Sayfalar

hastalıklar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
hastalıklar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Eylül 21, 2026

UNUTMAK- UNUTABİLMEK- UNUTAMAMAK- UNUTTURMAMAK...

 







Bazen çok eski yılları,

Yaşanmış anları, anıları, insanları,

Kelimeleri, sözcükleri, adları, nesneleri,

Kentleri, sokakları, soluk yüzlü binaları,

Unutmak dağarcığımızdakileri...

Kimi zaman yaş aldıkça, 

Beden ve organlar eskidikçe

Unutmak eski kayıtları,

Silmek bellekten anıları 

Anları, günleri, ayları, yılları...

Bazen bir hastalık, bir kaza, belki soya çekim

Beynin küçülmesi, hücrelerin yenilenmemesi

Hastalıklarla yüz yüze kalmak;

Bunama, demans, Alzheimer, Parkinson

Eskimek, eksilmek küçülmek 

Yılların ardından...

Unutmak; uyumu, sevinci, umudu 

Acıyı, kederi, yası, kaygıyı 

Zamanla, sabırla, ortaklaşa, el ele 

Karanlık bir tünelden aydınlığa 

Yol almak bazen bir arpa boyu...

Unutabilmek geçmişi, zor günleri

El yordamıyla, işaret diliyle

Bazen düşerek, bazen tutunarak

Ya da bastonla, bir ele dayanarak

Umutla, ısrarla, inatla yol aramak... 

Unutabilmek; sil tuşuna basarcasına

İnsanları, yerleri, eşyaları, 

Kokuları, sesleri, görüntüleri...

Ama unutturmamak;

Bir hayat dersi gibi iz bırakanları,

Bellekte, yürekte, gönülde kalanları.

Deneyim kazanmak her yeni yaşla;

Yüzlerde çizgiler, saçlarda aklar çoğalsa 

Kişilik değişse, kimlik kaybolsa da

Bedende kayıplar artsa da 

Unutmamak  

Unutturmamak;

Geçmişteki iyilikleri, güzellikleri,

Değerlileri- değersizlerden 

Doğruları- yalanlardan, 

Gerçekleri- sahtelerden 

Seçerek, ayırt ederek, ayıklayarak

Yitirdiklerimizi anılarla anmak.

Yıllar geçse de 

Yaşananları unutmamak 

Unutturmamak...


Makbule ABALI-Eğitimci 

Urla-İzmir-Türkiye 

Güncelleme: 21 Eylül 2026


                          21 EYLÜL DÜNYA ALZHEİMER GÜNÜ 

Tüm dünyada hassasiyet ve farkındalıkların arttığı, saygı, sevgi, duyarlılık ve paylaşımların çoğaldığı günlerin, yılların özlemiyle...



 








Eylül 19, 2026

ÇOK UZUN BİR GECE (KISA ÖYKÜ)

 


Gerçekle hayal arasında bir köprüdeyim sanki. Kollarımı  oynatamıyorum ama ellerim işliyor, garip. Parmaklarım ve ellerim bir saat düzeniyle çalışıyor. Yazsam sayfalar dolusu yazabilirim. Öyle bir yerdeyim ki ; kâğıt yok, kalem yok, daktilo ya da bilgisayar, hiçbir kayıt cihazı yok. Ama düşünebiliyorum, kurguluyorum.  Ancak göremiyorum, duyamıyorum.  Nasılsa beynim işliyor halâ... 

Günlerin, yılların yorgunluğuyla geç uykuya daldım bu gece de. Sabaha karşı gün henüz ışımamıştı ama. Soğuktan yorganı başıma kadar çektiğimi biliyorum. Cep telefonumu ilâç alarmıyla birlikte kapatmıştım her zamanki gibi. Saatler öncesiydi sanırım. Felâkete saatler kaldığını bilmeden, hissetmeden, birkaç satır bile karalamadan. Oysa yazmayı ne çok severim bilirsin. 

Düşünmek, algılamak, sormak, sorgulamak; Kendime, yakınlarıma, uzaktakilere hatta belki hiç okumayacak olanlara bile. Yazardım, karalardım, tekrar yazardım. İncitmeden, kırmadan, ama gerçekleri hep vurgulayarak. "Dilin kemiği yoktur" sözünü hep aklımda tutarak. Dil yarasının insanı nasıl acıtacağını iyi bilirim. Oysa başka ne yaralar varmış bilmediğimiz, görmediğimiz, yaşamadığımız...

Bak gene ellerim buz kesti. Her zamanki gibi. Yatakta cenin pozisyonunda yatmıştım. Belki doğduğumdan beri bu dünyaya ancak öyle sığabildim, öyle rahat uyuyabildim. Bacaklarım karnıma çekilmiş, ellerim birbirine geçmiş, bir çocuk gibi. Saatler sonra uyurdum belki o zamanlar , ama uyurdum.  Şimdi uykusuz sabahı bekliyorum gün ışıyana değin. Şu anda tepemde küçücük bir delikten bir yıldız görüyorum sadece. Hep aynı yerde duruyor. O da beni görüyor mu acaba? 

Ellerim halâ buz gibi.  Nasıl, nereye yazıyorum bilmiyorum. Ellerim ısınmak istiyor. Parmaklarımı oynatabiliyorum iyi ki. Ayaklarım adeta donmuş gibi, kanı çekilmiş sanki.  Gözlerim kapanıyor, uyumak istiyorum. Dışarıdaki sesler kesilse yeniden dalarım belki. Ölüm de uykuyla mı gelir?  Dudaklarım kupkuru.  Yatarken bir bardak suyu da başucumdaki komodinin üstüne koyardım. Başım nerede bilemiyorum ki. Sadece ellerim var ve beynim sadece onunla ilgili. 

Kitaplarım geliyor aklıma. Altını çizdiğim önemli cümleleri, not aldığım , ayraçları bulamayınca kıvırdığım sayfalarıyla kitaplarım... "Beynim böylesine haksızlık yapmaz" diye düşünüyorum öte yandan. Neden sadece ellerim? Başka hiçbir organla bağlantım yok. Komut yok, uyarı yok.  Gözlerim görmeden bir canlı arıyorum... İnsan arıyorum...

Ellerim ellerini arıyor; tutunacak bir dal gibi, bir ısıtıcı gibi, sakinleştiren,  huzur  veren ellerini.  Görmüyor, duymuyor, algılayamıyorum. Sadece kendi ellerim var. Durmadan yazmak istiyorum.  Yazıyor muyum, sözcükler cümlelere dönüşüyor mu, bilmiyorum... Sayfam tükenmek üzere, ama elimdeki tükenmez kalem tükenmedi henüz. Yazmak istiyorum, hep yazmak, sadece yazmak... Ve sonra, ellerim de işlerliğini yitirirse kalemi senin ellerine bırakmak. 

Her şey bitti, tükendi; Gün bitti, ömür bitti. Ta uzaklarda gördüğüm yıldız da gitti sanırım. Ya bahar...? Ama bahar henüz gelmemişti ki. Yaşanacak daha nice baharlar vardı. Baharı son kez badem ağacının kuru dallarında çiçekler açarken karşılamıştım. Dışarıda fırtına, ayaz vardı.  Yoksa o çiçekler de mi sonsuzluğa uçuştular? Ya insanlar...? Onlar nereye gitti? Onca insan; Yaşlı, genç, çocuklar, bebekler...? Defterlerime sahip çık lütfen. Ne çok defter vardı doldurduğum. Anılar sandığım, fotoğraflarım, her boyda kutularım... Yok olup gittiler mi?

Bu bir rüya mı? Ben rüyalarımı hiç hatırlamam ki. Gerçek ise neden halâ horozlar ötmedi? Bir an düşündüm: Her gece yatmadan önce "İyi geceler, Allah rahatlık versin, kendine dikkat et" demeden yatmazdım.  Bu gece iyi dileklerde bulunmayı mı unuttum yoksa? Böyle zamanlarda her şey bir sinema şeridi gibi akıp geçiyor. Unutuyoruz... Ama unutmak da insanca. Sonra hatırlasak da zaman geçmiş oluyor. Her şeyin bittiği, tükendiği yitik zaman dilimleri bunlar... 

Makbule ABALI- Eğitimci

İzmir-Urla. 2023 

Güncelleme: Eylül 2026 








Temmuz 01, 2026

GEÇMİŞE MEKTUPLAR-1

 Yıllar nasıl da ardı ardına geçti. Sadece dönüp arkamıza baktığımızda değil, derin derin düşünmeye başladığımızda daha iyi fark ediyoruz. Yaş aldıkça eskiyen yıllar, anılar daha belirgin olmaya başlıyor. yakın geçmiş unutulurken uzak geçmiş "Beni bir kez daha yaşayın." diyor sanki. Hayal meyal hatırlanan adlar, silik bir biçimde canlanan simalar ve yaşanmış onca olay ve durum.

Beyin nasıl depoluyor yüzlerce belgeyi, görüntüyü, sesleri, kokuları, renkleri, bir ömür yaşanmışlığı...? Bizler; 50'li, yıllarda çocukluğunu, 60'lı 70'li yıllarda gençliğini yaşayan bireyler "Nostalji" sözcüğünü çok severiz. O sözcüğün içinde buram buram sevgi vardır, dostluk, arkadaşlık vardır, merhamet, iyi niyet, empati, adalet duygusu , güven vardır. 

İletişim insan hayatında ne kadar önemlidir. Bizim kuşak dostlukları yoğun yaşadı. Cep telefonları yoktu, mektuplar uzun yazılırdı, bazen sayfalarca, bıkmadan, usanmadan. Meramını anlatmak, anlaşılmak önemliydi. 29 Haziran'da bloglar arasında yeni bir iletişim bağı kuruldu. Projenin yaratıcısı, Mindmills  Blog sahibi Neslihan arkadaşımız. 29 Haziran -24 Temmuz arasında geçmişe mektuplar yazarak yüzleşeceğiz. İsteyen her konuda yazabiliyor.  Mektup yazmayı çok seven, nostaljiye düşkün bir kişi olarak bir günlük gecikmeyle bu etkinliğe katılmak istiyorum. 

Son yazımda hastalıklardan daha sonra söz edeceğimi belirtmiştim. Bu bir ay içinde ele alabilirim. Hastalıklar benim yumuşak yanım. Kendim ya da bir başkası. Çok kapsamlı "Nasılsınız?" sorusuna alacağım yanıttan hep ürkerim, tedirgin olurum. "Ne var ne yok?" sorusu da öyle değil midir? Eskilerin "Bir vur bin ah işit kâseden" dedikleri gibi.

 Bu etkinlikte yazılarımızı istediğimiz sıklıkta yazabileceğiz. Bu esneklik çok hoşuma gitti. Bazen gün 25 saat olsa yetişemeyeceğimi düşünüyorum. Hayatı ağır çekimde bir "Engelli" olarak sürdürmek, pek kolay değil. (Yaşlılık da bir engelli olma hali, biliyorsunuz. 

Hayatı kesin çizgilerle ayırmak mümkün değil. Dünden söz ederken bugünle kıyaslamalar yapabiliyor insan. Ya da bugünden yarınlara, geleceğe sıçramalar yapılabilir.  Geçmişi düşünürken bazı anlar çok net hatırlansa da, bazı  anlar sisli bir perdenin ardından gözleniyor. İnsan kendini korumaya alıyor, çok olumsuz bazı anılar hiç hatırlanmayabiliyor. Bilinçaltı koruyucu bir sığınak gibi. Unutmak istediklerimizi saklayan bir eski zaman barınağı. 

"Hastalık bir çeşit ruhsal mutluluktur" diyor bir düşünür. Sevdiklerimizle aramızdaki bağı güçlendirir, bizi onlara yaklaştırır. Zor bir günde okula gitmek istemeyen çocukların bahanesi, karın ağrıları, bulantılar değil midir? Şair Can Yücel "Hayatta Ben En Çok Babamı Sevdim" adlı şiirinde çocukluk hastalığını ne güzel dile getirir. "Sevinçten uçardım hasta oldum mu/ 40'ı geçerse ateş, çağırırlar İstanbul'a" Psikosomatik hastalıkların ( Ruhsal nedenlere bağlı bedensel hastalıklar) kökeninde endişe ve kaygılarımız. korku ve sıkıntılarımız yatar. 

Geçmişe ilk mektubum bir tanıtım amaçlıydı. Ay içinde yazacağım diğer mektuplar genelden özele inecek. Yıllar öncesinde aileme, sevdiklerime yazdığım mektuplar gibi çok uzun olmamasına dikkat edeceğim. Ancak yorumları dahi kısa yazamayan biri bunu nasıl yapar bilemiyorum. Değerli yazarımız Oktay Akbal'ın sözü kulaklarımda; "Yazmak yaşamak..." 

Makbule ABALI

1 Temmuz 2026





Mayıs 04, 2026

4 GÜNLÜK BİR TATİL


Bugün Urla ve çevresinde oldukça soğuk bir hava hüküm sürüyor. Mayıs baharında adeta kışı yaşıyoruz.  Geceden beri aralıklı olarak fırtınayla karışık yağmur yağıyor. Toprak suya doydu. Ağaçlar, çiçekler pırıl pırıl oldu. Kısa ama güzel geçen bir tatilden, birkaç gün önce evimize döndük. Yuvaya dönüş her zaman güzeldir.

Belli bir yaştan sonra ev ortamından çok uzaklaşmak istemiyor insan. Çok uzun bir yolu düşünmek bile yoruyor. Ama uzmanlar; zamanınız, durumunuz, sağlığınız elverdiği  sürece, kısa süreli de olsa yaşadığınız ortamın dışına çıkmayı öneriyorlar. Ekonomik durumun izni ölçüsünde elbette. Biz Nisan sonu indiriminden  yararlandık. Zaman zaman turistik tesislerde bu tür uygulamalar olsa, ihtiyaç duyan insanlarımız yararlanabilse.

Bazen kişi aldırmasa da beden isyan ediyor. Ağrılar, sızılar başlayınca ruhsal açıdan iç sesinize kulak verme ihtiyacı duyuyorsunuz. Uyarıları, iç sesleri dikkate almazsanız psikosomatik rahatsızlıklar (Psikolojik kökenli bedensel hastalıklar) başlayabiliyor. Kalp mide rahatsızlıkları, baş ağrıları, alerjiler, tutulmalar kaçınılmaz oluyor. Sağlığın önemi, sağlık yitirilince çok daha iyi anlaşılıyor.

Çevremizdeki dostların önerisiyle erken dönem indiriminden yararlanarak Çeşme'de termal suyu olan bir otelde 4 günlük bir tatil yaptık. Gerçekçi olarak düşünülürse; günümüzde en üst düzeyde emekli olmuş olsalar da iki emeklinin öyle bir otelde kısa süreli de olsa tatil yapması, insana hayal gibi geliyor. Mayıs öncesi gitmemiz, maddi açıdan çok iyi oldu.

Yıllar öncesinden inşa edilmiş, neredeyse yarım yüzyıldır hizmet veren bir otel. Ancak bina sürekli yenilenmiş, halen yepyeni, pırıl pırıl bir görünümde. İşletme müdür yardımcısı beyefendinin, sohbetimiz sırasında söylediği bir deyiş çok güzeldi. "Eski misafirlerimizin çocuklarına, hatta torunlarına da hizmet vermekteyiz."

Oteldeki işletme anlayışı toplumda pek çok kuruma örnek olacak nitelikte. Çalışanlarda devamlılık ve süreklilik, zamana ve beceriye göre görev değişimi, elemanların özenle seçilmesi, işbirliği ve ekip çalışmasının oluşturulması ile mükemmel bir çalışma düzeni sağlanmış. 25 yıldır aynı otelde çalışan kişiler var. Geçmişten geleceğe uzanan bir çizgide yenileşme sürdürülmüş.

Büyük tatil köylerini, çok büyük otelleri hiç sevemedim. Butik oteller, küçük aile pansiyonları her zaman daha sevimli gelmiştir bize. Ancak burada, büyük bir otelde kendinizi ev ortamında hissediyorsunuz. Güler yüzlü, nazik ve ölçülü davranışlarıyla her an gönüllü olarak yardıma hazır bir ekiple karşılaşıyoruz. Güvenlikten resepsiyona, oda servisinden restorana, spa  bölümüne kadar herkes işini gerektiği gibi yapıyor.

Kısa süreli bir rahatsızlık geçirdiğimizde ilgileri övgüye değerdi. Adları her zaman belleğimizde kalacak insanlar tanıdık. İnsani davranışlar da karşılıklı bir alışveriş gibi. Bir tatlı gülüş, bir güzel söz ne büyük mutluluk kaynağı olabiliyor. Bazı bireyler eleştirinin sadece olumsuz yanını kullanırlar. Oysa eleştirinin bir de güzel yanı var. Hak edene yapılmalı.


Her zaman her yerde olduğu gibi çocuklar neşe kaynağı. Personel çocuk ve yaşlılarla ayrıca ilgileniyor. Eğitimci olarak duyarlılığımız ve farkındalığımız yüksek olduğundan mı; gözlerinin içi gülen, halden anlayan, her an yardıma hazır personel gönlümüzü fethediyor. Yaka kartlarında adları yazılı. Geçmişte öğrencilerimle kurduğum bağ gibi adlarıyla hitap etmek beni de onları da mutlu ediyor. Mutfakta, diğer bölümlerde  tanımadığımız adsız kahramanlar da var.


Sabah kahvaltıları ve akşam yemekleri açık büfe, çok çeşitli ve lezzetli. Yemek salonu girişinde "israf" ile ilgili açıklamalar var. Detaylı açıklamalar eğitici ve bilgilendirici. Artan yemekler hayvan barınağına gidiyormuş. Çalışanlar öyle bilinçli ki, özellikle turizmde ara eleman yetiştiren meslek liselerinin ve meslek yüksekokullarının önemini bir kez daha düşünüyoruz. İyi örnekler; görerek, uygulayarak, deneyim kazanarak, zamanla oluşuyor.

Ne yazık ki otelde, açık ve kapalı termal havuzlardan hiç yararlanamadık. Şifalı su 36-38 derece civarında idi. Günlerin yorgunluğuyla eşimin de benim de tansiyonlarımız yükseldi. İlgililer sağlığımızı riske atmamamız konusunda uyardılar. Otelin hemen önünde ince kumlu bir sahil ve sığ bir deniz uzanıyordu. Bu olanaklardan yararlanamamakla birlikte ruhsal ve bedensel anlamda dinlendik. Dingin bir kafayla eve döndük.

Orada çok güzel, çok özel insanlar tanıdık, zeki çocuklar ve yaşının üstünde olgunluğa sahip gençlerle, gelecek adına umutlandık. Farklılıklar olmakla birlikte yeni kuşaklar, özellikle çocuklar gelecekte  gurur kaynağımız olacak. Öyle uyumlu ve akıllılar ki. Aileler genellikle tek ya da iki çocuklu olunca, değerini bilerek, hassasiyetle, özenle büyütüyorlar çocuklarını. Ancak bir grup anne baba var ki, çocuklarının elinde birer tablet veya cep telefonu, kontrolsüz, denetimsiz biçimde kullanılıyor. 

Bir tesiste tanıdığımız insanlar, gençler ve çocuklarla ilgili olarak zihnimde öyle çok birikim oluştu ki sayfalarca öykü yazılabilir. Küçük, büyük gruplar toplumun bir göstergesi Çok zaman harcamadan sadece gözleyerek, dinleyerek, empati kurarak, vicdani ve etik davranarak  ne güzel işler yapılabilir. İnsanın insana bakış açısı, önyargısız davranışları, içten konuşmaları aradaki buzları eritip sıcak iklimlere yönlendiriyor bireyi. İmkân ve fırsat olursa sonbaharda, ılıca mevsiminde bir kez daha kısa bir mola gönlümüzden geçiyor. 

Makbule ABALI-Eğitimci

3 Mayıs 2026-Urla-İzmir-Türkiye










Nisan 22, 2026

SAĞLIKLI OLABİLMEK-SAĞLIKLI KALABİLMEK-2



Neden sağlığımız hep aynı rotada gitmez, sürekli iniş çıkışlıdır? Biz mi değişiyoruz. durum ve koşullar mı, mevsimler ve iklimlerin beklenmeyen sürprizleri, değişimleri mi? Sonuçlardan nedenlere ulaşmayı, kuralara uygun ve disiplinli bir şekilde yapmayan bir toplumuz. Hatayı kendimizde değil, hep başkalarında, yakın ya da uzak çevremizde arayan bireyleriz. Sobeleme gibi bir oyun oynansa asıl sobelenmesi gerekenleri değil de hep başkalarına pas vermeyi düşünenler grubundan mısınız?

Kendi adıma söylemek istersem; telefondaki mekanik seslere alışamayanlardanım. Yüz yüze, göz göze görüşme beni daha rahatlatır. Belki bilgisayar çağına yetişemeyişimizdendir bu sıkıntımız. Neyse ki MHRS(Merkezi Hasta Randevu Sistemi ) var. Çoğunlukla yumuşak tonda bir ses tonuyla konuşan elemanlar var. Ama çok acele etmek zorundasınız. 

Uzunca bir zaman müzik dinletisinden sonra (Bazen 7-8 dakikayı buluyor.) adınızı, TC kimlik numaranızı, tekrar hasta adını, hangi ilde, hangi branşta bir doktora muayene olmak istediğiniz soruluyor. Şansınıza, bazen çok nazik ve saygılı bir personel karşınıza çıkıyor. Bazen karşınızdaki kişinin konuşma tarzına göre; Baş üstüne ya da emret komutanım demek geçebilir içinizden. Oysa her zaman  sakin ve anlaşılır konuşmak nasıl da güzeldir. Hele karşınızdaki yaşlı bir insansa. MHRS'de en zor randevu alınabilen branşlar göz, kardiyoloji, psikiyatri. En erken yaklaşık 15 gün sonraya ya da hiç sıra gelmeyebiliyor.  Hastalıklar da toplum sağlığının göstergesi gibi. 

Sağlık Ocakları ve oralardaki deneyimli doktorlar gerçekten çok önemli. İyi bir hekime rastlarsanız çok fazla bir arayışa girmenize gerek kalmayabiliyor. Bazı sağlık ocaklarında doktor odalarının sanatsal objelerle, güzel sözlerle veya çiçeklerle düzenlenmiş olması hastalar için rahatlatıcı bir unsur. Kişilerin eczane tercihinde de personelin bilgili olduğu kadar ilgili, güler yüzlü ve nazik olması son derece önemli. Hastalığa çare ararken İNSAN faktörünü de göz ardı edemiyorsunuz.

Gittiğiniz her sağlık kurumunda "Hasta Hakları", kurallar ve işleyiş ile ilgili bilgiler var. Bazen farklı bir dünyada mıyım diye düşündüren uygulamalar olsa da yönetici veya başhekime göre değerlendirme ölçütleri de değişebiliyor. Çevremizdeki Devlet Hastanesi temizlik konusunda tam puan alabilir. Uygarlığın ölçüsü olarak düşünülecek bir konuda benzerlerinden çok daha iyi. Musluklarından su akan tuvaletlerinde, her zaman tuvalet kâğıdı , kâğıt havlu bulabiliyorsunuz. 

Hastanelerde küçücük çocukları, hatta pusette taşınan minicik  bebeleri gördüğünüzde içiniz burkuluyor. Bazıları orada olmayı oyun gibi algılıyor, ev ortamındaki oyunlarını sürdürüyor. Yetişkinler ve çocukların hemen hemen hiçbirinde maske yok. Sıra beklerken büyükler ellerindeki cep telefonlarıyla ilgileniyorlar. Koltukların altında kediler de hiç yabancılık çekmiyorlar.

Her ortamda "Günaydın, geçmiş olsun, teşekkür ederim" sihirli sözcükler Ah keşke anahtar sözcükleri gerektiğinde, zamanında, yerinde ve dozunda kullanabilsek. Bir personel hiçbir şey sormadan bir güzel söze; "15 yıldır çalışıyorum. kimse bana teşekkür etmedi." deyince şaşırmıştım. 

Genel anlamda her kurumdaki güzel işleyişler güzel örneklerle devam ediyor. İyiler diğer personele rol model olabiliyor. Vurdumduymazlık, adamsendecilik, umursamazlık uyarı alınmadığında kişiden kişiye geçebiliyor. Yerleşik bir ödül-ceza sistemine her kurumun ihtiyacı var. Bir çarşamba öğle arasında Devlet Hastanesi konferans salonunda bir "Şiir Günü" düzenlenmesine tanık oldum. Bir başka gün bir sekreterin işitme engelli bir hastayla görüşmesini izledim. Kendi isteğiyle "İşaret Dili" kurslarına katılmış, uyguluyor.

Her konuda, her işte, her kurumda "Fark Yaratmak, işini düzgün yapmak, onuruyla ayakta durabilmek, vicdanının sesini duymak" önemli. Duyarlılığımızı kullanarak, farkında olarak iyileri, iyilikleri bilebilsek, takdir edebilsek, değişikliklere yol açabilir miyiz acaba? 

Hiçbir sorun yüzeysel değildir. Nedenlere çare aramazsak, sorunlarda sadece sonuçlarla ilgilenirsek her tür hastalıkta bir kısır döngü içinde kalıp,  kördüğümü  çözemiyoruz. 

Makbule ABALI-Eğitimci

22Nisan 2026 Türkiye-Urla





Nisan 20, 2026

SAĞLIKLI OLABİLMEK- SAĞLIKLI KALABİLMEK-1

 Maddi anlamda her şeye sahip olsanız da sağlık durumunuzda aksamalar olunca dünyayı farklı algılıyorsunuz, her şey anlamını yitirebiliyor. Biz insanlar için akıl sağlığı, beden sağlığı, ruh sağlığı bir bütün. 

Toplumsal sağlık da dengemizi sağlıyor, koruyucu ya da yıkıcı olabiliyor. Bu bütünlük içinde sağlığımız iyi ya da kötü diyebiliyoruz. kendimizi iyi ya da kötü hissediyoruz.  "Olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi." sözü ne kadar anlamlı.

Dünya Sağlık Örgütü (WHO) sağlığı şöyle tanımlıyor: "Bedensel, ruhsal ve toplumsal anlamda tam bir iyilik hali. Bir sağlık kurumuna gittiğinizde her zaman her yerde iyi'yi aradığınız gibi iyi doktor arıyorsunuz. 

İşini iyi yapan doktor, görev bilinci ve sorumluluğu ile hastasını anlamaya, tanımaya çalışan, dinleyen, soran, sorgulayan hastaya güven veren doktor aranıyor, takdir görüyor. Bilge Hipokrat, her zaman yol gösterici olabiliyor. Yüzyıllar öncesinden Lokman Hekim'e kulak vermek gerek.

Zamanın elverdiğince önce tanıma sonra tanı koyma; her zaman daha isabetli sonuçlar doğuruyor. Yanlış tanı, zaman kaybı olduğu gibi tedavi sürecini de uzatabiliyor. Sınama-yanılma yöntemi ile hastanın denek gibi algılanması, hastanın kaygı ve endişelerini de arttırabiliyor.

Çocuklara; "Büyüdüğünde ne olmak istiyorsun?" sorusuna alınan yanıtlar incelendiğinde mutlaka o meslekle ilgili anılar birikimi gözleniyor. İsteklerin arkasında bazen bir yakınının acısı, bazen bir hayranlık ve özenti, olumlu ya da olumsuz bir hayaller zinciri ortaya çıkabiliyor. Genellikle çocukların farkındalıkları çok doğru, duyarlılıkları çok net. 

Her meslekte, her işte "İYİ" olmak elbette çok önemli. Ama bazı meslekler, hele İNSAN ile doğrudan bağlantılı olanlar daha fazla özveri, daha çok sabır ve vicdan gerektiriyor. Ne mutlu bunu başarabilenlere. 

Makbule ABALI-Eğitimci

20 Nisan 2026 Türkiye-Urla





Ekim 15, 2025

Sağlıklı Olmak-Sağlıklı Kalabilmek /Duyarlılığını Yitirmeden Farkında Olabilmek...

 


Yaşadığım sürece bilerek ya da kasıtlı olarak sevdiklerimi, dostlarımı, yakınlarımı üzmek istemedim hiç. Ama ben üzüldüm, kırıldım, incindim kimi zaman. Ya savaş ya kaç politikasını hiç uygulamadım sanırım .Derin denizlerde cankurtaranlar olmaksızın , sakin kıyılarda, boyumu aşmayan sularda gezinmeyi istedim hep. Ustalık değil, çıraklık derecesinde bile yüzmeyi bilmeyişimden kaynaklanmadı bu durum. Berrak suları ne kadar çok sevsem de, nereye varacağını bilmediğim derinliklerden  hep ürkmüş ve uzaklaşmışımdır. 

Renklerden, mavinin her tonunu severim. Beyazın saflığı, temizliği çeker beni. Yeşili hele su yeşilini, yosun yeşilini çok seviyor olmam,  o rengin gizemli  ve vakur havasındandır sanırım. Yeşil rengin türlü renkteki çiçeklerle bütünleşen hali, belki de doğayı çağrıştırdığı içindir asaleti. Çocuklar kırmızıyı ne çok severler.  Kırmızının iştah açtığı bile söylenir. Çoğu lokantanın iç dekorasyonunda kırmızıya ağırlık vermesi ondandır. Mor ve turuncu enerjiyi, güçlü olmayı, üretkenliği düşündürdüğü için kadınlar tarafından benimsenir. Sarı mimozaların, pembe karanfillerin, kardelenlerin,  gönlü kalmasın.  Doğada hepsine yer var. Doğa hepsine kucak açmış.

Uzun zamandır çeşitli rahatsızlıklar nedeniyle yazmaya, okumaya, üslûbunu bozmadan konuşmaya, anlamaya, anlatmaya, dinlemeye  hasret kalan bir insan neden halâ giriş, başlangıç gelişme bölümlerinde gezinir de, bir türlü ana konuya girmez...? 

İnanın bencillikten değil. Sadece kendimi düşünmekten, alışkanlıklarımı sürdürmekten, ilgilerime zaman ayırmaktan öylesine uzaklaşmışım ki ; Düpedüz yolda bile şaşırıyorum, en sığ denizlerde bile tatilin tadını alamıyorum, çok değer verdiğim arkadaşlarımın yorumlarına yanıt veremiyorum. Eski ben'i aramak değil, eski düzenimi bile sağlayamıyorum. Rutin içi, rutin dışı zihnimde biriken konular düğümden de öte kördüğüme dönüşüyor...

Her şeye rağmen, küçücük değil, minicik mutluluklarda huzur  bulabiliyorum. Renklerim hiçbir zaman kapkara olmadı. Pencereden sızan gün ışığında hayat buldum, bir çocuğun gülümseyişi, engelli bir insana duygulu bir gencin  yardım edişi, kocaman bir alışveriş merkezinde değil, düşük gelirli  bir esnaf  aş evinde karşılaştığım incelik, hastane asansöründe bir Merhaba veya Günaydın sözcüğünün yüzlerde  yarattığı tebessüm... her bir davranış, ihtiyaç anında bitmez tükenmez bir enerji kaynağı olabiliyor. 

Ne olur teknoloji harikası telefonlarda mekanik seslerden biraz daha fazla İNSAN sesi duyalım. Çok merak ediyorum, "Kalite kontrolü" açısından konuşmalarımız kayda alınıyor mu? Zamanın an'ın bu kadar değerli olduğu bir dünyada, her kurumda, kuruluşta iyiyi kötüyü ayırt edebilecek, kontrol ve denetimi sağlayabilecek bireyler de bulunsun. 

Doğruya, gerçeklere, beklenen, istenen hız ve zamanda ulaşamayışımız cahilliğimizden değil, yaşlılığımızdandır. BAĞIŞLAYINIZ...

Makbule Abalı-Eğitimci

15 Ekim 2025 Türkiye 



 



Nisan 08, 2025

SAĞLIKLI BAŞLANGIÇLAR, UMUTLU GELECEKLER

 


Özel gün ve haftaların mutlaka kutlanması veya anılması gerektiği düşüncesinde değilim. O kadar çok gün belirlemişiz ki, yıllardır kutladığımız- andığımız çok önemli günlerin dışında bazıları hiç bilinmiyor, duyulmamış bile.

Oysa günler, haftalar; topluma belirli konularda duyarlılık ve farkındalık kazandırmak amacıyla belirlenir. Bazen tek gün yetmez. Konuyu daha belirgin ve anlamlı kılmak-hatırlatmak amacı ile tekrarlar gerekebilir. 

"7 Nisan 2025 Dünya Sağlık Günü" olarak belirlenmiş. İçtenlikle merak ettim; Dünya genelinde hastalıkların arttığı, salgın hastalıkların çoğaldığı, beslenme bozukluklarının kaygı yarattığı bir dönemde keşke tüm dünyada daha farklı önlemler alınabilseydi. Toplum sağlığı ile ilgili eğitsel etkinlikler ve konferanslar çoğalsaydı. 

İklimsel ve mevsimsel değişikliklerin yaşandığı Nisan Ayı, sağlık açısından da önemli bir ay olarak kabul ediliyor. Sağlık Bakanlığınca belirlenen "Sağlık Takvimi" şöyle düzenlenmiş:

1-7 Nisan- Ulusal Kanser Haftası, 2 Nisan-Dünya Otizm Farkındalık Haftası, 7 Nisan- Dünya Sağlık Günü, 11 Nisan-Dünya Parkinson Hastalığı Günü, 14-20 Nisan-Kalp Sağlığı Haftası, 21-27Nisan-Dünya Aşı Haftası. 

Evlerimizde ana-babalar, anneanne-babaanne-dedeler ve yakın akrabalar, anaokulları-yuvalar-ilk ve ortaokullarımızda öğretmenler, Sağlık Meslek Liselerimizde, yüksekokullarımızda, fakültelerimizde Öğretim Elemanları için; çocuk ve gençleri-toplumu eğitmek adına, bu gün ve haftalar ne güzel bir fırsattır.

Ödüllü öykü ve şiir yarışmaları,  münazaralar, oyunlar, drama çalışmaları, resim-heykel-karikatür-müzik ve spor etkinliklerine yer verilebilir. Her yaş için yararlı çalışmalarla konular zenginleştirilebilir. Bu konularda gündemi, çeşitli yönlerden izlemeye çalıştımsa da (Belki ben yeterince araştıramadım-göremedim-duyamadım.) merakımı yeterince gideremedim doğrusu. 

Öncelikle bebekler ve çocuklar için, ergenler, yetişkinler, orta yaşlı, yaşlı, her cinsten, ırktan, ülkeden, barış içinde güvenle , insanca yaşamayı hak eden herkese iyilikler- güzellikler dileyerek...

Tüm dünyada görev bilinci  ve sorumluluk anlayışı içinde, insanı sağlıklı yaşatabilmek için fedakârca çalışan sağlık görevlilerine yürekten teşekkürlerimizle. 

Makbule Abalı- Eğitimci 

8. 04. 2025 - Urla 


NOT: Rastlantı, 8 Nisan evlilik yıldönümümüzdü. Çocukların getirdiği çiçek buketini tüm dünyada SAĞLIK için emek harcayanlara sunmak istedim. M.A 



Biliniyordur herhalde ama eklemek istedim: Çiçeğin adı Hüsnüyusuf. İnternette araştırdığımda anlamı şöyle açıklanmış; "Beyaz çiçeklere sahip Hüsnüyusuf aynı zamanda saflığı, masumiyeti ve temizliği simgeler. Harika tonlarda olabilen mor renkli hali, mutluluğu ve samimiyeti temsil ederken, pembe rengi sevgiyi ve merhameti simgeler. "








Nisan 04, 2025

BAHARIN GETİRDİKLERİ -BİR SARI ÇİÇEK...


Bütün mevsimleri sevsem de baharları bir başka severim. Doğanın yeniden canlanması, kış uykusuna yatan canlıların uyanması, kupkuru ağaçların filiz verip yeni yapraklarla donanması, yağan yağmurların bereket getirmesi (sel felâketine dönüşmeden) ta çocukluktan beri çok mutlu etmiştir beni. Mucizelere tanık olmak gibidir baharlar.

Biz insanlar için baharlar ; yeniden doğuş, kendine çekidüzen verme, gelecek için yeni planlar yapma, yeni uğraşılara girişme gibi algılanabilir. Bu yıl bahar, bana özlediğim ılımlı havaları getirmedi ne yazık.  Önce soğuk rüzgârlar esti, şiddetli yağmurlarla devam etti. Mevsimsel geçişler, inip yükselen ısı çoğumuz için aldatıcı oldu. Bağışıklık sistemim adeta çöküntüye uğradı.  Halâ tam iyileşemedim.

Her şeye rağmen dünya dönmeye devam ediyor. Takvim yaprakları, saatler, güneş, ay, zamanın akışını kanıtlıyor. Bir tiyatro oyunundaki gibi "Durdurun Dünyayı İnecek Var." demenin yararı da, anlamı da yok. Bizler hastalansak da çocuklar enerjilerini tüketmeden oyunlarını sürdürüyorlar. Eski oyunları bile unutmamışlar; "Aç kapıyı bezirgân başı..." diye başlayan oyunu bir zamanlar  biz de ilkokulda oynardık.

Bugün kısacık bir yazı yazmaktı amacım. Başlayınca bitirmekte zorluk çekiyorum. Hassas, duyarlı, kırılgan insanların beni çok iyi anladıklarına eminim. Dışa atılamayan duygular, sözler, davranışlar iç dünyamızda öyle bir birikim oluşturuyor ki , yazmak, anlatmak, anlaşılmak iyi geliyor insana.

Bugün sadece küçük bahçemizin kapı önünde , taşların arasında yeniden açan sarı çiçekten söz edecektim. Solmasın diye çabalamam onu diriltti. Yanındaki papatyalar solarken o yeniden can buldu. Sanki yanındaki çiçeklere de can verdi adeta.
 
Doğadan almamız gereken öyle çok ders var ki...

Makbule Abalı-Eğitimci
4.04. 2025 İzmir Urla










Mart 17, 2025

17 MART-İYİLER, İYİLİKLER VE GÜZELLİKLER GÜNÜ (1)

 

Çok yoğun, hayatın koşturmacası içinde, saatlere-dakikalara sıkışmış anların yaşandığı, zaman zaman küçük mutsuzluklar olsa da çok güzel bir gündü. Aslında yaşamı basite indirgemek, içtenlikten. sadeliklerden,  doğallıktan hoşnut olmak, karmakarışık ortamlarda bile iyilerin-iyiliklerin varlığını hissetmek; mutlu olabilmenin ön koşullarından sayılabilir.

Bugün başka bir konuda yazmak isterken vazgeçtim. (Konudan değil, bugün yazmaktan.) Düşündükçe, akan zamana yetişme çabasıyla hızlansanız da nefes alma molaları hızınızı engelliyor. Hastalıklar dinlenme durakları istese de rotanızı belirlemişseniz beden pes edinceye kadar berelenmiş kanatlarla uçmaya çalışan kuşlara özenerek denemeleri sürdürüyorsunuz.



17 Mart 1848 Öğretmen Okullarının kuruluş yıldönümü. Eğitimde önemli bir tarih. 17 Nisan Köy Enstitülerinin başlangıç yılı. Sabah  bahçe  kapımızın önünden tomurcuklarına zarar vermeden  papatyalar topladım. Doğal yağmur suyu, özenli bakım ve ilgi onları coşturmuş. Çok sevindim. 

Hava tahmin raporları yarından itibaren Mart soğuklarının geleceğini söyleyince, pazartesilerin tüm yoğunluğuna rağmen eşimle birlikte Urla Devlet Hastanesine gittik önce. Günlerdir evden çıkmak istemeyen eşim, hastaneden son derece mutlu ayrılıyor. Ben de aynı duygularla onun mutluluğuna katılıyorum. Birkaç küçük olay dışında bu kurum hakkında hep olumlu düşündüm. Bir şifahane gibi adeta. 

Sihirli eller yolunuzu-yönünüzü belirliyor. sistem düzenli bir saat gibi işliyor. Birkaç gün önce benim gittiğim Enfeksiyon hastalıkları uzmanı Dr. Münire Hanım, yanında bir yardımcı bile olmadan randevulu hastalara tanınan kısa sürede işini adeta dört kolla yapıyor. Bir Araştırma Hastanesindeki akademisyen kadar titiz ve özenli. Radyoloji Uzmanı Onur  Bey aynı görev anlayışı ve nezaketiyle işini yapmaya devam ediyor. 



Bugün eşime rapor yazan bir başka idealist genç doktor Özge Hanım. Saygılı, ölçülü, hassas. İyi ki doktor olmuş ve bu incelik isteyen branşı seçmiş. Küçücük odasında duvara astığı çocuk resmine ve masasındaki çiçeğe gözümün takıldığını fark edip açıklıyor: Resim kızımın çizimi, çiçek öğretmenimin armağanı. Böyle bir öğrenci yetiştiren Türkçe Öğretmenini de kutluyorum içimden. 

Hastanede öğretmen kökenli Bilgi-İşlem Uzmanı Meva Hanım; sakin davranışları, üstün görev anlayışı, sorumluluk bilinci, iletişimdeki ustalığı ile unutmayacağım insanlardan. Öğretmen olmayışı gençler için bir kayıp olsa da,  hastalar ve hastane için çok büyük kazanç.

Bir de çok sık aradığımız, danıştığımız,  fikirlerinden yararlandığımız, cankurtaran simidi gibi doktorlarımız var. İyi ki varlar. Fahrettin Hocamız, sevgili Zeren, Sinan Bey , Sibel...

Bir günün getirdiklerini bir yazıya sığdıramadım bu kez. "Yorgun gözümün halkalarında /Güller gibi fecr oldu nümayan... " dizeleriyle ünlü şairimizi andım. Bağışlayınız, yazıma yarın devam edeceğim.

 Günler uzarken iyi örnekler, güzellikler de keşke çoğalsa.

Makbule Abalı-Eğitimci.
17.03.2025 İzmir-Urla


                                               Mersin-Arslanköy'de Güller- 2025









Mart 05, 2025

HAYAT AKARKEN GERİYE KALANLAR-İyi Günler, Zor Günler...

 




Hangi mevsimde olursak olalım hayatın hızlı akışı içinde iyi gün de, kötü gün de yaşanıyor. Hayatımızın rotasını istediğimiz-beklediğimiz- umduğumuz gibi yönetme şansımız yok. Bazen bir pınar akışı gibi sakin, huzurlu günler yaşarken bir başka gün okyanusun ortasında yorgun, umarsız hissedebiliyoruz kendimizi. Bir cankurtaran simidi bile olmaksızın su üstünde kalmaya çalışıyorsunuz. 

Dünya coğrafyası gibi hayatımızda da engebeler, inişli çıkışlı yollar, çıkmaz sokaklar, uçsuz bucaksız doğal güzellikler ya da dipsiz kuyular, hatta uçurumlar var. Her şeye hazırlıklı olduğumuzda daha az üzülüyor, daha az yıpranıyoruz. Hayat sürprizlerle dolu. O sürprizler ya da küçük mucizeler değil midir bizi yaşamı sımsıkı tutunmaya yönlendiren, direncimizi tazeleyen?

Sabahları kuşlar aç kalmasınlar diye çırpınırken kolay kolay geçmeyen bir öksürük geceleri daha da uzun kıldı. Gençlikte ilaçlara sarılmasak da yaş aldıkça güvendiğiniz doktorların önerilerine-en kısa zamanda iyileşmek isteyen sakin ve uysal bir hasta olarak- aynen uyuyorsunuz.  Hele çekinerek aradığınızda, utanarak telefon ettiğinizde karşınızda mekanik bir ses yerine İnsan sesi duyabilmek, sesinizin tınısından anlaşılabilmek...Kuru bir teşekkür minnet borcunuzu ödeyebilir mi?

Zor günlerde, hele acı ve hastalıkların yoğun yaşandığı günlerde çevrenizde dürüst ve güvenilir, yardımcı olmakla mutluluk duyan, duygudaş, sizinle sevinen-sizinle üzülen, her soruna çözüm bulmaya çalışan "hakkınızı nasıl öderiz? " diyebileceğiniz komşudan öte gerçek bir dost gibi kişiler bir evdeki iki hastayı da mutlu kılabilir. Gri günleri masmavi renklendirir.

Kendinize bile yetemediğiniz zamanlarda bazen "Ah bu kediler de bahçeyi tuvalet sanıyorlar." demişken, kapı önünde-bahçede yeşeren  papatyalar ve doğal yeşilliklerle, şifa kaynağı doğal otlarla nasıl da mutlu olursunuz. 



Duyarlı, naif, hassas insanlar aramızdan çabuk ayrılıyorlar. Her beyin ve yürek fırtınası ya da olumsuz  yaşanmışlıklarla  gün geliyor,  geride kalanlara veda ediyorlar. İyi ki değer bilen insanlar, dostlar var. Kayıpları anılarla , anma günleri ile bir vefa borcu, insanlık örneği gibi gündeme taşıyor, unutmuyor, unutturmuyorlar. Psikolog-şair-yazar Suna Tanaltay' ın ölüm yıldönümünde "Bir  anma Gününü" lâyık olduğu biçimde gerçekleştiren Mersin ve Tarsus Alzheimer Derneklerine sonsuz teşekkürler. 

Ebediyete göçmüş, toplum ve ülkesi adına yararlı-güzel işler gerçekleştirmiş, iz bırakmış tüm kayıplarımızı saygı, rahmet ve teşekkürlerimizle anarak... 

Makbule ABALI-Eğitimci 

5 Mart 2025 İzmir-Urla






Kasım 07, 2024

ANLAR MI- ANILAR MI GERİYE KALAN... ( BCP-2024 )



Ünlü Şair Behçet Necatigil "Sevgilerde" adlı o güzel şiirinde duygularımıza ne güzel ayna tutar:

"Siz geniş zamanlar umuyordunuz

Çirkindi dar vakitlerde bir sevgiyi söylemek

Yılların telaşlarda bu kadar çabuk

geçeceği aklınıza gelmezdi."

İnsanoğlu doğduğunda önünde uzun bir zaman şeridi uzanıyor: Ne zaman yürüyecek, nasıl konuşacak, hangi okullara gidecek, hangi işle uğraşacak, kiminle mutlu olacak, kimlerle dost kalabilecek, hangi sıkıntılarla boğuşacak, geride neler bırakacak, yaşamı nerede, ne zaman, nasıl sona erecek?

Yaşamla-ölüm, sağlıkla-hastalık, mutlulukla-mutsuzluk, umutla-umutsuzluk, kahkahayla-gözyaşı, dostlukla-düşmanlık öylesine ardı ardına, öylesine iç içe ki yaşam nasıl, nerede, neden kesintiye uğruyor, bilemiyor, anlayamıyoruz.

İnsan ömrü de tıpkı doğa gibi dört mevsimi barındırıyor içinde. Savunmasız ve korunmasız iseniz, mevsim değişikliklerinden kötü etkileniyorsunuz. İlkbaharın içimizi aydınlatan pırıltısı yerini yazın kavurucu sıcağına bırakıyor, kışın dondurucu soğuğu içimizi ürpertirken, sonbahar rüzgârlarıyla savruluyoruz bazen.

Ama uyum sağlamaya hazırsak; doğanın değişiminden, güzelliklerinden, cömertliğinden yararlanıyoruz. "Geçmiş bahar mimozaları", "kardelenler", "güz gülleri", "menekşeler" hepsi yaşantımıza ayrı bir anlam, ayrı bir renk katıyor, yaşam enerjimizi tazeliyorlar.

Doğayla mücadele ederken insan; bedenini, beynini, belleğini öyle güzel korumaya alıyor ki; sıkıntılar değil, yaşanan güzellikler anımsanıyor çoğu kez. "Hüzün" yaprakları çabuk dökülüyor "hazan" gibi... Umut yeniden yeşeriyor baharla birlikte.

Psikologlar, bir acının ardından insanın kendini toparlayıp tekrar yaşama ayak uydurabilmesi için yaklaşık altı aylık bir süre tanıyorlar. Acıyı paylaşıp gözyaşlarını akıtmak iyi geliyor. Yara kabuk bağlıyor doğal olarak. Acılar, hastalıklar, zor günler-yıllar  daha dirençli olmayı öğretiyor insana.

Yaşam sürüyorsa umut hiç tükenmiyor, gün ışığı gibi. Yaşanmış acıların izi, yaşanan mutluluklarla hafifliyor- iyileşiyor, panzehir gibi.

Kötü bir başlangıçtan sonra bir mutlu son, bir tutam güzellik yeniden pozitif enerji yüklüyor yaşantımıza. Tıpkı zorlu bir sınavın ardından onca heyecanı, kaygıyı, sıkıntılı saatleri unutup gelecek için planlar yapmaya başlamak gibi.

Eskilerin deyişiyle "hayat gailesi" hiç bitmiyor. Yaşamı yaşanabilir kılan da o mücadele olsa gerek. Güzel bir amaç, bir ideal, bir uğraşıyla hayatın zorlukları daha çekilebilir oluyor. Deneyimler yaşamı nasıl da zenginleştiriyor, doyuruyor. Keşke ergen olmadan çocukluğun güzelliğini, yaşlanmadan gençliğin değerini, hastalanmadan sağlığın önemini bilebilseydik...

Ancak "başlangıçla" "son" birbirine öylesine yakın ki. Belleğimde yer etmiş bir öykü var:

Ünlü bir tıp profesörü, öğrencilerine yaşamsal süreçleri anlatabilmek için bir deneme yapar. Hastanede bir odanın kapısında durur ve der ki: "Şimdi gireceğimiz odada öyle bir hastayla karşılaşacaksınız ki, söylediklerinizi anlamayacak, konuşamayacak, en temel ihtiyaçlarını dahi karşılayamıyor, tuvalet alışkanlığı yok, yürüyemiyor." Öğrencilerden bazıları suratını buruşturur, sessizce söylenmeye başlar, kapıdan uzaklaşırlar. Hocalarıyla birlikte içeriye giren öğrenciler çok farklı bir tabloyla karşılaşırlar. Hayal ettikleri yaşlı bir insan yerine, 10 aylık bir bebek, salyası akarak, sesler çıkararak tüm sevimliliği, gülen gözleriyle onlara bakmaktadır. Profesör hayat dersini tamamlar: "Hiçbir zaman önyargılı olmayın. Hayatta her şeyle karşılaşabilirsiniz ama her koşulda, her durumda asıl önemli olan İNSAN.  Yaşamın sonunda da, başında da, bebek de yaşlı da sizden ilgi, sevgi, dostluk bekler."

"İlk çocukluk" yıllarınızı düşlerken, "ikinci çocukluk" nedir, nasıl yaşanır bilir misiniz? İnsan neleri anımsayıp neleri unutabilir? Çocukluk coşkusu, heyecanı olmadan, güzel düşler kurulamadan, ak saçlarla, günleri, ayları, yılları değil, sadece anları hatırlayarak yeniden çocuk olunabilir bazen. Hele "Demans hastası" bir yakınınız varsa, anılar denizinde yüzmeyi öğrenmek zorundasınız. Ancak "yetişkin çocuk" olmak pek de kolay değildir ilk çocukluk gibi. Evcilik oyunundaki kadar kolay geçmez günler artık.

İtalyan yazar Cesare Pavese günlüğünde "Günleri değil anları hatırlarız" derken ne doğru bir saptama yapmış. Yaşadığımız an'ların değerini bilebiliyor muyuz? Geriye sadece onlar kalacak. Bazen zaman bir su gibi akıp gidiyor: Duru, berrak, çalkantısız. Bazen su bulanıyor, taşıyor, yön değiştiriyor. Ancak dere yatağı derin ve sağlamsa su yolunu, yönünü gene buluyor zaman içinde. Alışkanlıklarımız, becerilerimiz, değer yargılarımız, hobilerimiz, tutkularımız ya da sorunlarımız değil midir o suya yön veren...

Ruhsal dengemiz ne denli güçlü olursa beynimiz de o denli az yıpranıyor. Beden ne kadar küçülse, eskise de beyin hep ana kumanda merkezi. Ancak zamanla o da yıpranıyor, oksitleniyor, eski bir makine gibi. O yüzden sağlam kayıtlar gerek, güçlü bir bilgisayar gibi. Ancak; insanın değerini unutmadan, eskilere  vefasızlık etmeden.

Eski dolapları, çekmeceleri temizlerken atmaya kıyamadığımız eski günlükler, yıpranmış mektuplar, sararmış siyah beyaz fotoğraflar gibi dünden kalan anılar... Güzel anları nasıl da güzel sergiliyor, belleklerimizi tazeliyorlar yıllar sonra da.

Dünden kalan eskiler, bugünün bilgisayar çağında görkemli dijital pazarlarda, giderek küçülen CD kayıtlarıyla, elektronik araçlarla gülerek yarışıyorlar adeta. Sahaflarda eski kitaplar, plaklar, bit pazarlarında eski mandolinler, gramofonlar, radyolar -bazen parazit yapsalar da- eski sevimliliklerini koruyorlar. Korunmaya alınmış eski, ferah taş evler, ustaca işlenmiş ahşap yapılar gibi, görkemli ulu çınarlar gibi. Serin subaşları gibi, yakınında-yöresinde mutlu olacağımız güzellikler de belleğimizde hep var olsun, hep yaşasınlar istiyoruz. Onlar dünü hatırlatıyor, bugüne ışık tutuyor.

Anılar denizinde yüzmeyi öğrenemezsek, an'ların değerini bilebilir miyiz? Fırtınasız sakin, korunmalı limanlara, sağlam gemilere ömür boyu ihtiyacımız var İNSAN olarak... Bazen bir eş, bazen kardeş, bazen ana-baba, öğretmen ve bazen eski bir DOST gibi limanlar... Canımız istediğinde demir atıp rahatladığımız, "bir tatlı huzur" bulduğumuz limanlar.

Doktorların hep yinelediği gibi; "Yaşam kalitemizin yükselmesi, kişisel becerilerimize, direnme gücümüze, savunma mekanizmalarımızın doğru kullanımına bağlı". Acılar, kayıplar, rahatsızlıklar ivmeyi düşürse bile,  yaşam devam ediyor  dünya durmuyor.

Anları, güzel anılara dönüştürerek: Bugünü yarınlara ertelemeden, içimiz cız etmeden, ruhsal dengemiz bozulmadan, anların değerini bilebilmek...

Gene şairin dediği gibi; "Gizli bahçemizde açan çiçekleri" dermeye vaktimiz olsun.

"Yılların telaşlarda bu kadar çabuk geçeceği" aklımıza gelmeyebilir.

Ömür sürerken an'lar anılarla hayat buluyor, "Can yeleği" gibi...

Makbule Abalı-Eğitimci 
14.03.2010 Mersin 



Güncelleme Notu: Bu yazımı 2000'li yılların başında yazmıştım. Emekli olduktan sonra çalıştığım;  Çok donanımlı, çağdaş bir  özel eğitim kurumunun Bülteninde paylaştım. Daha sonra blogda yer aldı. Bazı konular, aradan yıllar geçse de; kuşaktan kuşağa güncelliğini kaybetmiyor.

Bloglar arasında yıllardır devam eden; Blogları Canlandırma Projesi (BCP) 2024 Ekim Ayı konuları "Aşk, sevgi, anı, şiir, büyülü günler" olarak belirlenmişti. Ben Anıları seçtim. (Her ayın 20. günü ile sonraki ayın 10. gününe kadar verilen süre bitmeden.) 

Yıların ardından; Tüm dost ve arkadaşlarımıza, genç-yaşlı yetişkinlere; sağlıklı, huzurlu, başarılı, mutlu, barış içinde, aydınlık günler-yıllar dileyerek...
İyilikler, güzellikler, can dostlar hiç eksilmesin hayatımızdan. Umut hiç tükenmesin.

Makbule Abalı-Eğitimci
07.11.2024  İzmir- Urla 


 




Eylül 21, 2024

Bir Dünya Masalı... Alzheimer

   


 BİR DÜNYA MASALI... ALZHEİMER 

   Bir anneanne, bir anne, bir de çocuk.
   Değişim kuralına uydu üç kuşak; 
   Yıllar değişirken onlar da değişti... 
   Yüzler, eller, gözler değişti, 
   Çağ değişti, insanlar değişti, 
   Hastalıkların adı bile değişti...



   Bir gün ansızın bir "konuk" geldi eve, 
   Kapıyı bile çalmadan, sessizce... 
   Evdekiler hep konukseverdi, 
   Ama bu yabancı da bir başkaydı.   
   Davetsiz konuk yerini kendi seçti, 
   Anneannenin beyninde bir köşeye yerleşti...
   Korkuttu, incitti, üzdü evdekileri, 
   Adını öğretti, belletti, yineledi; 
   Demans,  Bunama, ya da Alzheimer. 

   
   Yeni  konuk  altüst etti düzeni; 
   Çanta, para, anahtarlar hep kayıp, 
   Anneannenin kafası karmakarışık... 
   Anneanne şaşkın, anneanne çaresiz; 
   Kimdir, kiminledir, nerededir...? 
   Unuttu; günü, ayı, yılı 
   Unuttu; nerede, nasıl, kiminle olduğunu 
   Unuttu; ne yediğini, nasıl, kiminle yediğini 
   Unuttu, unutmak istemediklerini bile... 


   Roller değişti durmadan, 
   Kimlikler karıştı birbirine; 
   Kızı "annesi", ya da "ablası", damadı "babası" 
   Oysa sahne aynı, oyuncular aynı, 
   Değişen yalnızca insandı... 
   Anneanne huy değiştirdi onca yıl sonra; 
   Sinirli, öfkeli, uykusuz, 
   Kırılgan, alıngan, huzursuz... 
   
   Bir güzel düş oldu çocukluk, 
   Film hep geriye sarılıyor artık;
   Yakın geçmiş silindi bitti, 
   Uzak geçmişe köprüler döşendi.
   Dünya kocaman, dünya soğuk, 
   Gün bitti, güneş batıyor artık... 

    


   Anneanne başını dayadı sevdiklerine; 
   Elini tuttular sımsıkı, okşadılar usulca, 
   Dünya küçüldü birden, dünya ısındı... 
   Acıyı paylaştılar üç kuşak; 
   El ele, yürek yüreğe, omuz omuza 
   Direndiler hastalığa sevgiyle
   Tutundular yaşama umutla... 
   Yorgun belleklerden silindi pek çok şey ama; 
   "Unutulmaması gerekenleri" unutmadılar... 

Makbule ABALI- Eğitimci 
2010- Mersin 

Eylül Ayı : Alzheimer Farkındalık Ayı. 21 Eylül Dünya Alzheimer Günü . 

Ülkemizde ve tüm dünyada Alzheimer hastası olup "ikinci Çocukluğunu yaşayanlara",  bu konuda "Farkındalık" yaratmak için emek ve çaba harcayan hassas ruhlara, hasta yakınlarına, her düzeyde özveri ile çalışan sağlık görevlilerine saygıyla... M.A