Sayfalar

Nisan 23, 2013

BİR BAYRAM GÜNÜ

Geçmişten kalan bazı izler vardır belleğimizde. Bazı şiirler, bazı şarkılar, bazı kokular, bazı yerler, bazı adlar unutulmaz. Geçmişe saplanmak değil, ancak bunlarla yeniden karşılaşmak, yeni bir farkındalık mutlu eder insanı. Bu, yeniden can bulmak gibidir adeta. "Bugün 23 Nisan / Neşe doluyor insan..." Geçmişte okullarımızda çok söylenen bu şiir, her 23 Nisan'da belleğimizi tazeliyor. 

Bizim kuşağın çocukları için bir başkaydı 23 Nisan: İlkokullarda o hafta tüm dersler 23 Nisan Ünitesi ile ilgili olurdu. Hayat Bilgisi, türkçe, matematik, resim, müzik... Sınıflar bayraklarla, el işi kağıdından fenerlerle, süslerle donatılır, bayram töreni için kıyafetler hazırlanırdı. Şarkılar, şiirler, oyunlar her 23 Nisan'da çocukların dağarcığına yenilenerek eklenirdi. O yıllarda "sınava hazırlık" yoktu, zaman boldu. 

Günlerce öncesinden provalar başlardı. Küçük sınıflar için rontlar, oyunlar, büyük sınıflar için yürüyüş provaları önemliydi. Kıyafetler bayrama özgü rengarenk olurdu. Ana okulları bile stadyumdaki törene katılırdı. Canlandırdıkları masal kahramanlarının giysileriyle törene renk katarlardı. Krapon kağıdından yapılmış giysiler de olurdu bazen. Tasarruf amaçlı yapılan bu giysiler de öylesine güzel olurdu ki, alkışı hak ederlerdi. Ancak bazen yağmurun azizliğine de uğranırdı. Ama bir günlük mutluluk yeter de artardı bile...

Aile için de 23 Nisan önemliydi, dünyada Atatürk tarafından çocuklara armağan edilmiş tek bayram... Eski bir dikiş öğretmeni olan annemin sürprizleri olurdu: Bayram sabahında dikilmiş ve asılmış yeni elbiselerimizi bulurduk kardeşimle. Bizim için inanılmaz bir mutluluktu bu. Saçlarımızda kocaman, kolalı kurdeleler, fotoğraflarımız çekilirdi.  Anneler genelde kız çocuklarını süslemek isterler. Hayatımın en süslü saç tuvaletleri hep 23 Nisanlarda olmuştur. En güzel, en gösterişli elbiselerim de... Gençlikte ve sonrasında hep sadelikten yana oldum. Gruptakilerden farklı olup dikkat çekmek istemezdim. 





Daha sonraki yıllarda yaşlarımız ve sınıflarımız büyüdüğünde törene okul önlüklerimizle katılırdık. Ancak formalar ütülü, yakalar kolalı, ayakkabılar boyalı olurdu. Formalar eşitlik sağlardı aramızda. Önemli olan temiz ve düzenli olmaktı. Belki maddi açıdan fark, ancak ayakkabılardan anlaşılırdı. Törende kollarımız, ayaklarımız ahenkli, düzgün yürümeye özen gösterirdik. Dünyada çocuklara armağan edilmiş tek bayram bizim bayramımızdı .Öğretmenimiz "Atatürk sizi izliyor" derdi. Çocuktuk, inanırdık. Ayaklarımız yere daha sağlam basardı.              



O yıllarda da önemli konumlardaki büyüklerin koltukları bir günlüğüne çocuklara devredilirdi. O çocuklar nasıl seçilirdi hiç hatırlamıyorum. Ama soru sorulduğunda öyle güzel, öyle içten cevaplar verirlerdi ki, içimiz ferahlardı. Arkadaki büyükler neden hep gülerlerdi hiç anlamadık. Çocukları ciddiye mi almazlardı, söylediklerini şaka mı sanırlardı, yoksa içlerinden gülmek mi gelirdi? 

Ne yazık bir de madalyonun diğer yüzü var. Halen çeşitli yörelerimizde bayramlardan haberdar bile olmayan, çocuk sayılmayan, sonraki yıllarda da kendini kabul ettiremeyen, ancak bir olayla gazetelere haber olduğunda tanıyacağımız bireylerimiz... 

Bayramlar...Bayram gibi günler...Daha coşkulu, daha mutlu, daha huzurlu. "Hayat bayram olsa" der gibi..Bugün çocuklara kulak vermeli.."...Bugün 23 Nisan,  neşe dolmalı insan...."

Tüm çocukların Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı kutlu, mutlu, umutlu olsun!
                                                

Nisan 17, 2013

KÖYDEN KENTE


Köy Enstitülerinin kuruluşunun 73. yılında, kuruluşta büyük katkıları olan, emeği geçen Mustafa Kemal Atatürk, İsmet İnönü, Hasan Ali Yücel ve İsmail Hakkı Tonguç'u saygıyla anıyoruz. Bugün dünyanın örnek aldığı bir model üzerinde çalıştılar, emek harcadılar, okula gelişinden çok farklı binlerce öğrenci yetiştirdiler. Dünya edebiyatından her ay en az 25 kitap okunması, en az bir müzik aletinin çalınması, tarım derslerinde üretime dönük eğitimle kalkınmaya katkı sağlanması gibi etkinlikler Köy Enstitülerini unutulmaz kıldı. Tarihe iz bıraktılar.


Gelmiş geçmiş en iyi Milli Eğitim Bakanlarından biri Hasan Ali Yücel'in oğlu, Şair Can Yücel'in bir şiiriyle, eğitime emeği geçenleri saygıyla anıyoruz. 

HAYATTA BEN EN ÇOK BABAMI SEVDİM

Hayatta ben en çok babamı sevdim
Kara çalılar gibi yardan bitme bir çocuk
Çarpık bacaklarıyla ha düştü ha düşecek
Nasıl koşarsa ardından bir devin 
O çapkın babamı ben öyle sevdim

Bilmezdi ki oturduğumuz semti
Geldi mi gidici, hep hepp acele işi
Çağın en güzel gözlü maarif müfettişi
Atlastan bakardım nereye gitti
Öyle öyle ezber ettim gurbeti.

Sevinçten uçardım hasta oldum mu 
Kırkı geçerse ateş çağırırlar İstanbul'a 
Bir helalleşmek ister elbet diğ mi oğluyla
Tifoyken başardım bu aşk oyununu 
Ohh dedim göğsüne gömdüm burnumu 

En son teftişine çıkana değin 
Koştururken ardından o uçmaktaki devin 
Daha başka tür aşklar, geniş sevdalar için 
Açıldı nefesim, fikrim, can evim
Hayatta ben en çok babamı sevdim.

Can YÜCEL

Nisan 11, 2013

BAHAR RÜZGARLARI


Bahar nasıl da şaşırtır insanı: Tüm güzelliğiyle, tazeliğiyle hüküm sürerken, birden bir esinti çıkar, darmadağın eder her yanı. Beklenmedik zamanda, ansızın çıkan bir fırtına güne damgasını vurur. Altüst eder çevreyi de, insanı da. Çoğu insanda baş ağrıları, beden sızıları o yüzdendir. Allak bullak olmuştur dengesi. Hazırlıklı olmak gerekebilir. Alışık olmayan insan baharın gazabına uğrayabilir.

Bahar rüzgarları ılık ılık eser bazen. İnsanın yüzüne tatlı bir serinlik yayılır. Ferahlatıcı, güzel bir esinti güzel şeyleri düşündürür insana; güzel oluşumları, güzel haberleri, güzel olayları... Örneğin; Fanatik olmasanız bile, hatta taraftar dahi değilseniz, yabancı bir takıma karşı kazanılan bir milli maçta nasıl da sevinir, mutlu olursunuz. Renkler anlam kazanır gözünüzde. İnsanların içtenlikle kucaklaşması, ortak paydada, ortak amaçta buluşması içinize su serper. 

İnsanı tedirgin eden, içini acıtan rüzgarlar eser kimi zaman. Televizyon ekranında en üst perdeden bağıran, birbirini aşağılayan, inciten insanlar görürsünüz. Nedenler dolaşır kafanızda. Ya da ekranda zincirleme bir trafik kazası geçer gözünüzün önünden; ölü ve yaralı sayısını ayırt edemezsiniz. 

Bir başka gün, birden ekranda bir başka soğuk rüzgar eser. Ürperirsiniz, içiniz titrer... Yüzlerini, gözlerini kapatarak kaçışan, koşturan insanlar ve onların üstüne var güçleriyle su sıkan, gaz püskürten görevliler... Bu kadar insanın hepsi suçlu mudur diye düşünmeden edemezsiniz. Yaşlılar...kadınlar...çocuklar... Oran...orantı...güç..orantılı güç....orantısız güç... Cevabı bulunamayan her soru, bahar rüzgarları gibi sarsar insanı. 

Değişik zamanlarda, değişik konularda, belki de farkında bile olmadan, hiç bilemeden çocukların hayalleriyle oynuyoruz. Babasıyla olayların ortasında kalan bir çocuk ağlarken bağırıyormuş; "Ben artık polis olmak istemiyorum" Küçük yaşta çocuklar, meslekleri insanlarla bağdaştırır. Öfkeli, sinirli bir kuşak yetişmese keşke.Bazen şarkılar nasıl güzel, nasıl dinlendirici oluyor. Leman Sam'ın Rüzgar şarkısı gibi; "Bana esmeyi anlat, bana sevmeyi anlat, esip geçmeyi anlat..." 

Bazen nasıl da beklentiye giriyorsunuz;" iyi bir haber, iç açıcı güzel bir şey duyalım bugün" diyorsunuz. Nadiren oluyor ama, onca sesli, gürültülü haber arasında zayıf bir esinti gibi gelip geçiveren bir küçük haber hayatımıza girmiyor bile.Ya da en son haber olarak sunuluyor, izlenmiyor, izlenecek onca şey arasında kaybolup gidiyor.

Bazen duymadığımız, bilmediğimiz güzel şeyler de gerçekleşiyor; tatlı bir bahar esintisi gibi... Kimi zaman yanı     başımızda, kimi zaman ta uzaklarda bir yerlerde. İçimizden biri, bir kadın veya bir erkek, hangi meslekten olursa olsun, işini iyi yapan, başarıyı yakalamış biri... O başarıları yürekten alkışlayamıyoruz, o insanları yüreklendiremiyoruz. Gazetelerde küçücük köşelerde yer alıyorlar, fark edilemiyorlar. 

Ne zaman insanımızla ilgili bir güzel haber duysak, yüzümüzde güller açıyor, bahar rüzgarları içimizi serinletiyor adeta. Olumsuzluklar doğanın dengesini bozmakla kalmıyor, ters esen rüzgarlarla kendimize ve çevremize zarar veriyoruz. 

Nisan 06, 2013

ŞAKA GİBİ...


1 Nisan tüm dünyada "şaka günü" olarak kabul ediliyor. Basmakalıp olmayan, akıllıca yapılmış şakalar, ne güzel, ne düşündürücüdür. İncitici, aşağılayıcı bir şaka değilse, yapanı da, yapılanı da tebessüm ettirir. İçinde kötü niyet olmayan her şaka insanı mutlu eder. 

Bu yıl 2013 YGS (Yükseköğretime Geçiş Sınavı) sonuçları 1 Nisan Günü açıklandı. Sınavdan 8 gün sonra, rekor bir hızla sonuçların açıklanması gerçekten şaka gibiydi. Bu kadar kısa sürede açıklama, ÖSYM tarihinde bir" ilk" idi. Her yıl bir buçuk iki milyon civarında aday sınava başvuruyor. Ve her yıl, sınavda 4 yanlış 1 doğruyu götürdükten sonra bir neti bile kalmayan binlerce aday oluyor. Şaka gibi... Bu yıl da bu sayı 8 bin 586 idi. Sınavda kız öğrenciler, erkek öğrencilerden daha başarılı.

Sınavda 40 Türkçe, 40 Matematik, 40 Fen Bilimleri, 40 Sosyal Bilimler sorusu soruluyor. 160 soru için 160 dakika zaman veriliyor. Okullarında klasik yöntemle sınava giren adaylar, geleceklerini ilgilendiren büyük sınavlarda test yöntemiyle yarışıyorlar. Sınava hazırlanırken beyinler adeta seçeneklere göre kurgulanıyor. Sınava hazırlanma aşamasında pek çok aday spor, sanat çalışmalarını, sosyal etkinliklerini noktalamak zorunda kalıyor. Pek çok yetenek, en verimli çağında geliştirilemeden  yok olup gidiyor. 

ÖSYM bu sınavları 40 yıldır uygulamakta. Bir zamanlar "güvenilirlik" sıralamasında en üst sıralardaydı. Sonra giderek değer kaybına uğradı. Umarız gene güvenilir sonuçlarla eski itibarına kavuşur. Gençler güven duymak, emin olmak istiyorlar. Belki yıllar sonra bu gençler de çocuklarına anlatacaklar: "Çalıştık, çabaladık, didindik, heyecan içinde zamanla yarıştık, elimizden geleni yaptık." Sınavdan kalan izler yıllar sonrasına uzanacak, etkileri yeni hayatlara mutluluk veya mutsuzluk tohumları ekecek.

Bir maraton biterken bir süre sonra, biraz daha farklı koşullarda bir yenisi başlayacak. LYS(Lisans Yerleştirme Sınavı) başvuruları 22-29 Nisan arasında. Adayların dallarına göre sınav: 16-17-23-24 Haziran tarihlerinde. Gencecik hayatlar işaretlenen seçeneklerle puanlanıyor ve gelecekteki hayatların yönü çiziliyor. Geçmişte iyi bir öğrenci olmanız bazen yetmiyor. Sınav anında ne yaptığınız, heyecanınızı nasıl yendiğiniz ya da yenik düştüğünüz önemli. 

Elbette hiçbir sınav kolay değil. Birey, hayat boyu sınavlarla test edileceğinin farkına varıyor sonradan. Yükseköğretime geçerken, meslek seçerken, işe girerken, eş seçerken, ana ya da baba olurken... O zaman 4 yanlışın 1 doğruyu götürmesi söz konusu olmayacaktır artık. Acaba hangi yanlışlar, hangi doğrular "farklı" hayatlarda mutluluk ya da mutsuzluğu belirleyecektir, bilinmez. Hayatın yoğun temposunda; kimler "başarılı", kimler "başarısız" sayılacak, "kazanan", "kazanamayan" hangi ölçütlerle açıklanacak, kimler ayaklarının üstünde sağlam yere basabilecek... Asıl önemli ve geçerli olan, "hayat sınavı" değil mi?

Makbule Abalı-Eğitimci
6.06.2013 Mersin





Nisan 01, 2013

SEVGİ HER YERDE...


İnsanın özünde sevgi ta anne karnında başlar. Annenin ruh hali elbette bebeğe de yansır. Anne ne kadar sevgi doluysa, çocuk da o kadar sevgiyle büyür, sevgi taşır çevresine. Sevgi iletken tel gibidir, dalga dalga yayılır. Sevgi dolu insan, güne başlarken şiir gibi "günaydın" der, "merhaba" derken enerji yayar. Sevgi güneş ışığı gibidir; varlığıyla ısıtır, aydınlatır, olumlu duyguları arttırır..

Sevginin, sevmenin yaşı yoktur. 7 yaşındaki çocuk da sevmekten söz edebilir; sonradan "ilk aşk" olarak anılacak sevdalar böyle yazılmaz mı? 70 yaşındaki bir dede de huzur evinde yeni bir aşka yelken açabilir. Belki sevgi ile aşkı da karıştırmamak gerekir; sevgi daha sağlam, daha masumdur. Sevginin kapsamı daha geniştir, daha çeşitlidir, daha kalıcıdır. Aşk bir tutkudur, aşk bencildir. Oysa sevgi paylaşımcıdır.

"Gerçek sevginin" yanında, yakınında, dostluk, insanlık, paylaşım, anlayış, nezaket, dürüstlük, doğruluk vardır. Ancak kin, öfke, düşmanlık, intikam, kötülük, iki yüzlülük yalancılık olamaz. Sevgi, yıllar geçse de "eskimeyen" evliliklerde eşler arasındaki bağdır. Sevgi gönül vermektir, inanmaktır, bağlanmaktır. Sevgi aynı yolu yürümeye hazır olmaktır, sabretmektir, korumaktır, kollamaktır. 

Sevgi kafa kafaya vermektir, yürekten yüreğe yol bulmaktır, paylaşmaktır... Sevmek: İnsanı, hayvanı, kuşları, çiçekleri, ağaçları, türküleri, şarkıları, sanatı, doğayı, gün doğumunu, gün batımını... Güzelliklerin farkında olan insan kendisiyle ve çevresiyle barışıktır. Olumlu şeylerin devamına katkıda bulunur. Doğada sevebileceğimiz ne çok şey var: Bazen en acıtıcı dikenler arasında tüm güzelliğiyle, ince yapraklarıyla açan bir kaktüs...


Bazen asırlık kemerlerin, kayaların arasında onca susuzluğa rağmen başını uzatabilen küçük bitkiler... Adeta tarihin arasından "Ben de buradayım, şimdiki zamandayım" der gibiler.


Soğukların ardından toprağın altından baş veren, incecik yapraklı, narin çiçekler... İnsana adeta mücadeleyi, daha iyiye gitmeyi, emek harcamayı simgeler.Kardelenler...


İnsanın dostlarıyla, sevdikleriyle paylaştığı sofralar. Sağlıklı ürünlerden oluşan bir kahvaltı sofrası günün en güzel öğünü değil midir? Evi "yuva" yapan, o evin mutfağından gelen güzel kokular değil midir?


Büyüklü küçüklü  güvercinlerin, sesler çıkararak yemlerini uyum içinde paylaşmaları nasıl da güzel bir tablodur. Hayranlık içinde, sevgi dolu bakışlarla izlersiniz. 


"Gerçek sevgi", anlamına, alanına, gücüne göre her yerdedir: Gönülde, yürekte, beyinde, kısaca insanın özündedir. Sevgiden uzaklaştıkça insanlığımızdan da uzaklaşıyor, giderek katılaşıyoruz.

Yazılışının üstünden yıllar geçse de, Cahit Sıtkı Tarancı'nın şiiri, duygularımıza nasıl da tercüman oluyor:

MEMLEKET İSTERİM

Gök mavi, dal yeşil, tarla sarı olsun
Kuşların çiçeklerin diyarı olsun.
Memleket isterim
Ne başta dert, ne gönülde hasret olsun;
Kardeş kavgasına bir nihayet olsun.
Memleket isterim
Ne zengin fakir, ne sen ben farkı olsun
Kış günü herkesin evi barkı olsun.
Memleket isterim
Yaşamak, sevmek gibi gönülden olsun;
Olursa bir şikayet ölümden olsun.

Cahit Sıtkı TARANCI

Mart 27, 2013

ADİL OLABİLMEK...

Küçükken "Paylaşmak güzeldir" diye öğretildi bizlere. O yüzden oyunlardan başlayarak hep paylaştık: Oyuncağımızı, kalemimizi, simidimizi, yemeğimizi... Paylaşmayıp bencillik yapan arkadaşlarımızı dışladık. Oyun bozanları, kurallara aykırı davrananları benimsemedik. Bazen bir portakalı dilimler, paylaşırdık. "Kardeş payı" yaptım derdi paylaştıran. 

Çocuklarda "adalet" duygusunun gelişmesi, özellikle anne babaya, öğretmenlere, çevresindeki diğer insanlara, yetişkinlere bağlı. Anne baba adil değilse, çocukları arasında ayrım yapıyorsa, fark gözetiyorsa, sevgi paylaşımında haksızlık yapıyorsa, çocuğun içinde yeşeren "haksızlığa uğramışlık duygusu" giderek büyüyüp serpiliyor. Diğer insanlara da öfke, kin, nefret duyan bir "mutsuz insan" daha topluma karışıyor. 

Suç ve ceza orantılı değilse; örneğin çocuk basit bir suç için babasından çok dayak yemişse, kafasında bin bir soru oluşabilir. Açıklığa kavuşmayan her olay, yıllar sonrasında dahi yeni sorunlar, yeni yaralar oluşturabilir. Evde babanın anneye haksız davranışları, şiddet uygulaması gene çocuğun hayatında yıllar sonrasına izler bırakabilir. Çocuklar haksızlığa pek tahammüllü değiller. Onların hoşgörü sınırını zorlayan her davranış tepkiye neden olur, problem davranışlar yaratır.

Makbule Abalı-Eğitimci
27.03.2013.Mersin


Okulda öğretmenin davranışları çocuklar için bir "model" oluşturur. Öğretme adil değilse, notu silah gibi kullanıyorsa, korkutmak amaçlı not kırıyorsa, öğrenci ayrımı yapıyorsa, çocuk haksızlığa isyan eder, içinden, sessizce... Ve iki yoldan birini seçer; ya o da haksızlık yapar, zarar verir, veya susar, boyun eğer, içine kapanır. Ancak birikmiş öfkelerin, haksızlıkların, bastırılmış duyguların dışa vurumu daha şiddetli olur. Gün gelir birey öfke nöbetleri yaşayabilir. 

Adil olunamayan durumlarda  adaletin terazisinin ibresi de sapıyor. Çocuğun içinde kalan "haksızlığa uğramışlık duygusu"; toplum bireylerine karşı da güvensizlik, öç alma, zarar verme davranışlarıyla kendini gösteriyor. Bu olumsuzluklar için zamanında "eğitsel önlemler" alınabilmişse, çocuk da, toplum da kazançlı çıkabiliyor. 

Suçlu çocuklarla ilgili istatistikler de; genellikle bu çocukların çocukluğunda aile içi çatışma veya şiddet gören çocuklardan çıktığını gösteriyor. "Yara alan" yaralamaya daha eğilimli oluyor. "Canı acıyan" can yakmaya istekli oluyor. Oransız güç gibi oransız suç da insanın kafasında cevaplayamayacağı uzun sorular yaratabilir. Cevapsız kalan her soru, yeni sorunlar oluşturabilir. Çocuklar haksızlığa uğradıklarında, çok öfkelendiklerinde birbirlerine gözdağı verirler; "benim babam senin babanı döver" . "Daha güçlü olmak"... O anda çocuğun kafasındaki "adalet" kavramıdır. 

Sadece çocuklarda değil, toplumun her kesiminde "adil olmak", "adil davranabilmek" bireyler için ne kadar önemli. Bir kurumda, hastanede örneğin, kuyrukta herkes sırasını beklerken, bir kişinin saygısızca öne geçmesi sizi de rahatsız etmiyor mu? Bir iş başvurusunda mülakat sınavında hak etmediği halde kazanan bir kişi içinizde "haksızlık" duygusunu körüklemez mi?

Üniversite sınavlarında bazı yıllar kopya çekildiği iddiaları güveninizi sarsmaz mı? Bir iş yerinde haksız yere işten çıkarma ya da farklı maaş uygulaması, adalet duygunuzu zedelemez mi? O yüzden özellikle bazı iş yerleri "personel memnuniyeti" anketi yaptırarak personelin verimini arttırmayı amaçlıyor. Dinleme sabrını gösterebilmek, tahammül edebilmek ne kadar önemlidir. 

Adalet önce insanın vicdanında oluşmalıdır. Çocukluktan yetişkinliğe uzanan uzun yolda "adalet duygusu" zedelenmemeli, örselenmemeli. Haksızlığa uğramış insan, adaletten umut kesmemeli. Adil olabilmek; insan olmanın, demokrat olabilmenin, vicdanlı olmanın gereğidir. Dileriz; çocuklar geleceğin "adil" yetişkinleri olsun.


Mart 23, 2013

ÇOCUK OLMAK MI, ÇOCUK SAYILMAK MI...?

Her yaşın kendine özgü özellikleri, güzellikleri var. Yaşının hakkını vererek yaşamak beceri istiyor. Hazırlıklı değilseniz, fırtınaya yakalanmış kazazede gibi olabilirsiniz. Çocukluk çağındaki şımarıklık ya da kaprisler nasıl kabul görüyorsa, aynı davranışlar ergenlikte isyankarlık veya bencillik olarak adlandırılıyor. Yaşlılıkta ise farklı  bakış açısıyla değerlendiriliyor. Orta yaşta kadın veya erkeğin bazı davranışları "uyumsuzluk" olarak adlandırılıp, o kişiler "sorunlu" sayılabiliyor. 

"Akıl yaşta değil baştadır" deyişi boşuna söylenmemiş: ileri yaşlarda tekrar çocukluktaki gibi çoğu davranış "kabullenilebilir" sayılıyor. "Bunama" deyimi kötü şeyler çağrıştırırsa, "demans" imdada yetişiyor. Yaşlılıkta "dokunulmazlık" zırhına yeniden bürünebiliyor insan. "Yaşlıdır, hoş gör " deniyor. 

Yaşa, duruma göre çevrenin onayladığı davranışlara" normal", onaylamadığı davranışlara "anormal" diyoruz. Ama bazen öylesine karmaşık durumlar ortaya çıkıyor ki, hangisi normal, hangisi anormal ayırt edemiyoruz. Kınadığımız davranışları artık kınamıyoruz, yadırgadığımız davranışları artık yadırgamıyoruz. Belki de toplumun "değer yargıları" değişiyor, kanıksıyoruz, alışıyoruz. Toplum bizi eğitiyor mu, başkalaştırıyor mu acaba...?

"Çocuk olgunluğunda" diyemeyiz ama "olgun yetişkin" deriz. Ama bazen tam tersi, çocukların bile şaşırdığı  davranışlar görürüz. Birbirini hırpalayan, inciten, hakaret eden büyükler... onları kınayan çocuklar. Çocuklar enerjilerini boşaltmak için yüksek sesle bağırabilirler bazen. Hoş görürüz, uyarırız. Ama ya büyükler...? Çocuklar ve büyükler tersine davranışlar sergilerler kimi zaman, şaşırtırlar bizi.

"Çocuksu" dediğimiz davranış, yerine göre "anormal" sayılabilir: İçinden geçeni, düşünce süzgecinden geçirmeden yüzünüze haykırmak gibi, kıyasıya eleştirmek gibi. Ancak çocuklar doğruyu söyler; çıplak gözle bakarlar hayata, anlatımları abartısız ve yalındır. Kim doğru kim yanlış, kim haklı, kim haksız, acımasızca, inandıkları biçimde dile getirirler.

"Çocuktan alırız çoğu haberi" veya "Çocuk deyip geçme" deriz ama, işimize gelmeyen anlatımlara kulaklarımız tıkalıdır. Görmek istemediklerimize gözlerimiz kapalıdır. Bize yanlış gelen düşüncelere zihnimiz geçit vermez. Çocuklarla yaşlılar nasıl da güzel anlaşırlar çoğu kez. Birbirlerinin dilinden anlarlar çünkü. Sevgileri maskesizdir, çıkarsız paylaşmayı bilirler. Öfkeleri geçicidir, kin tutamazlar.
Anlatımları yalansız dolansızdır. Yüreklerini birbirlerine rahatça açabilirler. 

Keşke aklımız mantığımız bulunduğumuz yaşa göre olsa, ama yüreğimiz, saflığımız, içtenliğimiz "çocukça" kalsa, değişmese, kirlenmese... "İçimizdeki Çocuk" gücünü hiç kaybetmese...


( Fotoğrafta görülen Arslanköylü Emine Nine 100 yaşın üstünde, beyni sapasağlam.)

 Usta şair ne güzel dile getirmiş:

Bitirdin dokuzunu Anuşka
Sanırsam oldukça değişecek
Yüzün gözün,
Boyun bosun,
Aklın fikrin
Doksanını bitirdiğinde.
Bitirdin dokuzunu Anuşka
Değişmesin yüreğinin içindeki billur çekirdek,
Doksanını bitirdiğinde.

Nazım HİKMET  

Çocuk olmak mı, yetişkin olup da "çocuk" sayılmak mı...?

Makbule ABALI 
Arslanköy- 2013



Mart 18, 2013

NARENCİYE ÇİÇEK AÇTI, OYSA SOĞUK VARDI..


Güneyde bahar, narenciyenin de çiçek açma mevsimidir. Yıllar önce bir zamanlar öyle çoktular ki.... Köklerinden sökülüp, yerlerine koca koca apartmanlar dikildiğinden beri geride kalanların da tadı tuzu kaçtı sanki. Giderek toprak azaldı, beton çoğaldı. Ama narenciye ağaçları öyle güçlü ağaçlar ki, pes etmediler; bazen yediveren limon, bazen turunç, bazen portakal ya da greyfurt veya mandalina olarak boy verdiler. Turunç, en temel narenciye ağacı. Yapılan aşının çeşidine göre, ele geçen meyve ve ağacın cinsi de değişebiliyor.

Ağaçlar çiçek açtığında, aynı dalın üzerinde henüz bitmemiş meyveleri de görebilirsiniz. O dallar onca ağırlığı nasıl çeker, bilinmez. Çiçekler oya gibidir; ince, narin, çekici...Öylesine bereketli bir görüntüsü vardır ki, dalların ucunda onlarca beyaz çiçek öbek öbek sarkar. Özellikle sabahları ve geceleri mis gibi bir koku salarlar, adeta baharı içinizde hissedersiniz. 

Doğanın dengesi öylesine güzel kurulmuş ki, baharda açan o çiçekler ta sonbaharda meyvesini sunar. Bu C vitamini kaynağı meyveleri yemek, kış girmeden "sağlık sigortası" yaptırmak gibidir. Hastalıklara karşı direnç kazanmanın, bağışıklık sistemini güçlendirmenin en emin yoludur. Sevgili Barış Manço, bir zamanlar ne güzel dile getirmişti, ders veren şarkılarında,"Nane  limon kabuğu, biraz da zencefil..." 

Narenciyenin her şeyinden yararlanılır: Yazın sıcaklarda limon kabuğu rendelenmiş, nane katılmış soğuk bir limonatanın tadına doyum olmaz. Tüm narenciye ürünlerinden: reçel, marmelat, şekerleme, yapılır. Her meyvenin ayrı ayrı pastası, kurabiyesi, tartı, ikramlarda cankurtaran simidi gibidir. Turuncun, portakalın kabukları bile değerlendirilir, reçel yapılır. İnce kağıtlara sarılarak, uygun yerde saklamakla meyvelerin dayanıklılığı artar. Böylece "yatak limonu-yatak portakalı" hemen her mevsim yenebilir. 

Baharın başlangıcında hava birden ısınınca , narenciye ağaçları da aldandı, tepeden tırnağa beyaza büründü. Bir yandan da en güzel kokularını salmaya başladılar. Ansızın bastırıveren soğuk hiç hesapta yoktu. Mart kapıdan başını uzatmış ama, acımasız fırtınaları da beraberinde getirmişti. Soğuk ne kadarına izin verirse, o kadar çiçekle yoluna devam edecek limonlar, portakallar. Sağlam çiçekler meyveye dönüşecek, halk sağlığı için hizmet vermeye devam edecek.

Sonbahardaki "Narenciye Festivalinde" önemini bir kez daha hatırlatacak, kendini kanıtlayacak. Ve artık çiçeklerini açarken belki de daha dikkatli olacak. Dileriz baharda çiçek açan tüm ağaçlar, soğuklarda vurgun yemeden, çok çiçek kaybetmeden meyveye dönüşürler.




Mart 14, 2013

BİR RÜYA GİBİ... BİR ŞİİR GİBİ...

Bazı kitaplar vardır, okur bitirirsiniz; ama henüz bitmemiştir, düşündürür, hüzünlendirir, düşlere daldırır. Etkisi günlerce, bazen yıllarca sürer. Bazı filmler, oyunlar da öyle değil midir? Perde kapanır, ışıklar yanar, ama kafamızdaki yansımaları genişleyerek devam eder. Düşünürsünüz enine boyuna, bazen yeniden izlemek, kaçırdığınız sözcükleri yeniden yakalamak istersiniz. "Kelebeğin Rüyası" böyle bir filmdi.

Tüm oyuncular öyle inandırıcı ki, yıllar öncesine gidip geliyorsunuz film karelerinde. Varlık Dergisinin sayfalarında geziniyorsunuz, daktilolarda şiir yazıyorsunuz. Görüntüler şiir gibi. Yeşillikler arasında adeta kayboluyorsunuz. Madende çekilen sahneler çok etkileyici. Çıkarken bir hüzün kalıyor içinizde, ona eşlik eden yığınla başka duygu da var tabii. 

Daha önce adlarını hiç duymadığımız iki şair: Muzaffer Tayyip Uslu, Rüştü Onur.Ama zaten öylesine genç veda etmişler ki hayata, gençliklerini bile tam yaşayamamışlar. O  yıllarda zor yolu seçmişler, şiir yazıyorlar, şair olmak istiyorlar. İki arkadaşın arasında katıksız bir dostluk var. (Şairlik ne zaman kolay olmuş ki?)

Ne güzel, ne içten bir arkadaşlıktı izlediğimiz; çıkarsız, paylaşımcı, fedakarca... Oysa günümüzde onca kişi arasında birbirini yeterince tanıyabilmek ne kadar zor. Reklamlar, toplumun beğenilerinin bir aynası. Artık televizyonda sergilenen arkadaşlıklarda, bir paket çikolata veya bir paket bisküvi ile kuruluyor, ya da bozuluyor dostluklar.

Filmin en güzel yanı, gençlere tekrar şiiri düşündürmesi, şiiri yeniden gündeme getirmesi. "Aşkın bahanesidir şiir" deniyor. Ya da "Acının bahanesidir şiir". Şiir zaten" hayatın bahanesi" değil midir? Eskiden günlüklerimiz , hatıra defterlerimiz vardı. Sayfalarını amatörce şiir denemeleri süslerdi. Ortaokulda Türkçe, Lisede edebiyat derslerinde şiir okuma yarışmaları yapılırdı. Herkesin ezberinde en az bir şiir olurdu. 

Şiir hayata bir başka açıdan bakmayı sağlıyor, daha duygusal, daha romantik... Adeta hayatın çirkinliklerinin, kabalıklarının üstüne bir tül perde çekiyor. Şiirsiz bir yaşam daha yavan, daha kuru geliyor. Dipsiz internet dünyasında: şiir okumayı, şiir yazmayı, şiir sevmeyi unutmuş bir kuşak mı yetiştiriyoruz şimdilerde...?

Filmde iki genç şairin Öğretmeni, ünlü şair Behçet NECATİGİL'i saygıyla anarak:

SEVGİLERDE

"Sevgileri yarınlara bıraktınız
Çekingen, tutuk, saygılı,
Bütün yakınlarınız 
Sizi yanlış tanıdı
Bitmeyen işler yüzünden
(Siz böyle olsun istemezdiniz)
Bir bakış bile yeterken anlatmaya her şeyi
Kalbinizi dolduran duygular 
Kalbinizde kaldı
Siz geniş zamanlar umuyordunuz
Çirkindi dar vakitlerde bir sevgiyi söylemek
Yılların telaşlarda bu kadar çabuk
Geçeceği aklınıza gelmezdi
Gizli bahçenizde açan çiçekler vardı
Gecelerde ve yalnız.
Vermeye az buldunuz
Yahut vaktiniz olmadı.   

Behçet NECATİGİL


                                           

Mart 11, 2013

İÇİMİZDEKİ BAHAR

Soğuk bir kışın ardından cemrelerin düşüşüyle bahar da kendini gösterdi. Baharın müjdecisi son cemre de 6 Mart'ta toprağa düştü. Bahar belki de yeniden doğuşun simgesi olduğu için tatlı bir telaşla gelir her yıl. İçimizde bir coşku, yüreğimiz kıpır kıpır, nasıl da sevinir, umutlanırız. Değişimin habercisidir bahar.. 

Cemreler; havaya, suya, toprağa birer birer düşerken, düştüğü yeri ısıtırken bizim de içimiz ısınır adeta. Kışın yaprağını dökmüş ağaçlar yeniden yapraklarla donanırken gözlerimiz bayram eder. Kuşlar bile bahar şenliğine  kilometrelerce yol katederek katılırlar.Şaşmaz biçimde her yıl geliş zamanını ve yolu nasıl bellemişlerdir, bilinmez. 

Kır çiçekleriyle donanır ovalar. Papatyalar nasıl da dayanıklıdır yağmura, rüzgara. Çocuklar için gerçek taç gibi kabul görür başlarda. Önce badem ağaçları çiçek açar, ardından diğer ağaçlar. Bütün bir kış dinlenmiş en yararlı otlar toprağın altından baş kaldırır. Karın altından çıkan çeşitli otlar midelere bayram ettirir. Baharda ilk çıkan otların yararları saymakla bitmez. 

Baharda gün doğumunu, gün batımını izlemek bir başka güzeldir. Her yeni doğan güneş, bir yeniden aydınlanmadır adeta, yeni fikirler, yeni düşünceler üretmeye hazırlıktır sanki... Dışımızda bahar böylesine güzel seyrederken içimizde de baharı yaşatabiliyor muyuz? Yoksa çevremizdeki güzelliklere kara gözlüklerle bakanlardan mıyız? Bahar yorgunluğu bedenimizde, içimizde hissedilirken kendimizi nasıl yenileyebiliriz?

Baharda bazı hayvanlar kış uykusundan uyanırken, insanlar hormonlara bağlı değişikliklerle daha çok uyumak isteyebilirler. Çevremizle ilgili iyi bir gözlemci değilsek, içimizdeki baharı da hiç harekete geçiremiyoruz. Bir başka bahara kalıyor her şey. 

Umutlar, özlemler, tasarımlar, planlar, sevgiler bir başka bahara kalmasın. İçimizdeki bahar, dışarıdakinden daha güzel, daha görkemli olsun. Kendimizle barışık, çevremizdekilerle kavgasız nice güzel baharlara...