayıcı, yönlendirici bir duygu. Zarar vermediğiniz sürece bir barınak veya yer bulabilen, karnını doyuran her canlı özgürce yaşamına devam edebiliyor. Küçük yaşlardan itibaren çocuklara, çevresindeki canlıları koruma davranışı kazandırılabilirse, yarınlarda daha güzel bir dünyada soluk alınabileceğine inanıyorum.

Makbule ABALI-Eğitimci

7 Eylül 2026 Urla-İzmir







Ağustos 26, 2026

MUTLULUK VE ENERJİ KAYNAKLARIMIZ...


İnsanız, bazen yaşantımızda ılımlı, tatlı bir bahar esintisi varken birden  bir kasırga altüst eder yaşamı. Her yer, her şey altüst olur. Sadece zihniniz değil, ruhsal ve bedensel yapınız incinir, bazen çaresiz ve tükenmiş hissedersiniz kendinizi. Ancak hiçbir şey sonsuza kadar sürmez. Bir mucize değildir elbette beklenen, hatta hiçbir beklentinizin olmadığı bir anda bir motivasyon kaynağı beliriverir. Bir tutam mutluluk sunar size, enerji yüklenirsiniz yeniden. Kendinizi daha güçlü, daha yetkin hissedersiniz...

Kişiye ve kişiliklere, sosyal ve çevresel uyaranlara göre değişmekle birlikte peri değneği dokunmuşçasına yaşamı düzenleyen sınırsız enerji kaynağı vardır. Yüzünüzde gülücükler oluşturan, kalbinizi ferahlatan, gözlerinizde ışıltılar yaratan yüzlerce, binlerce mutluluk kaynağı. Bunun ille de para daha çok para olması gerekmez. Elbette insanca bir yaşam için , ihtiyaçlarınızı gidermek için para zorunludur. Ama parayla satın alamayacağınız ne çok şey vardır,

Özgürlük gibi, sağlık gibi, sevgi, vefa, merhamet gibi her zaman özlemini duyduğumuz duyguları, duygulanımları bize yaşatan, varlığımızı kanıtlayan insanlarla karşılaştığımızda büyük mutluluk duymamız olağandır. Küçük şeylerle mutlu olmayı bilen insanların çok büyük beklentileri olmuyor. Onlar sadece bedelini ödedikleri şeylerin değeri bilinsin ve korunsun istiyorlar. Haklı oldukları konularda anlayış ve farkındalık, duyarlılık bekliyorlar. Sadece güzel ülkemizde değil, dünyanın her yerinde, her yöresinde değişmez bir beklenti ve anlayıştır bu.


Gün olur, çok sevdiğiniz bir dost gelir çok uzaklardan; Sanki mutluluk ve enerji taşımıştır dağarcığında. Birlikte bir demet adaçayı, bir makrome nazarlık, doğanın armağanı yusyuvarlak bir taş (pergelle çizilmiş gibi )Hepsi dünyaya bedel...  Adaçayıyla tütsü bile yakılır o gün. Evimize  uğuruyla, bereketiyle gelmiştir o güzel dost.
"İnsan konuşan canlıdır." sözü boşuna değil. Bir akrabamız "Yıllardır suskunum, konuşmaya hasret kaldım, dilim şişti adeta." derdi. 





Aldığım enerjiyle ertesi gün bir kasa domatesi-20 kilo- kurutmalık ve yemeklik sos olarak hazırladım. Ruhsal olarak kendinizi iyi hissettiğiniz günlerde yorgunluğunuzu hissetmiyorsunuz bile.


Paylaşımı seven bir başka dost, ellerine batan dikenlere rağmen topladığı Hint incirleriyle çıkagelir bir başka gün. İncirler dikenli bir yaprak üzerinde sunulmuştur. "Eldeki dikenlerin acısını zeytinyağı alır" der dostumuz. "Acıyı bal eylemek" midir bu güzel davranış?



Anılar canlanır zihninizde; Adana'da buzlar içinde satılır bu incirler. Yapraklarına benzetme yapılarak Tahta inciri de denir. Özellikle sindirim ve boşaltım sistemi için çok yararlı olduğu söylenir.








Çiçekleri çok seven her insan onlara özenle bakar. Kurursa üzülür, canlanırsa sevinir. 
Güller sonbahardan önce açmaz denirken bir bakarsınız hiç umulmadık bir zamanda bir tomurcuk vermiş. Günlerce yumurta kabukları ve çay sularıyla beslemeniz iyi sonuç vermiştir. 
Emek ve çaba karşılığı alınan her güzel sonuç insanı mutlu eder.





Begonvil bir dönem tamamen kuruyup solmuştu. Bazı dallarını budama, sulama hiç yararlı olmadı. İnsanlar gibi diğer canlılar da incinip kırılabiliyor, küsebiliyor diye düşünürken begonvil sürpriz yaptı. Mutsuzluğumuzu mutluluğa çevirdi. 




İnsan hayatında gün güne, an an'a uymuyor. Her şey sonsuz bir hızla değişebiliyor. Mutluluğa doyamadan mutsuzluk, ya da en karamsar anınızda bir müjde gibi hayatınızı aydınlatan bir olayla karşı karşıya kalmak mümkün. Güzellikler, iyilikler, incelikler eksilmesin dünyamızdan...

Makbule ABALI-Eğitimci
26 Ağustos 2026 Urla-İzmir


Ağustos 03, 2026

ÇOCUK GÖZÜYLE-KUŞLAR VE ÇİÇEKLER

 

ÇİÇEKLER DE KÜSER Mİ? 

Günlerce günlerce bekledim

Bir pembe gülün açmasını...

Küsmüş müdür acaba dedim

Hayır, acemi bir el onu incitmişti,

Yanlış yerden kesilmişti...


KUŞ AKLI

Neden küçümserler 

Kuş beyinli derler

Kuşlara hakaret edercesine...

Bilmezler mi ki kuşların 

Dağlar, denizler aşıp 

Gökyüzünde kilometrelerce yol alıp 

Tekrar eski yuvalarına ulaşabildiklerini... 


Makbule Abalı- Eğitimci 

3 Ağustos 2026 Urla-İzmir





Temmuz 30, 2026

KUŞLAR GİBİ...

 Gökyüzünü masmavi bilirdi çocuklar

Ansızın kıpkırmızı oldu her yer

Gökyüzü karardı, kirlendi

Kapkara bulutlara şaşırdı, korktu küçükler

Bir çocuk annesine sordu:

Neden gökyüzü öfkelendi, kızardı anne?

**********

Yangınlar günlerce gecelerce sürdü;

Gökyüzü kıpkırmızı

Her yer dayanılmaz sıcak 

Her şey karmakarışık 

Mevsimler, iklimler, kayıtlar 

Bütün bilgiler, tüm değerler altüst 

Dünya zamansız yakalandı...

**********

Yurtsuz , evsiz insanlar gibi 

Kuşlar da perişan, şaşkın 

Hep birlikte göç ediyorlar 

Soluk alamadıkları diyarlardan 

Sığınacak tek ağaç kalmamış, ormanlar yanıyor 

Her şey tutuşmuş, kavrulmuş, yanmış 

Kanadı kırık, tüyleri dökük kuşlar gibi... 

**********

Gökyüzü bir renk paleti gibiydi 

Ana renkler kayboldu

Kıpkırmızı oldu her yer 

Alevler kavurdu, yok etti ne varsa

İnsanlar çaresiz, insanlar suskun

Kuşlar gibi ürkek, 

Kuşlar gibi kaygılı 

Doğanın tükenişine ağıt yakıyorlar...

Makbule ABALI- Eğitimci 

30 Temmuz 2026 Türkiye 







Temmuz 26, 2026

HAYATI GÜZELLEŞTİRENLER

 


Hayat devam ederken yaşanan onca olumsuzluğun yanında öyle güzel şeyler de var ki. Bunaldığınız bir anda tebessüm ediyorsunuz. Yüzünüz aydınlanıyor. gözleriniz parlıyor. "İyi ki varsınız" dediğiniz insanlar, bazen diğer canlılar, doğadan küçük izler, bir kitap, bir film, bir gazete haberi, bir program, bir tiyatro oyunu, emek ve göz nuruyla oluşturulmuş bir eser... 

Aklınıza gelen tüm güzel şeyler, iyi insanlar, hayata tat katan her şey. Hayat onlarla güzel. Hayat onlarla anlamlı... Puslu bir havada günü aydınlatırlar adeta. Belki bir hastane odasında sesleri, davranışlarıyla ruhsal terapi yapar, kapalı bir mekânda saygılı, yaklaşımlarıyla umut tazelerler. 

Kurudu sandığınız bir çiçeğin tomurcuklanması, kuru bir ağacın dal budak salması, çıkamadığınız bir basamakta uzanan bir yardım eli... Hepsi cankurtaran simidi gibi gelir insana. Çok sevdiğiniz eski bir dosttan gelen kitaplar, yeni bir arkadaşın ilgi ve yardımı, güzel jestleri sizi düşünceler, hayaller dünyasına sürükler. Bir tas çorbayı, bir kâse aşureyi şifa niyetine yer, içer, sindirirsiniz. 

Hele kendinizi yalnız ve çaresiz hissettiğiniz bir zamanda sevdiklerinizin ziyareti, yuvanızı güllük gülistanlık yapar. Minik eller boynunuza sarılır, kulağınıza yumuşacık bir ses fısıldar: "Ben de çok özlemiştim." Yemek, içmek önemsizdir o anda. Ruhsal doygunluk sağlar, rahatlarsınız. 

Hele toplum olarak üstün başarılara hasret kaldığımız bir dönemde uluslararası bir alanda  kazanılan çok büyük başarı, yüreklere su serper, gönüllere ferahlık verir. Umut ve güveniniz yeniden tazelenir, onur duyar, gururlanırsınız.

Makbule ABALI-Emekli Eğitimci

17 Ocak 2026 Urla-İzmir-Türkiye

Güncelleme:26 Temmuz 2026 



                                                        Rüya ATTAL



ZOR GÜNLERİMİZDE DÜNYA ŞAMPİYONU OLARAK, ÜLKEMİZE ÇOK BÜYÜK BİR MUTLULUK YAŞATTIKLARI İÇİN, BİRLİK VE BERABERLİK RUHUNU TAZELEDİKLERİ İÇİN FİLENİN SULTANLARI VOLEYBOL TAKIMIMIZA YÜREKTEN TEŞEKKÜR EDİYORUZ. 

GÜZEL ÜLKEMİZ VE İNSANLARIMIZIN BÖYLE ULUSLARARASI BAŞARILARA NE ÇOK İHTİYACI VAR. EMEĞİ OLANLARA SONSUZ TEŞEKKÜRLER. 


Sezgi Abalı ATTAL Ahmet ABALI


Temmuz 15, 2026

GEÇMİŞE MEKTUPLAR - 6

 

TORTU BIRAKAN ANILAR 

"Geçmişe Mektuplar" etkinliği Bloglar arası bir etkinlik olarak29 Haziran'da başlayıp 24 Temmuz'sa sona ermek üzere başlamıştı. Yazın bu sıcak günlerinde yine yayla anılarımızdan söz etmek istiyorum. 

Yaylaların temiz havası ve doğal ortamında gün erken başlar, erken biter. Günün yorgunluğuyla akşamları erken yatılır. Kaç saat uyursanız uyuyun. uykunuzu almış olarak dinç bir şekilde uyanırsınız. Tertemiz kokuları solursunuz, sanayileşmenin getirdiği kötü kokular yoktur çevrenizde. Yaylalarda burnunuza gelebilecek en güzel koku, odun ateşinde sacda pişirilen ekmek kokusudur.

Bürücekteki yayla evimizin yan tarafına babam, annem için  bir taş fırın yaptırmıştı. Zaman zaman o fırından mis gibi kokular yükselirdi. Cevizli ekmekler, vanilyalı, tarçınlı kurabiyeler, kıymalı, peynirli börekler. Çocuklar o tür atıştırmalıklara bayılırlar. Bence taş bir binaya "Yuva" denmesi için o evde yaşayan birilerinin varlığının kanıtlanması, kokuların duyulması gerekiyor. Taş fırında pişen o ürünlerin lezzetini hiçbir şeye değişmem. 

Çocuklar her zaman komşulardan gelen yemekleri iştahla yerler. Eskiden "Komşu hakkı" denen bir şey vardı. Az ya da çok komşulara da birer tabak çocuklarla gönderilirdi. Giden tabak boş dönmez, içine mutlaka bir şeyler eklenirdi. Komşulardan gelen bir zeytin salatasını hatırlarım, taze kekik, nane, yeşil soğan, domates, sarımsak, zeytinyağı eklenmesiyle yapılmış , tadı damağınızda kalacak bir zeytin salatası. En basit yemeği bile sevginizi katarak  daha lezzetli hale getirmek mümkün.

Yayla kadınları, kısıtlı imkânlar içinde akıllarını ve becerilerini kullanarak harika sofralar düzenlerlerdi. Kalori değerlerini hesaplamadan, otlarla, tahılları buluşturarak ne lezzetli yemekler çıkarırlar. O sofraları dayanılmaz kılan; tertemiz yayla havasında topluca, iştahla kaşık sallamak mıydı, sohbetlerin güzelliği miydi, bilinmez. Eşimin doğum yeri Arslanköy'de de, Toros Yaylalarında da,konuk olduğumuz Karadeniz Yaylalarında da hep aynı tadı bulmuşumdur. 

Makbule ABALI 

15 Temmuz 2026 Urla- İzmir







Temmuz 01, 2026

GEÇMİŞE MEKTUPLAR-1

 Yıllar nasıl da ardı ardına geçti. Sadece dönüp arkamıza baktığımızda değil, derin derin düşünmeye başladığımızda daha iyi fark ediyoruz. Yaş aldıkça eskiyen yıllar, anılar daha belirgin olmaya başlıyor. yakın geçmiş unutulurken uzak geçmiş "Beni bir kez daha yaşayın." diyor sanki. Hayal meyal hatırlanan adlar, silik bir biçimde canlanan simalar ve yaşanmış onca olay ve durum.

Beyin nasıl depoluyor yüzlerce belgeyi, görüntüyü, sesleri, kokuları, renkleri, bir ömür yaşanmışlığı...? Bizler; 50'li, yıllarda çocukluğunu, 60'lı 70'li yıllarda gençliğini yaşayan bireyler "Nostalji" sözcüğünü çok severiz. O sözcüğün içinde buram buram sevgi vardır, dostluk, arkadaşlık vardır, merhamet, iyi niyet, empati, adalet duygusu , güven vardır. 

İletişim insan hayatında ne kadar önemlidir. Bizim kuşak dostlukları yoğun yaşadı. Cep telefonları yoktu, mektuplar uzun yazılırdı, bazen sayfalarca, bıkmadan, usanmadan. Meramını anlatmak, anlaşılmak önemliydi. 29 Haziran'da bloglar arasında yeni bir iletişim bağı kuruldu. Projenin yaratıcısı, Mindmills  Blog sahibi Neslihan arkadaşımız. 29 Haziran -24 Temmuz arasında geçmişe mektuplar yazarak yüzleşeceğiz. İsteyen her konuda yazabiliyor.  Mektup yazmayı çok seven, nostaljiye düşkün bir kişi olarak bir günlük gecikmeyle bu etkinliğe katılmak istiyorum. 

Son yazımda hastalıklardan daha sonra söz edeceğimi belirtmiştim. Bu bir ay içinde ele alabilirim. Hastalıklar benim yumuşak yanım. Kendim ya da bir başkası. Çok kapsamlı "Nasılsınız?" sorusuna alacağım yanıttan hep ürkerim, tedirgin olurum. "Ne var ne yok?" sorusu da öyle değil midir? Eskilerin "Bir vur bin ah işit kâseden" dedikleri gibi.

 Bu etkinlikte yazılarımızı istediğimiz sıklıkta yazabileceğiz. Bu esneklik çok hoşuma gitti. Bazen gün 25 saat olsa yetişemeyeceğimi düşünüyorum. Hayatı ağır çekimde bir "Engelli" olarak sürdürmek, pek kolay değil. (Yaşlılık da bir engelli olma hali, biliyorsunuz. 

Hayatı kesin çizgilerle ayırmak mümkün değil. Dünden söz ederken bugünle kıyaslamalar yapabiliyor insan. Ya da bugünden yarınlara, geleceğe sıçramalar yapılabilir.  Geçmişi düşünürken bazı anlar çok net hatırlansa da, bazı  anlar sisli bir perdenin ardından gözleniyor. İnsan kendini korumaya alıyor, çok olumsuz bazı anılar hiç hatırlanmayabiliyor. Bilinçaltı koruyucu bir sığınak gibi. Unutmak istediklerimizi saklayan bir eski zaman barınağı. 

"Hastalık bir çeşit ruhsal mutluluktur" diyor bir düşünür. Sevdiklerimizle aramızdaki bağı güçlendirir, bizi onlara yaklaştırır. Zor bir günde okula gitmek istemeyen çocukların bahanesi, karın ağrıları, bulantılar değil midir? Şair Can Yücel "Hayatta Ben En Çok Babamı Sevdim" adlı şiirinde çocukluk hastalığını ne güzel dile getirir. "Sevinçten uçardım hasta oldum mu/ 40'ı geçerse ateş, çağırırlar İstanbul'a" Psikosomatik hastalıkların ( Ruhsal nedenlere bağlı bedensel hastalıklar) kökeninde endişe ve kaygılarımız. korku ve sıkıntılarımız yatar. 

Geçmişe ilk mektubum bir tanıtım amaçlıydı. Ay içinde yazacağım diğer mektuplar genelden özele inecek. Yıllar öncesinde aileme, sevdiklerime yazdığım mektuplar gibi çok uzun olmamasına dikkat edeceğim. Ancak yorumları dahi kısa yazamayan biri bunu nasıl yapar bilemiyorum. Değerli yazarımız Oktay Akbal'ın sözü kulaklarımda; "Yazmak yaşamak..." 

Makbule ABALI

1 Temmuz 2026





Haziran 10, 2026

GÜLLERİN SALTANAT DÖNEMİ

 

Bir arkadaşıma, dostuma hediye vermeyi düşündüğümde önce aklıma kitap ve çiçek gelir. Çocukluğumdan beri bu alışkanlığım hiç değişmedi. Bunların dışında 0nun sevdiği objeleri de düşünebilirim. Ancak maddi gücüm elverse bile pahalı bir ürün almaktan hep kaçınmışımdır. Hayatım boyunca "para" hiçbir zaman ön planda olmadı benim için. 

TV reklamlarında ekonomik sıkıntıların ardından, özel günlerde alınabilecek hediyelerin reklamı başladığında tam bir ironi diye düşünüyorum. Çok yüksek fiyatlarla satılan mücevherler, saatler, daireler, seyahat seçenekleri. Sade bir vatandaşın alım gücünü çok aşan fiyatlar ve armağanlar

"Zevkler ve renkler tartışılmaz" dense de hayaller sınırsız elbette.  Ancak hayal gücünü zorlamamak iyi olur herhalde. Sadelik ve uyum seçimlerde neden ön planda olamıyor? Belli yaş gruplarına göre giysiler veya eşyalara istek olmadığı için mi acaba tüm kıyafetler gösterişli ve frapan? Arz ve talep meselesi. Herkes aynı fabrikanın ürünleri gibi; aynı kesim ve boyada saçlar, bazen yakışmadığı halde giyilen giysiler. Annelerle kızları ayırt edemiyorsunuz.

Dostlardan günlük mesajlar gelir çoğu zaman. Bazen hafta başı ya da hafta sonu iyi dilekleri içerir bu mesajlar. Bazen bir günaydındır, bir tablodur, bir manzaradır iletici. Dostluğu tazelemek adına, hal hatır sormak için, varlığımızı kanıtlamak adına çok değerli iletilerdir bunlar. Her zaman uzun uzun yanıt veremeseniz de, dostlar halden anlar, küçük bir simge, bir incelikli cümle yetebilir sevgiyi anlatmaya.

Haziran Ayının ilk günlerinde güller, duruşu ile, goncalarıyla tomurcuklarıyla dikkat çekiyor. Dostlardan, sevgili arkadaşlarımdan gelen gül fotoğraflarını sergilerken Ahmet Haşim'in bir şiirinden dizeler mırıldanıyorum. 

"Yorgun gözümün halkalarında

Güller gibi fecr oldu nümayan

Güller gibi... sonsuz iri güller

Güller ki kamıştan daha nalan ;

Gün doğdu yazık arkalarında! " 

Çiçeklerle sevgi ve bağlılıklarını ileten dost ve arkadaşlarıma sonsuz teşekkürlerimle.


Makbule ABALI-Eğitimci

10 Haziran 2026 Urla- İzmir