Sayfalar

Şubat 25, 2018

DOĞAYLA BULUŞMA



      DOĞAYLA BULUŞMA

Doğa hep çocukları bekledi;
Özlemle, sabırsızlıkla,
Dört gözle bekledi...
Onların neşeli seslerini, 
Koşarak uçurtma uçurmalarını
Kuşlarla konuşup
Sincaplara el sallamalarını 

Çocuklar da doğayı özlediler elbette;
Dağlara seslenip yankılar dinlemeyi
Ağaçlara sarılmayı, hamakta sallanmayı
Taze meyvelerden toplamayı,
Papatyalardan taç yapıp,
Gelinciklere gülümsemeyi...

Ve bir gün buluştular;
Güneş aydınlattı her yanı,
Sular şırıl şırıl aktı dağlardan ovalara .
Ağaç kovuklarında saklambaç oynadılar,
Cevizlerin gölgesinde dinlendiler.
Yer-gök çınladı çocuk kahkahalarıyla .
Doğa çocukları kucakladı ,
Yılların özlemiyle.
En çok ağaçlar sevindi,
Yalnız olmadıklarına...

Makbule ABALI 


Şubat 18, 2018

TOPLUMSAL BİR OLAYIN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ... TECAVÜZ



Zaman zaman toplumca dibe vuruyoruz. Çekirge misali tekrar sıçrıyoruz. Çaresiz, ümitsiz... Ve o arada üzülüyoruz, endişe ediyoruz, korkuyoruz. Ama sonra unutuyoruz. Hafızamız zayıfladı. Acılı bir toplum mu olduk, acıya mı alıştık, bilinmez. Acılara tahammülümüz artarken öfkemiz, stresimiz de yükseliyor . Bu arada çok şeyi unutuyoruz; Suç ve ceza kavramını yeniden değerlendirmeyi, toplumca hatalı davranışlarımızı sorgulamayı, neden-sonuç ilişkilerine göre önlem almayı hep unutuyoruz...

Devlet istatistikleri; kadın cinayetleri, tecavüzler konusunda hayallerimizi zorlayan rakamlar ortaya koyuyor. Son yıllarda pek çok değerimizi yitirdik ya da zayıflattık; Onur, utanç, saygı ayıp kavramı, vicdan, merhamet... Nereden nereye...? Bir zamanlar kırsal kesimde kapılar kilitlenmezdi. Kentlerde bile evlerin anahtarları çiçeklerin sulanması için komşulara verilirdi. emanet kavramı vardı. "emanete hıyanet " edilmezdi.

Başka dillerde olmayan bir sözcüğümüz vardı bizim;
"Bacım" Ne içten bir deyişti. Olumsuz bir davranış karşısında "Senin bacın yok mu? " denirdi. Bu soru bile bir empati (kendini karşısındakinin yerine koyma)
sayılabilirdi.İlkokulda kız, erkek aynı sıralarda otururduk. Karşı cins kavramı çok net çizgilerle ayrılmamıştı. Belki o yüzden birbirleri için sakıncalı sayılmazlardı. Oysa şimdi... Önce sıralar, sonra sınıflar ve daha sonra okullar ayrıldı.

Tokalaşmak, uygun sınırlar içinde konuşmak, yardımlaşmak neden yanlış olsun? 
Ne güzel sözdür; "Elinizdeki tek araç çekiçse etrafınızdaki her şeye çivi olarak bakarsınız."
"Tehlikeli" diye nitelendirdiğimiz her şey gün gelir "tehlikeli" kılığına bürünebilir. İçindeki dürtüler su yüzüne çıkmıştır. Kişi karşı cinsi,sadece cinsel bir obje olarak görmeye başladığında toplumdaki yasaklar, tabular nedeniyle davranışları da değişir.

"Önce İnsan" diyebilsek, insani özellikleriyle birini tanısak, onaylasak ya da reddetsek. Güzellik, yakışıklılık zenginlik, güçlü olmak hepsi geçici değil mi? Başka değerleri gözardı ettiğimiz için mi onları değer kaybına uğrattık? Namus, gurur, onur, vicdan, ahlak, masumiyet, utanç nerelerdeler...? Kişinin öz denetimi
değil de "mahalle baskısı" önem kazanınca, temiz duygular sahteleriyle karıştırıldı, değer kaybına uğradı.

Suç ve ceza kavramlarının uygulanışı beyinlerde, yüreklerde soru işareti yaratmamalı. Haksızlıklar kılık değiştirerek, abartılarak haklıyı yenik düşürmemeli.
"Hukuk"  insanların yaşama güvencesi olmalı. Orman hukuku'nun uygulandığı yerlerde kim haklı- kim haksız bilinmez ki. "Kim güçlü- o haklı"  mantığı galip gelir.
İnsanca yaşamak istiyorsak; saygı, sevgi, hak, hukuk, adalet, insanlık uzağımızda değil,yakınımızda olmalı...

Bir toplumda yaşanan her olumsuz olay o toplumda yaşayan bireylerin duygularını da altüst ediyor, kaygı düzeyini yükseltiyor. Ben duygularımı bir şiirle ifade etmeye çalıştım. Dileriz bu tür olaylar son bulur...



                      TECAVÜZ 
Bulduklarında çok kötü durumdaydı;
Düşme değil, kaza değil,
Söylemeye utanıyor insan,
Üç yaşa bile tecavüz.
Henüz üç yaşında bir çocuk;
Bin gün bile görmemiş hayatında,
Yaşanmamış günler, yaşanmamış yıllar...
Koca beden küçücük bedenin üstüne çullandı,
Uykudaydı, haykırdı acıyla çocuk...
Avazı çıktığı kadar bağırdı,
Ağzı kapatılmıştı,
Kulak zarı patladı kendi sesinden.
Duyan olmadı dışarıdan,
Ağzı kapalıydı, bantlanmış,
Gözleri fal taşı gibi açık...
Vahşeti gördü, acıyı duydu,
Sesini duyuramadı, 
dünyanın kuru gürültüsünde.
Eliyle ittirdi kocaman canavarı,
Gücü yetmedi... 
Çağrısına kimseler yetişemedi.
Sesi yankılandı, acılar katlandı, ruhu yaralandı...
Bağırdı... bağırdı... bağırdı...
Sesi kısılıp, kesilinceye kadar...
Sonunda baygın düştü;
Yaralı, zedelenmiş, yorgun,
İncinmiş, bitkin, perişan...
Bir başka uyku sardı bedenini;
Gözleri görmüyordu artık,
Sesi çıkmıyordu, kulakları duymuyordu,
Titremeler vardı minik bedeninde...
Canavarlar ayaktaydı, öfke, kin ayakta.
İnsanlık uykuda...
Merhamet, vicdan, utanç yerlerde...

Makbule ABALI 
Şubat- 2018


                

                                                                                                                                                                       

Ocak 30, 2018

YAĞMURLA GELEN... ( ÖYKÜ )



Bardaktan boşanırcasına yağmur yağıyordu. "Birden bastıran bir yağmur değil bu" diye kendi kendine konuştu. Gece önce şimşek ve gök gürültüsüyle başlamış, sonra hızını arttırmıştı. Toprak iyice suya doymuş olmalıydı. Çocukluğundaki yağmurlar geldi aklına. Önce ışıkla beraber şimşek çakması ve gök gürültüsü ürkütürdü onu. Yıldırım düşmesi ile ilgili ne çok öykü dinlemişti.

Olayları anlatırken abartılı anlatırdı yakınları; telef olan sürüler, yıldırım düşmesiyle yanan ya da zatürre veya kalpten ölen insanlar... Hayal gücü güçlüydü. Her olayı yaşardı adeta. Yağmurdan sonra gök kuşağı oluşmuşsa nasıl da mutlu olurdu. Sanki altından geçerek o renklere ulaşacak gibi koşmaya başlar, yakalanıncaya kadar hızını alamayıp koşar koşardı...

Yağmur tüm hızıyla devam ediyordu. "Silecekler yeterli değil " diye düşündü. Arabayı yolun kenarına çekip biraz beklemek iyi olacaktı. Öyle de yaptı. İnsan beyni nasıl da çağrışım yapıyordu. Yıllar öncesinin yağmurları geldi aklına; Bir sel felaketi, insanlar, evler ve arabaların suyun içinde kalması, bazen sularla birlikte sürüklenmek... 

Düşünceler bir sinema şeridi gibi aklından akarken birden Onu fark etti.Yağmurun altında bedeni adeta iki büklüm, öne eğilmiş durumda, ayaklarını sürüyerek yürümeye çalışan yaşlı bir kadın. Onu koruyacak bir şemsiye ya da atkısı yoktu. Üstünde sadece ince bir yağmurluk vardı.Belli, yoksul değildi ama zengin de sayılmazdı. Yağmur suları saçlarından akıyor, omuzlarına iniyordu. 

O'nu izlerken birden yüreğinde bir yumruk hissetti genç adam. Derin nefes alma ihtiyacını duydu. Yıllar öncesinde de böyle anlar yaşamıştı.Zor durumda olan birini gördüğünde onun acısını, sıkıntısını hisseder, benzer duyguları empati yoluyla güçlü bir şekilde yaşardı.

Kadın ıslanıyordu o şiddetli yağmurun altında. Çok yakınlarda sığınabileceği bir çay bahçesi, bakkal, lokanta, hiçbir yer görünmüyordu. Hiç düşünmeden arabadan çıktı genç adam. Islanmasına aldırmadan koşarak kadının yanına gitti. -Sizin için bir sakıncası yoksa bir süre arabada bekleyebilirsiniz. dedi.Anlamsız bir çift göz Onu baştan ayağa süzdü. Yağmurdan çok etkilendiği belliydi. Bir arabaya bir ona baktı.

Yılların yaşanmışlığıyla  bir anlık bir güvendi onunki.
"Peki" dedi. Islak giysileriyle arka koltuğa oturdu. 
O an teşekkür etmeyi akıl etti. "Çok teşekkür ederim. Eşim evde, rahatsız. O yüzden Onun çıkmasını istemedim. Evde yemeklik malzeme de kalmamıştı."
1-2 cümle Onu yormuştu. Durdu, derin nefes aldı ve ekledi: " Çocuklar da yanımızda değiller. Eşleri, işleri neredeyse orada mutlu olmalarını istiyoruz biz de. 
Eşim merak etmiştir şimdi. Yıllar Onu bana daha düşkün kıldı.5 dakika geç kalsam pencereye çıkar. Benden sonra radyosu gelir düşkünlükte. Şimdi onunla meşgul oluyordur. "

Sohbet etmeyi, konuşmayı özlemiş gibiydi.Arabanın içinde soğuk havadan sıcak havaya geçiş de onu rahatlatmıştı herhalde,anlatmasını sürdürdü; "Eskiden çalan kapı zillerine yetişemezdik.Şimdi çalan zillere hasret kaldık.Hatta bazen ben eşime şaka yapıyorum. Dışarı çıkıp zili çalıyorum, O kapıya çıkınca "Benden başka bir beklediğin mi vardı? " diyorum, birlikte gülüyoruz...

Rahatlamıştı besbelli, konuşma ihtiyacındaydı. "İsterseniz arabayla eve kadar bırakabilirim" dedi genç adam. -"Çok sevinirim. Eşim  meraklanmıştır. Yıllar geçtikçe bir elmanın iki yarısı gibi olduk. Elmanın bir yarısı çürümeye başlarsa öbür yarısı da sağlam kalmıyor. Sevdiğiniz insanın acısı sizi de çepeçevre sarıyor. Bir insanı gerçekten benimsemişseniz, mutluluğuna da, hüznüne de ortak oluyorsunuz.

-"Siz evi tarif edin, yavaş yavaş gidelim."
-"Bu yolu dümdüz gidin, yaklaşınca ben tekrar tarif edeceğim."
Yağmur hızını azaltmıştı. Silecekler artık çalışıyordu. Yollardaki su birikintilerini yararak yola koyuldular. Anılar günün bu sabah saatinde yollarda yansımalar bırakarak tekrar eski yerlerine yerleşiyorlardı. Genç adamın kafası karmakarışıktı. "Hayat" diye düşündü; nasıl, ne zaman, nereye kadar... Bir bilebilsek... Değişir miydik...? Orhan Veli'nin çok sevdiği "Yalnızlık" şiiri geldi aklına; içinden sessizce mırıldanarak hatırlamaya çalıştı:

YALNIZLIK

Bilmezler yalnız yaşamayanlar,
Nasıl korku verir sessizlik insana,
İnsan nasıl konuşur kendisiyle;
Nasıl koşar aynalara, 
Bir cana hasret,
Bilmezler...

Orhan Veli KANIK
--------------------- 
Genç adam "Orhan Veli nasıl da haklıymış" diye düşündü bir kez daha. Arabada artık sessizlik hakimdi. Yağmur tekrar hızını arttırmıştı. Bazen gökyüzünden, bazen gözlerden akıyordu ince ince yaşlar...





Ocak 29, 2018

ASKER...



Kim bilir kimlerin canı yandı gene ?
Hangi evlerde ne ağıtlar yakıldı,
Hangi kentlerden, köylerden ne feryatlar yükseldi.

Davullar, zurnalar çaldı,
Sen askere giderken,
Oysa dönerken müzik bile yabancıydı sana.
Kucaklara alındın giderken,
Havalara uçtun gülerek...
Davullar, zurnalar çalındı,
Halaylar çekildi, kurbanlar kesildi
Sen askere giderken...

Hayatında ilk kez uçağa bindin dönüşte;
Camdan dışarı bakarken değil,
Gözlerin sımsıkı kapalı, ayakların upuzun,
Bu kez tahta, daracık, küçük bir mekanda...
Herkes konuşurken sen suskundun.
Konuşulanları duydun mu, duymadın mı, belirsiz.

3 aylık oğlun, henüz doğmamış.  
Annesinin karnında.
Eller sımsıkı kenetlenmiş, gözleri yaşlı.
Nöbetteki asker bile sessizce ağlarken,
Onlar o büyük acıyla yorgun, bitkin ama ayakta.
Peki ne zaman ağlayacaklar?
İçlerindeki acı, isyan, öfke nereye boşalacak?
Gözyaşları ne zaman akacak?
Akmayan gözyaşı organları incitir...

Günler, aylar, yıllar nasıl geçecek sensiz?
Yaşlı annen- baban takvim yapraklarını nasıl koparacak?
Günleri saymayacak mı artık ?
En sevdiğin yemekleri kim yiyecek bundan sonra?
Kimi sevecekler "Kahramanım" diyerek.
Kar diyecekler, dolu diyecekler, üşüme sakın;
Bir atkı, bir çorap, bir bere kime gönderecekler?
Günler, aylar, yıllar, mevsimler... nasıl katlanılacak?
Akıtılmayan gözyaşları bedende nereyi delecek?

Makbule ABALI
2018 





Ocak 19, 2018

SEVGİNİN BÖYLESİ...



"İster bir kral, ister bir köylü olsun, dünyada en mutlu insan evinde huzuru olandır. "
Goethe 

Reklamlar ilginç gelir bana. Hayatın ta içinden gerçekleri görüntü ve müzikle sunar. Bazıları çok itici olsa da genellikle çekicidir. Çocuklar nasıl da zevkle izlerler; sesli, renkli, müzikli görüntüleri... Bazen dans ederler müzik eşliğinde, bazen kalakalırlar ekran karşısında.

Bir süre önce bir sigorta reklamının müziği aynen çocuklar gibi beni ekran karşısına çekmek için yeterli oldu: Yaşlı bir bey piyanoda eski bir parçayı çalıyor:
İnsanı rahatlatan, sakinleştiren bir müzik; 
"Güllerin içinden canım
Koşarak koşarak gel bana gel
O güzel gözlerini canım
Süzerek süzerek gel bana gel
Bu küskün yüzün gayrı gülsün canım..."

O sırada içeriye orta yaşın  en hoş halinde bir bayan giriyor. Birbirine sevdalı bir çifti izliyoruz ekranda. Adeta gözleriyle konuşuyorlar. Müziğiyle, görüntüleriyle insanın içini ısıtan çok güzel bir reklamdı; ince, naif, hoş... 
Keşke dedim arada sırada böylesi müzikler kulaklarımızı dinlendirse. Toplumsal olayların, kişisel hırs ve çatışmaların yorduğu, yıprattığı insanımızı biraz rahatlatsa...

Her gün gazetelerin 3. sayfa haberleri kadın cinayetleri, kayıp çocuk haberleri, trafik terörü ile dolu. Şiddete karşı tavır alanlardansanız hiçbir diziyi tam izleyemezsiniz. Dövüş sanatı, insanlara eziyet yapma ile ilgili her türlü ders (!) var. Ancak 1-2 dizi bu çizginin dışında.

Kadın ölümlerinde, yıkılan yuvalarda gerekçe hiç değişmiyor: "Çok sevmiştim" ya da "aşıktım, cezalandırdım." "Çocuklarına çok düşkündü, o yüzden onları da öldürdüm." İnsan gerçekten severse öylesine büyük bir aşkla sevdiği, sevdalandığı birine kıyabilir mi? Aşk bir anda nefrete dönüşebilir mi? O zaman sevdiğini değil de kendini daha çok seven, düşünen insanlar çoğunlukta.  Birinin ölümü diğerinin kurtuluşu mu oluyor?

İnsan ister istemez düşünüyor ; Toplum, daha sinirli, daha gergin, daha tahammülsüz insanlarla doldu. Elbette nedenleri vardır. Ama cinnet geçirecek kadar kendini kaybetmenin bağışlanacak yanı yok. Masum çocukları öldürmenin açıklaması yok. Kimisi için meşhur olmak, gazeteler ve haber kanallarında yer bulmak çok kolay. Ama sevgi tükendikten sonra, kalpler bomboş kaldıktan sonra neye yarar ? Kırılan kalplerin, yaralanan kişiliklerin onarılması çok zor.

Makbule ABALI 
2018


Ocak 15, 2018

YAŞAMAYA DAİR- Nazım HİKMET RAN





Bugün dünyaca ünlü şairimiz Nazım Hikmet Ran'ın 116. doğum yıldönümü. 15 Ocak 1902 yılında doğmuş, 1963 yılında 61 yaşında vefat etmiş.Saygıyla anıyoruz.
"Yaşamaya Dair " adlı şiiri en sevdiğim şiirlerinden.
Her okuyuşta ayrı bir tad alıyor insan.İçinde bir yaşam felsefesi barındırıyor.

YAŞAMAYA DAİR

Yaşamak şakaya gelmez,
büyük bir ciddiyetle yaşayacaksın
bir sincap gibi mesela, 
yani, yaşamanın dışında
ve ötesinde hiçbir şey beklemeden,
yani bütün işin gücün yaşamak olacak
yaşamayı ciddiye alacaksın
yani o derecede, öylesine ki,
mesela, kolların bağlı arkadan, 
sırtın duvarda,
yahut kocaman gözlüklerin,
beyaz  gömleğinle  bir laboratuvarda
insanlar için ölebileceksin,
hem de yüzünü bile görmediğin
 insanlar için,
hem de hiç kimse
seni buna zorlamamışken,
hem de en güzel, en gerçek şeyin 
yaşamak olduğunu bildiğin halde 
yani öylesine ciddiye alacaksın ki yaşamayı
yetmişinde bile, mesela, zeytin dikeceksin
hem de öyle çocuklara falan kalır diye değil,
ölmekten korktuğun halde
ölüme inanmadığın için,
yaşamak yanı ağır bastığından...

Nazım Hikmet RAN




Ocak 10, 2018

HABER ALMAK...



Yeni yılda bir mektup, bir kart, elle çizilmiş bir resim aldım. Benim için farklılıktı, güzel birer sürprizdi. Telefon trafiğimiz yoğundu, epeyce elektronik posta, mesaj geldi, ama artık unutulmaya yüz tutmuş, el yazısıyla yazılmış, gönderenden izler taşıyan o üç gönderinin tadı başkaydı, düşündürdükleri farklıydı.

Bizim gençlik yıllarımızda haberleşme kalıpları farklıydı. En çabuk giden telgraf idi. Ama mektup daha önemliydi. Sayfalarca mektup yazılabilirdi. Çünkü içimizde birikmiş, anlatılması gereken çok şey vardı. Bir yakınımız, güvenli bir dost, bir arkadaş, ya da aileden bir kişi... Mektuplar sayesinde pul da biriktirilirdi. Gönderilecek kişiye göre mektup kağıdının kalitesi, cinsi, rengi değişebilirdi.

Mektupların içine özenle kurutulmuş çiçekler konurdu bazen. Mektuplar öykü tadında olurdu. Mektuplarda yazı yeterliydi sanırım. Sembol, simge pek kullanılmazdı. Ama küçük işaretler konabilirdi. Kuş, kelebek ya da küçük kalpler gibi... O zamanlar mektup cevabı beklemek heyecanlı bir süreçti. Çünkü posta ile cevabı ancak bir haftada elinize ulaşırdı. Zamanımızda adrenalin kaynakları farklı. 

Saniyelerde kişiye ulaşan elektronik postalar hayranlık uyandırabilir. İnternette bir şiiri ya da şairi ararken birkaç harfi yazdığınızda sayfalarca seçenek sunulması da çok hoş. Ama kısaltmaları hala benimseyemedim. Ya okuyan başka anlam çıkarırsa, ya yeterince anlatamazsam, ya kişi saygısızlık gibi algılarsa gibi düşünceler, endişeler takılıyor kafama. Hassasiyet. insanla teknoloji arasındaki hızlı geçişi de engelliyor belki.

Sonuçta gene eski yöntemle bilgisayarda ya da cep telefonunda ilk göz ağrımız harfler, noktalama işaretleri imdadımıza yetişiyor. Düşünüyorum; zamana ayak uyduramamak mıdır bu? Ama sanmıyorum. ince düşünüyoruz, biraz geriden yol alıyoruz. Teknoloji, zamanı yanına alarak uzaya yolculuk yapıyor, biz ise yeryüzünde adımlarımızı hızlandırarak çağa ayak uydurmaya çalışıyoruz. Ağır ama emin adımlarla. 

21. Yüzyılda, 2018'in ilk günlerinde eski dostlardan şirin bir kart, bir mektup aldım. Ve henüz 4 yaşındaki küçük torunumun annesinin rehberliğinde minik elleriyle hazırladığı bir yeni yıl kutlama kartı. mutluluğum doruklara tırmandı. Şimdilerde üzerinde "görülmüştür" ifadesi olan asker mektuplarıyla tutuklu mektupları dışında mektup gönderilmiyor artık..

.Her türlü incelik, duyarlılık biz insanlar için. Ömürlük belki zor, ama an'lık mutluluklar öyle kolay ki. Küçük şeylerle mutlu olmak, "farkındalık" da gerektiriyor tabii. Kültür, anılar, yaşam tarzı, yaşanılan çevre, zevkler, beğeniler hepsi hayatın özünde, bir bütünün parçaları tabii... Yeni yıl mektubum hayat arkadaşımdan bir sürprizdi; İçinde vefa, sevgi, iyilik barındıran kısacık ama anlamlı bir mektup. 

Mutlu olmak için pahalı hediyelere gerek yok. Ruhumuzu doyuracak gıda, çeşitli kaynaklardan sağlanabiliyor.

Makbule Abalı 
2018




Aralık 15, 2017

SİYAH BEYAZ ÇOCUKLUK...



İnsan düşünmek için hafızasına yol açtığı zaman ne çok şey hatırlıyor. Bellekte gizlenmiş yüzlerce anı yüzeye çıkmak için sabırsızlanıyor. Dünle bugün arasında kıyaslamalar yaptıkça geçmişin anılar denizinde uzun bir yolculuğa çıkıyoruz. Deniz bazen dalgalı, bazen sakin olsa da beyin jimnastiği sağlayan bu yolculuk iyi geliyor hepimize. İçimizdeki çocukla el ele, kol kola sanal ya da gerçek alemde bir gezinti yapıyoruz..

Kuşaklar X-Y-Z kuşakları olarak adlandırılsa da bu kuşak Internet kuşağı. Bizler kalemlerin, daktiloların hüküm sürdüğü çağda yetiştik. Fotokopiler vardı. Kopyalar çoğaltılırdı. Kafa yorardık; imza nereye atılacak, yazım hatası olmamalı, damga pulu nereye yapıştırılacak...? Zamanımız mı çoktu, bizi uğraştırırlar mıydı bilmiyorum. Geçmiş zaman...

Şimdilerde gençler beğenilerini kolayca iki tık tıkla tıklayarak ifade ediyorlar. Onca emek verilmiş çalışmalarda da tık tık... Yazı zor geliyor belki. Zaten kısaltmalar ve emojiler var. (Görsel mesajlar demek doğru olur mu bilemiyorum.) Ama iyice bilmeyince anlamakta zorlanıyor insan. Çiçekler, böcekler, hayvanlar, insan yüzünün türlü çeşitli halleri, eller, parmaklar. Bilgisayarla adeta oynayın dese de çocuklar, biz temkinli kuşağız. "Ya yanlış yere dokunursam" endişesinden kolay kolay kurtulamıyoruz halâ.
 
Yazıyla mesajlaşmada; slm - iki harf eksiğiyle selam. Selam, yarım yamalak oluyor böylece. msj-mesaj demek. İyi akşamların kısaltması yok galiba, uzun kelime. Lütfen, saygıyla sözcüklerinin kısa mesajla dile gelmiş haline ben rastlamadım. Çok da ihtiyaç duyulmuyor belki de...

Emojiler, kısaltmalar anlatmak ya da anlaşılmak için her zaman yeterli midir ? Ben pek emin değilim. Belki bizler henüz Internet diline çok aşina değiliz. Şair "Melali anlamayan bir nesle aşina değiliz." diyordu . Oysa melal değil de, çağa ayak uydurma sorunları var pek çok yetişkinin.
 
Örneğin ben, telefonda insan sesi yerine talimatlar veren mekanik seslere halâ alışamadım. Ne kadar hızlı davransanız da saniyelerle yarışırken onların istediği zamanda çözüme ulaşamıyorsunuz. Mekanik ses: "Yanlış tuşladınız." diyor. Oysa doğru tuşladım. Bazen çağın gerisinde hissediyorum kendimi.

Bizler zengin insanlar değildik. Ama yoksul da sayılmazdık. O yıllarda zengin-yoksul arasında uçurum yoktu. Gösteriş merakı da yoktu. Orta direk henüz çökmemişti. Çok zenginler çoğunlukta değil, azınlıktaydı. Dolmuşlar yoktu. Toplu taşıma araçları otobüslerdi. Cep telefonları zaten yoktu. O yüzden otobüslerde, kimse yüksek sesle anlatılan hayat öykülerini veya farklı sohbetleri dinlemek zorunda kalmazdı. Henüz dinleme-anlama-anlaşma gündemdeydi.

Renkli fotoğraflar yoktu. Dijital fotoğraf  makineleri de. Karanlık odada tabedilirdi fotoğraflar. Düşünüyorum da her işte daha titiz olmak zorundaydı insanlar. "Beğenmedin, at" psikolojisi henüz her alana yayılmamıştı. Tüketim toplumuna henüz geçmemiştik. Üretme eğilimindeydi insanlar. Renkler her zamanki gibi cazibesini koruyordu. İsteyen, fotoğrafçılarda siyah beyaz fotoğrafına- çok gerekli olmasa da.- renkli düzenleme yaptırabilirdi.

Hayatımız da çok renkli değildi zaten. Önlüklerimiz siyah, yakalar beyazdı. Gösterilerde giydiğimiz şortlar beyaz, kara tahtamız siyahtı. Okulların dış boyaları şimdiki gibi renkli değildi. Televizyonlar bile siyah beyazdı. Ama o yıllardaki filmler bir başkaydı. Filmlerde rolü olan kadın-erkek sanatçılar da farklıydı. Çok sayıda kişi tarafından taklit edilirlerdi. 

Cep telefonları olmayınca iletişim belki kısıtlıydı ama, daha çok hayal kurulur, daha çok özlem çekilirdi. Günlük tutulur, anket defteri doldurulur, mektuplar haberleşme aracı olarak kullanılırdı. İstanbul'da üniversitede okurken yazdığım uzun mektupların hepsini bir kutuda saklamış annem. Bulduğumda nasıl da şaşırmış, sevinmiştim..

Okula giderken kızların makyaj yapma adeti yoktu. Şimdi yeşile, maviye boyanmış saçları görünce çok yadırgıyorum. Tutucu değilim ama, kuralların yer ve zamanla, kurumlarla sınırlı olması gerektiğini düşünürüm.

Biz "Güzellik sadelikte gizlidir. gençliğiniz güzelliğinizdir" anlayışıyla büyüdük. Ama platonik aşklar vardı. "Hayallerinizin sınırını siz çizeceksiniz" derdi bir öğretmenimiz. Sınırları çizmek, sevgi, güven, vefa,  vicdan, ahlak, namus şemsiyesi altında yer almak önemliydi.

Varlık Dergisi, Varlık Yayınlarından kitaplar, mizah dergileri  okurduk. Bu kitaplar şimdiki kitaplar gibi kuşe kağıda basılı değildi. Parlak, resimli kapakları yoktu ama gözümüz gibi korurduk. Şaka gibi geliyor şimdi; Sınıf kitaplıklarımız, okul kütüphanelerimiz bile vardı. 

Lisede okul salonunda Moliere'in bir oyununu sergilemiştik. Bir Kız Lisesinde, erkek kılığında oynadığım rolümü nasıl da ciddiye almıştım. Doğum günlerinde birbirimize kitap hediye etmek gibi bir alışkanlığımız vardı ve hiç de garip kaçmazdı. Kız çocukları için Barbie bebeklerimiz yoktu. Bez bebekler dikerdi anneler çocuklarına. Ortaokulda Ev-iş dersinde bez bebek yaptığımızı hatırlarım. Sümerbank Dokuma Fabrikası'nın ürettiği pazen kumaşlardan  kullanmıştık.

 Alışveriş Merkezlerinde çocuklara, bebeklere satılan giysiler bile payetli, pullu günümüzde. Şimdiden süslü bebekler yetiştiriyoruz. Satış elemanına soruyorum: Çocuklar bunları hiç mi kirletmeyecek, hiç mi bu giysiler yıkanmayacak? Öyle isteniyor diyorlar. Modayı kimler belirliyor, kimler aldatılıyor, kimler aldatıyor?

Günümüzdeki gibi kafeler yoktu. Pastaneler ve küçük çay ocakları vardı. Yazlık-kışlık sinemalar vardı. Hatta Adana'da tiyatro salonu bile vardı. O yıllarda Yıldız Kenterleri, Müşfik Kenterleri, Genco Erkalları izleme şansımız oldu. 

Dans okulları, jimnastik salonları, diskolar, barlar yoktu, ama İl Halk Kütüphanemiz vardı. Şimdi düşünüyorum da, acaba çok şeyden mahrum muyduk yoksa pek çok yönden kazançlı mıydık? Ama halimizden memnunduk, yakınmazdık. Kendi kendimize yeterdik sanırım. Alışkanlıktan belki de, günlerce evde kalsam sıkılmadan kendime bir uğraş bulabilirim.. Beklentilerimiz çoktu, gene de. Umudumuz, hayallerimiz, ideallerimiz vardı.

Dünyaya bakış açısı olarak kendimizi zengin sayardık. Şimdi de öğrenim görmemiş ama kendini geliştirmiş, yürek zenginliği olan insanı yoksul ya da cahil saymıyorum ben. İnsan isterse çok yararlı, güzel işler yapabiliyor. Beyin kaydediyor, göz görüyor, kulak duyuyorsa çok şey gerçekleştirilebilir. Bunlardan birinin yetersiz olduğu durumda yürek ve beyin imdada yetişecektir.

O yıllarda çoğumuzun fotoğrafçıda çekilmiş siyah-beyaz bir fotoğrafı vardı. Fotoğraflar siyah-beyaz, anılar rengarenk idi. Doğal değil de poz vererek çekimler yapılırdı. Belki o yüzden hiç sevmem fotoğraf çektirmeyi. Ama çocukluktan kalma bu fotoğraf bilmem neden, baktıkça mutlu eder beni. Belki 23 Nisan çocukları gibi eteklerimizi tutarak yapay gülüşlerle poz vermediğim için. O yıllardan pek çok kişinin öyle bir fotoğrafı vardır sanırım.

Küçük şeylerle mutlu olan, elindekiyle yetinmesini bilen bir kuşak,  yaşadığı döneme ayak uydurmaya çalışıyor şimdi... Bazen sanal alem denen bir okyanusta boğulmamaya çalışarak, bazen gençleri anlamaya, bazen de kendini anlatmaya uğraşarak...

Eski kuşak teknik konularda çok yeterli olmasa da kendini yeniliyor. Hayat boyu öğrenme devam ediyor. Mutlulukla mutsuzluk arasındaki uzun ince yolun ucu nerede başlar, nerede biter hiç bilinmiyor. Hayat bilinmezlerle dolu. Ne zaman... nerede... nasıl...? Teknoloji bu kadar ilerlemişken renkli hayatlarda hayatın sonunu kim tahmin edebilir? 
Bilgisayarlar ve Yapay Zekâ günümüzde  ona yanıt veremiyor...

Makbule ABALI- Eğitimci
Aralık-2017







Aralık 08, 2017

BİR DÜNYA MASALI...



İnsan yaşamında anıların, hayallerin büyük rolü var. 
Çoğu zaman anılar hayatımızı yönlendiriyor. Anıların bıraktığı izler
.olaylara ya da kişilere bakış açımızı etkiliyor.Hiçbir ay veya mevsimi olumsuz saymıyorum. Ama, herkesin geçmiş algıları faklıdır elbette . Bazen bir ad bile ne çok şey çağrıştırabilir insana. Bir tarih, bir şehir, bir kitap adı ya da bir şiir. Her birinin belleklerde ayrı bir yeri vardır...

Aralık Ayı bizim için zor bir ay, geçmişte olumsuz anıların olduğu bir ay.Farklı yıllarda 8 Aralık'ta annemi, 12 Aralık'ta kız kardeşimi, 
daha sonra da dayımı kaybettik.Tabii ki hayat devam ediyor. Anılarla yol alıyor insan.Bir süre hayatın yükü daha çok biniyor omuzlara.Ve sonra normal yaşantıya dönüyor insan...

Annem Alzheimer hastası idi. Aslında sosyal medyada yazı ya da fotoğraflarla özel hayatlardan söz edilmesini yadırgıyorum. Ama bu konu farklı geliyor bana. Günümüzde Alzheimer, kalp hastalıkları ve kanserden sonra en sık rastlanılan 3. hastalık. Dünya Alzheimer Günü 21 Eylül. Önemli bir günü tek bir güne indirgemek yerine farkındalık yaratarak zaman zaman düşündürmek çok daha yararlı. "İNSAN'ın olduğu yerde hiçbir şey şaşırtıcı gelmiyor bana." diyor bir düşünür.

Zor bir hastalık Alzheimer. Hastanın yanında her şeye tanık olan hasta yakınları için daha da zor. Anne, baba, eş ya da bir yakınımız sevdiğimiz insan gözümüzün önünde adeta bir başka insan olurken çaresiz kalmak, bir şey yapamamak... Alzheimer'de tedavi şansı yok, ancak ilaçlarla hastalığın ilerlemesini yavaşlatabiliyorsunuz.
Alzheimer evreler halinde görülen bir hastalık. Hastanın muhakemesini, hafızasını  zayıflatıyor, uyumunu bozuyor, dil gelişimini aksatıyor. Son evrede artık söz de bitiyor.

Annem bir zamanlar Faruk Nafiz Çamlıbel'in, Tevfik Fikret'in, Mehmet Akif'in, Rıza Tevfik Bölükbaşı'nın uzun şiirlerini ezbere okurdu. Dikiş öğretmeniydi .Çevresinde çok sevilirdi. Fedakar bir insandı. Hastalığında bir bebek gibi bakıldı. Zor günlerdi tabii. Sabahlara kadar birlikte uyuyamadığımız zamanlar oldu .Eşimin yardımlarını unutamam. 
O yıllarda, yaşadıklarımızın bir bölümünü kağıda döktüm. Bazen şiir bazen yazıyla dile getirdim. 
Bunlardan bazıları Uçun Kuşlar adlı bloğumda yayınlandı. Geliri Türkiye Alzheimer Derneği Mersin Şubesine kalan "Geriye Kalan" adlı bir kitabım çıktı. Yazmak ya da sevdiğiniz bir işle ilgilenmek rahatlatıyor insanı. "Bir Dünya Masalı" adlı şiirimi ölümünden bir yıl önce yazdım.

BİR DÜNYA MASALI...

Bir anneanne, bir anne, bir de çocuk
Değişim kuralına uydu üç kuşak;
Yıllar değişirken onlar da değişti...
Yüzler, eller, gözler değişti,
Çağ değişti, insanlar değişti,
Hastalıkların adı bile değişti...

Bir gün ansızın bir "konuk" geldi eve, 
Kapıyı bile çalmadan, sessizce...
Evdekiler hep konukseverdi, 
Ama bu yabancı da bir başkaydı.
Davetsiz konuk yerini kendi seçti,
Anneannenin beyninde bir köşeye yerleşti...
Korkuttu, incitti, üzdü evdekileri,
Adını öğretti, belletti, yineledi;
Demans, Bunama ya da Alzheimer.

Yeni konuk altüst etti düzeni;
Çanta, para, anahtarlar hep kayıp, 
Anneannenin kafası karmakarışık...
Anneanne şaşkın, anneanne çaresiz;
Kimdir, kiminledir, nerededir...?
Unuttu; günü, ayı, yılı
Unuttu; nerede, nasıl, kiminle olduğunu
Unuttu; ne yediğini, nasıl, kiminle yediğini
Unuttu, unutmak istemediklerini bile...

Roller değişti durmadan,
Kimlikler karıştı birbirine;
Kızı "annesi", ya da ablası, damadı "babası"
Oysa sahne aynı, oyuncular aynı,
 Değişen yalnızca insandı...
Anneanne huy değiştirdi onca yıl sonra;
Sinirli, öfkeli, uykusuz,
Kırılgan, alıngan, huzursuz...

Bir güzel düş oldu çocukluk,
Film hep geriye sarılıyor artık;
Yakın geçmiş silindi bitti,
Uzak geçmişe köprüler döşendi.
Dünya kocaman, dünya soğuk,
Gün bitti, güneş batıyor artık...

Anneanne başını dayadı sevdiklerine;
Elini tuttular sımsıkı, okşadılar usulca,
Dünya küçüldü birden, dünya ısındı...
Acıyı paylaştılar üç kuşak;
El ele, yürek yüreğe, omuz omuza
Direndiler hastalığa sevgiyle,
Tutundular yaşama umutla...
Yorgun belleklerden silindi pek çok şey ama ;
"Unutulmaması gerekenleri" unutmadılar...

Ülkemizde ve tüm dünyada Alzheimer hastası olup, "ikinci çocukluğunu yaşayanlara" saygıyla...

Makbule ABALI- Eğitimci



Aralık 03, 2017

ENGELLENEN HAYATLAR...



Hepimizin hayatında davranışlarımızı farklılaştıran, ket vuran engeller var. Bu engellerin topluma yansıyan kısmı bazen normal koşullarda, bazen en uç noktalarda yaşanıyor. Üzülüyor, kırılıyor, sitem ediyoruz. Öfke kontrolü yapamayanlar, zihnindeki ön yargılarla baş edemeyenler ya da iç dünyasında kin, öfke, nefret biriktirenler kendilerine de çevrelerine de aşılamaz engeller çıkartıyorlar. Öfke patlaması yaşayanlar,çok sevdiği insanı vahşice katleden, çocuklarının yanında öldüresiye eşini dövenler, trafik kazalarında ölüm saçan, bazen kaçan, hoşlanmadığı durumlarda kaba kuvvete baş vuran, yasal olmayan işler yapan insanlar.

Bu insanlar toplumun her kesiminde. Engel yaratanlar, zarar verip düzeni bozanlar. Hep şöyle düşünmüşümdür; Bu insanlar yürekten engelli tipler. Yüreğinde merhamet, acıma duygusu olmayan insanlar. Bunlar genellikle beyinlerine, yüreklerine sanki engel konmuş insanlar. Öfkelendiklerinde herkese, her şeye zarar verebiliyorlar.

  Gerçek engelliler asıl konumuz. Doğuştan veya sonradan bir kaza ya da hastalık sonucu engelli olan insanlarımız.Onların durumu çok farklı.Ülkemizde onlar için çok uygun koşulları sağlayamadığımız halde tepki göstermeyen,isyan etmeyen insanlarımız: Görme engelliler, işitme engelliler, bedensel engelliler, zihinsel engelliler, otistik çocuklar, down sendromlu çocuklar... Hepsinin hayatı farklı açıdan engellenmiş ama pek çoğunun kocaman yüreği var. Çoğu iletişim kurabiliyor, bazı konularda başarı zor yakalansa da didiniyorlar, çırpınıyorlar sonuçta başarıyorlar. Takdir etmemek mümkün değil.

Ampute Milli Futbol Takımımız Avrupa şampiyonu oldu. Bedensel engellerine rağmen ellerinde ikili bastonları ya da tekerlekli sandalyeleriyle adeta destan yazdılar. İlk bakışta sanki üzülmüştüm ama izledikçe büyük saygı duydum, gururlandım... Ertesi gün gazete başlıklarını TV.de izlerken özellikle iki başlık dikkatimi  çekti;" Engellere sığmaz taşarız." Ve bir diğeri; "Şampiyonluğa engel yok." Her türlü engelde karşımızdaki insanı anlayabilmek, durumunu kavrayabilmek için empati yapabilmek yani kendimizi o insanın yerine koymayı denemek gerekir.

Örneğin; Zifiri karanlık bir odada bir saat işinizi yapmayı düşünseniz. Ya da kulaklarınıza pamuk tıkayıp belli bir süre sadece dudaktan okumayı deneseniz. Veya bir tekerlekli sandalyeye binerek işlek bir ana caddede, yanınızdan kurallara uymadan son hızla araçlar geçerken yol almayı düşünseniz... Otistik ya da down sendromlu bir çocuğunuz olduğunu varsayıp onunla bir  alışveriş merkezinde birkaç saat geçirmeyi planlasanız. Meraklı bakışlardan rahatsız olmamayı deneseniz.
Zor hayatlar yaşanmadan tahmin edilemez. Acılar derindeyse pek bilinmez, anlaşılmaz.

Engelli kişilerin dünyasında sevgisizliğe yer yok. Acıma, hakaret, aşağılama, kaba davranışlar, ilgisizlik... Her biri yeni bir engel yaratabilir. Bunların hepsi normal bir dünyada da aranmaz mı?
Engellilerle ilgili başarı öyküleri keşke gazetelerin 3. değil de 1. sayfalarında yer alsa. Her biri azim, çaba, öz güven, sistemli ve planlı çalışma ile alınan güzel sonuçları ellerimiz çatlayıncaya kadar ayakta alkışlasak, o koşullarda o sonuçları elde eden çocuklarımızı, gençlerimizi yürekten kutlasak...

Kendini kanıtlamış ünlülerin sözlerine kulak verirsek:

"Ne olursa olsun, hayat yine de güzel. Daha yapacak, okunacak, öğrenecek ne çok şey var."
Stefan Zweig 


"Kişi kendini kurtaramazsa onu başka kimse kurtaramaz." Cesare Pavase.

Aklımızda iz bırakan kendini kanıtlamış engelliler var. Aşık Veysel denince önce görme engelli oluşu değil, sazı, sözü, türküleri geliyor aklıma. Dünyaca ünlü fizikçi Stephan Hawkings'i nasıl unutabiliriz? Hareket kabiliyeti yok denecek kadar az ama beyni hala bilim üretiyor. Yatağa bağımlı olmasına rağmen karamsar değil.

Engelli insanların büyük çoğunluğu duyarlı, hassas ama o ölçüde kırılgan, naif insanlar. Duyu organlarının eksikliğini gönül gözü karşılıyor belki de. Engelinden çok, yetenekleriyle, insanlığıyla, duyarlılığıyla anılan insanlara büyük saygı duyuyorum. İyi ki varlar. Varlıkları pek çok insana ışık tutuyor. Tüm engelli kardeşlerimize daha iyi  koşullarda hayatlarını sürdürebilecekleri sağlıklı, mutlu, aydınlık günler diliyorum...

Makbule ABALI-Eğitimci
3Aralık 2017 Mersin.