Sayfalar

değerler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
değerler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Haziran 14, 2026

İLK GÖREVE GİDİŞ...(ÖYKÜ)



Saatin zil sesiyle yatağından fırladı; Salı günü yola çıkmaya söz vermiş, otobüs biletini de almıştı. Önceleri hiçbir işini Salı gününe bırakmazdı. Çocukluğunda Salı sallanır derlerdi. "Her gün aynı" diye düşündü. "Hem ben artık güçlendim. O eski korkak, ürkek küçük kız değilim, küçüklerin yetişkin öğretmeniyim. Belki öğretmenim, belki hocam diyecekler. Öğretmenim demelerini tercih ederim."

Önünde 10 saatlik bir otobüs yolculuğu vardı. Sıcağa gidiyordu. "Ama geceleri serin olur" demişlerdi. Giysilerini ona göre seçmişti. İlk görev yeri çok bilinmeyenli bir denklem gibiydi henüz. Kafasında cevabını bulamamış pek çok soru vardı. "Öğretmen her şeyi bilir" derlerdi hep. "Ama her şeyi değil, çok şeyi bilir" diye konuştu kendi kendine. Düşünecek ne çok şey vardı. "Ama düşünmek için çok zamanım da olacak, sıkılmayacağım" dedi.

KPSS  ve sonrası geldi aklına. Sonucu bekleme dönemi, atanma dönemi, hazırlanma dönemi... Günler, yıllar gibi uzun gelmişti. Heyecan, üzüntü, belirsizlikler, sıkıntılar... Atanması belli olunca nasıl da mutlu olmuştu. Ama şimdi neden bu düşünceli hal...? Kafasında bir sorular yumağı...

Gece yolculuğu yapmayı oldum olası severdi. Ama bu gece farklıydı. Gecenin sessiz karanlığı bir bilinmezliği vurguluyor gibiydi. Tepede ay ışığı çam ağaçlarının arasından sanki göz kırpıyordu. Arada yıldızlar pırıltılarıyla sanki dekora eşlik ediyorlardı. 

Camlardaki buğulanmayı eliyle sildi. "İnsan işte" dedi. "Dün bu saatlerde neredeydim, yarın nerede olacağım?" Kendini boşluğa, gökyüzüne atılmış gibi hissetti. Sanki dönüp dönüp yerini bulacaktı. Birden ayaklarının yerden kaydığını hissetti. Çok heyecanlıydı.
"Ah bu heyecanımı yenebilsem" dedi. 

Bu arada otobüs de mola yerine gelmişti. Otobüsün tam dolu olduğunu fark etti. "Peki bu insanlar kime, nereye gidiyorlar?" diye söylendi. Yanındaki şişman, yaşlı teyze horlayarak uyuyordu. "Ah keşke ben de o kadar rahat uyuyabilsem" diye geçirdi içinden. 
"Uykularımız huzurumuzun, rahatımızın güvencesi" dedi. "Uyku bölünüyorsa huzur da bölünüyor."

Mola yerindeki lokantada bir sıcak mercimek çorbası onu kendine getirdi. Küçük evlerinde soğuk kış günlerinde annesinin hazırladığı dumanı üstünde mercimek çorbası gibi... Midesi rahatlayınca baş ağrısı da geçti, vücudu gevşedi, bir süre sonra uykuya daldı. İniş yerinde muavinin sesini duydu; "Son durak, inecekler hazırlansın..."

Her meslekte ilk gün, ilk izlenimler, ilk deneyimler önemlidir. Sayfalarca anlatılabilir. Hele öğretmenlikte...
İnsan gözlemleri, ruhsal çözümlemeler yapılabilir. Hayal dünyası kurgulanabilir. Her şey yıllar sonra bile saatlerce anlatılabilir. O ilk sınıf veya sınıflar hiç unutulmaz. Her öğrencinin yüzü bir hikâye, belki bir roman yazar. 

Çocuklar sevdiklerini hiç unutmazlar. Ya sevmediklerini... Hiç hatırlamak istemezler. "İlk öğretmen olmak büyük sorumluluk ister." diye düşündü. Bagajdan çantasını aldı. Bir benzin istasyonuydu indiği yer. Hayatını yeniden düzene koyacaktı. Artık yeni bir yol ayrımındaydı. Önünde bir başka kapı aralanıyordu. "Unutulmayanlardan olmaya çalışmalıyım" dedi. Otobüsten inince yüzüne çarpan temiz hava onu rahatlattı. 
Günün ilk ışıkları doğayı aydınlatmaya başlamıştı...

Makbule ABALI 
2015

Yeniden yayınlama; Haziran 2026



Mayıs 20, 2025

BİR CUMHURİYET DÖNEMİ ÖĞRETMENİNİ ANARKEN...

 






Eski yıllardan kalan fotoğraflar, belgeler, anı defterleri, mektuplar, kitaplar... Bazen zamanın yıkımına, acımasızlığına  uğramışlardır. Bir sahaf dükkânında, bazen bir çöp arabasının içinde, belki bir müzede, yeniden elden geçirilip tekrar can bulduğunda kim bilir nerede...?

Sayfa düzenini, teknik konulardaki eksikliğime sayın, bağışlayın lütfen. İlk elden, gerçek bir belge sunmak istedim genç kuşaklara. 

Ailemizde hepimiz için çok değerli bir akrabamız-Muzaffer Erengezgin' in nikâh törenimizde emekle, özenle inci gibi el yazısıyla bazen Osmanlıca (Eski Türkçe) hazırlayıp armağan ettiği kalın bir defter.

Benim için değeri paha biçilmez. Zaman zaman açar okurum.  İçim aydınlanır,  Bilgi dağarcığıma eklemeler yaparım. Bu sayfa, 1978 yılının, bir bahar ayında yazılan o değerli defterden bir sayfadan.



Öğrencilerle birlikte çekilen fotoğrafın altında , çok düzgün bir el yazısıyla aynen şöyle yazıyor;

"1945 Çok sevdiğim çocuklarım müdürüm ve atölye arkadaşlarımdan ayrılış hatırası... M G."

Müzeyyen Gültekin, benim annem, "çocuklarım"  dediği öğrencileri, istifadan sonraki yıllarda da  onu hiç unutmayanlar, utandırmayanlar... 

Kaybettiğimiz büyüklerimizi, kaybolan değerlerimizi saygı, rahmet ve özlemle anıyoruz. 

Makbule Abalı-Eğitimci

İzmir-Urla 20 Mayıs 2025








Ocak 08, 2024

AĞAÇ EV SOHBETLERİ- 229- KAZANÇLARIMIZ-KAYIPLARIMIZ

 


Bloglarda her hafta devam eden Ağaç Ev Sohbetlerinin 229. haftasındayız. Bir etkinliğin uzun soluklu oluşu sevindiriyor insanı. Belki de yılların ötesine taşınması gereken öyle çok şeyden vazgeçildi ki, uzun zamana yayılan güzel şeyler mutlu ediyor insanı. 

Bu haftaki konumuz: Geçen yıllar, duygu, düşünce ve fikirlerinizde nasıl bir değişim yarattı? Kişiliğinizde, kimliğinizde yükselen veya alçalan değerler, kazançlarınız, kayıplarınız neler oldu?

Doğumdan ölüme yaşadığımız her yıl, kazançlar ve kayıplar hanesine bir  şeyler bırakıyor. Yaşam boyu bir gelişim ve değişim devam ediyor. Hayatın iniş çıkışları arasında bir denge kurulamadığında uyumsuzluklar da kaçınılmaz oluyor. Hayat her şeye hazırlıklı olmayı zorunlu kılıyor. Alıştığımız düzen aynı biçimde devam etmediği gibi çeşitli sıkıntılar, rahatsızlıklar, hayal kırıklıkları günlere damgasını vuruyor. 

Yıllar boyu çok şeye tanıklık etmiş bir insan, bir sade vatandaş olarak; kadın, anne, eş, öğretmen kimliklerimle , çevreye duyarlı, hassas, gözlemci özelliklerimle, değerler grafiğimdeki  iniş çıkışları vurgulamaya çalışacağım: Hassas bir yapınız varsa, olaylardan, kişilerden çabuk etkileniyorsanız,  mutluluk da, mutsuzluk da çok küçük şeylerle kılık değiştiriyor, hassas bir terazinin dengesi gibi yön bulmaya çalışıyor. 

Ünlü şair Cahit Sıtkı Tarancı 35 Yaş Şiirinde ne güzel dile getirmiş:

"Zamanla nasıl değişiyor insan!

Hangi resmime baksam ben değilim.

Nerde o günler, o şevk, o heyecan

Bu güler yüzlü adam ben değilim;

Yalandır kaygısız olduğum yalan. "

"Kişi yedisinde neyse yetmişinde de o'dur. "dese de eskiler, değişim hayatın olmazsa olmazlarından. 

Nelerin - nasıl değişeceği kişinin iradesine, karakterine, sosyal çevresine, çevresindeki uyaranlara bağlı.

İyi ki değişmedi dediğim temel duygularım; sevgi, doğallık, içtenlik, vefa, sadakat, dürüstlük oldu... 

Bizim kuşak demokrasiyi tam anlamıyla okullarda yaşadı. Eski siyah-beyaz fotoğraflar tanıktır; sınıfımızda her yöreden,  her kesimden arkadaşlarla birlikte öğrenim gördük. Kimin okuldan yardım aldığını hiç bilmedik. Tek tip önlüklerimizle, dili, dini, ırkı, rengi hiç sorgulamadan birbirimizle arkadaşlık ettik. Kullandığımız eşyalar, kitaplar, defterler, kalemler, çantalar, ayakkabılar birbirinden çok farklı değildi. Sınıf başkanını bile  hilesiz oylarımızla biz seçtik,  fikre saygıyı öğrendik. Kimsenin ayrım yapmasına , farklı davranmasına izin vermedik. 

Aşağılamak, küçümsemek, alay etmek ayıptı, mızıkçılara hoşgörülü davranmadık. Paylaşmayı bilirdik, giysiler, kitaplar büyük kardeşten küçük kardeşe kalırdı. İsraf haramdı, bankaların bile kredi kartları değil, kumbaraları vardı. Yerli malı, yerli ürün kullanma alışkanlığımız vardı. Ne mutlu bize; ülkemizin işler durumdaki fabrikalarının bacalarını tüterken görebilen bir kuşak olabildik. Fabrikalarımızı okul gezilerimizle tanıdık, kullandığımız ürünleri üreten emekçileri derslerimizde kaynak kişi olarak dinledik. Hayat Bilgisi derslerinde ilk 10 dakika güncel konular işlenirdi. Küme çalışmaları; dinleme, anlatma, okuduğunu anlama, kaynak tarama, soru sorma, eleştirme konularında çok geçerli idi. 

Ortaokul biterken tüm derslerden bir bitirme sınavına girip diploma aldık. Genellikle notlarımızdan, sınavlarımızdan kuşku duymazdık. İtiraz hakkımız vardı. ÖSYM (Öğrenci Seçme Yerleştirme Merkezi) en saygın kuruluşlardan biri idi. Sınav sonrası sorular gazetelerde yayınlanırdı. Sorular Ölçme ve Değerlendirme kurallarına uygun hazırlanırdı. Zamanında açıklanan sonuçlarda 100 tane Birinci, 500 tane İkinci çıkmazdı. 

Son yıllarda yaşadığım  en yoğun duygular; Güvensizlik, hayal kırıklığı ve şaşırma.

Belki güven içinde büyüdüğümüzdendir, kişiliğimizden ödün vermeden insanlara çoğunlukla sevgi- saygı sınırları içinde yaklaştık, inandık, güvendik. Sanırım büyük hayal kırıklıklarımız, olaylar karşısında şaşkınlığımız o yüzdendir. Biraz geç oldu ama hayır demesini öğrendim. Güven kaybı, her çalan telefona cevap vermemeyi, her gülen yüze inanmamayı da belletti. Gene de insan sevgisi içimize öyle işlemiş ki öfkeden, kinden, intikamdan hep uzak kalıyoruz. Merhametsiz olmak imkânsız. İnsan sıcağı, insani duygular hep yakınımızda. Telefonlardaki mekanik seslere alışamadık. Depremlerde, en zor zamanlarda bile insana ulaşamayan yüksek teknolojiye halâ kuşkuyla bakıyorum. Robotlar, yapay zekâ henüz bana çok uzak. 

Pek çok sözcüğün, pek çok kurumun öylesine içi boşaltıldı ki; duyduklarımıza inanamadık, şaşırdık, yanlış bilgilendirme sandık. Gerçekler acı verdi, pek çok kişiye, kuruma, mesleğe saygımızı yitirdik. Hayal kırıklıklarımız çok büyük oldu. Kaç Milletvekili, kaç Bakan adı var aklınızda?  Kaç Bakan kendi alanındaki sorulara net cevap verebilir?  Danışmanlara nasıl ulaşılır? Meclisteki kavgalar çocuklara da yansıdı, oysa onların iyi örneklere ihtiyaçları var.  Bir zamanlar "Büyüyünce ne olacaksın? " dendiğinde öğretmen, asker, vali, kaymakam diyen kaç çocuk var çevrenizde? Neden hukukçu ya da psikolog olmak istiyorlar? Uluslararası genel Bilgi- başarı-okuduğunu anlama, yorumlama testlerinde neden en gerilerdeyiz? Ne gibi önlemler aldık, uzun zamanlı planlar hazırlayabildik mi?

"Yalan söyleyeni dokuz köyden kovarlar." ,  "Yalancının mumu yatsıya kadar yanar."  Atasözlerinin yıllarca geçerli olduğu bu ülkede inanılır, güvenilir kaç kişi kaldı?  "Gitmesek de, gelmesek de o köy bizim köyümüzdür . " diyenler zor günlerde nerelerde olurlar? Kendi görüşünde olmayanlara yardım elini uzatmayanları,  toplum yararına en gerekli kararlara evet oyu vermeyip ısrarla hayır denmesini, spora bile siyaset karıştırılmasını yadırgıyoruz. Oysa Milli maçlarda tüm ülke, birlik - beraberlik sevincini tadardı. 

 Parasız yatılı okulların, öğretmen yetiştiren kurumların okullarda laboratuvarların, mahallelerde çocuk parklarının, kütüphanelerin, öğretmen evlerinin, dinlenme kamplarının kapatılmasına üzülüyor, cezaevlerinin, kadın sığınma evlerinin çoğalmasını yadırgıyoruz. Üniversite sayıları artarken  bilimsel yayınların azalması, en iyi üniversitelerimizin dünya sıralamasında alt sıralara düşmesi,  diplomalı işsizlerin çoğalması bizi üzüyor.  Ödül ve cezanın, övgü ve yerginin, liyakatin, demokrasinin gerçek anlamlarını bilen, uygulayan, hata yaptığında özür dileyip yanlışının farkına varan insanları arıyoruz. 

Sosyal Medyada, Basın Yayın Organlarında, haberlerde sadece kötülerin, kötülüklerin sergilenmesini değil, gerçekçi olarak güzel haberlerin de vurgulanmasını bekliyoruz. Toplumun bir yansıması olan olumsuz programların, film ve dizilerin denetlenmesini  artan kaygılarımızla gönülden istiyoruz. Yarışmalar, tartışmalar, eğitici, öğretici yayınlar, kaliteden ödün vermeyen çalışmalar neden tekrar gündeme gelmesin? Tüketim toplumu değil, üreten, sadece paraya itibar etmeyen, gösterişten, abartılmış sözlerden, davranışlardan uzaklaşan, kuralsızlıklara göz yummayan, ama yasalar çerçevesinde eleştiren, kınayan, beklentileri olan kişiler olabilmek... 

Geçmişten günümüze yol alırken kazançlarımız- kayıplarımız bizi kaygılandırıyor, çocuklarımız ve gençlerimiz için sağlıklı kararlar almamızı engelliyor. Cumhuriyetimizin 100. yılında biz böyle umutsuz, çaresiz, korunaksız olmayı hak eden bir toplum değiliz. Eğitim ve sağlık Kurumlarımıza, Yargıya, Adalete, Ekonomiye ve hepsinden önemlisi İNSAN'a yeniden güveni nasıl, ne kadar sürede hangi kaynaklardan sağlayabileceğiz ? Hayallerin gerçekleşmesine nasıl katkıda bulunabileceğiz, değerlerimize nasıl sahip çıkabileceğiz ? Kayıplar çoğaldıkça dengeler de bozuluyor, ruhsal ve bedensel sağlığımız fire veriyor. 

Ünlü bilim İnsanı Albert Einstein " Umudunu kaybetmiş olanın başka kaybedecek şeyi yoktur "diyor. 

Başöğretmen Atatürk'ün deyişleri her zaman kulağımızda: "Çocuklarımızı ortak düşüncelerini hiç çekinmeden açıkça  ifade etmeye, içten inandıklarını savunmaya, buna karşılık da başkalarının samimi düşüncelerine saygı beslemeye alıştırmalıyız. " 


Makbule ABALI-Eğitimci 

8 Ocak 2024


Not: Bugüne kadar Bloglarda  "Ağaç Ev Sohbetleri " konusunda emeği geçen, katkı sağlayan tüm arkadaşlarımıza çok teşekkürler. 

Geçmiş konuları burada bulabilirsiniz. 



Ekim 05, 2010

Yarınlarda var olabilmek...

Hayat akıp giderken geriye dönüp baktığımızda, ne çok şeyi unuttuğumuzun farkına varıyoruz. İnsan, doğası gereği kendisini mutsuz eden şeyleri pek hatırlamak istemiyor; belki bir savunma mekanizması, belki bir kaçış, belki de yaşamı daha kaygısız, daha rahat geçirme çabası... 

Hatırlamalar-unutmalar kişiye göre değişse de, toplumsal hafızaya kaydedilmesi-unutulmaması gereken ne çok olay, insan ya da değer var. Çocukluktan beri pek çok gereksiz bilgiyi, olayı, belleklerimize depoladığımız için mi çabuk unutuyoruz acaba? Zamanında kaç uzak ülkenin nüfusunu, yüzölçümünü, tüm madenlerini, en ayrıntılı şekilde savaşlarını bile öğrendik. Oysa onlar değil haritada yerimizi göstermek, varlığımızdan bile habersizdiler.

Belki o yüzden kendi değerlerimizi, insanımızı unuttuk.; Her "depremle" daha çok sallandık, yaraları sarmak yerine acıya tuz bastık. Maçlarda oyunlarda bile ortak sevinçler yaşayabilirken, bizim gibi düşünmeyeni-komşumuzu, yakınımızı, eski dostumuzu, arkadaşımızı-saf dışı ettik... Acaba o yüzden mi eskiden hiç kutlamadığımız, anmadığımız nice gün girdi hayatımıza; sevgililer günü olmasa insanlar birbirini hiç sevmez miydi, dedeler günü olmasaydı, çocuklar dedelerini aramaz mıydı...? 

Her şeyi genelleştirirken özel değerlerimizi, insani özelliklerimizi yitirdik belki de. İçten olmayan göstermelik kutlamalar, zoraki alışverişler, yapay davranışlar hangi özel günü "özel" kılabilir...? Ancak her konuda; daha iyiye ulaşabilme çabaları, daha güzel umutlar, sorunlara yönelik çözümler, "özel insanların" çoğalmasına katkıda bulunabilir. 

"Özel günler" özellikle; dünyanın karmaşasında yitirdiğimiz değerleri, unuttuklarımızı, unutturulanları, insanca duyguları, yeniden anmaya, hatırlamaya yol açması açısından güzel. Ancak keşke bir gün anıp ya da kutlayıp sonra günlerce-yıllarca unutmasak; genel konuları, özel insanları, insani değerleri..."Gündem dışı" sayıp  geride bıraktığımız her şey, bir kördüğüm gibi yeniden bizi çözümsüz sorunlara, çıkmaz sokaklara sürüklüyor.

Bugün "Dünya Öğretmenler Günü"... Eğitime emek veren insanlar için, öğretmenler için, "özel bir gün"... Yalnız bir gün değil, her gün, yıllarca, "eğitim" adına güzel şeyler olsun istiyor insan; kendini-çevresini, dünü- bugünü sağlıklı değerlendirip-eleştirebilen, çağdaş-bilimsel düşünebilen gençler yetişsin, yetiştirilsin umuduyla yarınları düşünmek istiyor... 

Her özel gün; sizin için, bizim için, hepimiz için "özel, değerli  ve kalıcı" olsun. Hayata anlam katsın...

Makbule ABALI 

  


Ağustos 15, 2010

HAYAT AKARKEN DÜŞÜNCELER...

  
Hayat akarken, zamanı başa almak mümkün olsaydı; kimler nerelerde yavaşlamak veya duraklamak isterdi, kimler geriye dönüşü hiç istemezdi, kimler bambaşka bir yaşam hayal ederdi?

   Çocukların yönettiği bir ülke olsaydı; gelecek nasıl planlanır, paylaşım nasıl sağlanırdı, kim haklı, kim haksız nasıl belirlenir, kimler hangi değerlerle dost ya da düşman sayılırdı?

   Yetişkinler zaman zaman çocukların dünyasına konuk olup; onların içtenliğini, doğallığını, çıkarsız-yalansız sevgilerini, paylaşımlarını izleseler, daha sakin, daha anlayışlı, hoşgörülü ve duyarlı olurlar mıydı acaba?

    Neden çocuklar hep büyümek isterken, bazı büyükler hep çocuk olmayı özler, ya da kimi yetişkin hiç büyümez, hep "çocuk gibi" davranır?

    "Karınca bile ezemem" diyen insanlar, nasıl olur da "trafik canavarı" haline dönüşebilir, başka hangi ülkede bayramlarda "trafik kazası" istatistikleri tutulur?

      Hayatın içinde pek çok olayda, pişmanlıklar ve acılar paylaşılsa sorumluluklar da artar mıydı?

      Dünü unutup, yalnız bugünü yaşayan, gelecekten hiç söz etmeyen insan için mutluluk, nereye kadar sürer, mutsuzluk nerede başlar, sonuçtan kimler, ne kadar payını alır?

      Akıl ve mantık terazisini kullanmadan, düşünce süzgecinden geçirmeden, her sunulanı veya her teklifi onaylayan kişi, sonuçta sorunlarla başa çıkabilir mi?

      Yönetenlerle yönetilenler arasındaki mesafeyi kim belirler, kimler değiştirir, bu mesafe neden giderek açılır, ya da erişilmez olur?

       Seçenler ve seçilenler "çıkarsız" düşünüp; düşüncelerini maskesiz, yalansız dile getirselerdi, neler değişirdi, nelere şaşırırdık?

       Korku sonradan kazanıldığına göre, başlangıçta kimler, nasıl korku yaratır, kimler korkularını yenebilir, ya da yenik düşer?

        Kendinden başkasını hep küçümseyen, değer vermeyen insanların evinde dev büyüteçler, dev aynalar mı bulunur?

         Para en tepedeki değer olursa; kimlerin, nasıl değişime uğradığını kim bilebilir, kimler yargılayabilir?

         Tutkularına tutsak olan insanlarda; beyin ne kadar süre sağlıklı komut verebilir, göz ne kadar görmez, kulak ne kadar duymaz olur?

          "Çok seslilik" neden bazen "çok konuşmak" olarak algılanır, dile hükmetmek çok mu zordur, kendisiyle bile barışık olmayan insanlarla barış nasıl sağlanabilir?

           Umutlar ve hayaller hangi ölçütlerle belirlenir, hangi hayatlara nasıl anlam katar? En güç durumlarda bile, "yaşama sevinci" değil midir insanı hayata bağlayan, hayatın akışını sağlayan...?

Makbule ABALI-Eğitimci
2010 Mersin


  

Temmuz 22, 2010

YAYLA ÖZLEMİ...

Sıcak yörelerin serin yaylaları vardır, cankurtaran gibi: Kentlerin gürültüsünden, kalabalığından, trafik karmaşasından, egzoz dumanından, yapaylığından kaçmak istediğinizde, köyler, yaylalar, uzak beldeler sığınacak bir liman gibidir bazen. O serin yaylalarda sıcak, dost insanlar yaşar çoğu kez; konuşmalarını düşünce süzgecinden geçirmeye çok gerek duymadan, dobra dobra içinden geldiği gibi konuşan, her an yardıma hazır insanlar... 

  Doğal ürünlerle beslendiklerinden olsa gerek, bağışıklık sistemleri güçlü, uzun ömürlü, sağlıklı olur yayla insanları. Taze pişmiş katkısız ekmek kokusunu ta uzaklardan alıp yaklaştığınızda, o güzelim ekmeğini hemen paylaşmaya hazırdır. Köy bazlaması, tarhana çorbası, bulgur aşı, topalak çorbası, mis kokulu naneyle taze semizotu salatası, gün ağarırken toplanmış kabak çiçeği dolması yöre insanlarının elinde eşsiz tadımlıklara dönüşebilir. 
  
  "En güzel sunum, tatlı dil, güler yüzle yapılandır" diyenlerdenseniz, mutlu olmak çok kolaydır küçük yörelerde; belki bir küçük demet dağ çiçeği, damak zevkinizle birlikte göz zevkinizin tamamlayıcısı olacaktır sofranızda. Yaz günü sıcak çorba içmek ya da henüz sağılmış sütü yudumlamak sizin seçiminize kalmıştır.

  Dağlardaki kekik kokusu kimi insana en pahalı, gözde parfümlerden daha çekici gelebilir, hiçbir ödeme yapmadan toplama hakkınızı kullanabilirsiniz. Üreticiden tüketiciye uzanan uzun yolda zorlanmadan, taze sebze-meyve alabilir, hatta dalından koparıp yiyebilirsiniz. 

  Kentlerde belki de hayatında hiç at, eşek, keçi, inek görmemiş "apartman çocukları" için doğal bir hayvanlar çiftliği-bahçesi değil- gibidir köyler, yaylalar. Bilgisayar oyunlarında "yıldız savaşlarıyla" zaman geçiren çocuk ve gençlere, doğanın gerçek "yıldızlar gösterisini" izletmek ne güzel olur yaylalarda; gökyüzü ışıl ışıldır, bir yıldız kayar bazen, sizi düşler ülkesine yolculuğa çıkarır... 

  Ancak yayla insanlarıyla yaylacıları ayırt etmek gerek: Yaylacılar, mevsimlik yayla güzelliklerini tadarken, yayla insanları asıl yükü yazın çekenlerdir; biri geçicidir, diğeri kalıcı, birinin dinlenme zamanında diğeri çalışmak zorundadır, yayla insanlarının tatil zamanı kış aylarıdır. İkisi de birbirine özenir belki; zaten yaylacıların çoğu da o yörelerle bağlantısı olan insanlardır, doğayla mücadelenin zorluklarını bilirler, belki zamanında aynı yükü onlar da sırtlamış, aynı yörelerde hayvan otlatmışlardır çoğu kez...

  Yayla insanları için yaz mevsimi en yoğun çalışma dönemidir: Güneş doğmadan "koşturmaca" başlar, bahçe sulanacak, ürün toplanacak, süt sağılacak, hayvanlar otlatılacaktır. 80-90 yaşında ama "yaşsız" insanları bir elinde baston yerine kullandığı destekle, diğer elinde azığı, hızlı hızlı yürürken görürseniz şaşırmamalısınız. Spor amaçlı değil, yaşamı sürdürebilmek içindir "koşusu", tıpkı karıncalar gibi koşturmazsa kışlık ürün bulamamaktır endişesi... 

  Yayla satıcıları vardır, eski arabalarıyla, tıklım dolu küçük kamyonetleriyle her yere ulaşabilir, bazen kumaş, bazen mutfak eşyası satarlar yöre insanlarına. Haftada bir gün pazar kurulur, ne ararsanız bulunur, iğne oyasından tencereye kadar... Doğanın içinde oldukları için midir acaba, yazmalar, giysiler hep renkli ve çiçeklidir, yayla yöresinde kadınlarda siyah ya da gri rengi pek göremezsiniz.

  Onları en doğal halleriyle gözlemek-görünmez adam gibi- insana çok şey kazandırır; ince dokundurmalarla kelime oyunları, şiir diliyle atışmaları, olayları anlatırken jest ve mimikleri, nice öyküye konu olacak kadar zengindir. Anadolu insanının dili öz ve yalındır, gülmece anlayışı kendine özgüdür.

  Ancak insan yapısı karmaşık, özendiğimiz şeyler özenti'ye dönüşebilir bazen. Dünyanın pek çok yerinde olduğu gibi, insanlar sahip oldukları değerlerin, yaşadıkları güzelliklerin farkında olmayabilirler de... Geleneklere göre sürdürülen köy düğünlerinin, kına gecelerinin yerini farklı etkinlikler alabilir, kır kahvelerinin yerine yabancı sözcüklerle adlandırılmış yerler oluşabilir. Özenle dokunmuş, göz nuru-el emeğiyle işlenmiş dokumalar, sentetik örtülerle ya da makine halılarıyla yer değiştirebilir. Uzak yörelere kadar ulaşabilen toplayıcılar, eski havanlarla, bakır kazanları, gaz lambalarını, tokmakları alıp, plastik ya da alüminyum eşyalarla "değiş-tokuş" yapmış olabilirler.

  Kırsal kesimde olduğu gibi dağlık yörelerde de ekonomi zorlar insanları; doğa elvermişse, toprak, iklim koşulları uygunsa, dolu, yağmur zarar vermemişse bile yetiştirilen ürünlerde kâr payı çok düşüktür. Yerinde yok pahasına satılan ürünler, kent pazarlarında bile 4-5 katına satılır. Kooperatifler pek yaygınlaşmadığı için, ilaç, gübre, sulama parası ya ucu ucuna gelir, ya da hiç kurtarmaz.

  Tüm dünyada "doğala dönüş" çabaları, acaba gelecekte köyden-kente göçüş olayını tersine çevirebilir mi? Veya kentlerde, kent insanlarında özüne dönüş, yapay olmayanı seçiş konusunda yönlendirme nasıl, ne zaman, kimlerle sağlanabilir...?

  Küreselleşen, ama giderek ısınan, makineleşen dünyada "insan" özlemi nasıl hiç bitmezse, güney insanlarında da kavurucu yaz sıcaklarında "yayla" özlemi sürer gider yıllar boyu...

Makbule Abalı- Eğitimci 
Temmuz 2010 Mersin Arslanköy 

Haziran 15, 2010

YARINA KADAR BEKLEMEK...


YARINA KADAR BEKLEMEK...   

Yıllar önce okuduğum bir öykü vardı: Çok eski çağlarda kanaryası ötmeyen bir çocuk, değişik kişilere danışmayı düşünmüş; ilk konuştuğu kişi bir savaşçı, "kopar başını olsun bitsin" demiş, ikinci kişi bir hukukçu, "Biraz zorlarsan öter" demiş. En son bir eğitimciye danışmış.  Çocuk Sevinmiş, umutlanmış. Çünkü "Yarına kadar bekle bakalım" olmuş eğitimcinin yanıtı...

"Yarına kadar beklemek..." Zaman, bir kum saatinden dökülürcesine hızla akıp gidiyor; Daha dün 90'lı yıllar yaşandı, önümüzde yarınlar uzanıyor. Yarınları  beklerken güzel bir "düş" kurmaya ne dersiniz?

   Öyle bir ülke düşünün ki:

   Tüm çocuklar sevgiyle, ilgiyle büyütülüp, iyi örneklerle eğitiliyor.
   Gençler geleceklerinden kuşku duymadan, kişisel özellik ve yeteneklerine göre okullara, mesleklere yönlendiriliyor.

   Herkes güne dostça bir merhaba ya da günaydınla başlamayı alışkanlık edinmiş. Sokaklarda somurtkan, çatık kaşlı, asık yüzlü değil, aydınlık, güler yüzlü insanlar dolaşıyor.

   Ülkede barış hüküm sürüyor, kimse yaşamından endişe etmiyor, kuşku, güvensizlik duymuyor. Yasalara, kurallara uyuluyor, uygunsuz davranışlar kınanıp cezalandırılıyor.

   Okullarda "bireysel ayrılıklar" dikkate alınıp, çağdaş eğitim uygulanıyor, okur yazar oranı üst düzeyde, "kitap" ekmek gibi satılıyor. Okullar ihtiyaçlara göre açılıyor, öğrenciler sadece üniversitelere değil, ara eleman yetiştiren mesleki kurumlara da yönlendiriliyor.

   İnsanlar düşüncelerini özgürce savunabiliyorlar, birbirlerini dinleyip tartışabiliyorlar; haklı-haksız, suçlu-suçsuz ayırt edilebiliyor. Yanlışlar kabul görmüyor, doğrular paylaşılabiliyor, hata yapan özür dileyebiliyor.

   Değerler doğru sıralanmış; bilim, eğitim, akıl, mantık, erdem, nezaket, sevgi, saygı kabul görüyor. Para, hırs, aşırı tutkular, insan iradesini esir almamış; emek, çaba, sabır gerçek yerini bulmuş.

   Herkesin birbirine güvenebildiği bir ortamda: Sıkıntılar paylaşılıp, zor günler birlikte aşılabiliyor, çalışan ödüllendirilip kimse haksız kazanç sağlamıyor. Vergiler kazanca göre adilce alınıp, bireyler arasında uçurum oluşturulmuyor. 

   Politikacılar oy kaygısıyla yalan söyleyip, insanları aldatmıyor, kısa zamanlı çözümlerle değil, gerçek önlemlerle geleceği planlıyor. Rüşvete, yolsuzluğa, hırsızlığa tepki gösterilebiliyor.

   Yaşlılar, büyükler saygıyla anılıp; deneyime, yaşa, saçtaki aklara, yüzdeki çizgilere değer veriliyor, anlamlı sayılıyor. Anneler günü, Babalar günü, Sevgililer günü, Komşular ya da Arkadaşlar günü olmadan da insanlar birbirini arayıp, anıp, düşünebiliyor.

   İnsan yaşamının; "paha biçilmez" değerde olduğu bilinip korunuyor, sağlık ve sosyal güvenceleri sağlanıyor. Her yer kararsa bile ,"Bir ışık yok mu" diye biri seslendiğinde her yer aydınlanabiliyor, insanlar el ele verebiliyor...

   Böyle bir ülke düşünmek, düşlemek, gerçekleştirmek çok mu zor acaba, ya da imkansız mı, ütopya mı...? Umut o denli uzağınızda değilse; karanlığa bir küçük ışık da siz yakabiliyorsanız, "yarına kadar beklemek", hatta belki de "bugünden başlamak"... Neden olmasın...

Makbule ABALI-Eğitimci 
15.06.2010  Mersin