Sayfalar

Ekim 28, 2014

YILLARIN ÖTESİNDEN SESLENİŞ...



"Türkiye Cumhuriyetinin temeli kültürdür. Kültür; okumak, anlamak, görebilmek, görebildiğinden anlam çıkarmak, ders almak, düşünmek, anlama yeteneğini eğitmektir."

"Hiçbir zaman hatırınızdan çıkmasın ki, Cumhuriyet sizden fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür nesiller ister."

                                       Mustafa Kemal ATATÜRK


Ekim 24, 2014

BİR EĞİTİM KAMPI...








24-26 Ekim  tarihleri arasında Mersin'de bir dizi kamp etkinliği gerçekleştiriliyor. Bildiğimiz, alışık olduğumuz kamplardan değil bu. Deniz kenarında ya da bir dağ yamacında kurulmuş değil. Ama denize bir gezi düzenleniyor, sportif etkinliklere yer veriliyor, dans grupları var. Ve tabii ki eğitim amaçlı konferanslar, söyleşiler, anlatımlar... "Alzheimer Eğitim Kampı" bu. Hastalar, hasta yakınları, aile hekimleri, alanında uzman kişiler,eğitimciler,emekliler, her yaştan, her yöreden katılımcı... 

Çevrenizi izlediğinizde çok ilginç detaylar yakalıyorsunuz. Demansla ilgili hastalıklar bazı belirtiler veriyor; Yürüme etkileniyor, davranışlarda bir ürkeklik seziliyor, gözler anlamsız bakıyor, fikir karmaşaları yaşanıyor. Kamptaki hasta yakınları ilgili, öğrenmeye açık, aydınlık yüzlü insanlardan oluşan bir grup. Kamp etkinlik saatleri 9.00-17.00 arasında. Hastalar, hasta yakınları ve doktorlar ayrı mekanlarda eğitim alıyorlar. Kitaplar sergileniyor, söyleşiler, seminerler yapılıyor. Uygun zamanlarda çay, kahve, kuru pasta servisleri ve lokantada yemek dağıtımları var. Programda tarihi ören yerlerine geziler de var. Üç güne bilimden sanata, eğlenceden kültüre çok şey sığdırılmış. 

Hastalara genellikle hasta yakınları yardımcı oluyorlar. Yemek saatlerinde fark ediyorsunuz, hastalar yemekleri pek de kurallı yiyemiyorlar. Kaşığa, çatala hakim olamayınca, yemek giysilere veya masaya dökülebiliyor. Varsın olsun. Bu ortamda kimse kimseye gülmüyor, alay etmiyor ya da ayıplamıyor. Adeta "Halden anlayanlar Kulübü" burası. 

Kampta etkinlikler bölünmüş durumda: Hastalar gönüllü üniversite öğrencilerinin gözetiminde çeşitli el işleri yapıyorlar, dans gösterilerini izliyorlar, hatta bazen dans ediyorlar. Çocuklar ve yaşlıların dünyası öylesine saf ve katıksız ki... Bir anda mutsuzluktan mutluluğa geçiş çok kolay. Bir tatlı dil, bir gülümseme bütün kapalı kapıları aralayıveriyor. Yüzü asılmış  bir halde oturan yaşlı bir bayanın yanına yaklaşıp, "Bugün ne kadar güzelsiniz" dediğinizde birden yüzü aydınlanıyor, gülümsüyor, "Siz de öyle" diyor. Uygun yaklaşımlarla iletişim bu denli kolay kurulabiliyor. 

Güvenle tokalaşan bir el, omuza yumuşak bir dokunuş, yumuşak bir ses tonuyla konuşma... Hepsi yakınlık kurmak için uygun yollar. Yeter ki onları anlamak için çaba harcayalım. Yaşlılar adeta "insan sarrafı". Sanki bir önseziyle insanı tanıyor ve değerlendiriyor.Uygun yaklaşımda bulunmazsanız , ters tepki veriyor, göz teması kurmuyor. 

Mersin Alzheimer Derneği'nin 5. Eğitim Kampında dolu dolu geçecek üç günlük bir program hazırlanmış. Burada bulunan herkese uygun bir etkinlik var. Bu anlamlı toplantıyı izlerken düşünmeden edemiyorsunuz; Güzel, yararlı amaçlar doğrultusunda, gönüllü olarak bir araya gelen insanlar güçleriyle ne çok şey gerçekleştirebilirler.Sonuçta güzellikleri görünce içiniz aydınlanıyor ve umutlanıyorsunuz. Dünya paylaşımlarla güzelleşiyor ve kolaylaşıyor... 




Ekim 09, 2014

Bir Kitap Tanıtımı: Anlar mı Anılar mı Geriye Kalan ?






"Hayatım boyunca okumak, yazmak hep bir tutkuydu benim için. Bu bir "ilk kitap." Başlangıcı yıllar öncesine, ilk gençlik yıllarıma uzanıyor. Bir hayat öyküsü değil. Ancak hayatın içinden; yaşadıklarımız, hayallerimiz, umut ve beklentilerimizin belki bir özeti. Kitabın sayfaları arasında bir yazıda, bir şiirde, bir öyküde belki kendi hayatınızdan da izler bulacaksınız. İnsanız; Farklı duygular yaşasak da , farklı davranışlarda bulunsak da hepimizin hayatında kesişen noktalar var.

Yazarken; Bir kadın duyarlılığıyla, 35 yıllık eğitimci birikimimle, ama en çok İNSAN kimliğimle yazmaya çalıştım. O yüzden içinde insana dair çok şey barındırıyor; özlemlerimiz, korkularımız, acılarımız, etkilendiğimiz her şey...Yazı ve şiirlerden bazıları yıllar önce tuttuğum eski günlüklerin sararmış yaprakları arasından çıkıp hayat buldu. Bazıları çalıştığım kurumlarda yazdığım yazılardan oluştu. Ancak büyük çoğunluğu, emekliliğimde kızımın ısrarıyla oluşturduğum, çok zevkle yazdığım bir blogdaki (Uçun Kuşlar  ) yazılarımdan derlendi."

"GERİYE KALAN" adlı kitabımın önsözünde böyle diyordum. "İnsanın kendi adını taşıyan bir kitabının olması gerçekten büyük mutluluk. Artık benim de bir kitabım var." Bana göre ev, arsa, bahçe sahibi olmaktan çok daha büyük bir kazanç. Kitabın satışından elde edilecek gelir Türkiye Alzheimer Derneği Mersin Şubesi "Yaşlı Yaşam Merkezi" yapımında kullanılacak. Böylesine yararlı bir işte destek olabilmek daha da mutluluk verici. Bir tohumu canlandırmak, bir ağacı yeşertmek gibi..." 

 Yıllar öncesine, geçmişe uzanıyor düşüncelerim... Yazmak, her vesileyle yazmak ne güzel bir uğraştı benim için. Günlüklere yazmak, anı defterlerine yazmak, küçük notlar tutmak, uzun, upuzun mektuplar yazmak... Üniversite yıllarımızda cep telefonları yoktu. Yurt telefonu düzenli çalışmazdı, postanede beklemek de çok külfetli olurdu. Aile bireyleriyle haberleşme ihtiyacını mektuplar karşılardı. Her hafta yazardım, her şeyi detaylı anlatırdım. O mektupları hala saklarım. O yıllar için ne sağlam birer belgedir.

Yazmak...Kendini ifade etmek, düşünmek, yorum yapmak, anlamlandırmak... Yazmak hayatı, insanları, doğayı, bazen kendimi, yaşadığım zamanı...Yazmak ruha nasıl da iyi geliyor. Rahatlıyor, sakinleşiyor insan. Çevrenizle iletişim kurduğunuzda dünya küçülüyor, güzelleşiyor sanki. Anlar, anılar iç içe. Yaşanmış anlar anılara dönüşüyor. Geriye kalan koca bir anılar yumağı. Olumlu- olumsuz etkilendiğimiz her şey bir "hayat dersi" verircesine belleklerimizde yer ediyor...

Hayatımızda her dönem kendi özellikleriyle yaşanıyor. Geride yaşanmış anlar ve anılar kalıyor. İnsan ömrü, hayatın baharı ve sonbaharı gibi tüm mevsimleri barındırıyor içinde. Başlangıçtaki parlak, canlı renklerin yerini sona doğru soluk renkler alıyor. Ama her mevsim kendi içinde, kendi renkleriyle, kendi doğasıyla güzel. Tıpkı insan yaşamındaki dönemler gibi... Gün gelecek onca yaşanmışlığın ardından "Bir düş gibiydi hayat" diyeceğiz. Ve gene kendi kendimize mırıldanacağız; "Geriye kalan...? " Her şey yaşanmış ve geçmiş olacak. Geride kalan; yaşanmış "anlar ve anılar" bütünü olacak belki de... 

Makbule Abalı- Eğitimci
Mersin-2014





İLETİŞİM: Türkiye Alzheimer Derneği Mersin Şubesi.
Dernek Sekreteri: Ayşegül Şimşek. Tel: +90 324 3364641 
E-Mail: alzheimermersin@yahoo.com 

Türkiye Alzheimer Derneği Mersin Şubesi 
Yaşlı Yaşam Merkezi Yardım Hesabı -Kitap-" Geriye Kalan"
Türkiye İş Bankası Uray Şubesi Mersin    IBAN: TR42 0006 4000 0016 6071 0532 44




 

Ekim 01, 2014

RASTLANTI... BİR ÇOCUK GİBİ...


1 Ekim Dünya Çocuk ve Yaşlılar Gününde tüm çocuklara sevgiyle, yaşlılara saygıyla....


RASTLANTI... 

Rastlantı bu ya aynı güne rastladı
Dünya Çocuk Günüyle Dünya Yaşlılar Günü.
Çocuklar ve yaşlılar; farklı kuşaklardan, farklı dünyalardan
Çocuklar iki büklüm vücutlara hiç şaşırmadılar,
Yaşlılar tüm yaramazlıkları hoş gördüler. 
Balonlar bastonlardan hiç ürkmediler,
Ak saçlı buruşuk yüzler gencecik yüzleri yadırgamadılar.
Yıllar öncesine uzandı anılar;
Çocukluk, gençlik öyküleri hatırlandı,
Geçmiş canlandı gözlerde, solgun, silik görüntülerle.
Çökük omuzlar yükten kurtuldu sanki,
Çocuksu çığlıklar, canlı kahkahalarla.
Zaman durdu birden, el ele tutuşunca kuşaklar;
Yürekler ısındı, yüzler aydınlandı,
Sevinç çığlıklarıyla dünya değişti.
Çocuklarla yaşlılar el ele halka oldular. 
Dünyaya barış, mutluluk ve iyilik tohumları ektiler. 
Akıp giden zaman tekrar durdu sanki, dünya gençleşti, güzelleşti...

Makbule ABALI




BİR ÇOCUK GİBİ...

Kocaman dünyada bir gün,
Çocuklar için belirlendi.
Masumiyetleri, saflıkları ve doğallıklarıyla,
Onların değerini bilelim diye.
Bilyeler, uçurtmalar, toplar, balonlarla oynasınlar diye...
Özgürce hayal kurabilsinler diye,
Çiçeklerden taçlar, merdivenler yapıp,
Gökyüzünde yıldızlarla konuşsunlar diye.
Yetişkin bir insan olmadan önce
Çocuk olduklarının farkına varıp,
Dünyanın kaç bucak olduğunu öğrensinler diye.
Savaşlarda silahların, bombaların gölgesinde,
Korunmasız, savunmasız,
Bir kez daha çocukça oynasınlar diye.
Dünya Çocuk Gününde yaşına göre "çocuk" sayılmak,
Yaşadıklarıyla "büyük" olmak,
Ne büyük, ne de çocuk olmak.
Gerçek hayatta gerçek bir çocuk gibi olmayı özlemek...
Dünya Çocuk Gününde, dünyanın önünde,
24 saatlik kısacık bir zaman diliminde,
ÇOCUK olmak, ÇOCUK sayılmak...

Makbule ABALI 







Eylül 27, 2014

MUTLU YA DA MUTSUZ OLMAK...


Rehberlik çalışmalarında çocukları tanımak amacıyla sorardık;" Seni en çok mutlu eden şey nedir?"Çocuk yaşta dilekler hep anne- baba, ev veya somut şeylerle ilgili olurdu; "Annemin-babamın kavga etmemeleri." "Babamın bir iş bulması." "Çok paramızın olması." "Yeni bir televizyonumuz olsa..." 

"Seni en çok mutsuz eden şey" sorusuna verilen cevaplar ilk soruya verilen cevaplara çok benzer olurdu. Bazı şeylerin yokluğu çocuklar için mutsuzluk kaynağı olabiliyor.; "Annemi veya babamı kaybetmek..." "Annemle babamın kavga etmesi." "Okulda başarısız olmak." "Arkadaşsız kalmak." 
Çocuklar kendi iç dünyalarında ve çevrelerinde kazançlarla kayıpları tartıp içtenlikle cevap veriyorlar.

Ergenler daha "ben merkezli" düşünüyorlar. Kişilik sorunları yaşıyorlar. Gelecek kaygıları oluyor. Henüz yetişkin değildirler ama kimliklerini kabul ettirme çabasındadırlar. Güvensizliklerini hissedersiniz. "İyi bir okula girebilmek" büyük mutluluktur, tersi ise mutsuzluk. "Sınavı kazanabilmek", "arkadaşları arasında kabul görmek, "iyi bir iş sahibi olmak"  mutluluktur. "Çocuk yerine konmak" mutsuzluktur. 

Yetişkin insan için ise mutluluk- mutsuzluk kaynakları ne kadar çeşitlidir. Kişiye göre ne kadar başkalaşım gösterir. Hayaller uzun yıllar ötesine uzanır. Mutluluk paylaşılabilir mi, kimlerle ne ölçüde paylaşılır?" Tek  başına mutlu olmak... Ne denli doğrudur tartışılır. Kişi mutluluğuna sevdiklerini de ortak edebilmeli. Tıpkı mutsuzluğun paylaşılmasıyla acının azalması, dinmesi gibi.

Duyguların aktarılmasında sözcükler yetersiz kalır bazen. Trafik kazalarında kayıplar sonrası yüzlerdeki acı, elem fotoğraf karelerinin dışında nasıl anlatılabilir? Bir maç sonrası galibiyet sevincini resmeden bir fotoğraf karesi kaç sayfa yazıya sığabilir? Mutluluk ya da mutsuzluk kaynaklarımız ne kadar uzağımızda, ne kadar yakınımızda?

İyi ve güzel şeyler gerçekleştirmeyi hedeflediğimizde, koşullar uygun olduğunda, çaba harcamak ve umutla beklemek sonuçta bizi mutluluğa götürmez mi?



Eylül 25, 2014

MELANKOLİ







Herkes sonbaharı yaşarken
O son baharını bekliyordu.
Son baharı son umut gibiydi.
Beklemek boş bir umutla,
Beklemek boş gözlerle,
Beklemek soluk bir yüzle,
Umutsuz bir düş gibi...
Sarı karanlıktı her şey,
Renkler alaca, karmakarışık
Renkler kayıp, renkler uçuk,
Bir veda gibiydi akşamın hüzünlü karanlığı,
Zaten bir ömür alaca karanlıktı.
Sonunda tümüyle karardı her şey,
El ayak çekilince,
Ortalık süt liman oldu.
Acısız, tasasız, yüksüz bir sondu beklenen;
Öyle de oldu,
Bir sonbahar günü her şey sona erdi,
Geride korkunç bir yalnızlık ve sessizlik kaldı...






Eylül 20, 2014

YİTİK HAYATLAR...


(21 Eylül Dünya Alzheimer Gününde tüm hastalara iyilik, hasta yakınlarına sabır dileyerek...)

Modern, çağdaş dünyada

Yeni buluşlara el attı tıp dünyası,
Daha uzun ve daha sağlıklı bir yaşam için.
Daha uzun ömürler gerçekleşti,
80 yaşın üstüne çıktı insanlar.
Aynı zamanda daha sağlıklı mı, hayır henüz o olamadı.
Unutkanlıklar başladı, sorunlar arttı;
İnsanlar uyumsuz, sinirli, öfkeli,
Kendinden habersiz, sorular yanıtsız.
Demans, alzheimer, parkinson,
Yaş ilerledikçe sorunlar çığ gibi,
Yaşlılar mutsuz, gençler umutsuz. 
Dünyanın düzeni değişti, Ömür bir su gibi aktı geçti,
Tarihler, takvimler eskidi, saatler ilerledi.
Baharlar yaza, yazlar kışa döndü.
Yıllar ilerledi, yaş ilerledi.
Her şey unutulmuş, beden eskimiş, kafalar karışmış...
Aşı mı, iğne mi, tablet mi,
Çare tükenmez elbette;
Yeni buluşlar, araştırmalar sürüyor laboratuvarlarda,
Oysa insan çürüyor modern dünyada...
Ve çığlıklar yükseliyor: "Umut, biraz daha, biraz daha umut..."

Makbule ABALI- Eğitimci 
2014




Eylül 14, 2014

BİR İLKOKUL ÖĞRENCİSİNİN DÜŞÜNCELERİ...


Yarın okullar açılıyor...
Defterim, kalemim, çantam;
Hepsi hazır. Eski, ama olsun. 
Çantam omuza asılanlardan değil.
İçinde beslenme çantası da yok. 
Babam, ücreti artarsa yeni çanta alacak.
İki askılı, dört gözlü,
Her gözde bir kitap, bir defter olacak o zaman.
Bir de yeni ayakkabılar gıcır gıcır.
Yürürken ayaklarıma bakacaklar.
Ayağımı sürümeden, koşarak okula giderim o zaman. 
Ama o sonra alınacak.
"Beklemesini bil küçüğüm, her şey sırayla" der annem.
Ayakkabıya sıra gelmedi henüz.
Ben beklerim, alıştım. Beklemek zor değil ki.
Yarın okullar açılıyor...
Büyümeyi bekledim, büyüdüm.
Ama bitmedi;
Çocukları seven iyi öğretmenler beni okutsun istiyorum.
Anlamadığım zaman bir daha anlatsın istiyorum.
Boyum uzasın, güçlü olayım istiyorum. 
Sonra okul bitsin, doktor olayım...
Adam gibi adam olayım...
Olayım, olayım, olayım...
Yarın okullar açılıyor, gün aydınlanıyor... 




Eylül 08, 2014

SIRADAN BİR İŞ KAZASI (!)


Zamanla pek  çok şeye nasıl da alıştık. Eskiden "şaşırma, yadırgama, kabullenememe" huylarımız vardı. Davranış değiştirdik, kanıksadık pek çok şeyi, şaşırmaz olduk. Ne oldu bize, ne oldu da böylesine değiştik? Değişmeyi kabullendik. Haberleri izlerken içimiz titriyor, "sonrası nedir" diyerek ürpererek izliyoruz.

Her olayın perde arkasını araştırdığımızda ne çok olay, ne çok insan çıkıyor. Çarpıcı olaylar şok etkisi yapıyor. En acımasız insanlar bile gözlerinin yaşarmasını engelleyemiyor. Kurulmuş hayatlar parçalanıyor, yuvalar  yıkılıyor.

İstanbul'da bir gökdelen inşaatında 35. kattan bir asansör düşüyor, şiddetle yere çakılıyor. İçindeki 10 işçi anında ölüyor. Türkiye'de ne yazık bundan sonrası bellidir: "Kim haklı, kim haksız, kimler sorumlu, kimler değil, kim suçlu, kim suçsuz..." Doğrularla yanlışlar, önyargılar, genel doğrular birbiriyle çelişir, kafalar karışır. İş güvenliği uzmanları denetimlerin nasıl kusursuz işlediğinden söz ederler. Makine mühendisleri odaları sağlıklı işleyişten söz ederler. 

Herkes söz alırken birileri suskundur; belki acıdan, belki işini kaybetme korkusundan, belki ne konuşacağını bilmediğinden. Oysa asıl söz alması gerekenler çalışanlar. Beş dakika önce birlikte çalıştıkları arkadaşları- ölen işçiler. Tepki gösterdikleri için üstlerine güvenlik güçlerinin yürüdüğü çalışanlar. Oysa toplum psikolojisi, insan psikolojisi o anda her türlü insani tepkiyi haklı bulur. 

Acı çekmeyen insan, acı çekenin halinden anlamaz. O hayatların içinde hiç bilemeyeceğimiz insan hikayeleri, farklı kişisel dramlar olabilir. Her ölüm ardında nice kayıplar bırakıyor. "Ölenle ölünmez" dense de birer yaşayan ölü haline geliyor geride kalanlar. Giden her can geride bacası için için yanan evler bırakıyor.

Henüz hayatının baharında gencecik delikanlılar, evlenmek için para biriktirenler, üniversite öğrenimi için tehlikeyi göze alarak çalışanlar, yeni doğmuş çocuğunu görmek için memleketine gidemeden can verenler, iki kardeş umutla geldikleri bir büyük kentte, aynı anda, aynı kazada can verenler...

Hepsi de hayatlarında bir daha belki de hiç binmeyecekleri bir asansörü çalıştırmaya çalışırken, asansörün çalışmadığını canlarıyla test etmiş oldular. Geride parçalanmış aileler kaldı.. Gözü yaşlı çocuklar, analar, babalar. Yitik hayatlar; her biri ayrı birer öykü, belki uzun birer roman.

Ve raporlar...raporlar...raporlar...Uzman görüşleri, beklentileri...
Ama insan olarak asıl büyük beklentimiz; bu tür kazaların tekrarlanmaması, sorumluların bulunması ve insanın değerinin bilinmesi.

Makbule ABALI- Eğitimci 
2014 Eylül- Mersin





Eylül 02, 2014

BİR BAŞKA BAHAR...


Mevsimler birbiri ardından gelip geçiyor. Günler, aylar birbirini kovalıyor. Bir yıldaki dört mevsimde herkes kendine göre bir şeyler bulur.Her mevsim nice anıyı barındırır içinde. Her yeni yıl, 4 mevsimi ve 12 ayıyla birlikte gelirken hayaller işler var gücüyle.Geçmiş yıllarda gerçekleşmesi istenip de gerçekleşmeyen neler varsa yeniden sıralanır.Beklemek zordur ama umut varsa, beklemek neden zor olsun?

Ama artık eskimiş bir yılın bitimine 3 ay kala, düşler hayal kırıklıkları üzerine kurulur. Zaman geçmektedir, bölük pörçük hayaller yeniden inşa edilir ustaca. Sonbahar elbette insan yaşamındaki "son bahar" değildir ancak ilkbahar ne kadar coşku doluysa sonbahar o denli hüzün yüklüdür. İlkbahar cıvıl cıvıl seslerden, parlak renklerden oluşur. Oysa sonbahar soluk renklidir, sarı-kahverengi renklerle hüküm sürer. Ama asildir, ağırlığı vardır.



İlkbaharda dallardaki çiçekleri, tomurcukları gözlerken, sonbaharda yere düşen sarı yapraklar kaplar doğayı. Ama yazın kavurucu sıcağı, kışın dondurucu soğuğu yoktur bu mevsimde.Yaz sestir, harekettir, canlılıktır, bir bakıma çocuksu bir neşeyi barındırır içinde. İlkbahar enerjisiyle gençlik ise, kış durağanlığıyla, olgunluğuyla sanki orta yaştır. Sonbahar ise durgunluğuyla, hüznüyle, sessizliğiyle belki ileri yaşlardır, yaşlılıktır. Şiirler, şarkılar ne güzel anlatır sonbaharı. Ama hep hüzün vardır onların içeriğinde de. 

Belki "son" sözcüğü de biraz hüzün taşır. Bitiş ve tükenişi simgeler. Son umut, son çırpınış, son çağrı, son vuruş...gibi. Oysa ilk'ler nasıl da güzeldir, anlamlıdır; İlk aşk, ilk sevgi, ilk adım, ilk yıldönümü ... gibi. Hep ilkler heyecan vericidir. İlkbaharın renkliliği, canlılığı, kokusu gibi. 
Ancak hayatın akışı içinde karamsarlığa yer yok. Mevsimler ne kadar değişime uğrasa da, sıcaklar, soğuklar, yağışlar yer değiştirse de, mutlu ya da mutsuz olmak insanın elinde.

Eskiden insanlar mevsimlere ya da havanın soğuk veya sıcak oluşuna bakarak, ağaçların meyve miktarına göre hava tahmini yaparlardı. Örneğin; O yıl ayva çok olursa kış çetin geçecek, kuşburnu fazla olursa gene kış zorlu olacak gibi.Bu yıl soğuk verdiği için ayva ağaçları hiç meyve vermedi. Kuşburnu da eski bolluğunda değil. Ama artık mevsimler de bizi yanıltıyor. Bazen sanki birbirlerinden gün çalıyorlar.Yazın sağanak yağmurlarla sellerin içinde yüzüyor, kışın bahardan bir gün yaşıyoruz.



Mevsimler ruh sağlığımızla da ilgili. Ani iklim değişiklikleri insanı sarsıyor. Sonbahar genelde depresyonun daha sık görüldüğü bir mevsim olarak belirtiliyor. Doğa kabuk değiştirirken ruhumuz da çöküntüye uğruyor, yeniden canlanıp enerji depolamak istiyor. Her şey bizim çabamıza bağlı. Yaşadığımız sürece dört mevsimin değişimine uyum sağlayabilecek gücümüz olmalı.Asıl gerçek baharlar içimizde oluşmalı. Hayat her şeye rağmen güzel ve yaşamaya değer...