Sayfalar

yalnızlık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
yalnızlık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Haziran 06, 2026

YÜKSEK TEKNOLOJİ ÇAĞINDA İNSAN OLMAK

 Koskocaman evrende

İnsan yapayalnız

Korkunç kalabalıklar içinde

Akortsuz sesler arasında

Kulakları tıkalı, gözleri kapalı

İnsan yapayalnız...

Konuşamadan, haykıramadan

Hep suskun, hep içine kapanık

Herkes maskeli, herkes duyarsız

Gözler yumulmuş, ağızlar büzülmüş

Kulaklar tıkanmış

Teknolojinin gümbürtüsü içinde

Sürüngenler gibi yol almak

Kanadı kırık kuşlar gibi çabalamak boş yere 

Soluk alamamak

Çırpınmak, çırpınmak bir okyanusta

Kıyıya ulaşamamak... 

Zaman kavramını yitirmek, bir hiçlik dünyasında

Varlığını kanıtlayamamak

Varken yok sayılmak yokluklar içinde...

İnsan olabilmek, insan kalabilmek 

İnsansız bir dünyada...

Gökyüzü ışıksız, kapkaranlık 

Hayaller yıldızlar kadar uzak 

Çağa tanıklık etmek; bir kukla gibi 

Eller, kollar, bacaklar hareketsiz

İplere bir türlü ulaşamamak, boşlukta sallanmak

Korkulu bir düşte, kâbuslar içinde uyanmak 

Kan ter içinde sayıklamak

Engelliler koşusunda;

En geride kalmak, çağa uyum sağlayamamak... 

Makbule Abalı-Eğitimci

6 Haziran 2026- İzmir-Urla







Eylül 20, 2024

PARKTA BİR YALNIZ ADAM... ÖYKÜ- (BCP)




Hava kararmaya başlamıştı. Bu küçük parkta gün boyu süren sesler kesilmiş, havaya akşam hüznü çökmüştü. Banklar insansız, salıncaklar çocuksuz kalmıştı. Son kuşlar görkemli bir ağacın dalları arasında yer değiştiriyor, yaprakların arasında kendilerine sağlam yerler arıyorlardı. Şehrin karmaşık trafiğinden uzak, sakin bir köşeydi burası.

50 yaşlarında sade giyimli ince bir kadın parkın içine doğru yürüdü. Sanki yürüyüşe çıkmış da dinlenme amaçlı bir mola vermek ister gibiydi. Kenardaki bir banka oturdu. Bir süre kuşların ağacını gözledi. Son kuş sesleri cıvıltılarla sürüyordu. Birden onu gördü; En kuytu köşedeki bankta oturan 60 yaşlarında bir adam. Bulunduğu yerden profilden görebiliyordu. Antik heykeller gibi bir görüntüsü vardı. Kırlaşmış saçları yüzüne daha olgun bir ifade veriyordu. 

Elleri dikkatini çekti ansızın; İnce, uzun parmaklı, bir sanatkar eli gibi eller. Ellerini kucağında kavuşturmuştu. Dizlerinin üzerinde bir kitap duruyordu. Adını okumaya çalıştı, okuyamadı. Okunduğu yıpranmışlığından belliydi. Ama nasıl, ne zaman okunduğunu kim bilebilir.

Akşam serinliği bastırmaya başlamıştı. Rüzgar kuru yaprakları savuruyordu. Karşısındaki adamın davranışlarında bir gariplik fark etti. Tedirgindi, oturduğu yerde ayakları titriyordu. Evi, kimsesi var mıydı, bu soğukta nereye gidecekti, aç mıydı? Kadın "bana ne" diyen duyarsız tiplerden değildi. Ani bir hamleyle ayağa kalktı. Doğru-yanlış düşünmeden banka doğru birkaç adım attı, bankın bir kenarına ilişti. 

Sakin bir ses tonuyla sordu; "Buralarda mı oturuyorsunuz?" Yanındaki adam hiç cevap vermedi. Yüz mimiklerinde de en ufak bir değişim olmadı. Anlamsız gözlerle baktı sadece. Bal rengi gözleri bilinmezlerle doluydu. Kadın tekrar konuşmaya başladı:
"Benim adım Duygu. Ya siz kimsiniz? " "Bilmem, kimim, nereliyim, kiminleyim... hiçbir şey bilmiyorum. Evimi, sokağımı da bulamıyorum artık. 

Konuşmaktan yorulmuş gibiydi. Durdu, derin bir nefes aldı. Bir öksürüğe tutuldu. Sigara öksürüğü gibiydi. Ama parmaklarında sigara içenlere has leke yoktu. Kadın birden adamın çorapsız ayaklarını fark etti. Bu soğuk günde üstünde mont da yoktu. Sanki evden aceleyle çıkmış gibiydi. Ancak üşümüş gibi de durmuyordu. 
"Ya içindeki fırtına..." diye düşündü kadın. Birden elindeki kitabın adını okudu; Orhan Veli Kanık- Bütün Şiirleri. "Ne güzel bir seçim" dedi sessizce.

Tam o anda bir ses duyuldu: "Baba, nihayet seni bulduk. Aramadığımız yer kalmadı." 30 yaşlarında bir kadın ve bir erkek koşar adım banka doğru ilerlediler.  Genç kadın adamın elini tuttu. 
Ağlıyordu; Heyecandan mı, üzüntüden mi, sevinçten mi bilinmez... Genç kadın bir açıklama yapma ihtiyacını duydu; "Babam Alzheimer hastası. Annemi kaybettik, babam bizde kalıyor. Gündüzleri ben işe gidiyorum. Babam zaman zaman yürüyüşe çıkar, dolaşır, gelir. Sanırım hastalık ilerleyince evi bulamaz oldu."

Banktaki kadın kendi kendine bir iç hesaplaşma, sorgulama yaptı. 
"Hayatın cilvesi. Emeklilik dönemi neden bir huzur dönemi olamıyor? Kuşlar gibi insanlar da yalnız kalmak istemiyorlar. Farkında olmadan gene sürüye katılıyorlar. Başta insan tüm canlılar yalnız kalınca sıkıntıya düşüyorlar. Yalnızlık insana yakışmıyor. İnsan konuşmak istiyor, paylaşmak istiyor. Yanı başında bir sevdiğine dokunmak istiyor. Yalnızlık, suskunluk insanda yeni sorunlar yaratıyor..."

Hava artık iyiden iyiye kararmıştı. Baba-kız ve eşi uzaklaşırlarken geride kalan kadın da ayağa kalktı." Hayatı, insanı tanımak için bu gözlemler ne kadar önemli" diye düşündü. Dönüş yolunda Orhan Veli'den çok sevdiği bir şiir takıldı diline:

YALNIZLIK

Bilmezler yalnız yaşamayanlar,
Nasıl korku verir sessizlik insana;
İnsan nasıl konuşur kendisiyle;
Nasıl koşar aynalara,
Bir cana hasret,
Bilmezler.

Orhan Veli Kanık

 Genç kadın çantasından çıkardığı küçük bir günlüğe kısa bir not düştü: "Hayatın sallantılı köprüsünde hiçbir sözcük, hiçbir anlatım, şiir, şarkı ya da türkü İNSAN' ı anlatabilmek için  tam anlamıyla yeterli olmuyor."
Güneş battıktan sonra akşamın hüznü havaya sinmişti. Gün ışığının yerini yapay ışıklar, lâmbalar alıyordu artık... 

Makbule ABALI 

 NOT: Bu öykümü 2017 yılında yazmıştım. Blogları Canlandırma Projesinin 2024  Şubat Ayı teması: "Yalnızlık, Kardeşlik, Dostluk, Sevgi " idi. Uygun olacağını düşündüm. M.A 


Not: 21 Eylül Dünya Alzheimer Günü. Toplumda bu hastalıkla ilgili olarak farkındalığı arttırmak, insanlarımızı bilinçli kılmak, unutmamak, unutturmamak, belleklerimizi tazelemek, yeniden hatırlamak adına küçücük bir katkıdır bu kısa öykü. M.A 

20 Eylül 2024- Urla





Ocak 30, 2018

YAĞMURLA GELEN... ( ÖYKÜ )



Bardaktan boşanırcasına yağmur yağıyordu. "Birden bastıran bir yağmur değil bu" diye kendi kendine konuştu. Gece önce şimşek ve gök gürültüsüyle başlamış, sonra hızını arttırmıştı. Toprak iyice suya doymuş olmalıydı. Çocukluğundaki yağmurlar geldi aklına. Önce ışıkla beraber şimşek çakması ve gök gürültüsü ürkütürdü onu. Yıldırım düşmesi ile ilgili ne çok öykü dinlemişti.

Olayları anlatırken abartılı anlatırdı yakınları; telef olan sürüler, yıldırım düşmesiyle yanan ya da zatürre veya kalpten ölen insanlar... Hayal gücü güçlüydü. Her olayı yaşardı adeta. Yağmurdan sonra gök kuşağı oluşmuşsa nasıl da mutlu olurdu. Sanki altından geçerek o renklere ulaşacak gibi koşmaya başlar, yakalanıncaya kadar hızını alamayıp koşar koşardı...

Yağmur tüm hızıyla devam ediyordu. "Silecekler yeterli değil " diye düşündü. Arabayı yolun kenarına çekip biraz beklemek iyi olacaktı. Öyle de yaptı. İnsan beyni nasıl da çağrışım yapıyordu. Yıllar öncesinin yağmurları geldi aklına; Bir sel felaketi, insanlar, evler ve arabaların suyun içinde kalması, bazen sularla birlikte sürüklenmek... 

Düşünceler bir sinema şeridi gibi aklından akarken birden Onu fark etti.Yağmurun altında bedeni adeta iki büklüm, öne eğilmiş durumda, ayaklarını sürüyerek yürümeye çalışan yaşlı bir kadın. Onu koruyacak bir şemsiye ya da atkısı yoktu. Üstünde sadece ince bir yağmurluk vardı.Belli, yoksul değildi ama zengin de sayılmazdı. Yağmur suları saçlarından akıyor, omuzlarına iniyordu. 

O'nu izlerken birden yüreğinde bir yumruk hissetti genç adam. Derin nefes alma ihtiyacını duydu. Yıllar öncesinde de böyle anlar yaşamıştı.Zor durumda olan birini gördüğünde onun acısını, sıkıntısını hisseder, benzer duyguları empati yoluyla güçlü bir şekilde yaşardı.

Kadın ıslanıyordu o şiddetli yağmurun altında. Çok yakınlarda sığınabileceği bir çay bahçesi, bakkal, lokanta, hiçbir yer görünmüyordu. Hiç düşünmeden arabadan çıktı genç adam. Islanmasına aldırmadan koşarak kadının yanına gitti. -Sizin için bir sakıncası yoksa bir süre arabada bekleyebilirsiniz. dedi.Anlamsız bir çift göz Onu baştan ayağa süzdü. Yağmurdan çok etkilendiği belliydi. Bir arabaya bir ona baktı.

Yılların yaşanmışlığıyla  bir anlık bir güvendi onunki.
"Peki" dedi. Islak giysileriyle arka koltuğa oturdu. 
O an teşekkür etmeyi akıl etti. "Çok teşekkür ederim. Eşim evde, rahatsız. O yüzden Onun çıkmasını istemedim. Evde yemeklik malzeme de kalmamıştı."
1-2 cümle Onu yormuştu. Durdu, derin nefes aldı ve ekledi: " Çocuklar da yanımızda değiller. Eşleri, işleri neredeyse orada mutlu olmalarını istiyoruz biz de. 
Eşim merak etmiştir şimdi. Yıllar Onu bana daha düşkün kıldı.5 dakika geç kalsam pencereye çıkar. Benden sonra radyosu gelir düşkünlükte. Şimdi onunla meşgul oluyordur. "

Sohbet etmeyi, konuşmayı özlemiş gibiydi.Arabanın içinde soğuk havadan sıcak havaya geçiş de onu rahatlatmıştı herhalde,anlatmasını sürdürdü; "Eskiden çalan kapı zillerine yetişemezdik.Şimdi çalan zillere hasret kaldık.Hatta bazen ben eşime şaka yapıyorum. Dışarı çıkıp zili çalıyorum, O kapıya çıkınca "Benden başka bir beklediğin mi vardı? " diyorum, birlikte gülüyoruz...

Rahatlamıştı besbelli, konuşma ihtiyacındaydı. "İsterseniz arabayla eve kadar bırakabilirim" dedi genç adam. -"Çok sevinirim. Eşim  meraklanmıştır. Yıllar geçtikçe bir elmanın iki yarısı gibi olduk. Elmanın bir yarısı çürümeye başlarsa öbür yarısı da sağlam kalmıyor. Sevdiğiniz insanın acısı sizi de çepeçevre sarıyor. Bir insanı gerçekten benimsemişseniz, mutluluğuna da, hüznüne de ortak oluyorsunuz.

-"Siz evi tarif edin, yavaş yavaş gidelim."
-"Bu yolu dümdüz gidin, yaklaşınca ben tekrar tarif edeceğim."
Yağmur hızını azaltmıştı. Silecekler artık çalışıyordu. Yollardaki su birikintilerini yararak yola koyuldular. Anılar günün bu sabah saatinde yollarda yansımalar bırakarak tekrar eski yerlerine yerleşiyorlardı. Genç adamın kafası karmakarışıktı. "Hayat" diye düşündü; nasıl, ne zaman, nereye kadar... Bir bilebilsek... Değişir miydik...? Orhan Veli'nin çok sevdiği "Yalnızlık" şiiri geldi aklına; içinden sessizce mırıldanarak hatırlamaya çalıştı:

YALNIZLIK

Bilmezler yalnız yaşamayanlar,
Nasıl korku verir sessizlik insana,
İnsan nasıl konuşur kendisiyle;
Nasıl koşar aynalara, 
Bir cana hasret,
Bilmezler...

Orhan Veli KANIK
--------------------- 
Genç adam "Orhan Veli nasıl da haklıymış" diye düşündü bir kez daha. Arabada artık sessizlik hakimdi. Yağmur tekrar hızını arttırmıştı. Bazen gökyüzünden, bazen gözlerden akıyordu ince ince yaşlar...





Haziran 08, 2017

BİR YALNIZ ADAM... ( Öykü )



Sahildeki yürüyüş yolu ne kadar kalabalık olurdu. Bugün tenha. Yürümek artık pek çok kişi için bir spordan çok alışkanlık haline geldi. Çok farklı insanlar var; Hızlı hızlı yürüyenler, koşanlar, bir banka oturup dinlenenler.

Yürüyüş saati için geç bir saatti. Ama bu saat, yürüyüş sonrası çay içmek için çok uygun bir zaman dilimiydi. Sahil düzenlemesi nedeniyle küçük çay bahçeleri hep kaldırılmış sadece bir tane büyükçe bir kafe-restoran kalmıştı. 

Hemen denizin yakınında kocaman bir mekan. Tamamı hiç dolu olmazdı. Minderli hasır koltuklar, ortası camlı hasır masalar.Ahşap tavanda kuşlar özgürce uçuyorlar. Belli ki mekanda besleniyorlar da.
Masaların altında gezinen 3-4 kedi içgüdüsel bir şekilde kuşları gözlüyorlar. Fırsat buldukları anda saldıracakları belli. 

Ama içlerinden biri var ki grubun biraz dışında duruyor. Daha sakin. Çocuklar ona yöneliyor, sevmek istiyorlar. Oysa o hemen kaçıyor, uzaklaşıyor. Diğer kediler de sanki ona uzak. Gruptan dışlanmış gibi adeta.

Az sonra tuhaf bir şey oluyor. Uzun boylu, şişmanca, hafif sakallı, 60-70 yaşlarında bir adam çay bahçesine giriyor, En kenardaki masaya tek başına oturuyor. Herkesten kaçan yalnız kedi birden koşarak o masaya yöneliyor. Oturan adama bakarak sabırla bekliyor. Adam tok bir sesle "Gel Kızım" deyince kedi birden sıçrayarak onun kucağına oturuyor. 

Adam o iri cüssesinden beklenmedik bir şefkat ve incelikle kedinin çenesinin altını okşamaya başlıyor. Belli, kediyle önceden bir tanışıklıkları var. Kedi öyle mutlu ve rahat ki yerinden ayrılmaya hiç niyeti yok. İçten içe mırıldanıyor sadece. 

Birden adam onunla konuşmaya başlıyor. "Suna Hanım ben gelmeyeli nasılsın bakalım? Kedi onu adeta anlıyor, dinliyor, mırıl mırıl mırıldanıyor. Görüntüleri öyle hoş bir tablo ki, dayanamadım. Eşimle birlikte masaya yöneldik, fotoğraf çekmek için izin istedim. Hiç itiraz etmedi. Gerçi sadece kedinin resimlerini kullanıyorum. 

Yalnız insan konuşacak birini arar. "Her gün buraya gelir, aynı masaya otururum" dedi. "Suna Hanımla aramızda bir yakınlık-adeta dostluk- oluştu. Birkaç gündür gelemedim, beni merak etmiş anlaşılan. Ben de onu özledim tabii. " "Asıl Suna Hanım kim?" diye soramadım. Kısa bir zaman dilimine koca bir yaşam öyküsü sığdırılabilir miydi?

Hem insanın hayal gücünü çalıştırması daha hoş değil mi? O gece düşündükçe ne öyküler kurdum kafamda. Bir nokta daha düşündürdü beni; Çocuklar ve yaşlılar konusunda hayvanlar daha duyarlılar. Sezgileri çok güçlü. Sevgi alıcıları açık. Kendilerine yönelen gerçek sevgi uyarıcılarını çok net ayırt ediyor ve o kaynaklara yöneliyorlar.
Suna Hanım da kedileri sever miydi acaba...?

Makbule ABALI-Eğitimci 
Haziran-2017




Ocak 25, 2016

YALNIZLIK... (PAZARTESİ NOSTALJİSİ )




Soğuklar başladığında, özellikle huzur evlerindeki yaşlılarla yetiştirme yurtlarındaki çocuklar düşündürür beni. Belki kapalı mekanda, sıcak yerdedirler ama, kış aylarının kasvetli havası, yalnızlıkla birleşince daha dayanılmaz olur onlar için. İki mekanda da dış dünyadan bir soyutlanma vardır adeta. Bir başka dünyada yaşarlar sanki. Dört duvar arasında, monoton bir yaşam düzeninde küçük farklılıklar , yeni renkler, yeni güzellikler yaratılamazsa, çocuklar ve yaşlılar için hayat ne kadar sıkıcı ve anlamsız hale dönüşebilir.

Çocuklar ve yaşlılar, her insanın doğasında olan ilgi ve sevgiye çok daha fazla ihtiyaç duyarlar. Özellikle doğal ev ortamının dışında bu durum nasıl da belirgin hale gelir. Hazırlanmış bir programla, her gün aynı şekilde başlayıp, aynı şekilde devam ediyorsa, her yeni yüz, her yeni ses bir umuttur insana. Gülen yüzüyle gelen her konuk bir müjdedir, bir sevinçtir, bir coşkudur o tekdüze yaşamın içinde...

Pek çok kişi yalnızca özel günlerde gider bu tür kurumlara, gidişler haber olur çoğu kez. Oysa her günün ayrı bir anlamı vardır o yalnızlıkta, o bekleyişte...
Bu kurumlarda odaların "ev ortamı gibi" olması nasıl da istenir. Birkaç parça ev eşyasının yanında olması nasıl da mutlu eder o yaşlı insanı; alışık olduğu bir radyo, eski bir albüm, küçük bir tablo, eski mektuplar...

Alışkanlıklar zamanla oluşur. Çocuklar henüz biriktirmeye alışmamıştır; belki eski bir oyuncak, aileden kalan soluk bir fotoğraf ve anılar belleklerde...

Bu kurumlarda çalışan personelin işini benimsemiş olması, insanı sevmesi, anlayışlı ve vicdanlı olması ne kadar önemli. Duyarsız bir kişinin öfkeli ve haşin davranışı ne yaralar açabilir yorgun yüreklerde.

Ağır kış koşulları insanları huzursuz edebilir, ancak bazıları bu konuda daha duyarlıdır. Daha çok korunma ve bakım altında olmaları, insanca duygulardan uzaklaşmamaları gerekir. Herkes için önemli ama, özellikle çocuklar ve yaşlılar için umut hiç tükenmemeli...

                                                                29 Ocak 2012









Şubat 07, 2015

ÖTEKİ... ( Öykü )


           


Soğuk bir kış günüydü. Hafiften yağmur çiseliyordu. Havada hüzün vardı. "Ya sağanak başlarsa " dedi mavi kot ceketli kadın. Ürkek, çekingen adımlarla başladığı yürüyüşte mola vermiş gibiydi. "Burada ne işim var" diye durakladı bir an. Bir yol ayrımında olduğunun farkına vardı. Yeni yola sapıp sapmamakta tereddüt yaşadı birkaç saniye. Aniden karar verdi, ürkek, çekingen adımlarla dar yolda ilerledi.

"Eskiden olsa risk almazdım" diye düşündü. Sabah meteoroloji haberlerini dinlemişti oysa. Bölge parçalı bulutluydu, sağanak yağış görülebilirdi. "Şemsiyemi bile almadım, tedbirsizlik" dedi. Birkaç damlayı yüzünde, elinde hissetti, durdu... Karar vermekte gecikmedi; "Aptal ıslatan" dedi. Yöre insanı olarak alışkındı zamansız yağmurlara...

Arazinin bilinmezliği onu farklı bir yere getirmişti. Gözlerini kısarak uzaklara baktı, derin bir nefes aldı. Bulunduğu yer uçsuz bucaksız bir alan görünümündeydi. Tek tük ağaçlar... Yerde önceki yağmurdan kalmış su birikintileri. "Görünürde kimse yok" diye mırıldandı. Uzaklardan bir siluet halinde görünen koca bir kent. "Ne kadar farklı, ne kadar başka görünüyor." diyen kendi sesi bile yabancı geldi. Bir yabancı gibi. Kendine yabancı, kente yabancıydı o an...

Tam o anda fark etti onu. Az ileride çöp yığınları arasında adeta kaybolmuş gibiydi. 8-10 yaşlarında bir çocuk. Mavi-beyaz çizgili bir kazak vardı üzerinde. Başında onun değilmiş duygusunu uyandıran kocaman bir kasket. Ayaklarını göremedi önce, biraz yaklaştı. Ayağına iki numara büyük gelen mavi lastik ayakkabıları fark etti sonra. Yüreği cız etti, "merhaba" demek istedi, el salladı. 

Çocuğu ürküteceğini hiç düşünmemişti. Birkaç adım geri attı. "Tam fotoğraflık" diye düşünmekten kendini alamadı. "Konu mankeni gibi" diye mırıldandı usulca. Tekrar baktı, çocuk sırtını dönmüştü. "Keşke son teknoloji harikası görünmez adamlar gibi olabilsem" diye düşündü. Zaman da azalmıştı. Acele etmesi gerektiğini fark etti. 

Fotoğraf makinesini yokladı yeniden, yerindeydi. Gün bitmeden, günün en güzel ışık veren saatlerinde birkaç fotoğraf çekebilmekti amacı. "Eski bir dünyalının bakış açısıyla yeni dünya fotoğrafları" diye düşündü. "Yüreğinde insan sevgisiyle yola çıkan amatör bir fotoğrafçıyım" diye mırıldandı. Gözleri artık yeterince uzakları göremese de yürekten dokunmak istiyordu deklanşöre. Vizörden  bakınca farklı görüyordu dünyayı...

Bazen gülüp geçiyordu kendi kendine. Eşya veya canlı, çevresine zarar vermemeye öylesine odaklanmıştı ki; hızlı çarpmadığı için kapanmayan araba kapıları, var gücüyle çekemediği için açılamayan pencereler gibi yavaş bastığı için makinesi de çekim yapamıyordu bazen. "Makineler bile incinirse bozulur" diye düşünürdü hep... "Deklanşörü incitmemek lazım." dedi içinden.

Bu arada küçük yabancı, ona aldırmadan yoğun bir çalışmaya koyulmuştu. Katlayarak önüne yığdığı kutuları adeta incitmeden, usulca kirli elleriyle üst üste dizmesini, bağlayışını sonra da sıralayıp yerleştirmesini hayranlıkla, merak ve sabırla izledi. Yaşından umulmayacak bu beceriyi nasıl, ne zaman kazanmıştı.

Elleri dikkatini çekti birden. Uzun, ince parmaklarının güzel görüntüsünü çöplerin kiri bile yok edememişti. Tırnaklarını görmezseniz, kille, seramikle uğraşan bir sanatçı eli bile denebilirdi. O yörenin belki de tüm kiri, pası kazağına, tulumuna bulaşmıştı. "Ya yüreği, ya beyni ne kadar doludur kim bilir" diye düşündü  kadın. "Beyinden geçenleri gerçek anlamda okuyan bir makine icat edilmedi henüz." dedi yavaşça.

Çocuk ona aldırmadan seri hareketlerle işine devam ediyordu. İşini bu kadar özenle yapan, ciddiye alan bu çocuğa içi ısındı birden. En sevimli haliyle gülümsedi. Çocuk-daha adını bile bilmiyordu- aldırmadı, işine devam etti. Ancak kaçamak bakışlarını üzerinde hissetti bir süre. "Senin ne işin var buralarda" der gibiydi... Birbirleri için iki yabancıydılar.

Doğru, zordur bilmediğiniz, yeterince tanımadığınız bir dünyaya ayak uydurmaya çalışmak. Çekinirsiniz, kaçmasanız bile uzak durursunuz. Sözsüz iletişimden vazgeçmedi yabancı konuk. Tekrar gülümsedi. "Bazen dilin hükmü kalmaz zaten" diye düşündü. El salladı. Bu girişim de başarısızlıkla sonuçlandı. Çocuk sırtını döndü bu kez.

Kimsenin olmadığı bu ıssız yerde iki kişi arasındaki mesafe giderek azalıyor ancak iletişim kurulamıyordu henüz. Yılmadan, pes etmeden beklemeye karar verdi bir süre. Fotoğraf çekmeyi sürdürmeye karar verdi Çevresinde öyle çok malzeme vardı ki bakmasını bilene. Fotoğraf makinesi son teknoloji harikalarından değildi. Bu alanda kendini çok da yeterli görmüyordu. Vizörden bakmasını bilmek ustalık istiyordu.

Kendini usta sananlardan değil de gerçek ustalardan öğreneceği ne çok şey olduğunu düşündü birden. Oysa o kendini çırak bile saymıyordu henüz. "Bir fırın ekmek yemem gerek" diye düşündü mecazi anlamda. Anılarla gerilere gitti birden. "Bir fırın ekmek yemek" babasından duyduğu bir sözdü. Çocukça sorardı babasına- "O kadar ekmek yiyince karnı çatlamaz mı insanın?"

Çocuğun gittiğini sandı birden... kaygılandı, başını çevirdi; Yok, gitmemişti. Yönü kendisinden tarafta, belki daha yavaş ama aynı özenle işini sürdürmekteydi. Önünde boyunu geçen koca bir karton kutu yığını oluşmuştu. Onu ürkütmeden makineye dokunmak geldi içinden.  Ama yapay fotoğraf ne kadar gerçeğe yakın olabilirdi. Neyi ne kadar aktarabilirdi tek fotoğraf? 

Çocuğun değişen konumunu fark etti ansızın. İşini bitirmiş, şaşılası biçimde ondan yana, onu izlemeye başlamıştı. Bir adım attığını gördü...bir adım daha... bir adım daha. Adımları büyüttü yapabildiğince. Yanındaydı artık. -"Yoksa ağlıyor musun?" dedi şaşkınlıkla. Duygu dolu saatler yaşamıştı ama ağladığının pek farkında değildi kadın. Yanağına dokundu, ıslaktı. Yağmurdan mı, akan göz yaşlarından mı bilemedi...

Bildik, ortak bir duygu, bilinmeyene, ötekine, yabancıya bir yolculuk başlatmıştı. Gülümsemeye çalıştı, akan gözyaşlarını sildi tekrar elinin ucuyla. Düşündü, mendil de almamıştı yanına. O anda çocuk anlamış gibi bildik bir markadan bir paket mendil uzattı. -"Al kullan bunun içinden" dedi. Kadın kendine geldi birden, annelik içgüdüsüyle sordu: "Bunları sen satmıyorsun değil mi? Yoksa okula da gitmiyor musun?" 

Gülmeye çalıştı çocuk. Gülmek nasıl da değiştirmişti yüzünü, gözlerini. Yüzü aydınlanmıştı adeta. "Öyle mi sandın, yok yok annem satar" dedi. "Her gün okul dönüşü ikimiz de çöp toplamaya çıkarız. O bugün ev temizliğine gitti. Her gün cebime mendilimi koymayı unutmaz."  Kadın mendili alıp almamakta bir tereddüt yaşadı. Sonra aldı; elini, yanağını sildi.

Çocuğu, annesini, kendini, kendi çocuklarını, yakınlarını, uzaktakileri, okula gidebilen-gidemeyen dünya çocuklarını düşündü o küçücük zaman diliminde. Bir şey diyemedi, içi acıdı önce. Utandı, sıkıldı, terledi. Boğazı düğümlendi. Ağzını açsa ne diyecekti. Adını bile bilmediği bu  çocuk neden burada çöp toplamak zorundaydı? O buradaysa, çocukları koruyan, esirgeyen kurumlar, kuruluşlar neredeydi?

Sendeledi-belki farkında olmadan- çocuk ona doğru bir hamle yapınca anladı. Bir an korkusundan, endişesinden utandı. Kirli oluşuna aldırmadan çocuğun elini tuttu, buz gibiydi. İçi titredi. Düşmemeye çalışarak oracıktaki dala tutundu. Duygularını daha fazla dizginleyemeden,  çocuğun şaşkın bakışlarına aldırmadan hıçkıra hıçkıra ağladı... 

Yağmur hızını arttırmıştı. İlk kez fotoğraf makinesini değil, çocuğu koruması gerektiğini düşündü. "Hadi gidelim artık, hava kararıyor" dedi. Çocuk karşı çıkmadı. Uzun, upuzun, ıssız ve insansız bir yolda iki kişilik bir görüntü ortaya çıktı. Uçsuz bucaksız koca dünyada bir küçük adam ve bir yetişkin kadın. Birbirlerinin adlarını bilmeseler de, artık birbirlerini anlamakta zorlanmıyorlardı. Hızını artıran yağmura aldırmadan yokuştan aşağı el ele indiler. O soğuk havada ikisinin de elleri sıcacıktı...

Makbule Abalı-Eğitimci 
7 Şubat 2015