Sayfalar

Mart 12, 2015

ESKİ BİR SEVDA HİKAYESİ...



                                     



Yıllar önce biri Antalya'dan, biri Kıbrıs'tan gelmiş , birbirlerini hiç tanımayan bir kadın ve bir erkek, güneyde bir kente yerleşmişler. Sanki "sarı sıcak" çekmiş onları. Güneyin uzun yağmurları , içten insanları, meyve-sebze bolluğu cazip gelmiş belki de. Farklı semtlere farklı düşünceler, farklı umutlarla yerleşmişler.Biri hukukçu, biri öğretmenmiş. Erkek kadından 10 yaş büyükmüş. 

Biri annesini çok küçük yaşta kaybetmiş. Diğeri annesini hiç tanımamış, ablası annelik etmiş. Belki de o yüzden sevgiyi kutsal bilmişler.Belki de kader o yıllarda ağlarını örmeye başlamış. Aslında biri mantıksaldı, diğeri duygusal. Biri sayılarla uğraşmaktan hoşlanırdı, diğeri sözcüklerle. Ama bu farklılık hiçbir zaman zıtlık yaratmadı. Aksine tamamlayıcı oldu, bütünleşmeyi sağladı...

Fizik olarak da, ruhsal olarak da çok benzemezlerdi birbirlerine. Biri uzun boylu, mavi gözlü, kumral, diğeri kahverengi gözlü, kahverengi saçlı, orta boyluydu. Biri sakin, çekingen tavırlı, az konuşan biri, diğeri sosyal, neşeli, güler yüzlü, arkadaş canlısıydı. Ama ikisi de çevrelerinde aranan, sevilen iki insandı.

Biz çocukları onların birbirlerine olan sevgisini kıskanırdık. Paylaşılınca sevgileri bize yetmez diye mi düşünürdük acaba? Ah çocukluk... 
İkisi de rahmetli olan annemle babamın sevgisinden söz ediyorum. Birbirlerine bağırdıklarını, kırıcı söz söylediklerini hiç duymadık. Babama göre annem, her şeyin en iyisini bilir, en güzelini yapardı. Örneğin; "iç pilavı onun kadar mükemmel kimse yapamaz" der, ne kadar güzel yapsak da ona hiçbir zaman 
beğendiremezdik.Yöntem aynıydı ama belki de içine katılan sevginin dozu farklıydı.

Bugün de fırında pişmiş taze ekmek kokusu bana yıllar öncesinin Adana-Bürücek Yaylasını hatırlatır. Kokular, görüntüler,tatlar ve renkler, hayata nasıl da izler bırakıyor. Annemi mutlu etmeye bayılırdı babam.
Yaylada bir ustadan yardım alarak tuğladan çok güzel bir taş fırın yapmıştı. Minyatür fırının uzun tahta kürekleri bile vardı.Fırında her iş ortaklaşa yapılır, pişen ürünler güzel kır sofralarında ortaklaşa yenirdi. Bugün bile o tadı arıyorum. 

"Aşkla, sevgiyle midenin ilgisi var" diyenler haklı belki de. Sevginin yoğunluğuna göre, ulaşımı bazen kısa, bazen uzun bir yol bu... Hayatımızda özel günler de önemli ve anlamlıydı. Ama hiçbir özel günde pahalı hediyeler alınmazdı. Güzel sofralar kurulur, küçük, anlamlı hediyeler verilir, kutlanırdı. Ama bu özel günlerden en önemlisi, 11 Mart evlilik yıl dönümleri idi. Yıllar sonra bile 11 Martları hep hatırlarım.


Evliliklerinin ilginç bir öyküsü var; Evliliklerinden 3 gün sonra babam muvazzaf subay olarak yeniden askere çağrılmış. O yıllarda haberleşme imkanları çok kısıtlı, telefonlaşma olamıyor, cep telefonları zaten yok. Askerlik süresince onların birbirlerine yazdıkları uzun mektuplar hala bir pakette saklanmış olarak durur.Çocukluğumuzda merak dürtüsüyle hep anneme okutmaya çalışırdık. 

Her 11 Mart'ta babamın anneme hediyesi genellikle çiçek kokulu bir parfüm olurdu. Aslında parfüm kültürü olmayan bir insanın sevdiği kişinin hoşlandığı bir şeyi alma çabası ilginçtir. O yıllarda her şey bu kadar pahalı değildi tabii.

Son yıllarda adeta sevgi yoksunu bir toplum olduk. İnsanlar birbirinden sevgiyi esirgiyor veya sevgisini farklı ifade ediyor.Hep dikkatimi çeker; Evlilik törenlerinde evlendirme memurunun "iyi günde-kötü günde" diye başlayan konuşması layıkıyla  yapılırsa ne güzeldir. Bazıları da konuşma yapmadan rutin bir töreni robot gibi uygular. Düşünürüm, bu tipler evlilikte aradığını bulamayanlar mıdır acaba?

Evliliği, sevgiyi, aşkı sağlamlaştıran, temeli güçlendiren, birbirinden destek alarak, güç alarak hayatı sürdürmek değil midir? Ben bunun en yakın tanığıyım. 
Babam hayatının son 10 yılını yatağa bağımlı-felçli olarak geçirdi. Adeta gözleriyle konuşan bir insandı. Bu durumuna nasıl üzüldüğünü, gözlerinin buğulanmasından, sesinin titremesinden bilirdik. 

Bir trafik kazası sonrası, önce koltuk değnekleriyle yürüme, tekerlekli sandalye dönemi ve yatağa bağımlı geçen yıllar... Zor yıllardı, sevgiyle, içtenlikle zorlukların üstesinden geldi annem. Tuvalet kontrolünün sağlanamadığı yıllarda bile tertemiz bakıldı. Bir bebek gibi yemekleri ezerek, mama gibi hazırlayarak, elini, yüzünü, ayaklarını silerek ... Ve hiç şikayetçi olmadan, yakınmadan, üşenmeden bunları yaptı.

Yüz sinirlerinin felci (Trigeminus Nevraljisi) hastalığı dünyanın en şiddetli ağrılarından biri olarak anlatıldı bize. Babam hastalığından önce uzun yıllar avukatlık yapmıştı. Dosya numaralarını,müvekkillerinin adlarını hatırlar, yakınlarımızın telefon numaralarını unuttuğumuzda bize hatırlatırdı. Ölümüne kadar hafızada en küçük bir kayıp olmadı. O'nun ölümünden yıllar sonra anneme Alzheimer teşhisi kondu. Bugün düşünüyorum da adeta gene birbirlerini tamamlamışlar.

O sürede annem dikiş dikti, öğrenci yetiştirdi.(Zaten Olgunlaşma mezunu çok iyi bir dikiş öğretmeniydi.) Hiç unutmam, O yan odada çalışırken, babam çağırdığında duyabilmesi için yatağının başucuna küçük bir zil koymuştu. Sık sık kontrol etmesine rağmen bazen zil sesi duyulurdu. Annem koşarak gittiğinde babam gülümseyerek  "Sadece seni görmek,  sesini duymak için çağırdım" derdi. Bir ses, bir nefes, bir tebessüm bazen nelere bedeldir.

Aralarındaki sevgi, dostluk ölünceye kadar hiç tükenmedi. İki sevgili değil, hayat arkadaşı oldukları yıllardı o zor yıllar. Şimdi de var bazı ailelerde ama o zamanlar karyolalarda  baş yastıkları iki kişilikti.Bu yastıklar bana hep paylaşmayı hatırlatır. Günümüzde bazı eşler ikili yastığa bile sığamaz oldular. Zaman mı değişti, yürekler mi küçüldü, yoksa dünyamız mı daraldı?

Kutladığımız ne çok gün var yıl boyu. Ama bu günlerin anlamını yeterince biliyor muyuz? Ya da anlamlarına uygun yüklemeler yapabiliyor muyuz? Bazen sevgisizliğin öylesine yoğun olduğu olaylar yaşıyoruz ki neden sevgiyi aşılayamadık insanlarımıza diye üzülüyoruz. Günümüzde insanın insana kıyımı, eziyet etmesi, hırpalaması ne kadar çoğaldı. İnsanın canı yanıyor, içi acıyor.


Sevgililer Günü bu yıl da özel olarak kutlandı ve bitti. Sevgililer günü neden tek güne indirgenmiş olsun? Her gün sevginin anlatılabileceği bir gün olamaz mı? Tek güne sıkıştırılan sevgi de kendini preslenmiş gibi hissetmez mi? Şimdi düşünüyorum da o yıllarda sevgi, saygı, vefa, sabır, ve fedakarlık hayatın merkezindeydi. Nitelikli "gerçek sevgi" çok değerliydi.

Dünyanın neresinde olursa olsun; iyi günde, kötü günde, el ele, göz göze eşiyle hayatı paylaşabilen, yüreği sevgi dolu güzel insanları saygıyla anarak...
















Mart 08, 2015

BİR TUTAM MUTLULUK... BİR TATLI HUZUR...



Bir tutam mutluluk satın almış gibi olursunuz bazen. İçinizi karartan, yüreğinizi yakan onca kötü haber arasında "iyi ki varlar" dediğiniz bir iyilik, bir güzellikle nasıl da mutlu olursunuz. "Keşke devam etse bu güzellikler" der insan. Çoğalsa, sürse, yaygınlaşsa...

Mersin'in Mezitli İlçesi büyük bir ilçe. Mezitli'ye bağlı çok sayıda köy var. Mezitli Belediye Başkanı Sn. Neşet Tarhan çok güzel bir sosyal proje geliştirmiş; Mezitli köy kadınlarıyla üretici kadınlar halk pazarı kurmuş. Birkaç aydır faaliyette olan pazara biz de ilk defa dün gidebildik. Orada mutlu kadınları görünce gerçekten  mutlu olduk, huzurla eve döndük.



Kadınlarımız öylesine rahat ve sakindiler ki fotoğraf çekmek için izin istediğimde hiç reddedilmedim. Ama üstünü, başını, saçlarını düzeltenler oldu. "Kadın olmak" başka bir şey. Çoğu güler yüzlüydü. Kendi aralarında çay yapanlar, birbirlerine ikramda bulunanlar da vardı. "Yarın Kadınlar Günü" deyip beni kutlayan bile oldu."Kozasından çıkmış ipek böcekleri gibiydiler" desem sanırım yanlış olmaz.



Bundan sonrasını sözcükler değil, fotoğraflar anlatsın diye düşünüyorum. Ancak sözcükler belki tanıtıma biraz yardımcı olacak. Kadınlara, insana yapılan haksızlıkları, şiddeti elbette unutmayacağız. Her zaman kınayacağız. Ama yapılan iyi ve güzel şeyleri de görüp anacağız...

Yüzlerde belki yılların yaşanmışlığı var. Ama yaşlılık değil bu, belki olgunluk, bilgelik...


Gözünde gözlüğü, elinde gazetesi, dünyadan da haberdar olmak istiyor. Masada bir bardak içinde taze kır çiçekleri de ihmal edilmemiş. Her şey düzenli, gençler de çalışıyor, ancak kontrol elde...


Rahmetli Özgecan için nazarlıklar, anahtarlıklar satışa sunulmuş.



Bebek patikleri büyük özenle yapılmış, öyle şirin görünüyorlar ki...
Kadınlarımız kendilerini kanıtlamışlar.Üretimi kazanca dönüştürmüşler. Bir tutam mutluluk bir tatlı huzura dönüşüyor o zaman. Dileriz örnekleri çoğalır...
Teşekkürler Sn. Neşet Tarhan, kadınların ufkunu genişleterek onlara yol açtığınız için.



Mart 07, 2015

KADINLAR DAYANIŞMASI...





Kadınlar el ele verdiler,
Üretime geçtiler çeşitli alanlarda,
Var güçleriyle çalıştılar ayakta kalabilmek için.
Bazen ince ince nakışlar işlediler,
Güzel renklerle kilimler dokudular,
Bazen reçeller yaptılar, tarhana kuruttular,
Pazarda sebze-meyve sattılar.
Köyde, kentte, kırsal kesimde.
Kadınca bir dayanışma;
Eve katkı sağlamaktı amaç,
Para kazanmanın hazzı,
Kendi kendine yetmenin güveni
Kadınlar yeni bir dünya yarattılar;
Aydınlık, pırıl pırıl.
El ele verdiler, kenetlendiler,
Yeni dünyada yerlerini aldılar.






Mart 03, 2015

DERİN MAVİ...



Renklerin dili olsa, mavi neler anlatırdı kim bilir. Mavi huzurun, sakinliğin, barışın rengi... Derin mavi bana engin denizleri, ufukla birleşen gökyüzünü, mavinin derinliklerdeki farklı tonlarını çağrıştırıyor. Biraz da özgürlüğü, cesareti...


"Derin Mavi" bir kitap adı. Kitabın yazarı Deep Tone. Belki hayal dünyamızı biraz daha zorlamak için Deep Tone henüz adını açıklamadı. Bir kitap yazmak kolay değil. Cesaret, emek ve zaman istiyor. Derin Mavi rahat okunan bir kitap. İki bölüm halinde öykü ve şiirlerden oluşuyor. İçinde 41 şiir ve 41 öykü var. 

Yazar okuyucuyu düşler alemine sürüklüyor. Rüyalar da birçok öyküye zenginlik katıyor. Çoğu kez rüyalar eşlik ediyor düşüncelere. İnsan, doğa, dağlar, çiçekler, kısaca hayat şiir ve öykülere konu olmuş. Okuduktan sonra dönüp tekrar okuduğum şiir ve öyküler oldu. Okuyucular şiir ve öykülere farklı anlamlar yükleyebilirler. Özellikle öykülerde gerçek dünyadan birden düşler dünyasına geçiyorsunuz. "Toz Perisi", "Dördüncü kattaki Kız", "Defne'nin rüyası" böyle öykülerden. Bazı öyküleri okurken Franz Kafka öykülerini hatırladım.

Şiir ve öykülerden birkaç dize, birkaç paragraf almak isterdim:
"Dizginlenemez tutkuların 
Konçertosu gibi yaşam
Hepimizinki birleşip
Sonsuz özlemlerin
Hayalet senfonisine dönüşüyor."
-----------
"Bir zarfa koyarsın yazdıklarını
Umutların gibi bir beyaz zarfa
Alıcısı yüreklerdir"
-------------
"Dünya dönüyor
Bizim başımızda kavak yelleri
Güneş bile eritemiyor egolarımızı
Bir gün bizsiz kalacak dünya"
---------
Ben kitaptaki "Geç" adlı şiiri de çok sevdim. Ancak uzun bir şiir.

Kitaptaki bir öyküden bir bölüm;
"Anne babalarımızın 80'lere 90'lara ait fotoları da artık eski. Hepsi eski İstanbul. 70'lere ait foto bulmaksa zor, o fotolar da çok değerli. Ama içinde sadece insan olan fotolar değil. Genelde, böyle bir dolu binlerce foto çekilirmiş ve içinde biz olmayan fotolar atılırmış. Halbuki içinde yol, şehir, çeşme bina olan fotolar ileride önem kazanıyor. Çünkü o binalar bir süre sonra yok oluyor."
-------------
Öykülerde de gerçekle gerçeküstü iç içe yaşanıyor bazen. Yazar okuyucuyu düşündürüyor, hayallere yöneltiyor...


Mavinin derinliklerine süzülürseniz duygu yüklü bir şiir ve öykü kümesiyle karşılaşıyorsunuz. Adeta derin sularda gizemli bir arayış bu. Zaten kitabı elinize aldığınızda arka kapaktan şöyle sesleniyor Deep Tone; "İnsanı tanımaksa zor sanat. Ama değer. Bütün şiirler, öyküler, şarkılar insanı anlatıyor. Anlayana selam olsun."

İNSAN'ı tanımak, anlamak kolay değil gerçekten. Ama anlamak için çaba harcıyoruz. "Derin Mavi" kitabının yazarına ben de "Selam Olsun" diyerek yürekten kutluyorum...

 



Mart 01, 2015

ÇUKUROVA'DA BADEMLER ÇİÇEK AÇTI, AMA...



Çukurova'da bademler çiçek açtı. Ama ne yazık, Yaşar Kemal artık yok. Çok sevdiği bahar çiçeklerini göremeyecek...
Saygıyla ve rahmetle anıyoruz.



Evrensel bir sanatçı, eserleri 40 dile çevrilmiş.Küçük yaşta bir gözünü kaybetmesine rağmen yılmamış, onlarca roman,öykü, tiyatro eseri yazmış. Hayatı boyunca barışı özlemiş. Deyişlerinden bazıları:

"İnsan evrende gövdesi kadar değil, yüreği kadar yer kaplar."
                                                                

"Düşünmek, en küçük anlamda var olmak demektir."

"Dağlar, insanlar ve hatta ölüm bile yorulduysa, şimdi en güzel şiir barıştır."
                                                                 

"Dünya on binlerce çiçekli bir kültür bahçesidir. Bir çiçeğin koparılması bir rengin, bir kokunun yok olmasıdır. Tek dile, tek renge kalmış bir dünya hapı yutmuştur."
                                                                    Yaşar Kemal



Şubat 27, 2015

FARKLI BİR MÜZE; OYUNCAK MÜZESİ...



Çocukluktan uzun bir zaman sonra, içinizdeki çocuğu uyandırmayı, bir anlamda kendinize ödül vermeyi düşündünüz mü hiç? Hayatın akışı içinde küçük farklılıklar yaratmak insana iyi geliyor. Kış ortasında baharı yaşamak gibi. Savaşların içinde barışı özlemek gibi...


İstanbul Oyuncak Müzesi 2005 yılında Göztepe'de Sunay Akın tarafından kurulmuş. Sunay Akın müzede adeta bir masal dünyası yaratmış. Sadece çocuklar için değil, büyükler de dahil olabiliyor bu sihirli dünyaya. Işıltılı bir dünyanın kapılarını aralıyorsunuz, kocaman bir dünya açılıyor önünüze: Koca bir kent adeta; Terzisi, berberi, lokantaları, okulları,hastaneleri...

Bu yüzyılın ilk yıllarından oyuncaklar var müzede. Müze 6 katlı. Bir sinema salonu var. Oyuncaklar 10 odada, 80 camekanda sergileniyor. Oyuncakları izlerken bir yandan da hayal kuruyorsunuz.; Kim bilir kimler nerede bu oyuncaklarla ne oyunlar kurdular, nasıl bir oyun sergilediler?


Bir market ve pişirme düzenleri. Her şey aslına uygun yapılmış.



Hayali bir yolculuk. En küçük detaylar düşünülmüş...


Sunay Akın'ın hayatında etkin rol oynayan gerçek bir oyuncak öyküsü de var. Yitirilip yıllar sonra kilometrelerce ötede bir başka ülkede bulunan bir geminin öyküsü...


Savaşların korkunçluğunu adeta yaşıyorsunuz. Savaşta askerlerce yazılmış savaş mektupları bile var.



Bir market, içinde satılan ürünler, her şey yerli yerinde...


Bahçede dev bir satranç takımı bile var. Çocuklar için her şey düşünülmüş.

Oyuncak Müzesinden ayrılırken yüzünüzde bir tebessümle ayrılıyorsunuz. Mutluluk tebessümü bu. Biz kapanış saatine kadar oradaydık. İçeride koca bir dünyayı bıraktık. İnsansız ama insan için yaratılmış, oyuncak figürlerle dopdolu renkli bir dünya.
İçinizdeki çocuk kıpır kıpır heyecanlansın, mutlu olsun istiyorsanız İstanbul Göztepe'deki Oyuncak Müzesinin kapısını aralayın...
Teşekkürler Sunay Akın; emekleriniz ve çabalarınız için...

Şubat 23, 2015

ÜNLÜ ŞAİRLERE KULAK VERMEK...



Belki beğenilerimiz, düşüncelerimiz farklıdır ama hepimizi dizeleriyle, yazdıklarıyla etkilemiş ünlü şairler vardır. Hayatın temposunun düştüğü ya da olağanüstü yükseldiği zamanlarda onlardan dizeler okumak iyi gelir insana.
İçinizde ılık rüzgarlar eser birden, güç kazanırsınız. Şiir diliyle düşünmek, şiir diliyle anlaşmak, şiirin sakinleştirici, yumuşatıcı etkisinden yararlanmak...
Şiirlerin tamamı okunmasa bile aynı etkiyi yapıyor...


                              SİZİN İÇİN

Sizin için insan kardeşlerim,
Her şey sizin için;
Gece de sizin için, gündüz de;
Gündüz gün ışığı, gece ay ışığı;
Ay ışığında yapraklar;
Yapraklarda merak, 
Yapraklarda akıl,
Gün ışığında bin bir yeşil;
Sarılar da sizin için pembeler de
Tenin avuca değişi,
Sıcaklığı,
Yumuşaklığı;
Yatıştaki rahatlık,
Merhabalar sizin için.

Orhan Veli Kanık


MEMLEKET İSTERİM

Memleket isterim
Gök mavi, dal yeşil tarla sarı olsun;
Kuşların, çiçeklerin diyarı olsun.
Memleket isterim
Ne başta dert, ne gönülde hasret olsun;
Kardeş kavgasına bir nihayet olsun.
Memleket isterim
Ne zengin fakir, ne sen ben farkı olsun
Kış günü herkesin evi barkı olsun.
Memleket isterim
Yaşamak, sevmek gibi gönülden olsun;
Olursa bir şikayet ölümden olsun.

Cahit Sıtkı Tarancı


BEBEKLERİN ULUSU YOK

İlk kez yurdumdan uzakta yaşadım bu duyguyu
Bebeklerin ulusu yok
Başlarını tutuşları aynı
Bakarken gözlerinde aynı merak
Ağlarken aynı seslerin tonu
Bebekler çiçeği insanlığımızın
Güllerin en hası en goncası
Sarışın bir ışık parçası kimi
Kimi kapkara üzüm tanesi.
Babalar çıkarmayın onları akıldan
Analar koruyun bebeklerinizi
Susturun susturun söyletmeyin
Savaştan yıkımdan söz ederse biri
Bırakalım sevdayla büyüsünler
Serpilip gelişsinler fidan gibi
Senin benim hiç kimsenin değil
Bütün bir yeryüzünündür onlar
Bütün insanlığın göz bebeği.

Ataol Behramoğlu

Şubat 21, 2015

KAR LAPA LAPA YAĞIYORDU...



Kar lapa lapa yağıyordu
Sokak lambalarının ışığında bir başka güzel.
Köprüler, yollar çatılar, damlar kar altında,
Parklarda banklar, salıncaklar kardan görülmüyor,
Kuşlar çekilmiş, kediler, köpekler yok ortalarda.
O da ne? sadece bir evsiz, bank üzerinde;
Battaniyesiz, korunaksız, aç-susuz...
Mutluluk çok uzakta, el atsan yakalayamazsın.
Evlerin ışıkları solgun, hayal meyal
Bir uzun rüya, uyur uyanık...
Düşle gerçek birbirine karışmış ;
Açken, tokluk üstüne her şey
Dumanı üstünde sıcacık bir çay,
Ya da yeni pişmiş, et suyuna sıcacık bir çorba,
Fırından yeni çıkmış bir ekmek,oysa fırın çok uzakta.
Eller ayaklar buz tutmuş, kirpikler bile karlı,
Rüya, hayal, gerçek birbirine karışır, vücut uyuşurken
Kar lapa lapa yağar hayallerin, umutların üstüne
Beyaz dünya biter, her şey kaybolur bir anda...


Şubat 18, 2015

BİR KARTOPU CİNAYETİ...



Bazen yaşadıklarımız hayal gibi, şaka gibi, gerçeküstü bir filmin kareleri gibi gelir. Ayırt edemez insan. Üst üste gelen olaylar mantığı da, bilinci de zayıflatmıştır zaten. Bu tür olaylar trajikomik diye de adlandırılabilir. Hem iç yakar, insanın içini acıtır, hem de "bu kadarı da olmaz artık" şaşkınlığına düşürür. 

Henüz Özgecan'ın acısı çok tazeyken, katledilmesinin üzerinden birkaç gün bile geçmeden Antalya'da 3 kişinin bir kadını kaçırıp tecavüze yeltendiğini duyuyoruz. Şiddetin her türlüsü toplumun her kesiminde tüm keskinliğiyle uygulanıyor. Adeta başımızda bir tokmak en yüksek perdeden, en asap bozucu biçimde vuruyor, vuruyor. Ve bizler elimiz kolumuz bağlı, gözlerimiz fal taşı gibi açılmış, ses bile çıkaramadan sadece izliyoruz. Bir korku filmi fragmanı gibi... 

En son olay, bir gazeteci (Nuh Köklü) arkadaşlarıyla akşam eve dönerken yolda içlerinden geliyor kartopu oynamaya başlıyorlar.
Bir kartopu bir dükkanın vitrinine rastlıyor. Özür diliyorlar.  Dükkan sahibini sakinleştirmeye çalışıyorlar. Mümkün olmuyor. Dükkan sahibi önce beysbol topu sonra ekmek bıçağıyla saldırıyor. Gazeteci bir arkadaşını kurtarmak isterken yere düşüyor, yerde sırtüstü yatarken dükkan sahibi kalbine bıçağı saplıyor. Kurtarılamıyor. Bu arada cani bağırıyor; Raporum var, bugün girer, yarın çıkarım. "Kartopu Cinayeti" şaka gibi bir gerçek... 

Potansiyel suçluların kaçı içeride, kaçı dışarıda? Ruhundaki öfke patlamasına, hayvani duygularına sahip çıkamayıp,  kana susamış kaç insan kılıklı cani var aramızda? Bu ülkede yaşayan bir insan olarak, vatandaş olarak sormak istiyor insan; Sayıları artırılan güvenlik görevlilerimiz nerede? Bir toplumsal protesto olayında onca kişi suçlu sayılırken, kimler gerçek suçluların peşinde?

Acıların yaşandığı günlerde toplumsal dengenin, barışın sağlanabilmesi açısından birilerinin sakinleştirici olması lazım. Ancak ne yazık,  aynı günlerde milletin vekilleri de uzlaşmaz bir tavırla birbirlerine zarar veriyorlar.
Bu öfke, bu nefret, bu şiddete yönelik davranışlar nasıl doğdu, nasıl sona erecek? Endişelerimizi, acılarımızı, içimize çöken kabusu kim, nasıl, ne zaman giderecek?






Şubat 15, 2015

KARA GÖZLÜ BİR CEYLANA KIYDILAR...





Eskilerden ne güzel bir şarkıdır;"Leyla bir özgecandır, kara gözlü ceylandır..." Bazen kötü bir haber, bazen iyi bir haber bir şiiri, bir şarkıyı hatırlatır. Düşündürür, duygulandırır. Bazı adlar, bazı şarkılar hafızanızdaki kaydı yeniler, çağrışım yaptırır. Özgecan ne güzel bir isimdir. "Adıyla yaşasın" derler yeni doğanlara.  Adıyla yaşayamadı Özgecan. Yaşamasına fırsat vermediler. Şarkılar ağıtlara dönüşür bazen. İç yakan, yürek burkan ağıtlara... Acının destanı yazılır en umulmadık zamanda, beklenmedik biçimde.

Üç tanıdık insan birlikte korkunç suçlar üretebilir mi? Ne yazık, olabilirmiş. Korkunç suçlar, organize suçlar işlenirken insanlar akıl yoluyla birbirini caydırıcı olamaz mı? Ne yazık olamamış. "İnsanın hayvani yanı" diyorlar. Hayvanlar bile bu kadar aşağılık işlere yönelebilir mi? "Baba oğul suç ortağı" diyorlar. Baba oğlunu eğitemediyse bile  o anda engelleyemez mi?

Şiddet vahşete dönüşürken, ülke cehennem yeri görünümünde. Canavara dönüşmüş insanlar bir kadına akıl almaz şekilde, insanlık dışı saldırıda bulunuyorlar. İnsanın insanı imhası adeta.
Ne oldu güzel ülkemizin merhametli, iyi niyetli, yardımsever insanlarına? Nerede kötülükleri görebilecek gözler, çığlıkları duyabilecek kulaklar, yanlışlıklara karşı çıkabilecek cesur yürekler...