Sayfalar

Emek ve insan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Emek ve insan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Haziran 01, 2020

BİR KÜÇÜK ESNAF...



Koronanın bize düşündürdüğü bir şey var; Üretimden vazgeçmiş, tüketim toplumu olmuşuz. Tarımda, sanayide, tekstilde hatta oyuncakta. Kendi kendine yeten bir toplum kendine yetmez hale geliyor.

Yıllar önce ilkokulda Yerli Malı Haftası nasıl da içimize sinerek kutlanırdı. Ev-iş derslerinde yama yapmayı, ilik açmayı, düğme dikmeyi öğrendik. Kırsal kesim dışında yamaya kim ihtiyaç duyuyor şimdi? Yamamak değil, yırtmak moda. Ayakkabılar eskiyince kundura tamircileri vardı. Ayakkabınız tamir sonrası yeni gibi olurdu. 

Birkaç ay önce önce o eski ustalardan biri ile tanıştık. Güler yüzlü, işinin ehli, dürüst, saygı duyulacak bir usta. Kışlık ayakkabım alt tabandan ayrılmış bir haldeydi. O hemen ne yapılması gerektiğine karar verdi. Çok rahat olduğu için atmaya kıyamıyorum dedim. Atılmaz tabii dedi. Taban gitmiş ama üst kısma kıyılamaz. Sistemli, planlı bir kayıt yaptı, söylediği saatte ayakkabıyı teslim aldık.

Dikkatimi çekti, o küçücük dükkanda 3 tane Atatürk Köşesi oluşturmuş. Bir Cumhuriyet bireyi olarak kendi çapında işini en verimli şekilde sürdürüyor. Zaman zaman da eşinden yardım alıyor. Örnek bir beraberlik devam ediyor.

Makbule ABALI


Mart 07, 2017

BAHAR DÜŞLERİ...( ÖYKÜ )



Havada tatlı bir esinti vardı. Kıştan bahara geçmeye henüz birkaç gün kalmıştı. Kış soğuğu daha etkisini sürdürüyordu.  Ama bu yörede bademler çiçek açmıştı. Pazar yerinde onu ta uzaktan fark ettim.20 yaşlarında ince , uzunca boylu bir genç kızdı. Pazar tezgahını düzenlemeye çalışıyordu.  
Tezgahın üzerine küçük bir sümbül saksısını yerleştirdi önce. Çantasından petrol rengi bir şal çıkardı, omuzlarına sardı. Sabah serinliğinde sanki içi titremişti. "Cemreler düştü ama gene de kışı yaşıyoruz. Narenciye çiçekleri henüz açmadı ,ama kokularıyla, güzel görüntüsüyle bahar kapıda" diye düşündü. 

Pazardaki satıcılar tezgahlarını hazırlamaya başlamışlardı. Burada sadece kadınlar satış yapıyorlardı. Adı üstünde; Kadın Üretici Pazarı. Bir yıldır  hafta sonları iki gün burada satış yapıyordu. Evde işlediği boncukları yazmaların kenarına dikiyor, bazen iğne oyası dantel çevreler  hazırlıyordu. Bugün de başındaki yazma kendi hazırladığı el emeği-göz nuru yazmalardan biriydi. Çiçek desenli, iğne oyalı yazma gür kumral saçlarının tamamını toplayamamış, iki ucunu arkadan serbestçe bağlayıvermişti. Ojesiz tırnakları, makyajsız yüzüyle çok doğal, duru bir güzelliği vardı. 

Yazmaları, iğne oyalarını, boncukları renklerine dikkat ederek özenle tezgahın üzerine yerleştirdi. Az ilerideki çay ocağından bir çay, bir gözleme aldı. Bir yudum çay, bir lokma gözleme, ağır ama zarif hareketlerle bitirdi. Ansızın gözleri buğulandı, kimseye belli etmeden gözlerini sildi. "Elbet bir gün evimde sevdiğim insanla kahvaltı yapacağım günler de yakındır" diye düşündü. Evinin mutfağını düşledi; " Kırmızı, küçük kareli perdeleriyle şirin bir mutfak. Dışarıya açılan aydınlık penceresinde menekşeler sıralanmış. Bir küçük masa, iki sandalye..."

Pazarda günün ilk saatleri düş kurmak için çok uygun olurdu. Bir de evde yatağa yatınca, uykuya geçmeden önce. "Kim bu hayallere sahip çıkacak? " diye düşündü. Ortaokuldayken sınıf arkadaşı çalışkan Ali vardı gönlünde. Öğretmenin sorusunu hiç kimse bilemese Ali bilirdi. Ali'nin bilemediği soruyu zaten hiç kimse bilemezdi. Gün geldi, Ali ailesiyle birlikte başka bir kente taşındı. 
Düşler parçalanmıştı, bir başka biçimde devam etti. Ama henüz kimse yoktu. Beyaz atlı prens ne zaman, nereden çıkıp gelecekti. 

Bu aralar kurduğu düşler hep evlilik üzerineydi. Uzun bir zaman diliminde sürdü düşler. Düşlerinde bir küçük bahçeli ev vardı; Bir oda bir salon. Bahçesinde mevsim sebzeleri ve yararlı otlar. Ocakta kaynayan taze çay, bir küçük tencerede mercimek çorbası. Arada sırada tarçınlı-elmalı kek. Bir başka gün belki sebzeli börek.
"Bu iğne oyası ne kadar?" Sesle irkildi. Düşleri parçalandı birden. "Kaldığım yerden devam ederim." diye düşündü. Bir iş yerinde düşler hiç istenmedik zamanda kesilebilirdi. O zaman dilimleri başkalarına tabiydi.

İğne oyasının fiyatını biraz düşürerek söyledi. Sabah siftahı olacaktı. Günün ilk satılan ürünü  bereket getirirdi. Satıldı tabii. Günün ilk kazancını ayrı bir yere koydu. Üreten-kazanan bir kadın olmanın hazzını yaşadı bir an. Gülümsedi. Pazar bu saatlerde çok kalabalık olmazdı. "Düşler saati" diye düşündü. Evdeki düşler biraz daha farklıydı. Özellikle akşamları uykuya dalmadan hemen önce onu çok rahatsız eden kabus gibi bir düş vardı:

9-10 yaşlarındayken yan komşularından gelen çığlıklar, sınıf arkadaşı kendisinden 3 yaş büyük Ayşe'nin kocasından yediği dayaklardan kaçıp onlara sığınması. Babasının polise haber vermesi. Nasıl unutabilirdi o geceyi. Eşine öylesine şiddet uygulayan bir insanla evlenmesi mümkün değildi. Sözel ya da fiziksel şiddet, kaba kuvvet hepsi insanı aşağılamaya yönelikti.
Varsın zengin de olmasın, o çalışmaya razıydı, yeter ki mutlu olsunlar.

Evleneceği insanda aradığı belli özellikler vardı tabii; Dürüst olsun, güvenilir olsun, adam gibi adam olsun, daha ne isterdi? Şiddetin her türlüsüne karşıydı. Bu arada tezgahın önünde duranları fark etti. Gülümsedi .Karşısındaki iki kişi de içtenlikle gülümsediler. Bir anda aralarında pozitif bir iletişim kurulmuştu. Bir iğne oyalı yazma daha sattı. İğneyle kuyu kazmıştı onları tamamlamak için. 
Her oya bir sabır küpü diye düşündü. Gerçi parmakları alışmıştı artık, zorlanmadan işliyor, harikalar yaratıyordu. 

Beyaz atlı prens bir gün gelecekti elbet. Belki atıyla değil, güler yüzüyle, doğru sözüyle, yürekten sevgisiyle... O zaman bahçeli evi cennete çevirir, eşini nasıl da sever, bağlanırdı. Kadına, insana saygı duyan kişiye başının üstünde yer vardı. Annesi hep "Yuvayı dişi kuş yapar." derdi. Baharda göçmen kuşlar da yuva yapmaya gelirdi. Bu yıl kış uzun sürmüş, bahar geç gelmişti. Varsın olsun...
Pazar düşleri bir gün mutlu sonla biterdi elbet...

Makbule Abalı-Eğitimci



Ağustos 30, 2016

EMEK VE İNSAN- YAŞAMIN İÇİNDEN KARELERLE...


Yayla günlerini bitirdik bu yıl. Nerede olursa olsun insanoğlunun uğraşı hiç bitmiyor. Beslenme, barınma, sosyal yaşam hepsi belli bir emek ve çaba gerektiriyor. Küçük yerlerde günün ilk ışıklarıyla işler başlıyor, güneş battıktan sonra da "iş günü" bitmiyor. Kent insanı gün boyu yorgunluktan yakınırken kırsal kesimdeki insanlar beden gücüyle çalışıp ancak akşamları zaman zaman ağrılardan yakınıyorlar. "Yakınma lüksümüz yok ki "diyor bir yayla kadını. 

Bazen düşünürüm; Zamanında eski araç gereçlerle, en ilkel koşullarda, zahmetle, bin bir emekle, külfetle iş yapan, başaran insanlarımız... Alnından, sırtından ter damlayarak günlük ekmeğini çıkarabilmek için uğraş vermek... Bir zamanlar yol yok, iz yok. Beldeyi kente bağlayan yolları açmak için insanlar el ele vererek kazma, kürek ve balyozla yol açıyorlar. Köyün başarılı çocukları yatılı okul sınavlarına kayıt yaptırmak için 2 gün yürüyerek şehre gidiyorlar. Oysa şimdi o yol 1-1.5 saat. 



Geçmişle şimdi farklı elbette. Emek harcayarak, daha çok zaman harcayarak insan belli sonuçlara ulaşmış. Geçmişte kullanılan bazı araçları görünce "bunları gençlere de tanıtmak lazım" diyorum. Sabrı ve emeği anlatmak  gerek. Bazı araç gereçlerin adı bile bilinmiyor; "Loğ taşı" ya da diğer adıyla "yuvak" çok ağır bir taş. Toprak damlı evlerin üstünde toprağı sıkılaştırmak için kullanılmış. Böylece kar veya yağmur suyunun damdan içeriye sızması engellenmiş oluyor.





"Döven" yüzeyinde delikler oyulmuş ahşap bir pano. Deliklerine sivri keskin taşlar konarak tarla sürmede kullanılan bir araç. Döven atlara bağlanıyor, dövenin üzerine sürücü biniyor, tarlada dönerek sürüyorlar. Eskiden beldede çok sayıda at, eşek varken  şimdilerde çoğu kişi motorize olmuş durumda. Traktör, sulama motoru ya da 3 tekerlekli "pır pır" dedikleri araçları var. 

Fabrikalarda dev makinelerde dokunan dokumalar ya da kilimler halen Arslanköy'de "çulfalık" adlı tezgahlarda işleniyor. "El emeği-göz nuru" eserler yetkili kurumlardan onay da almış. Eski değerler yaşatılmaya çalışılıyor. Kalan son örnekler de yok olmamalı. 

"Çark" pamuğu ayrıştırıp ip haline getirmek ve ipi sarmak için kullanılan bir araç. Bazen yorgunluktan şikayet ederiz. Oysa asıl yorgunluk o zamanlarmış. Her dönem farklı yörelerde, değişen zamana bağlı olarak işler farklı şekillerde yapılmış. Kolaylık ya da zorluk, kişilere göre değişmiş.



Çağımızda her şey giderek makineleşiyor. Eskiden elde kullanılan pek çok araç, makineleşerek artık kısa zamanda işlerin bitmesini sağlıyor. Ancak makine faktörü devreye girdiğinde insanın etkisi de azalıyor. Makineye hakim olan insan olsa da insanlar arası paylaşım, yardımlaşma azalıyor. Bazen ruhsuz robotlar gibi her tür işlem yapılıyor ama neden bilinmez, duygudan yoksun ilişkiler, komşuluklar, yardımlaşmalar, arkadaşlıklar da başkalaşıma uğruyor. 

Makineler insanın işini çabucak, kolaylıkla çözümledikçe küçük yerlerde insan insandan biraz uzaklaşıyor. Paylaşım azaldı, imece bitti. İş yaparken saatler süren eski sohbetler azaldı, kazanç çoğaldı, rekabet çoğaldı. Çarklar hızla dönmeye başladı. Ve ardından makinelerin gürültüsü insanın sessizliğini, yalnızlığını  yarattı...

Makbule ABALI