Sayfalar

ÖYKÜ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ÖYKÜ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Haziran 14, 2026

İLK GÖREVE GİDİŞ...(ÖYKÜ)



Saatin zil sesiyle yatağından fırladı; Salı günü yola çıkmaya söz vermiş, otobüs biletini de almıştı. Önceleri hiçbir işini Salı gününe bırakmazdı. Çocukluğunda Salı sallanır derlerdi. "Her gün aynı" diye düşündü. "Hem ben artık güçlendim. O eski korkak, ürkek küçük kız değilim, küçüklerin yetişkin öğretmeniyim. Belki öğretmenim, belki hocam diyecekler. Öğretmenim demelerini tercih ederim."

Önünde 10 saatlik bir otobüs yolculuğu vardı. Sıcağa gidiyordu. "Ama geceleri serin olur" demişlerdi. Giysilerini ona göre seçmişti. İlk görev yeri çok bilinmeyenli bir denklem gibiydi henüz. Kafasında cevabını bulamamış pek çok soru vardı. "Öğretmen her şeyi bilir" derlerdi hep. "Ama her şeyi değil, çok şeyi bilir" diye konuştu kendi kendine. Düşünecek ne çok şey vardı. "Ama düşünmek için çok zamanım da olacak, sıkılmayacağım" dedi.

KPSS  ve sonrası geldi aklına. Sonucu bekleme dönemi, atanma dönemi, hazırlanma dönemi... Günler, yıllar gibi uzun gelmişti. Heyecan, üzüntü, belirsizlikler, sıkıntılar... Atanması belli olunca nasıl da mutlu olmuştu. Ama şimdi neden bu düşünceli hal...? Kafasında bir sorular yumağı...

Gece yolculuğu yapmayı oldum olası severdi. Ama bu gece farklıydı. Gecenin sessiz karanlığı bir bilinmezliği vurguluyor gibiydi. Tepede ay ışığı çam ağaçlarının arasından sanki göz kırpıyordu. Arada yıldızlar pırıltılarıyla sanki dekora eşlik ediyorlardı. 

Camlardaki buğulanmayı eliyle sildi. "İnsan işte" dedi. "Dün bu saatlerde neredeydim, yarın nerede olacağım?" Kendini boşluğa, gökyüzüne atılmış gibi hissetti. Sanki dönüp dönüp yerini bulacaktı. Birden ayaklarının yerden kaydığını hissetti. Çok heyecanlıydı.
"Ah bu heyecanımı yenebilsem" dedi. 

Bu arada otobüs de mola yerine gelmişti. Otobüsün tam dolu olduğunu fark etti. "Peki bu insanlar kime, nereye gidiyorlar?" diye söylendi. Yanındaki şişman, yaşlı teyze horlayarak uyuyordu. "Ah keşke ben de o kadar rahat uyuyabilsem" diye geçirdi içinden. 
"Uykularımız huzurumuzun, rahatımızın güvencesi" dedi. "Uyku bölünüyorsa huzur da bölünüyor."

Mola yerindeki lokantada bir sıcak mercimek çorbası onu kendine getirdi. Küçük evlerinde soğuk kış günlerinde annesinin hazırladığı dumanı üstünde mercimek çorbası gibi... Midesi rahatlayınca baş ağrısı da geçti, vücudu gevşedi, bir süre sonra uykuya daldı. İniş yerinde muavinin sesini duydu; "Son durak, inecekler hazırlansın..."

Her meslekte ilk gün, ilk izlenimler, ilk deneyimler önemlidir. Sayfalarca anlatılabilir. Hele öğretmenlikte...
İnsan gözlemleri, ruhsal çözümlemeler yapılabilir. Hayal dünyası kurgulanabilir. Her şey yıllar sonra bile saatlerce anlatılabilir. O ilk sınıf veya sınıflar hiç unutulmaz. Her öğrencinin yüzü bir hikâye, belki bir roman yazar. 

Çocuklar sevdiklerini hiç unutmazlar. Ya sevmediklerini... Hiç hatırlamak istemezler. "İlk öğretmen olmak büyük sorumluluk ister." diye düşündü. Bagajdan çantasını aldı. Bir benzin istasyonuydu indiği yer. Hayatını yeniden düzene koyacaktı. Artık yeni bir yol ayrımındaydı. Önünde bir başka kapı aralanıyordu. "Unutulmayanlardan olmaya çalışmalıyım" dedi. Otobüsten inince yüzüne çarpan temiz hava onu rahatlattı. 
Günün ilk ışıkları doğayı aydınlatmaya başlamıştı...

Makbule ABALI 
2015

Yeniden yayınlama; Haziran 2026



Eylül 20, 2024

PARKTA BİR YALNIZ ADAM... ÖYKÜ- (BCP)




Hava kararmaya başlamıştı. Bu küçük parkta gün boyu süren sesler kesilmiş, havaya akşam hüznü çökmüştü. Banklar insansız, salıncaklar çocuksuz kalmıştı. Son kuşlar görkemli bir ağacın dalları arasında yer değiştiriyor, yaprakların arasında kendilerine sağlam yerler arıyorlardı. Şehrin karmaşık trafiğinden uzak, sakin bir köşeydi burası.

50 yaşlarında sade giyimli ince bir kadın parkın içine doğru yürüdü. Sanki yürüyüşe çıkmış da dinlenme amaçlı bir mola vermek ister gibiydi. Kenardaki bir banka oturdu. Bir süre kuşların ağacını gözledi. Son kuş sesleri cıvıltılarla sürüyordu. Birden onu gördü; En kuytu köşedeki bankta oturan 60 yaşlarında bir adam. Bulunduğu yerden profilden görebiliyordu. Antik heykeller gibi bir görüntüsü vardı. Kırlaşmış saçları yüzüne daha olgun bir ifade veriyordu. 

Elleri dikkatini çekti ansızın; İnce, uzun parmaklı, bir sanatkar eli gibi eller. Ellerini kucağında kavuşturmuştu. Dizlerinin üzerinde bir kitap duruyordu. Adını okumaya çalıştı, okuyamadı. Okunduğu yıpranmışlığından belliydi. Ama nasıl, ne zaman okunduğunu kim bilebilir.

Akşam serinliği bastırmaya başlamıştı. Rüzgar kuru yaprakları savuruyordu. Karşısındaki adamın davranışlarında bir gariplik fark etti. Tedirgindi, oturduğu yerde ayakları titriyordu. Evi, kimsesi var mıydı, bu soğukta nereye gidecekti, aç mıydı? Kadın "bana ne" diyen duyarsız tiplerden değildi. Ani bir hamleyle ayağa kalktı. Doğru-yanlış düşünmeden banka doğru birkaç adım attı, bankın bir kenarına ilişti. 

Sakin bir ses tonuyla sordu; "Buralarda mı oturuyorsunuz?" Yanındaki adam hiç cevap vermedi. Yüz mimiklerinde de en ufak bir değişim olmadı. Anlamsız gözlerle baktı sadece. Bal rengi gözleri bilinmezlerle doluydu. Kadın tekrar konuşmaya başladı:
"Benim adım Duygu. Ya siz kimsiniz? " "Bilmem, kimim, nereliyim, kiminleyim... hiçbir şey bilmiyorum. Evimi, sokağımı da bulamıyorum artık. 

Konuşmaktan yorulmuş gibiydi. Durdu, derin bir nefes aldı. Bir öksürüğe tutuldu. Sigara öksürüğü gibiydi. Ama parmaklarında sigara içenlere has leke yoktu. Kadın birden adamın çorapsız ayaklarını fark etti. Bu soğuk günde üstünde mont da yoktu. Sanki evden aceleyle çıkmış gibiydi. Ancak üşümüş gibi de durmuyordu. 
"Ya içindeki fırtına..." diye düşündü kadın. Birden elindeki kitabın adını okudu; Orhan Veli Kanık- Bütün Şiirleri. "Ne güzel bir seçim" dedi sessizce.

Tam o anda bir ses duyuldu: "Baba, nihayet seni bulduk. Aramadığımız yer kalmadı." 30 yaşlarında bir kadın ve bir erkek koşar adım banka doğru ilerlediler.  Genç kadın adamın elini tuttu. 
Ağlıyordu; Heyecandan mı, üzüntüden mi, sevinçten mi bilinmez... Genç kadın bir açıklama yapma ihtiyacını duydu; "Babam Alzheimer hastası. Annemi kaybettik, babam bizde kalıyor. Gündüzleri ben işe gidiyorum. Babam zaman zaman yürüyüşe çıkar, dolaşır, gelir. Sanırım hastalık ilerleyince evi bulamaz oldu."

Banktaki kadın kendi kendine bir iç hesaplaşma, sorgulama yaptı. 
"Hayatın cilvesi. Emeklilik dönemi neden bir huzur dönemi olamıyor? Kuşlar gibi insanlar da yalnız kalmak istemiyorlar. Farkında olmadan gene sürüye katılıyorlar. Başta insan tüm canlılar yalnız kalınca sıkıntıya düşüyorlar. Yalnızlık insana yakışmıyor. İnsan konuşmak istiyor, paylaşmak istiyor. Yanı başında bir sevdiğine dokunmak istiyor. Yalnızlık, suskunluk insanda yeni sorunlar yaratıyor..."

Hava artık iyiden iyiye kararmıştı. Baba-kız ve eşi uzaklaşırlarken geride kalan kadın da ayağa kalktı." Hayatı, insanı tanımak için bu gözlemler ne kadar önemli" diye düşündü. Dönüş yolunda Orhan Veli'den çok sevdiği bir şiir takıldı diline:

YALNIZLIK

Bilmezler yalnız yaşamayanlar,
Nasıl korku verir sessizlik insana;
İnsan nasıl konuşur kendisiyle;
Nasıl koşar aynalara,
Bir cana hasret,
Bilmezler.

Orhan Veli Kanık

 Genç kadın çantasından çıkardığı küçük bir günlüğe kısa bir not düştü: "Hayatın sallantılı köprüsünde hiçbir sözcük, hiçbir anlatım, şiir, şarkı ya da türkü İNSAN' ı anlatabilmek için  tam anlamıyla yeterli olmuyor."
Güneş battıktan sonra akşamın hüznü havaya sinmişti. Gün ışığının yerini yapay ışıklar, lâmbalar alıyordu artık... 

Makbule ABALI 

 NOT: Bu öykümü 2017 yılında yazmıştım. Blogları Canlandırma Projesinin 2024  Şubat Ayı teması: "Yalnızlık, Kardeşlik, Dostluk, Sevgi " idi. Uygun olacağını düşündüm. M.A 


Not: 21 Eylül Dünya Alzheimer Günü. Toplumda bu hastalıkla ilgili olarak farkındalığı arttırmak, insanlarımızı bilinçli kılmak, unutmamak, unutturmamak, belleklerimizi tazelemek, yeniden hatırlamak adına küçücük bir katkıdır bu kısa öykü. M.A 

20 Eylül 2024- Urla





Ağustos 24, 2024

YORUMSUZ- GERÇEK BİR ÖYKÜ- KIRILGANLIK...


Her öykü 
hayattan izler taşır. Anlatıcısına ya da yazarına göre bazen kurgulanmıştır, bazen eklemeler veya kesintilerle aktarılır. Ama her öyküde bir gerçek payı vardır mutlaka...

Yaşam durağan değil elbette. Bir gün öncesi, bir gün sonrası, ya da  bir yıl sonrası aynı olabilir mi? Kurulmuş makine değil ki insanoğlu. Bir anı bir diğerine uymayabiliyor. Söz konusu insan olunca; Beklentiler, umutlar, sıkıntı ya da kaygılar, duygu ve heyecanlar da değişebilir doğal olarak.  

"İnsanın olduğu yerde hiçbir şey şaşılası değildir." sözü boşuna söylenmemiş. Yaşadıkça, yaş aldıkça bütün bunları az çok bilerek  tavır değiştirmeniz mümkün olsa da "Kaza geliyorum demez." demiş atalarımız. 

Gün her zamanki gibi erken başladı o gün. Gün ışığı pencereden süzülürken, yeni bir gün başlar. Telefon alarmı da bu uyanışa eşlik eder. Yılların ardından emekli olmuşsanız, bedeniniz dünün yorgunluğundan izler taşıyorsa birazcık daha uyuma lüksünüz olabilir. "Birazcık" daha dediğimiz zaman dilimi ancak 30 ile 45 dakika olursa, tekrar uyumadan kalkabilirsiniz de...

Eşim ve ben her sabah günün en basit ama en güzel öğünü kahvaltıyı hazırlamak için birlikte mutfak bölümüne geçeriz. Kahvaltı sonrası henüz çaylarımız bitmemişken (İkinci çayı genellikle bahçede, açık havada tamamlıyoruz.) ben "5 dakikada güllerin son durumlarının bir fotoğrafını çekip hemen geleyim." diyorum. Kuruyan her çiçek ya da ağaç hüzünlendiriyor beni.

Küçük çiçek bahçemiz evin hemen önünde, güller onun kenarında. Gün ışığından çok güzel yararlansalar da üç gülden bir tanesi,  arıların hiç terk etmediği mavi yaseminin hemen yanı başında adeta kıskaca alınmış gibi soldu, kurudu. Kurtarmak için çok uğraş verdim; Ele yapışan mavi çiçeği nazikçe, sıkmadan bağladık, sağ olsun çiçeklerin dilinden anlayan komşumuzun verdiği ilâçla besledik. Tam biraz canlanır gibi olmuşken sanki yeniden küstü. 

Son yıllarda bloğa yerleştirdiğim çoğu fotoğrafı eşimin cep telefonuyla çekiyorum. Benimkinden daha yeni, daha net çekiyor. "Çaya bekletmeyeyim eşimi" diyerek acele davranıyorum: Bir arı kendi sınırlarına girmemden hoşnut değil sanırım, başımın etrafında daireler çiziyor. Sonra yön değiştirdi, uçarak uzaklaştı. Yan tarafta küçüklü-büyüklü kaktüslerin yer aldığı küçük bir kaktüs köşemiz var... 





Her şey birdenbire oldu: Şimdi anlatmak kolay, o anı yaşayan bilir; Bir anda başım döner gibi oluyor, kendimi uçma denemelerine girişmişken kanadı kırılmış bir kuş gibi hissediyorum, ayağım kayıyor, dizim sanki yön değiştiriyor., tutunacak hiçbir şey yok, düşüyorum... !!!

 Yerde yapay çimlerin üzerinde upuzun yatıyorum. Güneş tam karşımda, ışınlarını yolluyor. Neyse başımı betona çarpmamışım, sol dizim, sol kol dirseğim  çok acıyor, sol ayak parmaklarım ters dönmüş gibi hissediyorum. Ellerimi açıp kapatıyorum. Sabah serinliğinde ter içinde, şaşkın ve çaresiz, tek başına yerdeyim... 



Sağ yanımda çiçeklerini sıcaklarda yitirmiş bir begonvil, az ileride bir zeytin ağacı, sol yanımda kaktüsler. Sokaktan geçen tek kişi veya araba yok. Eşim beni bu halde görürse panik yapar bilirim. Düşünüyorum, en sağlıklı çözüm ne olabilir? Yan dönmeye, taşlara tutunarak kalkmaya çalışıyorum, mümkün değil...

Çaresiz, eşime sesleniyorum, sesimi duyarak değil, beni merak edip zaten geliyormuş. O beni, ben onu  düşünüyorum- düşünüyoruz aynı anda. Sonradan anlattığına göre: "Seni o halde yerde yatar görünce beynimden vurulmuşa döndüm" diyor. Yüz renginden, bakışlarından anlamıştım. Benim de yüzüm kıpkırmızı, hissediyorum. İçim titriyor, üşüyorum.  Yaz sıcaklarında çiçeklerini dökmüş bir begonvil, bir zeytin ağacı bir de guguk kuşları tanıklık ediyorlar durumumuza... 

Eşim elini uzatıp beni bir an önce yerden kaldırmak istiyor. "Hayır hayır diyorum, eğilmemen, gözüne ağırlık yüklememen gerekir,"  Ve ekliyorum: "Ben  iyi sayılırım, ne olur paniğe kapılmayalım." Son bir gayretle, olduğum yerde oturmaya çalışıyorum. Acı ve ağrı çekmeme rağmen başarıyorum. da.  O "Bu esintide üşürsün." diyerek içerden kot ceketimi getiriyor, kendisi de üstüne bir şey giymiş. Oysa ben üşümüyor, sabah serinliğinde terliyorum...

Düşüşten ötürü kırığım yok sanırım. Belki burkulma ve ezikler var. Neyse ki bu aralar istemsiz çok kilo verdim. Kırılgan, hassas ve duyarlı yapımla pek de bağdaşmayan, ince ama sağlam bir kemik yapım ve  yaşıma göre kemik ölçümlerinde başarılı bir karnem var.  Ağrı ve acı eşiğim yüksektir, sakin yapımla kolay kolay bağıramam da. Ancak yanık türkülerde, ağıtlarda, toplu acılarda  ağlamam doğaldır sanırım.

Zaman ne kadar göreceli bir kavram. Bahçeye çıktığımda saat 08.20 idi. Henüz 9 olmamış. Kimselere haber vermedik. Yakınlarda oturan kızımın üç gündür midesinden rahatsız olduğunu biliyorum. Bir gün önce tansiyonu düşünce yakındaki temiz, güzel bir klinikte serum takılırken ben de yanındaydım. "Kimseyi sabah sabah tedirgin etmeyelim." diyorum. Ama eşim: "Ben Tolga'yı arayacağım" deyince itiraz edemiyorum artık. 

Can yoldaşımız, komşumuz sevgili Nur ve yardımsever eşi Tolga arabalarıyla sahile yürüyüş için gitmişler. İtirazlarımız kabul görmüyor.  "15 dakika uzaktayız, hemen dönüyoruz." diyorlar.  An,  bir zaman birimi. Hayat hızla akıp geçerken,  yaşam bazen  ağır çekimde devam ediyor. yaşadığımız anların, saniyelerin, dakikaların, günlerin, yılların ne kadar farkındayız?

Bir gün öncesi- bir gün sonrası... Hayat ne getirir, ne götürür bilinmez. "Düşenin dostu olmaz." denmiş. Bazı atasözlerimiz ne zaman, ne durumda, neden nasıl  söylenmiş, bilinmez... 

Sonsuz teşekkürler sevgili Nur ve Tolga. 

Ancak iki kişinin yardımıyla ayağa kalkabiliyorum. İncinen yerlerime buz koyuyor, onarıcı merhem sürüyoruz. Yarım kalmış çayların yerine ağız tadıyla hep birlikte yeni çaylarımızı içiyoruz. İnsanın acısını insan alıyor gerçekten. Düşük tansiyon ve kalp çarpıntısı nedeniyle dün biraz bulutlarda gezinir gibiydim. "Yer Demir Gök Bakır" ne güzel bir romandı diye düşünüyorum. Bugün  daha iyiyim. Uyudum-rahatladım. Sonra eski şiirlerde, şarkılarda gezindim. 

Sağlık ve hastalık, mutluluk ya da mutsuzluk, coşku veya hüzün; hepsi hayat boyu bizimle, yaşamın ta içinde...



Ahmet Haşim'in ünlü bir şiiri, sanki o zor günün şiirsel anısı gibiydi:

Bir Günün Sonunda Arzu 

Yorgun gözümün halkalarında 

Güller gibi fecr oldu nümayan, 

Güller gibi... sonsuz, iri güller

Güller ki kamıştan daha nalan, 

Gün doğdu yazık arkalarında!

Altın kulelerden yine kuşlar

Tekrarını ömrün eder ilan.

Kuşlar mıdır onlar ki her akşam

Alemlerimizden sefer eyler?

Ahmet HAŞİM 

*Fecr olmak- Tan yeri ağarmak.

Nümayan olmak- Ortaya çıkmak. 


Yaşamak, paylaşmak güzeldir; Bir sevinci, coşkuyu, mutluluğu ya da bir acıyı, sıkıntıyı, hüznü, bazen bir şiiri... Ünlü sanatçı Yıldız Kenter de çok uzaklardan sesleniyor : "Aynalar"

Makbule Abalı

Ağustos 2024 Urla 



Bir not: Biliyorum, çok candan dostlarım, arkadaşlarım var. Blogda yazmaya başladığımdan beri ilk kez (Kimseyi yormamak düşüncesiyle) bu paylaşımımdan yorum köşesini kaldırıyorum. 

( Zamanlamada gecikince hemen yorum yazan hassas, duyarlı  arkadaşlarıma çok teşekkür ederim. Silmeye de kıyamadım. Ancak tabii ki kurallar gereği yayınlayamadım da. Bağışlasınlar.
Teşekkürler. M.A )










Mayıs 01, 2024

FANTASTİK BİR ÖYKÜ-HAYALLER GERÇEK OLSA (Blogları Canlandırma Projesi-Nisan )

 


Sabaha karşı bir düş gördüm canım öğretmenim ! Hani siz hep derdiniz ya: "Paylaşmak istediğiniz güzel şeyleri anlatın, yazın, sevdiklerinize aktarın." Siz aklıma geldiniz. Neden anlatmayayım dedim, günlüğüme bile aktardım. Rüya gibi, sihir gibi, masal gibi ama öyle sevindim, mutlu oldum ki. Görseniz siz de çok mutlu olurdunuz. Gözlerimi açtım, kapadım, sımsıkı yumdum sonra.. O güzel hayaller hep sürdü, zaten ben de hiç bitmesin istedim..."



Masmavi, pırıl pırıl, tertemiz bir denizle başladı rüyam. Ben bir deniz kızıydım. (Gülümsediğinizi görür gibiyim, izin verirseniz devam etmek istiyorum.)  Annem uykudan önce denizde geçen öyküler okumuştu. Babam o sırada küçük akvaryumdaki renkli canlı balıklara yem veriyordu. Annem Küçük Kara Balık öyküsünü bitirince ben artık uykuya hazırdım... Sahilde kalan kovam, küreğim, özenle yaptığım kule, çevresine dizdiğim bembeyaz taşlar yarına kadar beni beklerdi elbette. 





Çocuk olmak, çocukluğunu yaşayabilmek güzel şey Öğretmenim. Rüyamda caretta carettalarla birlikte denize açıldım. Yumurtalardan yeni çıkmışlardı. Tertemiz bir denizde yol almak onlar için de nasıl bir mutluluktu, anlatılmaz... Onlarla birlikte ben de hızlandım.  Ta uzaklardan güzel bir müzik ve annemden duyduğum eski bir şiir aynı anda geldi aklıma, Ben bir Deniz Kızı'ydım artık...

 Adım:ANNABEL LEE

Senelerce senelerce evveldi

Bir deniz ülkesinde

Yaşayan bir kız vardı bileceksiniz

İsmi; Annabel Lee

Hiçbir şey düşünmezdi sevilmekten

Sevmekten başka beni

O çocuk ben çocuk, memleketimiz

O deniz ülkesiydi

Sevdalı değil karasevdalıydık

Ben ve Annabel Lee 

Göklerde uçan melekler

Kıskanırlardı bizi 

Bir gün işte bu yüzden göze geldi

O deniz ülkesinde

Üşüdü bir rüzgarından bulutun

Güzelim Annabel Lee

Götürdüler el üstünde 

Koyup gittiler beni

Mezarı oradadır şimdi

O deniz ülkesinde

Biz daha bahtiyardık meleklerden 

Onlar kıskanırdı bizi

Evet! Bu yüzden şahidimdir herkes ve deniz ülkesi 

Bir gece rüzgarından bulutun 

Üşüdü gitti Annabel Lee 

Sevdadan yana kim olursa olsun

Yaşça başça ileri 

Geçemezlerdi bizi

Ne yedi kat göklerdeki melekler

Ne deniz dibi cinleri

Hiç biri ayıramaz beni senden

Güzelim Annabel Lee

Ay gelir ışır, hayalin erişir

Güzelim Annabel Lee

Orda gecelerim uzanır beklerim

Sevgilim sevgilim hayatım gelinim 

O azgın sahildeki 

Yattığın yerde seni 

Edgar Allan POE ( Çeviri- Melih Cevdet Anday )




"Sabaha daha vakit vardı Öğretmenim. Rüyam bitmesin istedim, Oradan uçurtmalarla Masallar Ülkesine uzandık. Çocuk Masallarındaki kahramanlarla tanıştık, topladığımız kır çiçeklerini paylaştık. Gerçekleri bir kez de onlardan dinledik. Bazen hüzünlendik, bazen sevindik: Keloğlan yeni masallar anlattı bize. Kibritçi Kız artık üşümüyordu, yardımlaşma vardı. Pinokyo'nun burnu söylediği yalanlardan daha da uzamıştı, ustası ağaç oyma işlerini bırakmıştı. 1001 Gece Masalları halâ devam ediyordu. Kül Kedisi mutluydu. Pamuk Prensesle yedi cüceler tam bir dayanışma içinde var güçleriyle çalışıyorlardı. 

Öyle çok dolaştık ki öğretmenim; Şarkılar, türküler söyledik, oyunlar oynadık. El ele, kol kola, kardeşçe dağlarda, denizlerde, yemyeşil çayırlarda koştuk özgürce. Aç Kapıyı bezirgan başı oyununu şarkılar eşliğinde söylerken soluk aldık, yorgun ama mutluyduk. Gün ışıkları yüzlerimize yansıdığında toparlandık, Masallar Ülkesinden güzel ülkemize indik. Kuşların kanatlarında, salıncaklarda, kucaklarımızda kır çiçekleriyle...

Siz yoktunuz canım öğretmenim; Sessizce bizi mi izlediniz, beklediniz, gözlediniz mi...?  Ben bu güzel bahar gününde bir bayram günü gibi yaşadıklarımızı size anlatmak istedim. Her zamanki gibi bizi dinlediniz, anladınız değil mi ? Elimizde peri değnekleri yoktu ama çok istersek rüyalar gerçek olur mu Öğretmenim...??? 

Makbule ABALI

Bir Bahar Günü 






Ocak 27, 2024

GÜN BİTMEDEN YOL ALMAK... (ÖYKÜ)

 




Bir gün önce sabahtan akşama kadar yağmur devam etmişti. Bugün insanın iliklerine kadar işleyen bir soğuk hava. Ocak Ayının ikinci yarısındayız.  Mevsimler de aldatıcı oldu.   Bir kar yağsa, hepimiz arınsak olumsuz duygulardan; içimizde birikmiş kaygı ve endişelerden, dışa vurulmamış, bedene yansımış stresten... 

Öğleye doğru bu küçük parkta güneşi arkama alarak yürümek, biraz ısınmak, karanlıktan aydınlığa bir yol aramak gibiydi sanki. Kafamda düşünce öbekleri, karmakarışık duygular ve sonsuzluğa uzanan bir yol. Eskinin Arnavut Kaldırım taşları düzeninde örülmüş bir yol,, Çevrede Akdeniz ve Ege İklimine özgü çam, palmiye ve zeytin ağaçları, birbirlerine haksızlık etmeden sıra sıra dizilmişler. Mevsimlere göre yapraklarını döken ve dökmeyen ağaçlar, birbirlerine karşı öyle anlayışlılar ki şaşırıyorum bazen. Sanırım yeterince tanımıyoruz bu ayrı dünyaları. Onlar kendi içlerinde bir uyumu özgürce ama ölçülü bir biçimde sürdürüyorlar. Ya biz insanlar...?

Ansızın sessizliğin içinde  farklı sesler algılıyorum: Kısa cümlelerle sakin konuşmalar, insan sesleri. Sonra seslerin kaynağını buluyorum. Az  ileride yürüyen bir çift. Nereden, ne zaman çıktılar? Onlar da kendilerini fark ettirmediler. Yüzlerini göremedim ilkin. Sırtları bana dönüktü. Ağır adımlarla, el ele, kol kola, adeta birbirlerinden destek alarak yürüyorlardı. Amaçsız bir yürüyüştü bu sanki. Ya da yılların ardından yönünü, amacını belirlemiş  bir yürüme. Ama hiçbir trafik işareti bu doğal yürüyüşü kontrol edemezdi, bu çiftin yazısız doğal kuralları çok önceden belirlenmişti. Çocukların oyun kuralları gibi içten, saf.

Çam , palmiye ve zeytin ağaçlarıyla çevrili bir park alanıydı burası. Girişte bir Atatürk Büstü, birkaç bank vardı. Parkın dışında çocuklar için bir oyun alanı görülüyordu. Dönem tatili başlamıştı ama parkta hiç çocuk yoktu. Bu zaman diliminde park üç kişiye ayrılmıştı sanki. Ufak adımlarla, sadece birbirlerini dinleyerek yürüyen yaşlı bir çift ve ben. Onlar dikkatle yere basarak yürürken, sanki gözlerden çok kulaklar işlerlik kazanmıştı. Kuşların kanat çırpışlarını, ötüşlerini duyuyorlar mıydı acaba? Ya da yoldan geçen tek tük aracın sesleri onlara kadar ulaşıyor muydu? Neden bu dalgınlık diye düşündüm bir an. Onları böylesine yoğun duygularla düşündüren neydi bilinmez..

Sanki onların dokunulmazlığına zarar vereceğimden ürktüm. yanlarından sessizce süzülüp geçtim. Bastığım yerdeki kuru yapraklar bile ses vermedi. Az sonra seslerini duydum. Kelime oyununa  benzer bir oyun gibiydi konuşmaları. Erkek, eşine bildiği ağaçların özelliklerini sıralıyordu: " Sedir ağacına köylerde katran derler. Katran, ardıç ağaçlarının bittiği yerlerde başlar. 1000 metrenin üstünde görülür." Ben parkta üçüncü turumu tamamlarken onlar henüz birinci  turun sonundaydılar. Birkaç metre geriden izlemeye başladım. Giysilerindeki sadelik ve renk uyumu dikkatimi çekti. Kadının boynunda polar mavi bir atkı vardı. Erkeğin boynunda sonbahar renklerini yansıtan , zevkle bağlanmış yün bir atkı. Giysilerinde tek dikkat çekici nesne erkeğin elinde taşıdığı Atatürk simgeli çok şık bir Safranbolu bastonuydu. 

Birden onlarla tanışmak için içimde dayanılmaz bir arzu duydum. Onları daha rahat izleyebilmek için adımlarımı da yavaşlatmıştım zaten. Aynı hizada yürümeye başladığımızda selâm verdim. "Merhaba" dedim. Gözlerini kısarak baktı yaşlı bey. Yüzüne vuran kış güneşi gözlük camlarına da yansımıştı. 

"Bir zamanlar ben de sizin kadar hızlı yürürdüm. Çok sevdiğim bir arkadaşımla birlikte sahilde 5 km. sabah yürüyüşlerimiz olurdu." Eşi,  yüzünde tatlı bir gülümsemeyle onayladı: "Bir zamanlar..." 

Konuşmak için konu aramaya hiç ihtiyaç yoktu. "Bastonunuz da çok şık" diye ekledim. "Hayat boyu izinden gittik." diye bilgece bir yanıt geldi. Parktaki birkaç banktan biri hemen yanımızda idi. "Biraz soluklanmak ister misiniz? " soruma yanıt eşinden geldi: " Tabii  ne iyi olur. "

Oturduk. Kış güneşi çok da ısıtıcı değildi. "Baharda buralar çok güzel olur. çiçeklerle donanır." dedim. Onlar da onayladılar sözümü: "Gördük, harikaydı. Doğa giysilerini yenileyecek  bir süre sonra. Kuşlar ve böcekler de değişime uğrar. Ömrümüzün kaçıncı baharı bu kim bilir? " Tok bir erkek sesi tamamladı eşinin cümlesini. " Ben her bahar yeniden dirilirim adeta. Ancak gözlerim zayıfladı, artık dünyayı eskisi kadar net seçemiyorum . Bastonu da sevgili eşimin ısrarıyla kullanmaya başladım. Onu hiç kırmadım ki..." Sanki  sözleşmiş gibi cümleyi birlikte tamamladılar: "Belli bir yaştan sonra birbirimizin desteğine daha çok ihtiyaç duyuyoruz. "

Bir yağmur bulutu göz kırptı ağaçların arasından. Bir küçük damla düştü, sonra bir damla daha. Ömürden giden günler, yıllar gibi... 

Bu mini söyleşiyi noktaladık, vedalaştık. Bastonun dirençli sesi, onların ayak seslerine karıştı. Yağmur da sanki onların adımlarına uymuş, hemen sağanağa dönüşmemişti.

 Arkalarından uzun süre bakakaldım. Birkaç dakikada ne çok soru, ne çok iz bıraktılar zihnimde. Sokakta çıt yoktu... Oysa içimde fırtınalar esiyordu... 

Makbule ABALI

27 Ocak 2024 Urla. 







Ekim 21, 2023

ŞİİRİMSİ BİR ÖYKÜ (Kelime Oyunu-120 )

 Bloglarda "Kelime Oyunu" etkinliği bir süredir devam ediyor. Deeptone Arkadaşımızın organize ettiği bu çalışmada beş kelime verilerek bu kelimelerin içinde olduğu ; bir öykü, bir şiir ya da bir deneme yazılması isteniyor. Herkes yazabilir, herkes beş kelime belirleyebilir. Bu hafta beş kelime, sevgili Deeptone tarafından belirlenmiş: (Ritüel, Kıyafet, Evlilik, Şüphe, Tapınak) Ben "Şiirimsi bir öykü denemesi" yazmayı tercih ettim. M. A 


 

ŞİİRİMSİ BİR ÖYKÜ

Sabah gün ışırken fırtına  öncesi bir sessizlik hakimdi doğaya;

Gökyüzünde ta uzaklarda geceden kalma bir ay, 

Ve ondan yer kapmak isteyen bir güz güneşi 

Akşamdan yağmur yağmış, suya doymuş tüm ağaçlar.

Kediler köpekler bile kavgasız, dövüşsüz yollarda...

Bir evcilik oyununda buluştular

Yukarı mahallenin çocukluk arkadaşları

Kızlar oyuna katıldı yalnızca,

Anne babalar geçim derdinde; evde, işte, uğraşta...

Ta eskilerden yıkık bir bina buldular,

Geçmiş ritüelleri anarak kapı girişine sıralandılar. 

Bez bebekler vardı kiminin ellerinde,

Annelerden kalan eski topuklu ayakkabılar kiminde.

Kıyafetler derseniz tüllü, süslü püslü, simli, nakışlı.

Bir tiyatro sahnesinde gibi rol aldılar,

Oyunlarla, masallarla, türküler, şarkılarla

Çocukça tüm ritüelleri canlandırdılar ;

Alkışlar... alkışlar... sevinç, coşku, mutluluk.

Bir düdük öttü ansızın, farklı sesler yansıdı duvarlar ötesinden;

Şüpheli bakışlarla izlendiklerini gördüler.

Oyun bitti, herkes gitti, evcilik,  evlilik hayalleri bitti,

Kuşlar hepten  uçuştu ağaç dallarına,

Bez bebekler bile donakaldı şaşkınlıkla...

Kırık bir el yazısıyla yazılmış soluk birkaç cümle kaldı 

Yüzyıllar  öncesinden,  geçmişten, tapınağın yıkık duvarında...

Eski bir tapınak yazıtı :

"Gürültü patırtının ortasında sükûnetle dolaş

Sessizliğin içinde huzur bulunduğunu unutma.

Başka türlü davranmak açıkça gerekmedikçe

Herkesle dost olmaya çalış.

Sana bir kötülük yapıldığında verebileceğin en iyi karşılık

Unutmak olsun. Bağışla ve unut."


Makbule ABALI

Urla-İzmir 21 Ekim 2023















Kasım 18, 2022

YAĞMUR ÖNCESİ... (Mini Öykü)

 

Serin bir sonbahar günüydü. Yağmur ha yağdı ha yağacak. Okulların ara tatilinden yararlanan çocuklar park ve bahçeleri doldurmuşlardı. Ah bir de güneş çıksa, bu serin havada onları biraz ısıtsa Her yaştan çocuk vardı; Rengarenk giysileriyle kızlı-erkekli çocuklar. Bir zamanların mahalle arkadaşlığı gibi. Kavgasız, tartışmasız, mızıkçılık etmeden, güle oynaya, seyre değer bir tablo gibi... 

Ansızın bir çığlık koptu; "Uçurtmam uçtu, uçurtmam uçtu " diye bağırdı bir kız çocuğu. Birkaç çocuk yetişmeye, yakalamaya çalıştılar. Ancak uçurtmanın kuyruğunu yakalayabildiler, kopmuş bir kuyruk kalmıştı geriye. Küçük kız ağlamaya başladı. Aynı anda bir başkasının uçan balonları süzülerek gökyüzüne yükseldi Kayıplar çoğaldıkça çığlıklar da çoğaldı.  Biraz büyük bir abla onu sakinleştirmeye çalıştı. "Güneşin yanına gitti baloncuklar. Senin hediyen olsun."

Parkta uzaktaki bir bankta onları izlemekte olan yaşlı çift yerlerinden kalkarak grubun yanına geldiler. En büyük çocuğun elini tuttu yaşlı adam, bir bilge gibi konuşmaya başladı. O konuşmaya başlayınca çocuklar bir halka oluşturdular. "El ele tutuşabilirsiniz." deyince hemen eller birleşti, merakla izlediler, gözler ve kulaklar açıldı.

"Bakın sizlere gerçek bir öykü anlatacağım; Bir zamanlar biz de çocuktuk, büyüdük dostlarımızı seçtik. Dostlukta paylaşma, hoşgörü, anlayış vardır. Siz birbirinize ne kadar bağlanır, iyi davranırsanız o kadar güzel sonuçlarla karşılaşırsınız.  Birlik olmak iyi günde, kötü günde güçlü olmaktır, birbirine yardımcı olmaktır." Çocuklar sessizce, dikkatle dinliyorlardı.

"Yarın ben size hep birlikte bir uçurtma nasıl yapılır öğreteceğim.  Malzemeler benden, emek sizden. Uçan balonlar yerine yeni balonlar da teyzenizden. Sahip olduğunuz eşyaların değerini bilin. Onları kaybetmemek için çaba harcayın. Ama unutmayın, önce insan. Karmakarışık bir ortamda sizler de mutlu olamazsınız ki. Her şey sizinle güzel. Uçurtma yeniden yapılır, uçan balonlar geri gelmese de bir gün yenisi alınabilir. Her şey onarılabilir ama kırılan gönülleri kazanmak zordur. "

"Ah sizin yerinizde olup eski arkadaşlarımla birlikte olabilmek için neler vermezdim bilseniz. Zaman içinde bilyelerimiz kırıldı, toplarımız patladı, bebeklerimiz yıprandı.  Ama şimdi sizler gibi küçük dostlarımız, torunlarımız, arkadaşlarımız var. Bir tutam sevgi, bir parça anlayış, azıcık sabır ve zaman. Dünya hepimizin katkısıyla, çabasıyla güzelleşecek, yuvamız gibi. Yoksa dünya hepimize zindan olur, yaşanmaz." 

Çocuklar gülümsediler. Bir kuş öttü, bir köpek ağaçların arasında dolaştı. Bir şarkı duyuldu ta uzaklardan: "Dünyayı çocuklar kurtaracak." Bir gün daha bitti...

Makbule Abalı






Ağustos 17, 2022

BİR KAHVALTI SOFRASI... ( Mini Öykü )

" Önce Ekmekler Bozuldu" diyordu ünlü yazar.  Yaşasaydı belki şöyle devam ederdi;   "Ve sonra insan ilişkileri..." 

Orman içindeki park bu saatlerde sakindi. Oyun parkında oynayan birkaç çocuk ve onları izleyen genç anneleri. Az ilerde bankta oturan iki ergen. Birbirlerine sevdalı oldukları öyle belli ki. Ve yan patikada kol kola ilerleyen orta yaşın üstünde bir kadınla bir erkek. 

Erkeğin elinde bir piknik sepeti vardı. Kadının elinde spor giysisine uygun bir çanta. Birlikte ilerideki çınar ağacının hemen altındaki sabit piknik masasına doğru ilerlediler. Anlaşılan bugünkü sabah kahvaltılarının yeri belli olmuştu. Kadın çantasından çıkardığı kareli kırmızı örtüyü özenle masaya serdi. Eşi piknik sepetinden iki tabak ve çatalları çıkardı. Kahvaltı malzemelerini masaya dizdi : Bir salatalık, bir domates, 4 ince dilim beyaz peynir, birkaç zeytin ve 2 dilim çavdar ekmeği. 

Önce kolonyalı mendille eller temizlendi. Bir küçük termostan açık çaylar boşaltıldı. Kır saçlı adam adeta incitmekten korkarak kadının elini tuttu. " Bence 40 yıl önceki soframızdan daha güzel bu sofra" dedi. Eşi gülümsedi; " Her şey seninle güzel" diyerek yanıtladı. Bedenler değişmişti ama, gönüller incinmeyince yılların ardından duygular da bir başka biçimde gelişmişti sanki. Yıllar sevgilerini de perçinlemişti adeta. .. 

O gün görkemli çınar ağacı da o sevgiye tanıklık etti; Bir başka güçte esti, yapraklarıyla salındı. Kuşlar bile bu sevdaya şarkılarıyla eşlik ettiler. Onlara uzaktan imrenerek baktım. Yaşamları da kahvaltıları gibi yalın, sade ve düzenliydi mutlaka. Günün en güzel öğününü atlamadan, geçiştirmeden birlikte yapıyorlardı. Az ama öz, basit ama ağız tadıyla, gönül hoşluğuyla...

Bence o kahvaltı sofrasının en güzel yanı , az sonra duyacağım ezgide gizliydi. Ansızın masanın üzerindeki cep telefonundan eskilerden güzel bir ses yükseldi: "Gözlerinin içine başka hayal girmesin, benden evvel başkası görüp seni sevmesin..."  Eşinin omuzuna kolunu atarak: " Sonunda o şarkıyı bulabildim." dedi.

Eşi sadece gülümsedi. Gizemli bir mutluluk tebessümüydü bu. Belki de 40 yıl öncesi yeniden anılarda canlanıyordu. Dünyanın bir yerlerinde sevgi henüz tükenmemişti...

Makbule ABALI

2022 




Kasım 05, 2021

YAĞMURLA GELEN...


Dışarıda günlerdir yağmur yağıyor. Usul usul yağan yağmuru çocukluğundan beri severdi. Her yağmur ona aydınlık, güzel günleri çağrıştırırdı. Bereketli günleri, güneşi, temizliği, ürün çokluğunu... Hele yağmurdan sonraki toprak kokusunu hiçbir kokuya değişmezdi. Uzun zaman o kokuyu içine çeker, sindirmeye çalışırdı.

Çocukluğunda annesine sorardı: "Allah Baba ağlıyor mu anne?" Gök gürlerse o da ağlardı. Yağmur sonrası çiçeklerin üzerinde kalan damlalar nasıl da güzel olurdu. Çiy düşmüş güller gibi minik damlacıklar. Gök gürültüsü, şimşek, yıldırım eşliğinde yağan yağmurlar en büyük korkusuydu. Yüksek sesten, gürültüden oldum olası çekinirdi. Her zaman sakinlikten yanaydı: Yumuşak sesler, rahatsız etmeyen konuşmalar , hatta müzikler. Ardı ardına çakan şimşekler, birden aydınlanan gökyüzü ona adeta bir korku filmi izlettirirdi. 

Sonraki zamanlar da yağmur sonrası bir sele de tanık olmuştu. Doğanın amansız gücüne şaşırmış, mücadelenin zorluğuna hayret etmişti. Ve inanmıştı; Hayat , romantizm  ile trajedi arasında bir gidiş gelişler yolculuğudur. 

Yağmur yağarken camın ardından kitap okumak ne zevklidir.  Ya şemsiyesi olmadan sağanak yağmurun altında sırılsıklam olmak. Sevdiği insanla yağmur altında yürümek. Çatısı akan bir evde tüm eşyaların ıslanması. Hayatın uç noktaları, zorluklar, zıtlıklar...

Yağmurun ardından pırıl pırıl bir güneş çıkıp hepimizi şaşırtır bazen. Bir gökkuşağı umut saçar adeta. Hiç tükenmeyen yağmurlar yağsa, dünyanın tüm pislikleri, insanların kötü düşünceleri temizlenip arınır mıydı acaba?

Makbule ABALI.

  

Şubat 17, 2021

HAYAT DERSİ - Kelime Oyunu-12 - Mini Öykü

Her hafta bloglarda bir arkadaşımız 5 kelime belirliyor , o kelimelerle ilgili bir öykü veya şiir, makale yazılıyor. Bu hafta kelimeleri ben belirledim. (Saygın, sakin, güvence, çaresiz. sade )


HAYAT DERSİ

Anadolu'nun küçük bir kasabasından gelmişti. Sade giysileri , çekingen tavırları ,farklı bir çevreden olduğunu belli ediyordu. Çiftçilikle geçimini  sağlayan bir Orta Anadolu Kasabası. Kendinden büyük bir abla ve bir abisi vardı. Ailenin son umudu, bütün beklentisi oydu. Üniversite sınavlarına hazırlanırken bir dershaneye gitme şansı olmamıştı. O yüzden çok ama çok çalışmıştı. Okul başarısı sayesinde son sınıfta iyi bir lisede burslu okumuştu. 

Türkiye'nin saygın bir üniversitesinden iyi bir mühendis olarak mezun olabilmek artık tek amacıydı. Kılık kıyafeti pek önemsememişti. Ablasından kalan, rengi solmuş, biraz modası geçmiş giysilerdi giydikleri. O sonraya hedefini saklıyordu. Hırslıydı ama rekabeti kendisiyle idi.

Onun sağlam kişiliğini tanıdıkça çevresindeki arkadaşlar çoğaldı. Sakin, yumuşak tavırları, kırıcı olmayan davranışları  daha çok sevilmesini sağladı. Yurtta kalıyordu. Burs almak için başvurmuştu. İlk burs parasından bir çift bot almayı düşünüyordu. Mutluydu; Evden gelen harçlık çok yeterli değildi ama olsun, idare ediyordu. Üç yıl sonra amacına ulaşacak, mezun olacaktı.

O sabah gürültülerle uyandılar. İlk sözü:" Eyvah okula geç kaldım." oldu. Arkadaşını uyandırdı, hemen giyinip yurttan okula geçtiler. Her zaman sakin olan okul bahçesi , gürültülü, karmaşık bir yer haline gelmişti. Birden kendilerini kalabalığın ortasında buldular. Sevdikleri hocalar da oradaydı. Rahatladılar, onlarla birlikte olmak güvenliydi.

 Ama birden sürüklenerek kendilerini kalabalığın ortasında buldular. Çevresinde sıralanmış onlarca polisi görünce çok sevdiği amcasını hatırladı. Ne kadar sakin ve güler yüzlüdür, adildir diye düşündü.

Babasını hatırladı: "Haklıyken kendinizi haksız duruma düşürmeyin." derdi. Ansızın sırtında derin bir acı hissetti. Yere düşerken gözünün önünden  bir kısa film şeridi geçti. Umutla ondan sınav sonuçlarını bekleyen ailesi, yakınları. Neye göre suçlu ya da suçsuz, neye göre başarılı ya da başarısız? Gözünden sicim gibi yaşlar akarken kime ne soracaktı, bilmiyordu. Bilmiyordu ki bu onun ilk "Hayat Sınavıydı."

Her soruyu bilen o , şu anda ne sorulsa bilemeyecek haldeydi; Şaşkın, çaresiz, umutsuz, güvencesiz... Bir yol ayrımındaydı sanki...

Makbule Abalı- Eğitimci 

( ucunkuslar.blogspot.com )





Aralık 02, 2020

BİR KAYIKÇININ DÜŞÜ...(Öykü )


Aralık Ayının ilk günlerinden biriydi. Biraz soğuk, yağmur beklenen günlerden bir gün.
  Yılın son ayının son günleri. Özlemle beklenen, heyecanla başlanan , türlü çeşitli durumlar yaşanan koca bir yılı uğurlamaya hazırlanıyorlar kasabanın insanları...

Küçük bir sahil kasabası burası. Yazın dolu, kışın sakin benzerleri gibi.  Hayattan fazla beklentisi olmayan orta halli insanlar. Günlük kazanç hayatı sürdürmeye yetiyor. Çoğunluğun geçim kaynağı balıkçılık ve kayıkçılık. Kayıkla balık tutmaya açılırlar ya da karşı sahile yolcu taşırlardı.

Genç adam sahile arabasıyla indi. "Evde daha fazla kalamazdım" diye düşündü. Boğuluyordu adeta. "Mis gibi iyot kokusu" dedi, derin bir nefes aldı. Kapalı yerde kalamama korkusu yıllar önce yaşadığı depremden kalan bir izdi. Renk renk kayıklar sahilde özenle sıralanmışlardı. Kayıkları bekleyen kayıkçı Dede'yi gördü ansızın. 

Başında saçlarını toplayamayan beresi, sırtında kırmızı montu ile herkesin dedesi. Kim bu adı takmıştı, bilinmez. Bir Karadeniz türküsünü söyleyerek bir poşeti karıştırıp duruyordu. Onu görünce tok sesiyle "Sana bugün simit ikram edemiyorum, hiç kalmamış" dedi. Ekledi: "İnsanlar gelmiyor diye simitçi bile uğramıyor artık." Oysa bayat simitler hem bana hem balıklara yetiyordu. "Ah bir de yakınlarda bir  simitçi fırınım olsaydı, ya da ikici elden bir fırın alabilseydim. Kuşlar, balıklar, ben hepimiz doyardık."

"Herkesin düşleri kendince büyük, kendince güzel" dedi genç adam. Ama bahçeli bir ev hayalinden hiç söz etmedi. Bu arada arabada unuttuğu, balıklar için aldığı simitleri hatırladı.  "Bugün sen benim konuğum ol" dedi. Kayıkçı Dede güldü, tok sesiyle "Ama bir çayım bile yok. Korona bizi tüketti" dedi.

Ve kendiyle konuşur gibi devam etti: "Bazen bir kayığa, tekneye binip uzaklaşmak geçiyor aklımdan. Ama gitmek de, kalmak da zor. 

Şairin dediği gibi:

 'Bakakalırım giden geminin ardından 

Atamam kendimi denize, dünya güzel

Serde erkeklik var, ağlayamam.'

Benzer sıkıntıları yaşayan insanlar çabuk dost olurlar. Birbirlerini  kolay anlarlar. Yaralarının kaynağı ortaktır. Balıkçı uzaklara bakıp düşünürken genç adam arabadaki simitleri almaya yöneldi. Bir taraftan da yavaşça mırıldanıyordu. "Serde erkeklik var, ağlayamam..."

Makbule ABALI







Eylül 08, 2020

BERABERLİK...

Akşam güneşi son ışıklarıyla saltanatını sürdürüyordu. Günün bu saatlerinde bir sessizlik hakimdi çevreye. Koronadan ötürü oyun parklarında çocuklar da olmayınca  orta yaş ve üstü yaşlılar yerlerini almışlardı. 

Önce bastonun sesini duydum. Yaşlı adam bastonunu çok ustalıklı kullanıyordu. Yanındaki eşiydi sanırım. Kah kol kola,  kah el ele yürüyorlardı. Aralarında belki 10 yaş vardı. Ama adam dinçti.  Eşinin koluna sımsıkı sarılmıştı. Çocukların bir eşyasını kaybetme endişesi gibi sımsıkı...

Yanımdaki banka oturdular. Yüzleri maskeli olmasına rağmen konuşmalarını duyuyordum. Oturunca da ellerini ayırmadılar.
Kadın: "Canım çok korkuyorum bu hastalıktan.  Bak kimse maske takmamış. Kaç doktorun yaşamı sona erdi. Çocukluğumda geçirdiğim boğmaca hastalığını hatırlıyorum. Boğulurcasına öksürürdüm. 

Adam cevap verdi: " Ama bende de kronik astım var. Bir zamanlar o kadar sigara içmeseydim." Kadın "Ah o bir zamanlar " dedi. "Ben senin benden önce ölmeni istemem." diye ekledi. Adam "Ben de sensiz yapamam" dedi. Korona tekli almasın.  Elleri yeniden birbirine kenetlendi. 

Güneşin batımını bekler gibi kalktılar; el ele, kol kola yavaş yavaş uzaklaştılar.
Anılar, duygular, düşünceler de onlarla birlikte yola çıktılar... 

Makbule ABALI



Haziran 27, 2020

GECENİN BİR BAŞKA YÜZÜ...Mini Öykü


Meydanın ışıkları yanalı bir saat kadar oluyordu. Evlerin ışıkları daha parlak, sokak lambalarının ışıkları daha titrekti. Ama ikisi de yapay, ikisi de donuktu. Görkemli ışıklar daha azdı. Ta uzaklardan gelen korna sesleri denizin dalga seslerine karışıyordu. Sanki her ışık, her ses ayrı bir öykü yazıyordu. Gecenin karanlığı, tüm kötülükleri örterken ışıklar yanmaya başlıyordu.

Gecenin karanlığında sanki korona etkili olmayacakmış gibi herkes maskesiz sokağa çıkıyordu.
Sanki herkes konuşmaya hasret kalmıştı. Uğultu halinde konuşma sesleri geliyordu. Çocukların oyun alanları boştu. Ama yetişkinler için yapılan salıncaklarda yer yoktu. Sallanmak, çocukluğa bir yolculuk mudur? Sallanırken kendini denizde bir teknede gibi hissetti. Gözlerini kapattı bir süre.

Karşıdaki evlere bakınca hayaller kurdu; Kim bilir kimler neler yapıyordu şimdi? Erken yatanlar, geç vakitlere kadar oturanlar, hastalar, suçlular, umutsuzlar, vicdanıyla baş başa kalanlar... İleride bir grup genç, bir köşede oturmuş müzik yapıyorlardı. Ansızın Münir Nurettin'in bir şarkısı çalındı kulağına.Yahya Kemal'in şiirini hatırladı, duygulandı:
"Kandilli yüzerken uykularda,
Mehtabı sürükledik sularda,
Bir yoldu parıldayan gümüşten,
Gittik... Bahs açmadık dönüşten."
Şarkı bitti... Gece bazen durgun, bazen hızlı bir biçimde akıyor,yanıp sönen ışıklar yeni bir güne hazırlanıyorlardı...

Makbule ABALI 





Mart 11, 2019

YETER'İN ÖYKÜSÜ...(Kısa Öykü)



İnsan olmak, insan kalabilmek, insanca davranabilmek, insanın hak ettiği biçimde yaşamını sürdürebilmek... Kadın ya da erkek olmak, kendi cinsinin duyarlılıklarına sahip olmak elbette önemli. Ama kadın veya erkek "insan" olamadıktan sonra var olmak neye yarar? Hiçlik, belki de yokluk değil midir bu? 

 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günüydü. Görkemli kutlamalar, anmalar, yürüyüşler yapıldı. Bu öyküye İnstagram sayfamda da yer verdim. Bugün blogda yazmayı düşündüm. Özel günlerde bir gün değil, her gün duyarlı olmanın gerekliliğini düşünerek.
Bugün 11 Mart. Kadınlar adına birkaç günde mucizeler yaratılmadı elbette, ama her özel gün yeniden düşündürüyor, sorunları hatırlatıyor.

Dünya Emekçi Kadınlar Günü'nde bir emekçi kadının gerçek yaşam öyküsünü anlatacağım. Adını yazmayacağım. Adlar gerçek yaşama ne kadar yakın, ne kadar uzak? Kişiler, kişilikler, kimlikler adlardan ne kadar etkilenmişlerdir, bilinmez. Ancak yaşayan bilir. 

Yeter, bir annenin 5 çocuğundan dördüncüsü. Bir yakınlarının düğün günü, onların matem günü oluyor. Mutluluk, trajediye dönüşüyor. Anne babası düğüne giderken bindikleri arabaya bir tırın çarpması sonucu uçuruma yuvarlanıyorlar. Hurdahaş olan arabanın içinde ikisi de can veriyor. Yol uzun olduğu için yola çıkmadan önce, çocuklar dedeye bırakılmıştır.

Yakın akrabalarının ekonomik durumları, çocukların bakımını üstlenmeye elverişli değildir. Ailenin yıkımı sonucu üç büyük kardeş dedelerine veriliyor. 5 yaşındaki Yeter ve 3 yaşındaki erkek kardeşi, uzak bir kentteki kız ve erkek yetiştirme yurtlarına verilirler. İki kardeş birbirlerinden de ayrılmışlardır. 

Yurtlarla ilgili öyle olumsuz izlenimler edinmişiz ki; dinlerken önce içim titriyor, sanırım belli de ediyorum. Ama o beni rahatlatıyor. İyi bir yönetici, vicdanlı eğiticiler çocuklara yaşanabilir, güzel bir dünya yaratmışlardır. Oradaki günlerini anlatırken gözleri parlıyor; "Hafta sonları öğretmenlerimizle pikniğe, sinemaya giderdik." diyerek anlatıyor. Çocukları mutlu etmek nasıl da kolaydır. Günlük yaşamı farklı kılan her şey, onlar için mutluluk kaynağı olabilir. 

Yurtta geçen beş yılın ardından dayısı onu yurttan alıyor. Kardeşi diğer yurtta kalıyor, öğrenimini tamamlıyor. Yeter daha sonra ortaokulu bitiriyor. bir süre dayısıyla birlikte okul kantinlerinde çalışıyor. 
Bir süre sonra  yeni bir acı yaşıyor, dayısını kaybediyor. Acıya alışan pek çok insan gibi, hayatta mücadelenin zorunlu olduğunu, ayaklarının sağlam yere basması gerektiğini öğreniyor. Pes etmiyor.

Yeter dayısının ölümünden sonra evlenir. Sonu boşanmayla biten mutsuz bir evlilik; biraz kırıcı, biraz üzücü yılları içerir. Yalnızlık bir süre sonra onu yeni bir evliliğe yönlendirir. İkinci eşiyle tanışır. 

Yeter'in değerini bilen, ona önce insan, sonra kadın olduğunu hissettiren bir eş. Yeter'in "hayatta her şeyim" dediği bir oğlu olur. O'na çoğunlukla adıyla seslenmekten çok "Paşam" diyerek hitap ediyor. "Oğlum varlıktan çok yokluğa alışsın istiyorum" sözü onun.

Geçmişte yaşadığı günlerden onda kalan en kalıcı iz, böbrek hastalığı. Böbrek sancısı tutunca hayatı çekilmez oluyor, zaman duruyor adeta. Hakkını her zaman, her yerde savunabilecek mücadeleci bir karakteri var. Bir dönem öfke kontrolüne de gitmiş. 
"Karmaşık, sorunlu toplumlarda öfkesini kontrol edebilenleri kahraman ilan ediyoruz." diyorum. Birlikte gülüyoruz. Zaten gülmediği zaman yok gibi. 

Hayatın zorluklarına gülümseyerek, dik durarak, hakkını savunarak karşı duruyor. "Oğlumun varlıktan çok yoksulluğa alışmasını istiyorum." sözü o'na ait. 

Binlerce kadının, kadınlığının bilincinde olmadan yaşadığı, dövüldüğü, hor görüldüğü, öldürüldüğü ülkemizde özellikle kırsal kesimde bilmediğimiz, tanımadığımız kim bilir daha kaç tane Yeter var? Kimisi kendini kurtarabiliyor, hayata direnerek, kendine güvenerek, hakkını savunarak... 

Bugün onlardan birinin kişiliğinde; üreten, emek harcayan, kendini ezdirmeden insan kalabilen tüm kadınların Dünya Emekçi Kadınlar Günü'nü kutluyorum. Onlara sembolik olarak kadınları simgeleyen; çiçekleri ince, naif, kırılgan, dalları ise sanki tehlikelerde savunabilmek için dikenli, mimoza çiçeklerinden armağan ediyorum. 

Ben kadınlarımızı; toprak altında zorlu kış şartlarında kalıp, sonra baharla birlikte baş veren, yeşeren , adeta "ben de varım" diyen kardelenlere, arpa zambaklarına benzetiyorum.


Sadece bir gün değil, yıllar boyu yolları hep açık olsun, karşılarına onları incitmeyecek, hırpalamayacak iyi insanlar çıksın diliyorum.

Makbule Abalı-Eğitimci
Mersin-2019