Sayfalar

Şubat 17, 2011

YENİDEN ÇOCUK OLMAK... ( Yaşanmış Bir Alzheimer Öyküsü)

Henüz yeni uyudu. Işığı söndürdüm, özenle üstünü örttüm. Uzun süre uyumamakta direndi bugün. Rahatlasın diye elini tuttum, ninniler mırıldandım bildiğimce. Saatler geçti... Uyudu... 
Oğlum ya da kızım değil sözünü ettiğim; annem, 94 yaşında, alzheimer hastası, yılların eğitim emekçisi... 

Eski masallar vardı, hatırlar mısınız? "Deve tellal iken, pire berber iken, ben annemin beşiğini tıngır mıngır sallar iken" diye başlar ve devam ederdi... Küçüklüğümde hiç aklıma gelmemişti, bir gün benim de annemin hayali beşiğini sallayacağım. Bir varmış... bir yokmuş... Bir zamanlar o masallarla uyuyan ben, bugün O'nun masallarıyla O'nu uyutuyorum. O'nun ninnilerini şimdi O'na söylüyorum becerebildiğimce...  Sevdiği eski tangolardan çalıyorum rahatlasın diye. Bazen eski şarkılar eşlik ediyor beraberliğimize; "Bir tatlı huzur almaya geldik Kalamış'tan", "Bu son fasıldır ey ömrüm nasıl geçersen geç" 

Saat 23.00
Dışarıda yağmur tüm hızıyla devam ediyor. İri damlalar camı dövüyor adeta. Uyanacak diye endişe ediyorum. Soluk alması değişti, birden silkinerek uyandı; "Okula gitmek lazım... geç kalıyorum, öğrenciler beni bekler..."
Sesimin en sakin tonuyla ikna etmeye çalışıyorum...
"Annem okullar tatil, dışarıda yağmur yağıyor. Hem gece araba yok."
"Gitmem lazım, gitmem lazım... Zil çalıyor...."
Psikoloji, pedagoji bilgilerimden yararlanıp, emektar öğretmenliğimin tüm becerilerini sergilemeye çalışıyorum var gücümle... Eğitim çaresiz kalıyor. 
Yağmur tüm şiddetiyle devam ediyor. Çakan şimşekler gök gürültülerine eşlik ediyor. Bir süre uyumaz artık...

Saat 23.45
Tıpkı çocuklar gibi, inatlaşmadan, ilgisini başka alanlara çekmek için resimli kitaplar, renkli boncuklar getiriyorum. Hiçbir okulun açık olmadığı bir saatte materyallerimizi inceliyoruz birlikte. Rahatlıyor, sakinleşiyor... Ancak 10-15 dakika sürüyor bu durum. İlgi alanı çabuk dağılıyor.
"Ayakkabılarım, çantam nerede, çok geç kaldık..."
Perdeyi açıyorum, yağmur hafiflemiş, dışarısı kapkaranlık.
"Bak annem, daha sabah olmadı, gece arabalar çalışmıyor, okullar da kapalı."
Sakinleşmesi için burnundan derin nefes alıp, ağzından vermesini söylüyorum. Birlikte uyguluyoruz. Biraz yanına uzanıyor, elini tutuyorum. Sımsıkı sarılıyor, elimi bırakmıyor. 
Eski bir ninniyi mırıldanıyorum, giderek azalan bir ses tonuyla... Sevdiği dualar dilimde. Gözleri kapanıyor yavaş yavaş... Ve uyuyor...

Saat 01.30
O uyudu... ama ben uyuyamıyorum. Uykunuz kaçmışsa, gecenin sessizliğinde zihin nasıl da berraklaşıyor: Son aylar, günler, anlar bir sinema şeridi gibi geçiyor gözlerimin önünden... Ben "yetişkin çocuk", O "yetişkin anne" iken roller değişiyor hastalık nedeniyle. 
Hayatın ne getirip götüreceğini hiç bilemiyoruz. Uzun yıllar bebeklikten çocukluğa, ergenlikten yetişkinliğe kadar oydu bizi kollayan, koruyan. Oysa şimdi O'nun koruyucusu benim. "İleri evre demans-alzheimer" olan annem artık korunmak zorunda...
"Vasi" tayin edilmem için önce "Sağlık Kurulu Raporu" alınması gerekiyor. Çeşitli bilim dallarında uzman doktorların titiz incelemeleri sonucunda hazırlanan sağlık kurulu raporundan sonra, Sulh Hukuk Mahkemesi karar verecek.



Sağlık-Eğitim-Adalet; Yaşam içinde, yaşantımızın içinde, hepimizi ilgilendiren üç  önemli kurum. Bu kurumlardaki uygulamaların ne denli önemli olduğunu fark ediyorsunuz işiniz düşünce. Mahkemelerle ilgili bir işim olmadığı için yıllardır uğramadığım adliye koridorlarını arşınlıyorum günlerce. Bürokrasi, yasalar, giriş çıkışlarda kontroller, fotokopiler, kararlar, ara kararlar, imzalar, mühürler, dosyalar... Hakimler, müdürler, memurlar, mübaşirler, uzun adliye koridorları, suçlular, suçsuzlar, üzülenler, ağlayanlar... 

İşi, konumu ne olursa olsun, "insan" olmanın önemini kavramış, işinin ehli, iyi niyetli, güler yüzlü, yoğun iş temposunda onca dosya arasında bile sakinliğini kaybetmeyenler. "İyi ki varsınız" dediğimiz o güzel insanlar, kurumlardaki adsız kahramanlar, onları unutmayacağız, hepsine yürekten teşekkürler...
Aynı kurumlarda bir de farklı davranışta olanlar... "Bugün git yarın gel" deme alışkanlığında olup, hiçbir soruya cevap vermeyenler, açıklama yapmayanlar, kendini yenileyemeyen, ifadesiz yüzlerinde adeta maske taşıyan, bir günaydını, merhabayı, gülümsemeyi bile unutanlar... Neyse, biz de unuttuk onları.
Yaşadıkça neler görüp neler gözlemliyoruz. Bir kez daha inanıyorum ki; çocuk mahkemeleri, gençlik merkezleri ne denli önemliyse, yaşlılık psikolojisi, sosyolojisi, hukuku da o denli önemli insanlık i...


Saat 02.35
Yağmur durdu artık. Beyin fırtınasına da nokta koyup, biraz dinlenmek gerek diye düşünüyorum. Ama tam o anda annem uyanıp yeniden konuşmaya başlıyor.
"Anahtarlarım nerede, ayakkabılarımı kim kaldırdı?
"Bir ihtiyacın var mı canım" diye soruyorum.
Yarım bardak su içiyor, rahatlıyor. Artık yutkunma güçlüğü var.
"Tuvalet ihtiyacın var mı?" diye soruyorum tekrar. Hayır anlamında başını sallıyor. 
"Hadi gidelim" diyerek ayağa kalkmaya çalışıyor. Oysa annem artık yatağa bağımlı. Ancak yardımla, destekle kalkabiliyor. Tekerlekli sandalyesi yanı başımızda duruyor. Baston yerini ona devretti. 
'Hadi iyi geceler canım, uyuyalım artık' diyorum.
"Peki ablacığım" diyor, gözlerini kapatıyor...


O benim annem. Ben onun bazen annesi, bazen ablası, bazen de sevgili kızıyım. O anda onun düşündüğü kimliğe bürünmek, rahatlatıcı ve sakinleştirici oluyor. Roller değişirken görevler, sorumluluklar da değişiyor elbette.
Gecenin uyanık yüzünde düşünceler silsilesi insanı yalnız bırakmıyor, düşünüyorum... 
Yılın son aylarında kışla birlikte duygusal anlamda epey soğuk günler yaşadık. Evler de eskiyor, yıpranıyor zamanla... tıpkı insanlar gibi. Oysa evi çok değerliydi annem için. O uykusuz gecelerde evine gitmek istedi hep. Ama üç yıl önce gittiğimizde evini dahi tanımıyordu artık. "Burası kimin evi?" sorusuna yanıt vermek nasıl da güçtü. ..


İçinde eşyalarla, kiraya verilmeden, aidatları ödenerek, zaman zaman temizlenip havalandırılarak yıllardır korunan, ama artık "yuva" değil, salt "bina" olan bir ev. 
Oysa onun sağlıklı zamanlarında, bembeyaz örtülü ne güzel sofralar kuruldu o evde. Kimler nasıl ağırlandı o sofralarda. Güzelim çiçekler yetiştirildi terasında. O odalar neler gördü, nelere sırdaş oldu. Lavanta kokulu mis gibi çamaşırları unutur mu o dolaplar, çekmeceler... 

Her köşede geçmişi hatırlatan bir şeyler var. Singer dikiş makinesinin dili olsa da anlatabilse bayram sabahlarına yetiştirilen giysileri. Guguklu saatin saatin kuşu artık dışarı çıkmak istemiyor, içeride gizlenmiş. Eski radyodan Münir Nurettin Selçuk, Hamiyet Yüceses çıkacak sanki, zamana meydan okuyan sesleriyle...
Her yaşam gibi, iyi gün-kötü gün, sağlık-hastalık, mutluluk-hüzün, doğum-ölüm hepsi yaşandı o evde. Ama artık bacası tütmeyen, içinde insanı olmayan soğuk bir ev nedir ki? "İnsan sıcağı" arar evler de...


Saat 04.10
Anılar denizinde epey çırpındık son günlerde. Duygu yoğunluğu yaşandı, geçmişe köprüler kuruldu, düş gezginleri gibiydik adeta.
'Eski' evin eşyaları uygun kişilere verildi 'yeni' hayatlar için. Geriye anılar kaldı eski mektuplarda, yıpranmış fotoğraflarda, sararan defterlerde...  İnsanlar eskiyor, onlar eskimez mi? 
Zamanında yazılmış küçük notlar nasıl da anlamlıydı. Bazen bir takvim yaprağında, bazen bir defterde, bir sayfada duygu aktarımları...

Yılların ötesinden duygular tanıklık ettiler bir ömre. 
Adresler, telefon numaraları, doğum günleri, evlilik yıldönümleri defalarca yazılmış, yeniden-yenden eklenmiş minik kâğıtlara. Alzheimer o yıllarda konuk olmuş anneme. Biz konduramamışız. Bir kısır döngü zaman, geçmiş tekrar yaşanıyor bazen. Bir başka biçimde, bir başka zamanda...



Evde bulduklarım arasında beni en çok mutlu eden; çok eskilerde, özenle  hazırlanmış pasta-kurabiye defteri oldu. İnci gibi bir el yazısıyla yazılmış o defterdeki tariflerden yaptığım vanilyalı ay kurabiyesi bana çocukluğumun tadını, kokusunu getirdi buram buram.


Saat 05.15
Bebek gibi uyuyor şimdi. Sessiz, sakin, dünyanın gümbürtüsüne aldırmadan. Az sonra sabah olacak, uyanacak. Yeni bir güne günaydın diyecek, diyeceğiz. 
O, korunma altında 'yetişkin bir çocuk'... Ben, onu korumaya çalışan 'eski bir çocuk'...
Ben çocuk... O çocuk...

Makbule Abalı-Eğitimci
Mersin-2008 


                                                                                   




                                    
                                                      
   


   




Şubat 07, 2011

GENÇLERE MEKTUP

                                       
Sevgili Gençler,
Artık üniversitelisiniz. İster büyük, ister küçük bir kentte olun, üniversite yaşamı bir kültür etkileşimini de beraberinde yaşatıyor. Türkiye'nin değişik yörelerinden, farklı kültür ve yaşantılardan kopup gelmiş nice genç insan, onlarla birlikte gözlediğimiz nice alışkanlık, tutum ve davranış... Benzerlikler olduğu gibi ne büyük ayrılıklar var değil mi? Tanımak, anlamaya çalışmak ama kendinize zaman tanıyarak seçici olmak gerek. Dostlarınızda, arkadaşlarınızda, alışkanlıklarınızda, kitaplarınızda, sizi siz yapacak her şeyde seçici olmak...
Artık siz kendinizden sorumlusunuz. Hatalarınızla, yanılgılarınızla, seçimlerinizle üniversiteli bir bireysiniz. Okul sizi bir yandan da yaşama hazırlayacak; derslere ilginiz, devamınız, sistemli çalışmanız, ilkeleriniz yaşam kalitenizi yükseltecek, bir anlamda geleceğe yatırımınız olacak
Ünlü bir düşünürün çok anlamlı bir deyişi var: "Yaşlılar, hayatlarının sadece işe yarar bölümlerini hesaplasalardı, kimbilir nice yaşlı bugün genç sayılırdı." Öğütlerden hoşlanmadığınızı çok iyi biliyoruz ancak bunu öğüt saymayın; hayatınızın işe yarar bölümlerini çoğaltın, çevrenize "gören" gözlerle bakın. Yaşarken değişik "insan manzaraları" göreceksiniz, çevrenizde değişik "insan yüzleri" tanıyacaksınız. Kimi zaman acının, kimi zaman hilenin, kimi zaman onurun, gururun ağır bastığı onca yüz, onca ayrı insan, birer yaşam abidesi... Henüz yolun başındasınız. Yıllar deneyimlerinizi arttırırken, insanları tanımak, anlamak için kendinize süre tanımayı, kimine daha yakın, kimine daha uzak olmanın gereğini daha iyi kavrayacaksınız. 
Üniversitede okurken bulunduğunuz her ortamdan bir şeyler öğrenmeye, kendinizi geliştirmeye,  yetiştirmeye, çalışın. Örneğin; bir kitap fuarını ziyaret edebilirseniz, olanaklarınız elverdiğince bir tiyatroya, bir konferansa, panele,  katılabilirseniz, kendinizi şanslı sayın. Bunların hiçbirinin olmadığı bir ortamda yeni hobiler edinmek, kitap okuyabilmek, insan tanımak da az kazanç mıdır?

İlginç bir rastlantı, mektubu yazarken bir şarkı geliyor uzaklardan; "Bana bir masal anlat baba, içinde hüzün olmasın." İçinde hüzün olmayan gerçek öyküler olabilir mi...? Unutmayın, yaşamınız  her zaman toz pembe olmayacak. Yerine göre bazen bir tutam hüzün, bir tutam mutsuzluk, büyük ölçüde yorgunluk da olacak elbette yaşantınızda. Acılar çekilmeden mutluluğun, başarısızlık görülmeden başarının, hastalık yaşanmadan sağlığın değeri bilinemiyor. Anlamak için yaşamak gerek.
Bugünlerde sorun saydığınız ne çok şey var değil mi? Oysa başlangıçta sadece bir bölüm kazanmak vardı. Sorunlar yaşayarak öğreniliyor, önemseniyor. Yurt çıkmayanlar üzülürken, yurtta kalanların ayrı sorunları vardı: Yurda giriş çıkış saatleri, odaların, ranzaların durumu, yemek ücretleri, çalışma odalarının yetersizliği... Evde kalanlar için olay daha farklı boyutlarda idi: Kışın soğuğu, yolun  uzunluğu, aydınlanma, ısınma, su giderleri... Yemek nasıl yapılacak, çamaşırlar nasıl yıkanacak...? Yeni bir yaşama alışmak her zaman zordur, belli bir uyum sürecini gerektirir. Birçok şeyden belki yoksun olduğunuz o ortamlar bile yıllar sonra gülümseyerek hatırlanacak, tıpkı askerlik anıları gibi uzun uzun anlatılacak. 

Sizlere olanaklar ölçüsünde yollayabildiğimiz harçlıklarla öncelikle gıdanıza dikkat etmenizi isteyeceğiz. Bütçeyi ayarlamak sizin ustalığınıza bağlı. Ama eminiz, birkaç aylık bir çıraklık dönemi geçirmeden paranızı uygun biçimde harcayamayacaksınız. "ay sonu gelmeden param nasıl da bitiverdi."- ""Bu şehir de öyle pahalı ki." - "Gelecek ay biraz daha ekleseniz, ben de daha idareli olmak zorundayım."... Bu sözcükleri duymaya kendimizi hazırlamıştık zaten. Unutmayın, bu ülkede asgari ücretle çok çocuklu ailesini geçindirmeye çalışanlar, ek gelir için canını dişine takanlar, banka kuyruklarında ölen emekliler de var. Kendiniz para kazanınca alın terinin, emeğin değerini daha iyi bileceksiniz, eminiz. 
Evi, ev yemeklerini özlüyor, arıyor musunuz? Bugünlerde "fast food" türü beslenmeyle hamburgerler, sandviçler, cola tipi içecekler, damak tadınızın dostu, ama midenizin de düşmanı olmaya devam ediyor. Yıllar yemek seçimlerinizi de etkileyecek, bir süre sonra sizler de isteyerek ayranı, pekmezi, sebze meyve ağırlıklı doğal beslenme biçimini seçecekseniz. Ama ne olursa olsun, ağız tadıyla içilen bir kap sıcak çorbanın, dostlarla içilen bir bardak çayın değişmeyen tadının dünyanın her yerinde aynı olduğunu da zamanla anlayacaksınız. 

İlk yıl tatil günlerini iple çekeceksiniz. Aslında üniversite öncesinde sizleri tatillere kötü alıştırdık. Okullarımızda 180 işgününü hangi yıl tamamlayabildik ki? Bayram öncesi, bayram sonrası, öğretim yılı başı, öğretim yılı sonu, dolu dolu ne çok tatil yaşattık sizlere. Bazen çevrenizde, toplumda, ömür boyu tatil yapan, ama çok kazanç sağlayan kötü örnekler de sergiledik, bağışlayın.
İlk yılın ilk tatillerinde eve dönüşün tadı bir başka olsa da, okulda eskidikçe evi daha az özler olacaksınız. Hatta belki bazen biz sizleri beklerken, geleceğinizi umarken bir telefon alacağız. (Mektup değil) "Bu bayram arkadaşlarla birlikte olacağız, gelemiyorum." veya daha uygun bir üslupla söylenmiş birkaç kırık cümle: "Sizleri de çok özledim ama, bu yılbaşı gelmesem olmaz mı?" Sanırım duygusallığımız çok elvermese de, sizleri anlamaya çalışacağız, hak vereceğiz, izin vereceğiz dolayısıyla. 

Üniversite yaşantınızda yıllar akıp giderken bazı değer yargılarınız sarsılacak, değişecek, gelişecek. İlk yıl büyük sınıfların gözünde "çömezler, acemiler" idiniz. Zamanla sizlerden sonra gelenler de size "abla, ağabey" diyecekler, danışacaklar, fikir alacaklar. Okul bitiminde "yaşam kavgası" başlayacak. Sizler henüz okurken, biz o dönem için de kaygılanmaya başlayacağız. Biliyoruz ki okul bitiminde hayat arkadaşını seçenler olabilecek, büyük kentlerde iş arayışına girenler,yeni bir sınava girecekler, yüksek lisans düşünenler, yurt dışına gitmek isteyenler... Kabulleneceğiz ki her biriniz bir başka yol ayrımında olacak. Duygu sömürüsü yapmadan, sizleri sevdiğimizi, özlediğimizi hep vurgulayacağız, sağlıklı ve mutlu olduğunuzu bilmek bize yetecek. 

Geride bıraktığınız bizler mi...? Ne kadar büyüseniz, değişseniz de bizim gözümüzde, belleğimizde çocuksunuz, çocuklarımızsınız. Yıllardır olduğu gibi, mantığımız bazen engellese de büyüklerin çocuklara karışması hiç bitmeyecek, buna kendinizi alıştırın. İnsan hayat boyu nelere alışmıyor ki. Örneğin soğuklar başladığında, yağmurlar yağdığında sizin de üşüdüğünüzü düşüneceğiz, uzaklardan sesleneceğiz telefonlarla... "Havalar soğudu, aman giyimine dikkat et." Sizler "Ben artık büyüdüm." deseniz de elimizde değil,- yaşlılığımıza sayın- karışacağız. Unutmayın, bir süre sonra sizler de çevrenizde sizi düşünen birileri olsun isteyeceksiniz. Sevgi, ilgi insanın doğasında var. Çok bunaldığınız bir anda, güvenilir bir dost "cankurtaran simidi" gibidir. 

Sizler o uzak kentlerde iken bazen biz de bunalacağız. Gazetelerde 1. sayfada kara manşetlerle "Üniversitelerde öğrenci olayları başladı." yazısını gördüğümüzde tüm gençler adına içimiz titreyecek, içimiz yanacak.Televizyon ekranlarında adeta korku filmi görüntüleri gibi defalarca tekrarlanan sahneler içimizi karartacak. "Biz bu filmi daha önce de görmüştük" diyecek birçoğumuz. Oysa o yıllardan bu yana dünyada ne çok şey değişti.
Uzun bir mektup oldu, telefonda bunca şeyi konuşabilir miydik? Görüyorsunuz, içinde hüzün olmayan dünya masalı yok. Unutmayın, sizler bizim umudumuzsunuz. Bizleri düş kırıklığına uğratmadan, duyarlı, düşünceye saygılı, çalışkan, lâik gençler olarak yetişmenizi diliyor, uzaklardan yürek dolusu sevgi ve selamlarımızı iletiyoruz. 




  

Ocak 29, 2011

YALNIZLIK...





Soğuklar başladığında, özellikle huzur evlerindeki yaşlılarla, yetiştirme yurtlarındaki çocuklar düşündürür beni. Belki kapalı mekanda, sıcak yerdedirler ama, kış aylarının kasvetli havası, yalnızlıkla birleşince daha dayanılmaz olur onlar için. İki mekanda da dış dünyadan bir soyutlanma vardır adeta. Bir başka dünyada yaşarlar sanki. Dört duvar arasında, monoton bir yaşam düzeninde küçük farklılıklar, yeni renkler, yeni güzellikler yaratılamazsa, çocuklar ve yaşlılar için hayat ne kadar sıkıcı ve anlamsız hale dönüşebilir.

Çocuklar ve yaşlılar, her insanın doğasında olan ilgi ve sevgiye çok daha fazla ihtiyaç duyarlar. Özellikle doğal ev ortamının dışında bu durum nasıl da belirgin hale gelir. Hazırlanmış bir programla, her gün aynı şekilde başlayıp, aynı şekilde devam ediyorsa, her yeni yüz, her yeni ses bir umuttur insana. Gülen yüzüyle gelen her konuk bir müjdedir, bir sevinçtir, bir coşkudur o tekdüze yaşamın içinde... 

Pek çok kişi yalnızca özel günlerde gider bu tür kurumlara, gidişler haber olur çoğu kez.  Oysa her günün ayrı bir anlamı vardır o yalnızlıkta, o bekleyişte... 
Bu kurumlarda odaların "ev ortamı gibi" olması nasıl da istenir. Birkaç parça özel eşyasının yanında olması nasıl da mutlu eder o yaşlı insanı; alışık olduğu bir radyo, eski bir albüm, küçük bir tablo, eski mektuplar...
  Alışkanlıklar zamanla oluşur. Çocuklar henüz biriktirmeye alışmamıştır; belki eski bir oyuncak, aileden kalan soluk bir fotoğraf ve anılar belleklerde...

Bu kurumlarda çalışan personelin işini benimsemiş olması, insanı sevmesi, anlayışlı ve vicdanlı olması ne kadar önemli. Duyarsız bir kişinin öfkeli ve haşin davranışı  ne yaralar açabilir yorgun yüreklerde. 
Ağır kış koşulları insanları huzursuz edebilir, ancak bazıları bu konuda daha duyarlıdır. Daha çok korunma ve bakım altında olmaları, insanca duygulardan uzaklaşmamaları gerekir. Herkes için önemli ama, özellikle çocuklar ve yaşlılar için umut hiç tükenmemeli...

  

Ocak 20, 2011

CANSIZ BEBEKLER...

Hiç tanımadığımız, bilmediğimiz, görmediğimiz insanların dramı bir bomba gibi altüst eder bazen duygularımızı... Gerçek dünyanın acımasızlığı, onların yaşadıklarında şekil bulur yeniden. Birden çevremizde olan biten her şey anlamını yitirir, boş gelir tüm konuşulanlar... İnsan onurunun, insan yaşamının söz konusu olduğu pek çok durumda ne kadar az yol aldığımızı düşünürüz. Onlar adına, insanlık adına utanır, suçlanırız. 
Oysa o zamana kadar onların dünyasından haberdar değilizdir. Birden gazetelerin üçüncü sayfasında, ya da televizyonların küçük haberlerinde karşımıza çıkarlar. Haber ömürleri sadece bir günlüktür Ama çarpıcı biçimde derin izler bırakırlar yaşantımızda... 

Kimimizin haberi bile olmaz pek çok evde yaşanan gerçek dramlardan. Günlük yaşamın curcunası içinde koşturmaca devam eder. Yaşam hızla akarken, hiç duyamayacağımız başka acılar yaşanır farklı evlerde; bilmeyiz,  dramlar trajediye dönüşür... 
Bir bebek ölümüyle ilgiliydi haber: Yoksulluğun alt sınırında yaşayan bir aile... Anne, baba ve üç çocuk... Baba engelli,iş bulamamış, çalışmıyor, zaman zaman komşuların yardımıyla geçiniyorlar. Ekrandaki görüntülerinden aile bireylerinin yetersiz beslendikleri öylesine net anlaşılıyor ki... 

Haberlere "yetersiz beslenme sonucu bebek ölümü" olarak geçiyorlar. Ekranlarda annenin dolu dolu gözleri var... "Sütüm yetmedi, sadece çay ve ekmekle besleniyordum" diyor.... Ertesi gün yardımseverlerden yardım yağıyor. Ama artık bebek yaşamıyor... Adını bile bilmediğimiz bebek ölmese, birkaç aylık yaşam öyküsünden haberdar bile olmayacaktık... 
Bu haberlerin ardından hayat devam ediyor... Televizyonlarda gıda maddelerinin en parlak ambalajlarla, en çekici biçimde, en etkili müzikle, reklamları yapılıyor. "Muhteşem" hayatlar tartışılıyor, spor ve sanat, çok farklı görüşlerle gündemden hiç düşmüyor...
Bebekler ölüyor... kendilerini hiç görmeden, seslerini duymadan, tabutlarını izliyoruz ekranlardan...

Ocak 17, 2011

BAKIŞ AÇISI

Hayata farklı noktalardan bakabilmek, farklı açılardan değişik görüşler yakalayabilmek... Hayatı sorgulayabilmek, yorumlayabilmek; insanların iç dünyasına bir yolculuk yapabilmek, olayların nedenlerine inebilmek... Kolay değil elbette, ama keşke yapabilsek... Bir başka açıdan da değerlendirebilsek kişisel beğenilerimize ters düşeni. Farklı bakış açılarıyla farklı güzellikler de yakalanamaz mı? 

Yaşam boyu farklı değerlendirebileceğimiz ne çok olay, ne çok insan çıkabilir karşımıza: Doğru-yanlış, iyi-kötü, güzel-çirkin, zevkli-zevksiz, kolay-zor, değerli-değersiz, anlamlı-anlamsız diye adlandırdığımız nice şey... Bizi biz yapan değerler zamanla oluşuyor; yaşadığımız coğrafya, kültür, ailevi etkenler, sosyal çevre, kişiliğimiz... hepsi dünyaya bakışımızı etkiliyor. 

Henüz çocuklar çok küçükken söylediklerini hepimiz kolayca kabulleniyoruz. Eve gelen konuğu sevmediyse, yüzüne karşı söyleyebiliyor bütün içtenliğiyle. Anne-baba ne kadar utansa da durum değişmiyor. Ama giderek sosyalleşiyor, daha kontrollü, daha sakin, daha ılımlı konuşmayı öğreniyor. Birey olarak dünyaya bakışı da değişiyor.

Hayat devam ederken bazı şeyleri benimsiyor, bazılarını reddediyoruz. "Alışkanlıklarımız" bakış açımızın oluşmasında önemli bir etken. Çocukluktan itibaren yaşam tarzımız, kazanımlarımız, kayıplarımız, hayata bakışımızı olumlu-olumsuz etkiliyor, bizi rahatlatıyor, ya da rahatsız ediyor. Belki o yüzden eski tatları daha çok arıyor, eski dostları daha çok özlüyoruz.

Koruma-korunma duygusu insanın doğasında var,özellikle sevdiklerini korumak istiyor insan. Elbette bu, sevmediklerine zarar vermek olarak anlaşılmıyorsa da, beğenilmeyen de zarar görebiliyor bazen. Okulunu, öğretmenini sevmeyen öğrenci sıraya zarar veriyor, toplu taşıma araçlarında oturma yerleri tahribata uğruyor. Farklı kişiliklerde öfkenin dışa vurumu da farklı oluyor.

Toplum giderek değişime uğruyor. Bakış açımıza göre olayları "ya hep ya hiç" mantığıyla değerlendiriyor, beğendiğimizi anlatacak söz bulamazken, beğenmediğimizi yerin dibine batırıyoruz. Tıpkı tahammülsüz çocuklar gibi "sabırsız" davranarak aniden dile getiriyoruz düşüncemizi; kırıyor, kırılıyoruz. Günlerce tartışmaktan yorgun düşüyor, birbirimizi incitiyoruz. Böylece bakış alanımız giderek daralıyor...

Bu arada unutuyoruz; içe bastırılan, aktarılamayan, anlatılamayan her düşünce içsel rahatsızlıklar yaratıyor. Birbirimizi dinlemediğimiz sürece; sesler birbirine karışıyor, konuşmalar anlaşılmıyor. Oysa temelde her insanın anlaşılmaya ihtiyacı var. Çocuk resimleri ne güzel bir örnektir; ilk bakışta hiçbir şey anlamazsınız, ancak iletişim kurulduğunda, her şey bir anlam kazanır, onun iç dünyasına bir yolculuk başlar...

Kültür, sanat, spor: Yüzyıllardır insanlar arasında en etkili yakınlaşma araçları olarak kabul görmüş, acılar, hüzünler, umutlar sevdalar, coşkular, onlarla dile getirilmiş, ruh sağlığı bozukluklarında bile tedavi yöntemi olarak benimsenmiş...  Ancak her konuda, her şey bakış açımıza, değerlendirmemize, yorumumuza bağlı... Görünürdeki bir kova su için bir düşünür şöyle diyor: "Buradan bir kova su gibi görünüyor, ama bir karıncanın bakış açısından engin bir okyanus, bir filin bakış açısından sadece bir içecek, bir balığın bakış açısından ise elbette onun yurdu..."  




Ocak 12, 2011

YAŞLI ÇOCUKLAR...

Çocuklar, kuşlar, balıklar...
Önce onlar etkilendiler
Dünyanın değişiminden...
Oysa herkes kendi derdindeydi;
Babalar öfkeli, anneler çaresiz,
Çocuklar sevgisiz, çocuklar ilgisiz,
İnsanlar kaygılı, toplum duyarsız...
Dünya sonsuz bir hızla değişti;
Doğanın dengesi altüst oldu,
Baharlar azaldı, kışlar çoğaldı,
Zamanı şaşırdı çiçekler, ağaçlar...
Yeterince anlaşılamadı kuşların gidişi bile,
Sonra kuş ölümleri başladı topluca.
Balıklar tükendi zamansız avlanınca,
Dereler kurudu, denizler bulandı,
Oysa insanlar hâlâ didişiyordu...
Her şey hızla karardı zamanla;
Nefret, öfke, zehir yayıldı her yana...
Doğa hepten kirlendi;
Anne sütüne bile kurşun karıştı;
Çocukluk geçti hiç bilinmeden,
Çocuklar yaşlandı büyüyemeden...

Aralık 29, 2010

Eskimiş Yıllar...

2010 yılı Aralık ayının da sonuna geldik. Bir yıl daha bitmek üzere." 365 gün nasıl olsa bizim"  diyerek başladığımız ve giderek tükettiğimiz, eskittiğimiz koca bir yıl... İnsan ömrü de öyle değil mi? Günler, aylar, yıllar inanılmaz bir hızla birbirini takip ediyor.

Umutla beklenen her yeni yıl, içinde olumlu-olumsuz pek çok şeyi barındırıyor; hayat gibi, hayatın her aşamasındaki diğer günler-yıllar gibi... Küçük şeylerle de mutlu olabilmeye kendini alıştırmışsa  insan, onca olumsuzluğun, karmaşanın arasında da yaşamı dengeleyebiliyor çoğu kez. Bazen yakınlarınızın mutluluğuna tanık olmak, bazen umut veren bir gazete haberi, yolda-sokakta rastladığınız insanca bir davranış, güzel bir sanat eseri, güzel bir yazı-şiir-oyun... Yaşadığımızın, insan olduğumuzun bilincine varmamızı sağlayan her şey... Bazen kısa süreli, bazen uzun süreli mutluluklar: Beklediğimiz, emek harcadığımız bir işin gerçekleşmesi, bir başarı haberi, dünyayı iyileştirmeye-güzelleştirmeye yönelik çabalar... Hepsi mutluluk gerekçesi olabiliyor.

Bedensel, ruhsal, toplumsal her türlü olumsuzluk yaşam kalitesini düşürüyor, kişinin tahammül gücüne göre sağlığını da tehdit ediyor. Dünyanın neresinde olursa olsun; çocuklara, gençlere, kadınlara, insana yönelik acımasızca davranışlar, adaletsizlik, haksızlık, şiddet insanı rahatsız ediyor, içini acıtıyor. Bildiğimiz-bilmediğimiz, duyduğumuz- duymadığımız, bazen duyup kanıksadığımız ne çok şey oluyor yeryüzünde...  
Yaşanan her saniyede dünyanın farklı yörelerinde ne çok doğum, ne çok ölüm gerçekleşiyor. Aynı kentte düğün evine birkaç yüz metre ilerde bir evde ölüm acısı yaşanabiliyor..Ama bazen, özellikle büyük şehirlerde aynı mahallede,aynı sokakta, hatta aynı apartmandaki insanların bile  sevincini-tasasını paylaşmaktan çekinir hale gelebiliyor insanoğlu. Kimse kimseye karışmamayı tercih ediyor.

Günler, yıllar hayatımızdan akıp giderken; nedenlerle sonuçlar üzerinde nasıl bağlar kurup, kendimizi nasıl değerlendirebiliyoruz? Sadece bu yıl değil, ömür boyu çevremizde olup bitenlere ne kadar duyarlı olabildik, kendi çapımızda neleri gerçekleştirebildik? Gördüğümüz-duyduğumuz-yaşadığımız her türlü olumsuzluk bizi ne ölçüde, ne kadar etkiledi, insana-insanlara ne kadar yakın, ne kadar uzaktık...? Kimlerden neleri ne kadar öğrenebildik, öğrenirken içtenlikle kendimizi eğitebildik mi, ders alabildik mi? Başkalarına zarar vermeksizin kendi alanımızı ne kadar daraltıp ne kadar genişletebildik?
Kaygılarımız, korkularımız sadece kendimiz ve yakınlarımız için miydi; içimizin yanması, gözümüzün yaşarması kimlerle sınırlı kaldı, kimlerin acısını-sıkıntısını paylaşmasak bile hayal edebildik? Kimler veya neler için özveride bulunabildik, sağlıklı ya da sağlıksızken neleri hayal ettik, nelerden vazgeçtik? 

Çeşitli kurumlar, kuruluşlar her yılın bitiminde genel bir değerlendirme yapıp kâr-zarar hesabı çıkarıyorlar. Oysa insanın değerini yıllar belirliyor, yıllar neler kazandırmış ya da kaybettirmiş, yaşam köprüsü hangi değerler etrafında, nasıl şekillenmiş, nasıl bir yol alınmış... hayatın içinden, ilginç, uzun, ömürlük öyküler belki... 
Hayatı anlamlandırmak, yol ve yön belirlemek yaşanılan coğrafyaya, topluma, kültüre, kişiye göre değişiyor elbette. Her kuşak bir öncekinden ne kadar farklı, ne kadar eğitimli, kendini ne kadar geliştirip yenileyebilmiş? 
Birey ya da toplum olarak kendimize sormamız gereken öyle çok soru var ki... Eğitim kurumlarımızda bilgi kazandırmaya çalışırken ne ölçüde eğitebiliyoruz, Çocuklarda hırçınlığın, gençlerde öfkenin nedenlerine ne ölçüde inebildik, cezalarımız ya da ödüllerimiz tutarlı mıydı, öfke kontrolünde ne ölçüde başarılıydık? 


Her yıl eski yıl bitip yeni bir yıl başlarken, değişmez bir biçimde, giden ve gelen yıllar sembolik bir şekilde anlatılır; küçük, sağlıklı bir çocuk yeni yılı simgelerken,  bastonundan güç alan yaşlı-yorgun bir insan giden yılı anlatır.Her yeni yıla umutla, beklentilerle girilir, daha güzel bir dünya hayal edilir. Oysa ne yazık, dünyanın pek çok yerinde çocuk ve gençler henüz olgunlaşamadan yıpranıyor, yeterince anlaşılamadan  haksız davranışlarla karşılaşıyorlar. Yıllar öncesinden ünlü eğitimci John Dewey ne güzel dile getirmiş: "Çocuk itaat etmek kadar, lider olmak için de eğitilmelidir" Kaybedilmiş kuşaklar kayıp yıllara neden oluyor. Keşke çok küçük yaşlardan başlayarak; tahammül göstererek, her ortamda çocuk ve gençlerin sesine-eleştirilerine kulak vererek, önce kendi iç disiplinlerini oluşturmalarını sağlasak... 


Bir yıl daha süresini doldurdu. Ancak eskiyen yalnızca bitmiş bir yıl değil; giderek nesli tükenen kuşlarıyla, balıklarıyla, azalan yeşili ve mavisiyle, bir türlü bitmeyen şiddet olaylarıyla, doğal afetlerle dünyamız da öylesine değişti ve yaşlandı ki... Ama tüketilmiş onca yıla rağmen umut hiç tükenmiyor, dünya yıllara meydan okuyor.
Ünlü şair Orhan Veli bir şiirinde ne güzel sesleniyordu: "Sizin için insan kardeşlerim, her şey sizin için...."









Aralık 17, 2010

Denge Oluşturabilmek

Çevremizdeki çocukların davranışlarını gözlediğimizde, sözlerine dikkat ettiğimizde; birbirlerine benzer çok yönleri olmasına rağmen her birinin ayrı bir dünya olduğunu hemen fark ediyoruz. Yeterince anlayışlı ve sabırlı davranmazsak o dünyaya girebilmek çok da kolay olmuyor.

Sorularına uygun cevaplar verilmezse, sakin bir çocuk bir anda öfkelenip hırçınlaşabiliyor, davranışlarıyla dünyaya meydan okuyabiliyor. 2 yaşındaysa, çevresindeki her şey onun için merak konusu olabiliyor: Anne babalar iyi bilirler;"Bu ne" sorusu o yılların en güncel sorusu sayılırken 4 yaşına gelen çocuklar her şeyin nedenini bilmek ister, çevresindekilere adeta "sabır testi" uygular.

Uzmanlar 6 yaşına kadar alınan etkilerin çocuk eğitiminde çok önemli bir temel oluşturduğuna dikkat çekiyorlar. Gelecekte sakin, öfkeli, sabırlı, sinirli, yalancı, dürüst, merhametli, hoşgörülü bireyler olabilmek ya da olamamak... Okula başlayınca kuralları öğrenmeye başlayan çocuk, öğretmeninin yaklaşımına göre yeni davranışlar kazanabiliyor elbette. 

Ülkemizde çocuklar; belki evde daha çok anneyle baş başa kaldıkları için, okula başladıklarında genellikle öğretmenlerinin de kadın olmasını bekliyorlar ya da daha çabuk alışıyorlar. Ancak çocuklar okulda veya sokakta arkadaşlarıyla ilk tartışmasında-kavgasında-yenilgisinde öfkeyle sesini yükselterek bağırıyor: "Benim babam senin babanı döver..." Erkek egemen bir toplumda yaşadığımızın en büyük göstergesi belki de, hiçbir çocuk şöyle seslenmiyor: ""Benim annem senin anneni bir güzel pataklar..." Güç göstergesi daima babalar (dolayısıyla erkekler) yenik düşmemek için gereken güç de öncelikle "bedensel güç"...

Kırsal kesimde ya da özellikle yoksul yörelerimizde anneler çocuk eğitiminde yetersiz kaldıkları anlarda güçlerini eşlerinden alıyorlar:"Akşama baban gelsin, sen gününü görürsün..." Aile içinde kardeşler arası sevgi-ilgi paylaşımı adil değilse; otorite yokluğunda çocuk, kendi çözümlerine baş vurarak kardeşini cezalandırabiliyor. Kendini koruma, haksızlığa karşı çıkma, insanın doğasında var.

Öğretmen sınıfta demokratik bir ortam sağlayamamışsa ya da çocuk öyle sanıyorsa, diğer çocuklar gibi olamamanın ezikliğini yaşıyor: Öğretmenin veya sınıfın "gözde" öğrencilerinden biri olamamak, daha çalışkan, daha zeki, daha sevimli, daha uysal, daha akıllı olamamak... anlaşılamamak... anlatamamak... Zamanında yeterli önlem alınmazsa izleri yıllar sonrasına taşınabiliyor. Yıllar önce bir çocuk, bu ezikliği konuşma sırasında şöyle özetlemişti; "Büyümek, çok ama çok büyümek istiyorum... bana tepeden bakan herkesi dövecek kadar büyümek..." Uzmanlar genellikle çocuklarla konuşurken , onun konumunda eğilerek, "göz teması" kurarak konuşmanın yararına değiniyorlar.

İlköğretimden itibaren çocukların okulda tanık oldukları güç gösterileri, dönemlere ve yaşlara göre yıllarca sürüp gidiyor. Büyük sınıfların küçük sınıflara sataşmaları, okuma yarışı, sınavlarda dereceye girme yarışı, en popüler öğrenci sayılma yarışı, lider olabilme yarışı... Bu yarışları, kendini kanıtlama çabalarını uygun biçimde yönlendirebilmek, "ustalık" istiyor elbette. Sınıf içi disiplin; korkuya, sindirmeye, şiddete yönelikse, içten içe bastırılan duygular giderek rahatsız edici olabiliyor, bastırılan sesler zamanla yükseliyor, kuralsız davranışlar artıyor. 

Okullarda disiplin olaylarının üstüne ne denli şiddetle gidilirse çözümsüzlük de o denli artıyor. "Sınırsız özgürlük" değil elbette, ama sınırları belli olmayan haksızlık ve kuralsızlık da umudun giderek tükenmesine yol açıyor, çaresizliği ve güvensizliği artırıyor. Çocuk ve gençlerde haksızlığa uğradığı düşüncesi zamanla, toplumda "otorite" saydığı herkese karşı bir tepki oluşmasına neden olabiliyor, kin ve öfkeye dönüşebiliyor. Duygusal ve toplumsal yaralar insana özgü, yıllar sonrasına farklı boyutlarda taşınabiliyor. 

Gençlik çağı, insanın kendini "güç merkezi" saydığı yaşlar... Anne babasının karşısında olmak pahasına arkadaşlarının görüşleri, fikirleri   değer kazanıyor.  Çevresini, dünyayı değiştirmek istiyor, anlaşılmadığını düşünüyor. Çevresinde uygun rol modelleri bulamazsa, düşüncelerini aktarmada güçlüklerle karşılaşırsa çeşitli sorunlar da yaşayabiliyor. Gençlerin olduğu ortamlarda onları sakince dinleyip anlamaya çalışacak, bir anlamda "denge" oluşturabilecek, öfkesini kontrol edebilen yetişkinlere özellikle ihtiyaç var.  


Bazı alanlarda, bazı mesleklerde  deneyim zamanla  kazanılıyor. Ancak hatalar insanla ilgili ise, kalıcı izleri- ruhsal yaraları çok kolay  silme şansımız yok. Her yaşta- her dönemde; nefretle-öfkeyle değil, anlamaya çalışarak dinleyebilirsek, önce gençleri, sonra birbirimizi daha kolay  tanıyıp yorumlayabileceğiz.





  

Aralık 09, 2010

Engelleri Aşabilmek...

Hayatın her alanında zaman zaman engel ya da engellemelerle karşılaşabiliyoruz. Kişiye-kişiliğe göre engeller bazen büyük olumsuzluklar yaratırken, bazen de güdüleyici-yönlendirici bir güç haline dönüşebiliyor. Türk Dil Kurumu Sözlüğü "engel" sözcüğünü şöyle tanımlıyor: Bir şeyin gerçekleşmesini önleyen sebep, mâni, mahzur, müşkül,mânia... Engelleme karşılığı ise; "engelleme işi". 

Aslında yaşamın kendisi başlı başına bir "engelli koşu" değil mi zaten? Engeller hayatın her alanında karşımıza farklı bir biçimde çıkabiliyor. Bazen önemli bir ülke sorunu, bazen bir düş kırıklığı, bazen sevdiğimiz bir insanın kaybı, bazen bir hastalık, bazen bir organın yeterince  kullanılamaması önümüze çeşitli engeller çıkarabiliyor. 

Yaşamın amaçları arasında "her şeye rağmen engelleri aşmaya çalışmak" da olmalı. Çevremizdeki yanlışlara engel olabilmek, doğruları savunabilmek, "böyle gelmiş ama böyle gitmemeli" diyebilmek de içimizdeki-kafamızdaki engelleri aşabilmek, yaşama daha sıkı tutunabilmek değil midir...? 

Engelli olmak ya da olmamak... Çok yönlü düşününce "asıl engelliler kimler" sorusunu da sormadan edemiyor insan. Bedensel ya da fiziksel, zihinsel  engelli olsa da, tüm çabasıyla  var olan gücünü kullanarak kapasitesini üst sınırda değerlendirebilmek, yeteneklerini geliştirebilmek, kendini (önce kendine) kanıtlayabilmek... 


Diğer yandan bir engeli olmamasına rağmen hiçbir şey yapmamak, hiçbir şeye karışmamak, denememek, sınamamak, sevgisiz-ilgisiz yaşamak... neden yaşadığının bile bilincinde olmamak, her türlü bireysel-toplumsal olayın dışında yaşamak, yaşama konmuş en büyük engel değil midir? 


3 Aralık günü, tüm dünyada Dünya Engelliler Günü olarak anılıyor. Çok yönlü düşünüp değerlendirilmesi gereken bir konuyu bir güne sığdırmak yeterli olabilir mi? Çevremizde, yanımızda, yakınımızda, uzağımızdaki pek çok engelliyi ne kadar tanıyor, ne kadar anladığımızı sanıyoruz? Onların neleri başarabildiğinin ya da hangi alanlarda nasıl zorluklar yaşadıklarının ne kadar farkındayız? 


Dünyanın renklerini göremeyen ama iç dünyası rengârenk nice insan... sesleri hiç duyamayan, ama iç sesleriyle ahenkli bir bütün oluşturabilenler... bedensel engelini bir şekilde aşıp fark yaratabilenler...sanatta, sporda başarı kazananlar... Kaçından haberdar olabiliyoruz? Olması gerektiği gibi davranıp; acımadan, aşağılamadan, sabırla, anlayışla kabullenebiliyor muyuz? 


Ne güzel bir deyiştir: "Damdan düşenin halinden damdan düşen anlar." Başkalarının neler yaşadığını ancak yaşayarak daha iyi kavrıyor-anlıyoruz. Her kaza, kullanamadığımız bir organın nasıl da iş gördüğünü yeniden hatırlatır bize. Her hastalık sonrası sağlığımıza daha çok dikkat eder oluruz. Başımıza gelmeden, tehlikelerin ya da olumsuzlukların çok uzağında olduğumuzu düşünüyor, o yüzden karşımızdakilerin ne yaşadıklarını da yeterince değerlendiremiyoruz. 


Dış dünyanın dışında, asıl engelleri içinde yaşayan bir kişinin daha alıngan daha kırılgan, daha öfkeli olması doğal sayılabilir çoğu kez. İrade, akıl, bilinç, düş gücü, yaratıcılık, toplumsal ilişkiler de zarar görecektir bu durumdan. Her gün yaşamı engelleyen öyle çok şeyle karşı karşıyayız ki çevremizde... 


Asıl önemli olan, engelleri aşabilmek, aşabilme gücünü bulabilmek...  Yaşadığımız toplumda, yaşadığımız dünyada önce her türlü olumsuzluğa, şiddete, yalana, aşağılamaya, aldatmaya göz yummasak, kafamızdaki engelleri kaldırabilsek, belki o zaman  hep birlikte engelleri daha kolay aşıp, gerçek engellilere de daha güzel bir dünya sağlayabileceğiz.

Aralık 02, 2010

Duygusuz-Duyarsız-Umarsız-Tepkisiz

Beş duyum var dedi bir gün biri; 
Kokladı dört bir yanı, 
Dokundu çevresine. 
Açtı ağzını, 
Yumdu gözünü, 
Kapattı kulaklarını, 
Sıktı yumruklarını... 
Günler geldi-geçti... 
Hiç kimse dokunmadı, 
Hiç kimse bir şey demedi, 
Hiç kimse bir şey görmedi, 
Hiç kimse bir şey duymadı, 
Hiç kimse bir koku almadı... 
Yıllar geldi-geçti... 
Duygusuz-duyarsız-tepkisiz kaldı herkes... 
Gözler görmedi, 
Kulaklar duymadı,  
Hiç kimse dokunmadı... 
Hiç kimse bilemedi; 
Hiç kimse sezemedi, 
Ne olup bittiğini, 
Zamanın nasıl yittiğini...
Yıllarca sorulamadı hiçbir şey;  
Sonra oldu olanlar,
Şaşıramadı bile insanlar...