Sayfalar

Arslanköy etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Arslanköy etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Haziran 23, 2026

BİR YAYLA KADINI...


Onu yıllar önce tanıdım. Yayladaki evimize çok yakındı evleri. İlk gördüğünüzde seversiniz sanırım. Güler yüzlü, hoşsohbet, çalışkan bir yayla kadını. O yıllarda "Teslime Yenge ne iş yapar?" diye sorsanız " Her işi ustalıkla yapar" derdim: Hayvanları otlatmaya götürür, süt sağar, yoğurt yapar, yemek yapar, 95 yaşındaki annesine bakar, saç üzerinde bazlama, börek, sıkma yapar, zamanı kalırsa çulfalık dokur, harikalar yaratırdı. Her derde deva-. mucizevi bir insandı.


Aradan yıllar geçti. Onun  çalışma temposu hiç azalmadı.
İnsanı şaşırtan, parmak ısırtan bir enerji ile hayatını sürdürdü. El tezgahında dokuduğu dokumalıklar kentte de alıcı buldu. Teslime Yenge usta öğreticilik de yaptı. Çok sipariş aldı, onları başarıyla tamamladı.

Evde oğlu, gelini ve kızı da Teslime Yenge ile birlikte hayatı paylaşıyorlardı. Ama asıl büyük yük bu güzel yürekli yayla kadınının üzerindeydi. Biz Güneyin sıcaklarında her yaz iki ay yaylaya çıktık. Her yaz sütümüzü, tereyağımızı onlardan aldık.


Bu yaz gene yaylada karşılaştık. Teslime Yenge yıllar sonra hayatı rölantiye almıştı. Beli artık hayatın yükünü kaldıramaz olmuştu. Elinde baston iki büklüm yürüyor ama gene dokuma yapıyor, evin yemeklerini pişiriyordu. Bilincinde en küçük bir zayıflama yoktu. Çevresinde yakın dost ve tanıdıklarının ziyaretlerini de ihmal etmiyordu.
O gün, yıllar önce eşini kaybetmiş bir akrabasının anma mevlüdünde idi Çıkışta evine çaya davet etti. Evin avlusunda ziraat mühendisi torununun da yardımıyla çiçekler içinde bir oturma düzeni oluşturulmuş. Orada sohbet  edip çay içtik.


Aynı avlunun içinde iki farklı evde oğlu, gelini, torunu ve kızı  oturuyorlar. Bahçede üstü kapalı bir hayvan barınağı yapılmış.


Birkaç gün önce kızım uğrayıp dokumalardan almıştı. "Anne o kadar ustalıkla dokunmuş ki görmelisin." diyordu. "Bir de çaydanlık koleksiyonuna dikkat et" diye ekledi. Bu konuda Teslime Yenge "Eskiyenleri atmaya kıyamıyorum" diyor.
Evi tertemiz, düzenli. Annesinin ölümünden sonra tek başına yaşıyor. Ama yalnız değil.
Odasında can yoldaşı radyosu üstü güzelce örtülmüş olarak yerini almış. Değerini bilenler tarafından korumaya alınmış. Eski radyo bu evde olmaktan mutlu. Geçmişten  bugüne anılar, sesler ve izler taşıyor.


Gelini Zeynep, Teslime Yengenin yıllardır yaptığı işleri büyük ölçüde üstlenmiş. Güler yüzlü, sevecen, çalışkan, hamarat bir yayla kadını o da. Eşi eski muhtar. Teslime Yenge, gelini için "Yıllardır ne o beni kırdı ne ben onu incittim" diyor.
Bedeni artık iki büklüm ama yüreği pırıl pırıl Teslime Yengenin." Üşenmek" sözcüğü onun sözlüğünde yok. O gün karnıyarık yapacakmış. Merdivenden inerken yardım teklif ediyorum. "Sağ ol , ben alışkınım " diyor. Israr etmiyorum.



Doğadaki otlarla, doğal yemlerle beslenen inek ve keçilerden yarın gene süt almaya geleceğiz. Bugün ayrılırken Teslime Yengenin hediye ettiği bir dokuma var elimde. Sabırla, emekle ilmek ilmek sabırla  dokunmuş. Sanki iplerinde hayatın tüm renkleri var.
Ülkemizin güzel insanları da her yaştan adeta rengarenk .Üretken, paylaşımcı , özverili, çalışkan. Onları tanıdıkça mutlu oluyor, coşkuyla doluyor insan. Değerlerini bilmek gerek, emekleri ödenmez.

Makbule ABALI-Eğitimci
Temmuz 2017 Mersin Arslanköy




Güncelleme: Haziran 2026- İzmir-Urla 
Teslime Yenge'yi rahmet ve saygıyla, sevgiyle anıyorum. M.A

Mart 05, 2026

BAHAR MEVSİMİNİ YAŞARKEN

 


Günlük hava tahminleri yanıltmadı. Urla'da öğleden sonra fırtına ile karışık sağanak yağış bekleniyordu. Günlük işlerimizi hava durumuna göre belirledik. Öğleden sonra hava birden karardı, Yazıma başladığımda dışarıda insanın içini titreten bir yağış vardı. Yağmur, kar hep beklenir, bereket sayılır. Ancak düşünmekten kendimi alamam; Kimler ıslandı, kimler zarar gördü, kimler yağışların keyfini sürüyor. Karda-yağmurda yollarda kalanlar, ailece perişan olanlar adına içim yanar.

Yıllar öncesi canlandı  anılarımda. 1978 Yılı 23 Nisan'da eşimin yeni ehliyetiyle kullandığı, Anadol marka arabayla Mersin'de Arslanköy Beldesine büyükleri ziyarete gitmiştik. O yıllarda deniz seviyesinden 1500 m. yükseklikte , virajlı daracık yolları (henüz asfaltlanmamış) yol üstünde içilebilir doğal kaynak suları yol boyunca el değmemiş çam ,ardıç, katran (sedir) ağaçları  ile ünlü bir yayla.

Çocukluk anılarımın toplandığı Adana-Bürücek Yaylasından sonra  gördüğüm ikinci yayla, eşimin doğduğu, 14 yaşına kadar yaşadığı, dağlarında hayvan otlattığı, 4. erkek çocuk olarak annesine -ailesine hamur yoğurduğu, beş şişle yün çorap ördüğü, babasına tarlada yardım ettiği , okuma oranı yüksek bir büyük köy, belde. 

O yıllarda yol boyunca tek bir kahvede (kafe değil) nefis kekik çayı içilirdi. Gerçek kekik tadı ve kokusu unutulmaz. Bugünlerde kaç durak yeri vardır bilmiyorum. Geçmişten söz ederken, mevsimler gibi zaman da iç içe yaşanıyor. Dün başladığım yazımı -rahatsızlık ve yorgunluk  nedeni ile- bugüne  ertelediğime üzülmüştüm. Yanlış düşünmüşüm. İnsan isterse;  emek ve çaba verdiği, sevdiği işi-ertelese bile- kolay kolay bırakamıyor. 

Yıllar öncesinde de sürprizlerle dolu bir Nisan ayı yaşamıştık. 1978 yılında eşimle birlikte Arslanköy'de Baba Evinde rahmetli anneyi ziyaret  etikten sonra yola çıkmadan, eşimin halası Emine  Hala ve eşi Mustafa Amca'yı köy merkezinde,  kirada oturdukları evde ziyaret ettik. Beklenen ama ansızın başlayan ve giderek artan kar yağışı, o gece orada kalmayı zorunlu kıldı. 

Gerçek bir Anadolu kadını olan rahmetli Emine Halanın yer sofrasında hazırladığı muhteşem kahvaltının lezzetini, nice konforlu sofrada bulamadım. Karın bereketi miydi o sofraya yansıyan, onların derya gibi sohbetleri miydi tadı damağımızda kalan... Halâ düşünürüm...

Makbule ABALI- Eğitimci 

13 Nisan 2025 İzmir-Urla 

Güncelleme: 5 Mart 2026










Mart 17, 2025

17 MART-İYİLER, İYİLİKLER VE GÜZELLİKLER GÜNÜ (1)

 

Çok yoğun, hayatın koşturmacası içinde, saatlere-dakikalara sıkışmış anların yaşandığı, zaman zaman küçük mutsuzluklar olsa da çok güzel bir gündü. Aslında yaşamı basite indirgemek, içtenlikten. sadeliklerden,  doğallıktan hoşnut olmak, karmakarışık ortamlarda bile iyilerin-iyiliklerin varlığını hissetmek; mutlu olabilmenin ön koşullarından sayılabilir.

Bugün başka bir konuda yazmak isterken vazgeçtim. (Konudan değil, bugün yazmaktan.) Düşündükçe, akan zamana yetişme çabasıyla hızlansanız da nefes alma molaları hızınızı engelliyor. Hastalıklar dinlenme durakları istese de rotanızı belirlemişseniz beden pes edinceye kadar berelenmiş kanatlarla uçmaya çalışan kuşlara özenerek denemeleri sürdürüyorsunuz.



17 Mart 1848 Öğretmen Okullarının kuruluş yıldönümü. Eğitimde önemli bir tarih. 17 Nisan Köy Enstitülerinin başlangıç yılı. Sabah  bahçe  kapımızın önünden tomurcuklarına zarar vermeden  papatyalar topladım. Doğal yağmur suyu, özenli bakım ve ilgi onları coşturmuş. Çok sevindim. 

Hava tahmin raporları yarından itibaren Mart soğuklarının geleceğini söyleyince, pazartesilerin tüm yoğunluğuna rağmen eşimle birlikte Urla Devlet Hastanesine gittik önce. Günlerdir evden çıkmak istemeyen eşim, hastaneden son derece mutlu ayrılıyor. Ben de aynı duygularla onun mutluluğuna katılıyorum. Birkaç küçük olay dışında bu kurum hakkında hep olumlu düşündüm. Bir şifahane gibi adeta. 

Sihirli eller yolunuzu-yönünüzü belirliyor. sistem düzenli bir saat gibi işliyor. Birkaç gün önce benim gittiğim Enfeksiyon hastalıkları uzmanı Dr. Münire Hanım, yanında bir yardımcı bile olmadan randevulu hastalara tanınan kısa sürede işini adeta dört kolla yapıyor. Bir Araştırma Hastanesindeki akademisyen kadar titiz ve özenli. Radyoloji Uzmanı Onur  Bey aynı görev anlayışı ve nezaketiyle işini yapmaya devam ediyor. 



Bugün eşime rapor yazan bir başka idealist genç doktor Özge Hanım. Saygılı, ölçülü, hassas. İyi ki doktor olmuş ve bu incelik isteyen branşı seçmiş. Küçücük odasında duvara astığı çocuk resmine ve masasındaki çiçeğe gözümün takıldığını fark edip açıklıyor: Resim kızımın çizimi, çiçek öğretmenimin armağanı. Böyle bir öğrenci yetiştiren Türkçe Öğretmenini de kutluyorum içimden. 

Hastanede öğretmen kökenli Bilgi-İşlem Uzmanı Meva Hanım; sakin davranışları, üstün görev anlayışı, sorumluluk bilinci, iletişimdeki ustalığı ile unutmayacağım insanlardan. Öğretmen olmayışı gençler için bir kayıp olsa da,  hastalar ve hastane için çok büyük kazanç.

Bir de çok sık aradığımız, danıştığımız,  fikirlerinden yararlandığımız, cankurtaran simidi gibi doktorlarımız var. İyi ki varlar. Fahrettin Hocamız, sevgili Zeren, Sinan Bey , Sibel...

Bir günün getirdiklerini bir yazıya sığdıramadım bu kez. "Yorgun gözümün halkalarında /Güller gibi fecr oldu nümayan... " dizeleriyle ünlü şairimizi andım. Bağışlayınız, yazıma yarın devam edeceğim.

 Günler uzarken iyi örnekler, güzellikler de keşke çoğalsa.

Makbule Abalı-Eğitimci.
17.03.2025 İzmir-Urla


                                               Mersin-Arslanköy'de Güller- 2025









Temmuz 13, 2024

BİR OKUMA ÖYKÜSÜ - (KÖYDEN KENTE OKUMAK )



Bazen düşünürüm; Hepimizin yaşamında belli kesişme noktaları var. Bazen bir yer, bir tarih, bir haber, bir insan, yaşantımızda büyük değişimler yaratıyor. Farklı adlarla değerlendiriyoruz bu durumu;
Rastlantı diyoruz, kader ya da şans diyoruz. Bu değişimler sonrası yollar ya yön değiştiriyor ya da kesişiyor. Asıl yaşam, o yollardan birinde duraksaması değil midir insanoğlunun?

Bu bir kısa öykü. Bir varoluş öyküsü. Yaşamdan bir kesit. Yapı taşları yıllar önce yerleştirilmiş, iyi bir temel oluşturmuş. Tamamı anlatılsa bir kitap olur belki. 
Bir dağ köyünde 14 yaşlarında bir erkek çocuk. İlkokulu aynı köyde bitireli 2 yıl olmuş. 5 erkek, 2 kız 7 kardeşler. 
Babasına iş gücü lazım. O da dağlarda hayvan otlatıyor, tarlada ekin biçiyor, harman kaldırıyor. Ürettikleri ürünlerle geçimlerini sağlıyorlar. 

Ancak anılarında unutamadığı bir gün var; tarlada toza toprağa bulanmışken babası yüzü asık bir şekilde gelir. Yazıyı göstererek "Sınavı kazanmışsın, okula çağırıyorlar" der. Birbirini çok seven iki kişide o an mutluluk-mutsuzluk çatışması yaşanmaktadır." Gitmek mi zor, kalmak mı " çelişkisidir bu. 

O yıllarda Mersin-Arslanköy arasında toplu taşıma araçları yoktur. Yol yürüyerek 24 saattir. Yolun yarısında mola verilir, ağaçların altında yatılır. Gecenin ayazı iliklerine işler. O yıllardaki çocukların en büyük hayali okumak, bir meslek sahibi olmak. Özellikle dağ köylerinde yaşayanlar için okumak, bir başka dünyaya adım atmaktır. 

Günümüzde Finlandiya'nın , bazı kuzey ülkelerinin hala örnek aldığı, fakültelerde tez konusu olan bir eğitim modelidir Köy Enstitüleri. İlkokuldan sonra 5 yıl. Okul öncesi ve okula girişte iki ayrı sınavdan geçiyorlar. O yıllarda kurulan 21 tane Köy Enstitüsü tarıma elverişli topraklar üzerinde inşa edilmiş. Okul inşaatlarında öğrenciler de çalışmış. Okulda tarıma dayalı uygulamalı iş eğitimi ve kültür dersleri verilmesi amaçlanmış.

Haziran döneminde okulu bitirenler ilkokul öğretmeni olarak Temmuz-Ağustos aylarında göreve başlıyorlar. 
Köy Enstitülerinde genellikle büyük bir kütüphane, çeşitli enstrümanların bulunduğu bir müzik odası, çeşitli atölyeler bulunuyor. Öğrenciler yemeklerde okul bahçesinde yetiştirdikleri sebze ve meyveleri yiyorlar.

Her gün önce topluca sabah jimnastiği yapılıp ardından 45 dakika etüt saati uygulanır ve kahvaltıdan sonra derse girilirdi. Okula gelinceye kadar hiç kitap okumamış, eline müzik aleti almamış çocuklar için okul, bir gelişim ve değişim merkeziydi adeta. Yılda en az 25 kitap okuyorlar, mutlaka bir enstrüman çalmayı, klasik müzik dinlemeyi öğreniyorlar.

Enstitülerde kazandırılan çok önemli bir başka özellik;
Sormayı, sorgulamayı, eleştirmeyi, hak aramayı davranış olarak kazanıyorlar. Her cumartesi sabahı sorunları dile getirmek için toplantılar düzenleniyor. Bu toplantılara yöneticiler, ilgili öğretmenler, öğrenciler hatta bazen Bakanlık yetkilileri katılıyorlar. Öğrenciler rahatlıkla yöneticileri eleştirebiliyorlar. Anlattıkları dikkate alınıyor. Haklı oldukları konularda gerekli düzenlemeler yapılıyor.

İlk bölümde okuma öyküsünü anlattığım eşim Ahmet Abalı, ilk iki yılına  Antalya Aksu Köy Enstitüsü'nde başlamış. Enstitüler kapanınca okul, "Aksu  İlk Öğretmen Okulu" adını almış. 5 yıllık eğitim 6 yıl olmuş. Kültür dersleri arttırılmış, tarım ve iş dersleri azaltılmış. Okulda gene yatılı öğrenci olarak devam etmişler. Okul bitince Diyarbakır Silvan İlçesine ilkokul öğretmeni olarak  atanmış, 4 yıl orada görev yapmış. O yılların Milli Eğitim Bakanı Mustafa Necati, mezun olan her öğrenciye kutlama mektubu gönderirmiş.

Köy Enstitülerinden çok donanımlı öğrenciler yetişmiş. Sonradan  fakültelere girerek ortaokul ve lise öğretmeni, doktor, eczacı, mühendis, avukat, hakim olanlar var. Çok sayıda ünlü şair, yazar, sanatçı, Adalet Bakanlığında Yüksek Hakimler Kurulu üyesi olan var. 

Eşim 8 yıl başarılı İlkokul Öğretmenliğinden sonra Ankara Gazi Eğitim Enstitüsü (Gazi Eğitim Fakültesi) sınavlarını kazanarak  Pedagoji bölümünü bitiriyor, Eğitim Müfettişi oluyor. (27 yıl  da müfettiş olarak çalışıyor.) 

Yıllar sonra bir gün Ankara'da , geçmişte ilkokuldan mezun ettiği öğrencileriyle karşılaşıyor. Çoğu üniversite mezunu, bir meslek sahibi  olmuştur. Yıllar öncesinden üstün görev anlayışıyla çalışan eğitimcilerin bir başarı belgesidir bu. İdealist öğretmenlerin ülkenin her yöresinde güzel işler yaptıklarının bir kanıtıdır.

Köy enstitülerine ön yargıyla bakmamak lazım. Savaş sonrasının yoksul Türkiye'sinde adeta mucizeler gerçekleştirmişler. Türkiye koşullarına uygun bu eğitim-öğretim modeli keşke sürdürülebilseydi. Kayıplar değil, kazançlar gündeme gelirdi bugün. 
Bugün Köy Enstitülerinin 78. kuruluş yıl dönümü.

Yitirdiğimiz, keşke yaşatılabilseydi dediğimiz değerlerimizden biri. Uzun, taşlı yollardan, köylerden kentlere uzanan yollar. Bu yollardan geçerek bir meslek sahibi olmak, ülkesinin kalkınmasına katkıda bulunmak isteyen çocuk ve gençlere yardımcı olmak gerek...

Makbule ABALI
17. 04. 2018

Not:Blogda Köy Enstitüleriyle ilgili başka yazılar da var. Okumak isterseniz:

17 Nisan 2015 Bir zamanlar Köy Enstitüleri.
17 Nisan 2016 Orada Bir Köy var uzakta. 


13 Temmuz 2024 notu: Yıllar öncesinden yıllar sonrasına... 
Yarın 14 Temmuz. Kamuda görev yapma isteğindeki tüm adaylar yeni bir sınava katılacaklar. KPSS (Kamu Personeli Seçme Sınavı)
 
Tüm adaylara kendilerini, yeteneklerini kanıtlayabilecekleri başarılı bir sınav ve ardından adil bir Ölçme- Değerlendirme Sistemiyle yerleşecekleri görevler diliyoruz. Hak eden kazansın... 






Eylül 11, 2020

ZOR KOŞULLARDA ÜRETİM-KADINLARIMIZ...

Hayatta zamanı geldikçe, daha önce  bilmediğimiz, uygulamadığımız ne çok şey öğreniyoruz. Arslanköy, Mersin'de yaz aylarında çıktığımız 1500 m. yükseklikte bir yayla. Kadınları akıllı, üretken, çalışkan insanlar. Ülkemizin her yöresinde kadınlarla karşılıklı konuşunca, çok yararlı bilgiler katılıyor bilgi dağarcığımıza. 

Besinlerin kurutulması, saklanması, konserve yapılması, yöresel yemekler... Yaptıkları her şeyin en güzelini yapmaya çalışıyorlar, sınama- yanılma yoluyla çoğu kez doğruyu buluyorlar. Ürettiklerini mutlaka paylaşıyorlar. İmece usulünü uyguluyorlar. Çocuklarını da çalışmaya katıyorlar. Böylece kuşaktan kuşağa gelenek ve görenekler de aktarılıyor.

Artan yiyecekleri atmayıp, süt veren hayvanlarını, kuşları, kedi ve köpekleri besliyorlar. Bu yıl kar çok yağınca birçok meyve ağacı ürün vermemiş. Ama işlem sonrası  eriklerin fotoğrafını çekebildim. Zor kış koşullarına rağmen bol meyve vermiş erik ağaçları.. Kurutulması, marmelat ve reçelinin yapılması mümkün. 

Sebzelerden fasulye, kabak, domates, barbunya, biber, patlıcan kurutuluyor. Ailenin mevsimlik ihtiyaçları dışında fazla gelen kurutulmuş ürünler, semt pazarlarında, Üretici Kadınlar Pazarlarında  satılıyor. Kadınlar; her koşulda üretime, aile bütçesine katkıda bulunmaya çalışıyorlar. İyi ki varlar.  

Makbule ABALI

11.09. 2020 Mersin




Haziran 15, 2020

MUTLULUK NEREDE...?


MUTLULUK...

Mutluluk Kaf Dağının ardında değil,
İçimizde, yüreğimizde
Yanımızda, yöremizde
Bazen birden belirir, 
Gülümser, yakınlaşır
Bazen el sallar uzaklaşır.
Fark etmezsiniz; 
Çocuklar gibi koşar gelir
Ansızın kaybolur, aranır
Bazen eski bir dostla, bir çiçekle, 
Bazen güzel bir kitapla gelir.
İnce belli bardakta sıcacık  bir çay
Ya da kırk yıl hatırlı bir fincan kahve, 
Dumanı tüten bir çorbada olabilir kimi zaman.
Kimi zaman taze pişmiş bazlamayla kahvaltıda.
Farklı bir çiçeğin renginde, kokusunda,
Sevdiğiniz insanın bir güzel sözünde,
Yürekten bir sarılmada bazen.
Hayatın ta içindedir mutluluk,
Anlıktır, çok sürmez;
Hissettirir, duygulandırır,
Kısadır saltanatı.
Coşturur, hüzünlendirir,
Güldürür ya da ağlatır.
Resmi yapılamasa da mutluluğun,
Tarifi yapılabilir, yıllar boyu anlatılır.
Bazen bir çocuğun saf bakışında ,
Ya da bir yaşlının sıcak sohbetinde,
Bazen ta uzaklardan çarpan bir yürekte,
Bazen yanı başımızda bir sıcak gülüşte,
Bir anlamlı bakışta, 
Mutluluk yanı başınızdadır...

Makbule Abalı
Mersin Arslanköy
15.01.2020






Nisan 10, 2020

YÖRESEL BİR YEMEK -TOPALAK ÇORBASI



Mutfak kültürü, damak tadı, insanın kimliğini, kültürünü tamamlayan bir şey. Çocukluktan kazandığımız alışkanlıklar var. "Tadı damağımda" deriz. "Kokusu buram buram tütüyor adeta" deriz Sonradan öğrendiklerimiz, kazandıklarımız da dağarcığımızda saklanır. Alışkanlıklarımız önemlidir. Örneğin, çocukluktan beri tabağımda hiç yemek artığı bırakmam. Annem bu konuda çok disiplinli idi. Eşim köy kökenli olunca, evlendikten sonra,  onun sevdiği yöresel yemekleri de öğrendim. 


Sevdiklerinizi mutlu etmek sizi de mutlu ediyor. Ağız tadıyla yenen her yemek, yuvaya da mutluluk dağıtıyor. Topalak çorbası yöresel bir yemek. İmece usulü topluca yapıldığında çok daha bereketli oluyor.
Kırsal kesimde Korona öncesi genellikle düğünlerde, özel günlerde yeniyordu. Yapılışı her yöreye göre değişiklikler gösterebiliyor. Mersin, Adana, Konya, Manisa, Adıyaman yörelerinde biliniyor. 
Belki daha çok yerde de yapılıyordur.

Şu andaki ülke koşullarına göre düşündüğümüzde ekonomik açıdan çok yönlü uygulanabilen bir yemek. Çocuklar ve yaşlıların da evde oldukları düşünüldüğünde onların da rahatlıkla,  yapılmasına  katkıda bulunabilecekleri bir yemek. Böylece çorba da bereket kazanacaktır. Malzeme miktarlarını istediğimiz gibi çoğaltıp azaltabiliriz. Ekonomik sıkıntıların arttığı bu dönemde sade, tavuklu ya da etli yapmak mümkün.


Yapılışı: 2 bardak kadar ince köftelik bulgur ılık suyla ıslatılır. Bir süre sonra birer  kaşık biber ve domates salçası, tuz ve kimyonla iyice yoğurulur. İçine 1 yumurta, 1 bardak kadar un katılır. İyice yoğurulup yuvarlanarak un serpilmiş  tepsiye sıralanır. Bir tavuk budu haşlanır, didiklenir (etsiz de yapılabilir.) 1 soğan yağda kavrulur, salça, nane eklenir. Yeterince kaynar su eklenir, topalaklar içine atılır, pişirilir. Sarımsak eklenir. Suyuyla birlikte yenir. Limon sıkılabilir.
Seçenekler size bağlı: Susuz, üstüne sarımsaklı yoğurt dökülerek yenebilir. Gene susuz, üstüne salçalı sos dökülerek yenebilir. 

Hayatınızın tadı tuzu hiç eksilmesin. 
Yuvanızın bereketi daim olsun.
Topalak ustalarına saygıyla.

Makbule Abalı
10.04.2020



Eylül 11, 2017

BEKLENMEDİK BİR KAZA...


Hayatın içinde yaşantımız süresince iyi günümüz de kötü günümüz de olacak elbette. Mutlulukla mutsuzluk, sevinçle keder, gözyaşı ile kahkaha nasıl da iç içeler. Bıçak sırtı inceliğinde geçişlerle bağlıyız her birine.

Bazen beklenmedik bir kaza hayatımızı altüst edebilir. Bazen cıvıl cıvıl bir günaydın bizi yeniden kendimize getirir. Yaz sıcaklarında çıktığımız yaylada, Mersin'e gidiş hazırlıkları başlamıştı. 

O günün akşamı ikimizin de  içinde nedenini bilemediğimiz bir sıkıntı vardı. Ama ikimiz de birbirimizi üzmemek için hiçbir şey söylemedik. Günlerdir belli belirsiz yağan yağmurlar mıydı sıkıntının kaynağı bilemiyorum.
 
Her zaman bir gün sonrasının işlerini hep planlardık. O gün ilk iş depodan getirilecek bir ilacın eczaneden alınmasıydı. Aç karnına alınması gerekli bu ilaç bu öykünün başlangıç noktası sayılabilir. Saat sekizde alınacak ilaç için her zamanki dakikliğinle sekize beş kala evden çıktın. 

Son yıllarda yayan veya arabayla hiçbir yere yalnız gitmez olmuştuk. Bu arada ne çok tanıdığımızı kaybettik. Ne çok hastalık ve kaza duyduk, içim titriyor, sevdiklerime konduramıyorum.
"Sen kahvaltıyı hazırla, hemen gidip geleceğim " diyerek ısrar ettin. Bilirsin sakin ve uysalımdır. Hemen kabullendim. Kahvaltıdan sonra gidelim desem de sanırım beni yormak istemedin.

Aradan on dakika bile geçmedi. Eski muhtarın eve gelip söyledikleri hala kulaklarımda çınlıyor. O an tam net duyamadım sanırım. Şimdi sözcükleri birleştirebiliyorum. "Hocam, Ahmet Hocam küçük bir kaza geçirdi, sizi görmek istiyor."  "Nerede, nasıl, ne zaman, şimdi iyi mi...?" Sorular... sorular... İnsan bazen nasıl da hızlı düşünebiliyor.

Kahvaltı sofrası hazırdı. Her şeyi olduğu gibi ortada bıraktım. O anlarda duygu ile mantık çarpışıyor sanırım. Çaydanlığın altını kapatmayı unutmadım. İlaçlarımızı çantama aceleyle koydum. Teknoloji hepimizi öylesine esir almış ki, cep telefonlarımızı ne zaman çantama attığımın farkında değilim. Ama telefon şarjlarımızı almayı düşünecek halde değildim. Yıllardır acil hastaneye gidişlerde öncelikle neler gerekir biliyorum. Panik yok.

Kaza yerine varıyoruz. Her zaman sağlık ocağının önünde bekleyen ambülans gelmiş bile. Kapılar sımsıkı kapalı. "Elektro çekiliyor" diyorlar. Belki çok kısa bir süre ama bana öyle uzun geliyor ki... Kapılar açılıyor, eşimi görüyorum. Büyük bir heyecan yaşadığı belli. Gözlerimden yaşlar süzülüyor. Henüz olayın ayrıntısını bilmiyoruz. Arkada, onun yanında oturmak istiyorum. "Olmaz" diyorlar. Yasakmış. Bu "yasak" sözcüğünü de hiç sevmem. Kurallar daha farklı ifade edilebilir.

Ön tarafın yüksek basamaklarına zorlukla çıkıyorum. O anda öyle güçsüzüm ki. Arkadan inleme sesleri geliyor. Elini tutabilsem kendini daha iyi hissedecek biliyorum. "Hiçbir şey yemedi, susamıştır, acıkmıştır." diyorum. Serum veriliyor, boyunluk takılmış. Arkada çantamda telefonlar durmaksızın çalıyor. Her zil sesi beynimde yankılanıyor. Çantamı ne zaman arkaya koydum hiç bilmiyorum. 

40 yıldır kaza yapmadan araba kullanan, kurallara hep uyan bir insandır eşim. O sabah büyük bir belediye otobüsü ile virajda çarpışan arabası geriye kayarak köprüden aşağıya taklalar atarak uçmuş. Hava yastığı açılmamış, ön camlar paramparça. Alnında kesikler var. Sonradan arabanın görüntüsünü görenler "içinden sağ çıkan olmuş mu?" diyorlar. 

Bu olay anılarda kötü izleriyle kalacak. Hep yaptığın gibi başka anlatacak güzel öykülerin olacak. Dinlediğimizde nasıl da etkilenirdik: Çocukluğunda karlı kış günleri okula nasıl zorluklarla gittiğini anlatırdın. Bugün kaza geçirdiğin köprünün yan tarafında karda kayarak yuvarlandığını, yüzükoyun düşüp baygınlık geçirdiğini, ölümden döndüğünü...

Dinlerken nasıl da içimiz yanardı. Yoksa bu köprü sana hep tuzak mı kuruyor? Ya şimdi...? İyi ki emniyet kemerini bağlamışsın. Ama kırık 5 kaburga kemiğinin ağrısı 2-3 ay sürermiş. Sen sabırlı ve acıya tahammüllüsündür. Eylüller hep hüzünlü gelir bana. Bu hüznü neşeye, sevince mutluluğa dönüştürelim. Beklenmedik zamanda beklenmedik kazalar olmasın artık. 

Ancak her olumsuzluğun bir güzel yanı var. Böyle kötü günlerde, anlarda dostlarını daha iyi tanıyor insan. O dayanışma nasıl da ferahlatıcı. Çevremizde ne çok iyi insan varmış. Kaza yerinde, yolda, ambülansta, hastanede onlarca duyarlı, güzel insan...
Onlar değil midir acımızı hafifleten, bizi hayata bağlayan, insanlık adına umut veren...

Makbule ABALI-Eğitimci 
2017 Eylül-Mersin-Arslanköy 




Temmuz 16, 2017

ÇOK SOĞUK BİR KIŞ... ÇOK SıCAK BİR YAZ...


Öğleden sonra bahçede otururken birden çatırtıyı duyduk. Bayağı ses çıkaran bir çatırdamaydı bu.
Önce patlama gibi, sonra çocuk ağlamasına, önlemeye benzer bir ses... "Ağaçlar da ağlarmış" diye düşündüm. Bu yıl yağan karın etkisiyle dalları zayıflayan, meyveleri tek yönlü olarak bir dalda toplanan kayısı ağacı en güçlü taşıyıcı dalından kırılmıştı.

Yayladayız. Toroslar'ın doruğunda, deniz seviyesinden 1500 m. Yükseklikte Arslanköy Yaylasında. Ülkemizi bu yıl kasıp kavuran kış burada da çok etkili olmuş; Çatılar yıkılmış, sular dönmüş, güneş enerjileri çatlamış. 6 m. kar hayatı felç etmiş. Her yıl çok ürün veren ağaçlar bu yıl meyvesiz. Bu yıl hiç kiraz yok. Sigorta yaptıranlar emeklerini kurtarmışlar. 

İklim değişiklikleriyle yaylada doğanın düzeni  değişmiş adeta. Her yıl gelen kuşlar bu yıl daha geç geldiler. Ağustos böceği ve guguk kuşu yoktu, onlar ortaya çıktılar. Hiç sincap görmedik. Sürüler halinde beyaz kelebeklere rastladık.

Şaşılası bir şey, bu yıl ceviz ağaçları  çok görkemli. Meyvesi bol. Adeta soğuk havaya, kara meydan okumuş. Sanki sağlıksız bir ortamda hatmi çiçekleri de sağlık adına boy vermişler. "Merak etmeyin biz de buradayız" dercesine topraktan fışkırmışlar. Pembe, beyaz, kırmızı renkleriyle gözleri okşuyorlar. Kışın kente inmeyen bazı ailelerin hayvanları telef olmuş.

Mevsimler şaşırdı adeta. Çok soğuk bir kışın ardından çok sıcak bir yaz yaşıyoruz. Temmuz başında yaylaya gelirken asfalt yolda erime vardı.
Gündüzleri güneş yakıyor, sabah ve akşam saatleri ile gölgeler serin. Yedigöz suyu buz gibi akmaya devam ediyor. Yeraltından borularla evlere ulaşıyor bu su.

Özellikle hafta sonları sayısız araba Mersin'den çevredeki lokantalara akıyor. Şaymana ya da  İsmail'in Yeri yayla havasında farklı mekanlarda konuklarına sağlıklı, güzel yemekler sunuyorlar.

Hayatta her zaman denge arıyor insanoğlu. Ne çok sıcak, ne çok soğuk istenmiyor. Organizmaya rahatsızlık veren her şey reddediliyor. 
Dünyanın dengesinin bozulduğu zamanlarda kuşkusuz insanın da dengesi bozuluyor.

Makbule ABALI


Ağustos 30, 2016

EMEK VE İNSAN- YAŞAMIN İÇİNDEN KARELERLE...


Yayla günlerini bitirdik bu yıl. Nerede olursa olsun insanoğlunun uğraşı hiç bitmiyor. Beslenme, barınma, sosyal yaşam hepsi belli bir emek ve çaba gerektiriyor. Küçük yerlerde günün ilk ışıklarıyla işler başlıyor, güneş battıktan sonra da "iş günü" bitmiyor. Kent insanı gün boyu yorgunluktan yakınırken kırsal kesimdeki insanlar beden gücüyle çalışıp ancak akşamları zaman zaman ağrılardan yakınıyorlar. "Yakınma lüksümüz yok ki "diyor bir yayla kadını. 

Bazen düşünürüm; Zamanında eski araç gereçlerle, en ilkel koşullarda, zahmetle, bin bir emekle, külfetle iş yapan, başaran insanlarımız... Alnından, sırtından ter damlayarak günlük ekmeğini çıkarabilmek için uğraş vermek... Bir zamanlar yol yok, iz yok. Beldeyi kente bağlayan yolları açmak için insanlar el ele vererek kazma, kürek ve balyozla yol açıyorlar. Köyün başarılı çocukları yatılı okul sınavlarına kayıt yaptırmak için 2 gün yürüyerek şehre gidiyorlar. Oysa şimdi o yol 1-1.5 saat. 



Geçmişle şimdi farklı elbette. Emek harcayarak, daha çok zaman harcayarak insan belli sonuçlara ulaşmış. Geçmişte kullanılan bazı araçları görünce "bunları gençlere de tanıtmak lazım" diyorum. Sabrı ve emeği anlatmak  gerek. Bazı araç gereçlerin adı bile bilinmiyor; "Loğ taşı" ya da diğer adıyla "yuvak" çok ağır bir taş. Toprak damlı evlerin üstünde toprağı sıkılaştırmak için kullanılmış. Böylece kar veya yağmur suyunun damdan içeriye sızması engellenmiş oluyor.





"Döven" yüzeyinde delikler oyulmuş ahşap bir pano. Deliklerine sivri keskin taşlar konarak tarla sürmede kullanılan bir araç. Döven atlara bağlanıyor, dövenin üzerine sürücü biniyor, tarlada dönerek sürüyorlar. Eskiden beldede çok sayıda at, eşek varken  şimdilerde çoğu kişi motorize olmuş durumda. Traktör, sulama motoru ya da 3 tekerlekli "pır pır" dedikleri araçları var. 

Fabrikalarda dev makinelerde dokunan dokumalar ya da kilimler halen Arslanköy'de "çulfalık" adlı tezgahlarda işleniyor. "El emeği-göz nuru" eserler yetkili kurumlardan onay da almış. Eski değerler yaşatılmaya çalışılıyor. Kalan son örnekler de yok olmamalı. 

"Çark" pamuğu ayrıştırıp ip haline getirmek ve ipi sarmak için kullanılan bir araç. Bazen yorgunluktan şikayet ederiz. Oysa asıl yorgunluk o zamanlarmış. Her dönem farklı yörelerde, değişen zamana bağlı olarak işler farklı şekillerde yapılmış. Kolaylık ya da zorluk, kişilere göre değişmiş.



Çağımızda her şey giderek makineleşiyor. Eskiden elde kullanılan pek çok araç, makineleşerek artık kısa zamanda işlerin bitmesini sağlıyor. Ancak makine faktörü devreye girdiğinde insanın etkisi de azalıyor. Makineye hakim olan insan olsa da insanlar arası paylaşım, yardımlaşma azalıyor. Bazen ruhsuz robotlar gibi her tür işlem yapılıyor ama neden bilinmez, duygudan yoksun ilişkiler, komşuluklar, yardımlaşmalar, arkadaşlıklar da başkalaşıma uğruyor. 

Makineler insanın işini çabucak, kolaylıkla çözümledikçe küçük yerlerde insan insandan biraz uzaklaşıyor. Paylaşım azaldı, imece bitti. İş yaparken saatler süren eski sohbetler azaldı, kazanç çoğaldı, rekabet çoğaldı. Çarklar hızla dönmeye başladı. Ve ardından makinelerin gürültüsü insanın sessizliğini, yalnızlığını  yarattı...

Makbule ABALI



Temmuz 27, 2016

TOROSLAR'IN ZİRVESİNDE BİR YAYLA : ARSLANKÖY...



Gölgede 40 dereceyi bulan sıcaklarla hiç karşılaştınız mı? Belki abartıldığı sanılır ama doğrudur, asfaltın eridiğine tanık oldunuz mu? Ya da asfaltta yumurta pişirildiğine. Çukurova'nın meşhur sıcakları başlayınca her yer adeta cayır cayır yanar. Yaşar Kemal Usta'nın meşhur "sarı sıcak"ı budur işte... 

Yaylalar çoğu yöre için aşırı sıcaklardan bir kaçış ve kurtuluş yeridir. "Mavi bayraklı plajlar" kente yaklaşık bir saat uzaklıkta olsa da, yaylalar da o mesafededir. Bu bir tercih meselesidir. Gençler daha çok denizi tercih ederler. Belli bir yaş üstündekiler için yayla bir huzur yeridir; Çam kokuları, kuş sesleri, temiz hava, berrak sular, taze sebze-meyve, kaynağından günlük süt, tereyağı, peynir...

Güzel bir yaylada beldenin nüfusu kışın 5.000 ise, yazın 20.000'i bulur. Zorlu kış koşulları ve çocuklarının öğrenim durumları, belde halkını kente göçe zorlasa da kışın da yörede kalanlar olur. Suların donduğu, çatıların zarar gördüğü zamanlar çok olur. Sular donunca bazen su boruları patlayabilir. Yaylada iş çoktur, yorucudur, zaman alır. Ama zevklidir, sonuç alırsınız. 

Sürekli yaylalarda kalan insanlar için yaz, dinlenme değil, çalışma zamanıdır; ilaçlama yapılır, gübre eklenir,  sulama yapılır, meyve-sebze toplanır, satışa sunulur. Geçici yaylacılar için hayat biraz daha kolaydır tabii. Ama kurutulacak meyveler, sebzeler vardır. Meyve-sebze uygun koşullarda saklanacaktır. Salamura peynir veya reçel yapılacaktır. Ev ve bahçe düzeninin sağlanması çok kolay değildir. 


Hafta sonları sıcaktan kaçan kentliler yaylalara akın ederler. Piknik yerleri, su başları, yollar insanla dolar, taşar. Pazar günleri renkli bir yayla pazarı kurulur. Sebze-meyve, giysi, mutfak eşyası, gıda maddeleri gibi çok çeşitli şeyler satılır. Beldede 2 okul, 1 sağlık ocağı, 1 cami, 3 fırın, 2 kahve var. Geçen yıl Internet cafe bile vardı. Yüksek tepelerden birinde yamaç paraşütü atlama yeri yapılmış. Yurt dışından konuklar geldiğinde bir düzenleme ile atlayış yapabiliyorlar. 

Beldede okuma-yazma oranı çok yüksek. Bugün çeşitli yerlerde önemli konumlarda olan pek çok Arslanköylü profesör, doktor, yazar, eğitimci var. Yeni kuşak eski kuşaklardan çok daha ilerde. Teknolojiyi rahatlıkla kullanıyorlar. 
Uluslararası ödüller almış bir "Kadınlar Tiyatrosu" var. 

Belde deniz seviyesinden 1500 m. yükseklikte. Yazın bile dağların zirvesinde kar bulunuyor. Yeniden düzenlenen yollar eski keskin virajlarından kurtulmuş. Birkaç yıldır pek çok evde güneş enerjisinden sıcak su elde ediliyor. Beldenin girişinde güneşten elektrik elde etmek için büyük çapta paneller düzenlenmiş. Bahçelerde çoğunlukla "damlama" teşkilatı kurulmuş. Bahçeler bahçe havuzu ve damlama ile sulanıyor. Bu yıl meyveler çok verimli. Kiraz meyve verdi. Vişne, erik, şeftali,elma ve cevizlerin olgunlaşması bekleniyor. 

Ama ne yazık, ülkemizin her yerinde olduğu gibi üretici mutsuz. Malı satın alan tüccar acımasız. Harika kirazların kilosu 1-4 TL arasında satılıyor. Sırada vişne var. Vişneler reçel ya da şurup olmayı sabırla bekliyorlar. Ceviz ağaçlarında bu sene bol ceviz var. Sincaplar tadına baktılar bile. 

Doğa her şeyi yerine, ortamına göre sunuyor. Taşların arasından bile boy gösteren bazı bitkileri burada sıkça görüyorsunuz. Katran, ladin ağaçları yüksek yerlerde sıkça görülüyor. Soğuk algınlığına iyi gelen hatmi çiçekleri her yerde boy vermiş. Her derde deva kekik, dağların eteklerinde süzülüyor. Bir gölet yapılmış, sanki iklimi daha ılıman hale getirmiş. "Yaylada balık" insanı şaşırtsa da beldenin biraz dışında iki balık lokantası var. 

Yer hareketlerini, dünyanın binlerce yıl önceki değişimini dağların çevresinde görmek mümkün. Bir zamanlar var olan sular çekilince geriye kalan deniz kabuklarına hala rastlamak mümkün. Dünyanın her hali insanı şaşırtıyor, düşündürüyor. Torosların zirvesinde bir yanda kar öte yanda deniz kabukları...