Sayfalar

Ağaçlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ağaçlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Mayıs 08, 2026

AĞAÇLARIN FISILTISI


Kentlerde yaşayan çocuklar, ancak parklarda gördükleri baharda çiçek açan ağaçları tanıyorlar. Onların henüz tanışmadıkları öyle çok ağaç ve bitki var ki... Meyveleri yerken erik, şeftali hangi ağaçta yetişir, acaba bilirler mi? Portakalın kabuğunu soyarken nerede, nasıl yetişiyor, düşünebilirler mi? Ya da bu ağaçlar nasıl, ne zaman çiçek açar, çiçek nasıl meyveye dönüşür? O ağaçlar kaç yılda yetişir, nelerden etkilenir? Ağaçlar da ölür mü? Doğayla dost olmadan insanı tanımak, anlamak mümkün mü?

Eskiden okullarda "uygulama bahçeleri", tarım dersleri vardı. Oysa şimdilerde yeşile yabancı kuşaklar yetişiyor. Ağaçlarla dost olmak, onların sesine kulak vermek, dilinden anlamaya çalışmak... Aslında çok da zor değil; sevmek ve benimsemekle başlıyor her şey. Çocuk gözüyle dünyayı tanımak, beraberinde benimsemek ve korumak... Hepsi birbirine bağlı. Doğayla iç içe yaşayan çocuklar paylaşımı da daha kolay öğreniyor. Üretimin değerini bildiği için korumaya da daha yatkın oluyorlar. 


Ağaçsız, çiçeksiz, upuzun uzanan beton bir yol nasıl da ruhsuz gelir insana. Şekillendirilmiş taşlar belki bir fark yaratmıştır yolda. Ama yeter mi? Yeşile hasret yollar yaşanmışlık, canlılık ister. Yurdun dört bir yanında "korumaya alınmış" asırlık ağaçlar, yakın çevredeki okulların öğrencilerine tanıtılabilse keşke. Yüzlerce yıldır o ağaçlar neler görüp, neler yaşadı kim bilir? Çocukların hayal dünyası için paha biçilmez bir kaynak olur. 


Her ağacın ayrı bir dünyası vardır elbette. Sedir ya da diğer adıyla katran dağlarda, yaylalarda yüksek yerlerde olur. Sağlam gövdesiyle göklere uzanır. Yol yapımı veya çeşitli nedenlerle kesim yapıldığında boylu boyunca uzanışına ağıt yakar sanki diğer ağaçlar da....


İnsanlar gibi, her ağacın yerleşmek istediği yer ayrıdır. Daha çok güney sahillerimizde ve Ege'de görülen palmiye nasıl da onurlu bir ağaçtır. Dimdik uzanır gökyüzüne. Kökleriyle ayrılmaz bir biçimde tutunmuştur toprağa. Toprağa derin bir çukur açılarak aynı yörede başka bir yere yeniden dikimi yapılabiliyor. Palmiyenin bir cinsi meyve veren bir ağaçtır. Mevsiminde salkım salkım hurmalar süsler gövdesini. Genç, küçük palmiyeler arasında nasıl da görkemli duruşları vardır. 


Vişne, kiraz, şeftali, elma... Meyve vermeye hazırlanırken açtıkları çiçekler nasıl da güzel, nasıl da narindir. Yağmurdan, doludan, kardan kurtulabilen çiçekler zamanı gelince meyveye dönüşecek, olgunlaşacaktır. Cevizin yararları anlatmakla bitmez. Kabuğu, yaprakları, meyvesi... her derde devadır. Görkemli görünümü, geniş gölgesi, sağlam dallarıyla adeta "ben farklıyım" der, başkalığını hissettirir. Bazen üzümle dost olur, bazen bir başka ağaçla Ama genellikle esas yer cevize aittir.


Saksıda dar yerde, ya da bahçede bol toprakta yetişen çiçek ya da ağaçlar farklı olur elbette. İnsanlar gibi çiçekler, ağaçlar da nefes almak, ferahlamak isterler. Evlerde saksıda özenle büyütülmeye çalışılan kauçuk, verimli toprağı görünce nasıl da coşar, güneşi yakalamaya çalışan bir ağaç olur adeta. 

Zeytin ağacı, yüzyıllardır meyvesiyle, yağıyla köklü gövdesiyle insanlara hizmet vermeye devam ediyor. Kutsal ağaç olarak da tanınan zeytinin dalı, "Barış" sembolü olarak kabul edilmiş. Kesildikçe yeniden dal veriyor. Sağlık sektöründe ve doğal boya elde etmede de kullanılıyor.


Ağaçlar kimi zaman gölgesini, kimi zaman meyvesini, kimi zaman yeşilliğini, tazeliğini sunar insanlara. Bir ağacın altında boş bir kanepe nasıl da çağırır insanı. Kısacık bir öğle arası uykusu, ya da dostça bir söyleşi, biraz düş kurma... Ağaçlar her zaman dostturlar insana. Kendileri sessizdir ama sesli düşünmeyi çabuklaştırırlar. Sessizliğin sesini dinlersiniz kimi ağacın altında...

Ne güzel demişler:
"İnsanlar ağaçlardan ders almalıdırlar.
Ne üzerinde barınan kuşların,
Ne gölgesinde yatan insanların,
Ne de verdikleri yemişlerin hesabını tutarlar." 

Doğaya ve doğayı seven, koruyan, yaşatan insanlara saygıyla...

Makbule ABALI-Eğitimci
30. 09. 2013 Mersin 

Güncelleme:8 Mayıs 2026
İzmir-Urla-Türkiye




Nisan 27, 2026

DOĞANIN UYUMU-DOĞA YASALARİ

 


Doğa kendi içinde harika bir uyum sağlamış. Kendine has yasaları var. Bazen bizi şaşırtsa da, hayal kırıklığına uğratsa da genel yasaları her zaman geçerli. Kışın kupkuru olan ağaç dalları baharla birlikte göneniyor. Yağmurlar yağıyor, kar suları eriyor, ağaçlara, bitkilere can suyu gidiyor. Belki biraz geç, ama mutlaka... Sanki verilmiş bir sözü gerçekleştirircesine. 


Doğayı dikkatle izlediğinizde, zamanında gözlemler yaptığınızda  öyle çok şey öğreniyorsunuz ki. Kupkuru ağaçlarda önce tomurcuklar açıyor, çiçekler çoğalıyor. Daha sonra yapraklar dalların üzerinden, çiçeklerin yanından baş veriyor.  Yapraklar ve çiçeklerle görevini tamamlamış ağaçlar meyve vermeye hazırlanıyor. Değişmez bir düzen bu. Soğuklar zarar verirse ağaçlar da kırılıyor, küsüyor adeta. Meyvelerinden mahrum ediyorlar.

İlkbaharın ikinci ayı Nisanın son günlerini yaşıyoruz. Ege ve Akdeniz yörelerimizde hava sıcaklıkları yükseliyor. Ağaçlar budanıyor, aşılar yapılıyor. Havada ne olduğu belirsiz çiçek kokuları var. Mutluluk ölçütlerinden biri de güzel kokular sayılmaz mı? İçinizi açar, ruhunuzu ferahlatır.

Nisan ve Mayıs aylarımızın güzelliği,  bayramların coşkusu, varlığı değil midir? Her şeyden habersiz çocukların görüntüsü, 23 Nisan günü rengârenk  çiçek tarlası gibiydi. Büyüklerin hüznü henüz onlara tam yansımamış gibiydi. Çocukların mutlu ya da mutsuz olduğunu gözlerinden hemen anlayabiliyorsunuz. Yalan makinesine gerek yok.Yaşamın uzun ince çizgisinde her şey değişken. Her konuda veya durumda yanılmak mümkün.


Canlılar söz konusu olunca bitkiler ve insanlarla diğer canlılar arasında ne çok benzerlik var. Her canlı var olduğunu kanıtlamak, yerini belirlemek, gerekirse güç gösterisi yapmak istiyor. Yapay çimin arasından baş gösteren papatyalar görenleri şaşırtıyor. Çiçekçilerde çok yüksek fiyatlarla satılan gala çiçekleri ormanlık bir bölgede hiç bakımsız, sadece yağmur suyuyla onlarca açabiliyor. 


Karıncaların insanlara örnek olabilecek nice davranışları var. Kış mevsiminde minicik karıncalar vardı. Hemen her yerde, mutfakta, odada, bahçede. Karıncaları uzaklaştırmak için bir yol önermişlerdi. Evin kapısına şekerli su konursa içeri girmeyebilirlermiş. Öldürmeden uzaklaştırmak için bir başka öneri küflü limon oldu. Bu aralarda büyük karıncalar görev başında. Harıl harıl çalışarak yuvalarına yem taşıyorlar. İnsanların geçtiği toprak yollarda bile karıncalar var. Paylaşımın, işbirliğinin en güzel örneklerini sergiliyorlar. Gözlemeye değer. 


Narenciye çiçeklerini arılar çok seviyorlar. Fırça çiçeklerini de. Boşuna söylenmemiş, "Arı bal alacak çiçeği bilir." diye. Dokunmazsanız, gürültü çıkarmazsanız insanlara hiç zarar vermiyorlar, sokmuyorlar da. Bahçe kapısının önüne koyduğum su kaplarından arılar da, kedi ve köpekler de  kavga etmeden yararlanıyorlar Kuşlar kendilerine zarar vermeyen her cinsle barışık. Farklı türler her telden çalıyor, ahenkli bir müzikle doğanın uyumunu kalıcı kılıyorlar. 


Doğa dengesini en uygun biçimde kurmuş. Dengesi bozulmadıkça her şey saat düzeniyle işliyor. Adilce paylaşımlar hiçbir şekilde bozulmuyor. Çalışan hakkını alıyor, düzene uyum sağlıyor. İnsan hem yapıcı, hem yıkıcı. Özgürlüğüne düşkün kuşlar bile dost bildikleri yerlere yuva yapıyorlar. Kilometrelerce yoldan uçarak gelip yuvalarını bulabiliyorlar. Ağaçları kesilirken kuş seslerini dinlediniz mi hiç? Doğal  afetlerde tehlikeyi sezen canlıların canhıraş çığlıklarını duydunuz mu? 

Makbule ABALI-Eğitimci

27 Nisan 2026 İzmir-Türkiye



Temmuz 15, 2025

Ağacın Duygusallığı...

                    

Görkemli bir ağaç vardı
Yüksek tepelerden birinde
Duygulu mu duygulu...

Suyu içerken yudum yudum
Yağmuru sevdi ağaç... 

Yaprakları savrulurken arada
Rüzgâra kızdı ağaç...

Doludan ürktü, titredi
İncindi, kırıldı ağaç... 

Kar sularıyla tam doydu
Rahatladı...

Kuşlar kondu dallarına
Umutlandı...

Çocuklar toplarken meyvesini
Gururla salındı...

Gölgesinde barındı insanlar
Nasıl da mutlu oldu...

Sonra günlerden bir gün
Dalları kesildi ansızın
Şaşırdı, haykırdı...

Kökten vuruşlarla canı yandı,
Baltaya küstü ağaç...

Oysa baltanın suçu yoktu 
Onu kullanan bir başka eldi... 

Hiç bilemeden düşmanını
Yıkıldı gitti ağaç... 

Makbule ABALI-Eğitimci
15 Temmuz 2025




Ekim 15, 2024

HAYAT BİR OYUN MUDUR...? OYUN BİTTİ


Bir "Dünya Şiir Günü'nde"  tüm çocuklara sevgiyle...


HAYAT BİR OYUN MUDUR...? OYUN BİTTİ...


Her yer oyun alanıydı önce

Sonra yer kalmadı çocuklara;

Gökdelenler, AVM'ler kuruldu yerlerine,

Gene de vazgeçmedi çocuklar oynamaktan,

Hayal kurmaktan...

Bilyeler kurallara göre tek tek dizildi,

Gökyüzüne özgürce salındı uçurtmalar.

Ama "İpler ağaçlara takıldı" dedi büyükler,

Ve ağaçlar cezalandırıldı,

Ağaçları kökten kestiler..
.
Önce ağaçlar suçlu sayıldı, sonra çocuklar.

Tüfekler, bıçaklar, gaz kapsülleri serbestçe ortalıktayken

Bilyeler suçlu sayıldı, çocuklarla beraber

Uçurtmalar utandı, gökyüzüne havalandılar...

Suçlular nerede...?  

Suçlular kayboldu...

Bir "saklambaç oyunu" gibiydi sanki her şey, 

Herkes saklandı, "ebe" bir türlü bulunamadı....

Ta uzaklardan bir çocuk sordu hüzünle;

"Hayat bir oyun mudur anne? "

Kısık bir sesle cevapladı annesi;

"Oyun bitti!..." 

Çocuklar hayal bile kuramadılar... 

Makbule ABALI 
21 Mart  2014

Güncelleme:15.10.2024

                                         







Eylül 01, 2024

ZEYTİN AĞACI- BARIŞIN SİMGESİ...

 


Urla'da yeni evimize ilk gidişimizde karşılaşmıştım onunla. Evimizin küçük bahçesinde bir zeytin ağacı. Yılların katkısıyla büyümüş görkemli zeytin ağaçlarından değildi. Hatta bahçedeki çam ağacının altında çelimsiz dalları, ince küçük yapraklarıyla korunmaya muhtaç bir çocuk gibiydi. Yeşil iri gözleriyle göz göze geldiğimde nasıl da mutlu olmuştum.
  

Belki de Nazım Hikmet'in  "Yaşamaya Dair" adlı o güzel şiirini anımsatmıştı bana; 

"Yani öylesine ciddiye alacaksın ki yaşamayı,

yetmişinde bile, meselâ, zeytin dikeceksin,

hem de öyle çocuklara falan kalır diye değil,

ölmekten korktuğun halde ölüme inanmadığın için,

yaşamak yani ağır bastığından."

Komşu zeytin ağacını sonra fark etmiştim. Bahçenin hemen dışında, sokakta kendiliğinden bitmiş bir başka zeytin ağacı. Zeytin ağacı hep şairlere ilham kaynağı olmuş. Bedri Rahmi Eyüboğlu'nun "Sitem" şiirindeki içten dizeleri de adeta onun için yazılmış; "Önde zeytin ağaçları, arkasında yar... "  

Bu kış küçük bahçemizdeki zeytinlerimizin meyvelerini yeme şansımız oldu. Mersin'de salamura zeytin yaparken kesme değil, ezme yöntemini kullanırdık. Ezerken bile adeta içim acırdı. Bazı yörelerimizde, yılların yetişmiş zeytin ağaçlarını kesmeye nasıl kıyıyorlar, düşündürüyor, şaşırtıyor insanı...

Bahçedeki badem ağacı da yeni açmış çiçekleriyle süslü bir gelin gibi göz alıcıydı. Küçük bahçemizde bir de narenciye ağacı vardı. Güney illerimizde yaşayanların gözdesi. Çiçeklerinin içe sinen kokusunu kolay kolay unutamazsınız. Eskiden en çok çınar ağaçlarını severdim, halâ severim. Bilge insanları hatırlatır çınarlar bana.  Ağırbaşlı, saygın, onurlu, güçlü bilge insanları. 

Neden bilmem, ağaçlara öylesine tutkun ben, bu küçük bahçede en çok zeytin ağacının varlığına sevinmiş, mutlu olmuştum. Belleğimde ne çok şey birikmiş zeytinle ilgili.  Çevresine adeta enerji yayıyor, barışı-dostluğu çağrıştırıyor.

Kırgınlıklarda "zeytin dalı uzatmak " bir deyim olarak benimsenmiş. Zeytin ağacı; barışı, güveni, huzuru, dayanıklılığı, bağlılığı düşündürüyor.  Gün görmüş insanlar gibidir, kökleri sağlamdır, çevresine yayılmıştır. 2000 yıllık zeytin ağaçları olduğu söylenir. Yeni kuşaklara zeytin ağacını tanıtmak, yaşatmak amacıyla Urla'da bir saygı anıtı gibi işlik ve müzeler de  var.

Ah keşke fiyatları bu kadar yükselmeseydi, en yoksul insanlarımızın bile kahvaltılarının temel gıdasıydı zeytin. Yeşil ya da siyah hiç fark etmez. Küçük bir kâsede üzerine birer tutam kekik, nane, isteğe göre tatlı kırmızı toz biber dökerek ekmeği banarak yemenin lezzetine doyum olmaz.  Hele bir bardak çayla bir zeytin ağacının altında bir piknikte... En güzel sofrada bulamazsınız o tadı.

 Ne çok şeye adını vermiştir zeytin; Zeytinli ekmek, zeytinli poğaça, zeytin ezmesi, zeytinli salata., zeytinli peynir... Her biri ayrı bir lezzet. Fiyatı ne kadar artsa da Anadolu Kadını mutfakta becerilerini sergilemesini bilir. Her şeye rağmen aş hazırlamada ustadır. Yoktan var eder. Sadece midelerde değil,  gözlerde, gönüllerde de iz bırakır.

Son günlerde zeytinler insan eliyle yağmalanırken gene kadınlarımız sahip çıkıyor bu kadim ağaçlara. Zeytinden yağ çıkarırcasına ezilseler de, hırpalansalar da, aşağılansalar da dimdik ayakta koruyorlar ağaçlarını. Bin ağaç dalına yetişemese de kolları; bir ana, bir kadın, bir insan , bir vatansever olarak  tüm güçleriyle çırpınıyorlar. 

Her zaman her yerde; İnsana, doğaya, tüm canlılara, barışa ve dostluğa değer vermek, korumak, yaşatmak... Daha güzel bir dünyanın oluşumuna katkıda bulunmak değil midir ?

Makbule ABALI

05.08. 2023 Urla





Not: 1 Eylül Dünya Barış Günü'nde bir yıl önce yazdığım yazımı -İnsana, doğaya , barışa saygı adına-yeniden güncelledim. M.A.


Ağustos 10, 2021

ÇOCUK OLABİLMEK...


Son orman yangınlarında bir kez daha tanık olduk; Çocuklar gelecekte yetişkinlerden çok daha planlı, düzenli çalışacaklar, benzer felaketlerin
yaşanmaması için tüm güçlerini harcayacaklar.

İnsanlık adına öyle merhametli ve vefalılar ki davranışlarıyla şaşırtıyorlar bizi; Karıncalarla, kelebeklerle konuşuyorlar, yanan buzağıların ardından hüngür hüngür ağlıyorlar. Yangında kalan kaplumbağalara su veren yetişkinlere yardım ediyorlar. Yaptıkları resimlerde acıyı, hüznü kapkara boyalarla dile getiriyorlar. Mutlu oldukları anlar canlı renklere  bürünüyor.

Çocuklar içten, saf, temiz ve masumlar. Günümüzde pek çok yetişkinde rastladığımız yalan, riya, aldatmaca, acımasızlık , haksızlık onlarda yok. İçleri, dışları bir.  Hoşlanmadıkları bir davranışı rahatlıkla eleştiriyorlar. İçimizi acıtan soruları da var. "Kuşların yanan kanatlarının yerine yeni kanat takılabilir mi?" sorusu gibi. 

Çocukların dünyasında " çocuklar gibi" oluyor insan...

Makbule ABALI-Eğitimci 

10. 08. 2021 Mersin 











 

Ağustos 03, 2021

AĞAÇLAR DİLE GELSE...

 
Ağaçlar dile gelse: Ne uzun, ne renkli, ne güzel, belki de ne acıklı öyküleri olurdu kim bilir... Neler anlatır, neler fısıldarlardı geçmiş yaşamlarından; sabırlı bir dinleyici bulsalar, paylaşırlar mıydı acaba sırlarını... Yoksa kırgın, kızgın, öfkeli midir ağaçlar insanlara ? Yıllarca yararlanıp sonra da değerini bilmediğimiz için, ihanetle mi suçlarlardı biz insanları, kim bilir...
   
   Ağaçlarla ilgili ne çok öykü, ne çok şiir vardır: Cahit Sıtkı Tarancı, ne güzel demiştir, "Yalnızlığa Dair" adlı şiirinde; "Bir derdin varsa açabilirsin ağaçlara, /Ağaç yaprak verir sır vermez rüzgâra."
 
Ağaçlarla ilgili tiyatro oyunu bile vardır:  "Ağaçlar ayakta ölür" ;  canlı olduğuna göre ağaçlar da ölür elbette, tıpkı insanlar gibi...
Bazen bakımsızlıktan, bazen sevgisizlikten, bazen susuzluktan veya kesilerek, yakılarak, canına kıyılarak can verir ağaçlar da... 

Mezarları yoktur ağaçların; cansız kaldıklarında konacakları yer, ya bir başka ağaç altı, ya bir oduncu deposu, ya da karanlık bir yerdir. Belki en çok kâğıt fabrikasına gidenler sevinir; yeniden "can bulup" değer kazanacakları için, tekrar bir işe yarayacakları için... İnsanlar da öyle değil midir ?

   Her ağaç bir başka dünya, bir başka candır. Kuşlar için kanatlar ne denli önemliyse, ağaçlar için de kökler önemlidir: Kökler değil midir onları yaşama bağlayan; kökleri sağlamsa bir ağacın, tutunabilmişse derinden, korkmaz artık, kendinden emin, uzayıp gider gökyüzüne... Kuşlar gibi kanatlanır adeta; özgürlüğün tadını çıkarır, ses verir rüzgâra, yağmura kucak açar, gölgesinde barındırır insanları... 

   Yerini, yurdunu bulmak ister ağaçlar da: Uygun ortam arar, iklimlere, doğa koşullarına göre değişir, bazen bir dağ başındadır, bazen bir su kenarında... Tıpkı insanlar gibidir; yerini bulursa can bulur, yerini sevmezse kurur, gider, yok olur. Ağaçlar kesilirken ağlar mı acaba, akan su gözyaşı mıdır, dalı kırılınca küser de ondan mı kurur...?

   Ben en çok kışın yaprağını döküp, baharda tekrar çiçeklerle donanan ağaçları severim: Tükenip sonra her şeye yeniden başlayan mücadeleci insanlar gibidirler... Badem ağacı örneğin; baharda birden açıverir güzelim çiçeklerini, dokununca dökülüveren, ince, narin çiçekler... Çoğu dökülür o çiçeklerin; ince, naif, kırılgan insanlar gibidirler. O çiçeklerin sert kabuklu bademlere dönüşeceğini düşünemezsiniz; ama her şeye rağmen sert doğa koşullarına dayananlar olur, sağlam karakterli insanlar gibi...

   Erguvanlar; renkleri ve görüntüleriyle etrafa ışık saçan gösterişli kadınlar gibidir: Birden açılır saçılır çiçekleriyle, ancak görüntüsü dışında pek yararlanamazsınız, meyvesi yoktur, kısa süre sonra çiçekleri de dökülür, makyajsız doğal haliyle kalıverir ortada...

   Narenciye ağaçları; limon, portakal, greyfurt, çiçekleriyle, kokuları ve görüntüleriyle baharda, kendini kanıtlamak için fırsat bekleyen insanlar gibidirler. Yakından tanıyınca aldanmadığınızı anlarsınız; yararları, katkıları tartışılmaz...

   Ceviz; görkemlidir, güzeldir, yararlıdır, iç yapısı beyine benzer, gölgesi serindir ancak uzun süre oturursanız rahatsız eder, gölgesi ağır insanlar gibidir, çekinilmesi gerekir...

   Kavak; ince uzundur, rüzgârla savruluverecek gibidir, ama kökleri öyle derinlere uzanır ki sizi yanıltır, eğilip bükülse de asla yıkılmaz; her şeye dayanıklı, sağlam, güvenilir insanlar gibidir. Paylaşımı sever, diğer ağaçların aksine, dalını toprağa batırırsınız, yeniden kök salar...

   Çınar, farklıdır, bir başkadır her zaman: Yaylada yüzyıllık çınarlara bakıp düşünürüm bazen; kim bilir neler görüp neler yaşamıştır onca yıl, nelere tanıklık etmiş, kimlerle paylaşmıştır gölgesini, serinliğini...

 Çınarlara benzer bazı insanlar da: Görüşleri, fikirleri, eserleri, izleri ve paylaşımlarıyla yeterince vermiş, her zaman olmasa da bazen almışlardır emeklerinin karşılığını.
Görkemlidir çınar, heybetlidir; önce çekinir, ürkersiniz, ama severseniz size sunar tüm nimetlerini, gölgesi serin ve korunaklıdır, yaprakları türküler söyler rüzgârda, rahatlarsınız...


    Daha ne çok ağaç var yeryüzünde... Uzakdoğulu düşünürler; "Bir ağaca sarılın çok bunaldığınızda" diyorlar. Gerçekten, toprağa basmak, çimenlere basmak, "toprak hattı oluşturmak" gibi adeta. Ağaçlar, içimizdeki "negatif enerjiyi alıyor, yeniden güç kazandırıyor bedenimize...

  Bugün, Dünya Çevre Günü'nde; siz de bir ağaçtan güç alarak "Yaşam Enerjisi" depolamayı düşünmez miydiniz... ? Ağaçlar, paylaşımcı oldukları kadar yardımcı da olurlar.

Makbule ABALI - Eğitimci

(Bu yazımı ilk kez  5 Haziran 2010 yılında yayınlamışım. Bazı yazılar güncelliğini kaybetmiyor. M.A)

Görsel: İnternetten.

Şubat 25, 2018

DOĞAYLA BULUŞMA



      DOĞAYLA BULUŞMA

Doğa hep çocukları bekledi;
Özlemle, sabırsızlıkla,
Dört gözle bekledi...
Onların neşeli seslerini, 
Koşarak uçurtma uçurmalarını
Kuşlarla konuşup
Sincaplara el sallamalarını 

Çocuklar da doğayı özlediler elbette;
Dağlara seslenip yankılar dinlemeyi
Ağaçlara sarılmayı, hamakta sallanmayı
Taze meyvelerden toplamayı,
Papatyalardan taç yapıp,
Gelinciklere gülümsemeyi...

Ve bir gün buluştular;
Güneş aydınlattı her yanı,
Sular şırıl şırıl aktı dağlardan ovalara .
Ağaç kovuklarında saklambaç oynadılar,
Cevizlerin gölgesinde dinlendiler.
Yer-gök çınladı çocuk kahkahalarıyla .
Doğa çocukları kucakladı ,
Yılların özlemiyle.
En çok ağaçlar sevindi,
Yalnız olmadıklarına...

Makbule ABALI 


Ağustos 12, 2017

DOĞAYLA DOST ÇOCUKLAR...


Çocuklar küçük yaştan itibaren doğayla dostluk kurarlarsa, doğada olup biteni anlamaya çalışırlarsa sonraki yıllarda da hayata daha rahat uyum sağlıyorlar. Doğayla dost olan çocuklar ağaçlara, insanlara, hayvanlara sevgi ile yaklaşıyorlar. Merak ve koruma duyguları gelişiyor.

Çok uzak bir yerde, daha çok toprak elde etme kaygısıyla ağaçlar kökten kesilirken çocuklardan biri annesine sordu; "Dalları kesilirken ağaçların canı yanıyor mudur anne? Ağaçlar sesli mi, sesiz mi ağlar?" Annesi "Onlar da birer canlıdır." demekle yetindi.

Gün geldi, ülkenin farklı yerlerinde ağaçlar birer ikişer kesildi. Yılların yetişmiş ağaçları... Belki kimisi yüz yıllık, kalın gövdeli ağaçlar. Ağaçlar kesime direnemediler. Ama ağlamak denirse gövdelerinden öz suları aktı ince ince. Yıllardır onlardan ürün alan, yararlanan insanlar dayanamadılar. Yaşlı-genç -çoluk-çocuk karşı çıktılar. "Neden?" dediler... Neden? Kiminin yerine santraller yapılacaktı, kiminin yerinde maden çıkarılacaktı.

4 yaşından itibaren çocuklar da "neden" sorusunu soruyor ,merakla cevap arıyorlar. Oysa onlara bazı gerçekleri anlatmak öyle zor ki...
Bu kıyımları çocuklar da gördüler; Keşke görmeselerdi. Yetişkinler onlara mantıklı bir açıklama yapamadılar. Çocuklar gördüklerini kolay kolay unutmuyorlar.
Yaylada İş bölümü 

Kent çocukları köye geldiklerinde onlar için uçsuz bucaksız bir öğrenme ortamı var. Doğa bir laboratuvar adeta. İnekler, keçiler, tavuklar, horozlar, kaplumbağalar, köstebekler, karıncalar...Şehirde soyut olarak öykülerde dinlediği, gördüğü, okuduğu her şeyi canlı olarak karşısında buluyor. Çizgi filmlerin canlı halini izliyor. Gece gökyüzünde yıldızlar daha bol, daha parlak.

Köyde süt sağmayı öğrenmek 

Yediği-içtiği ,emekle elde edilen ürünlerin kaynağını bilmek değer duygularını geliştiriyor. Sütün, yumurtanın bize nasıl ulaştığı, fidanların nasıl büyüdüğü, sebze ve meyvelerin yetişmesi... Onların düzeylerine inerek anlayacakları dilde, basit ve yalın olarak anlatıldığında çocuklar çok mutlu oluyorlar, yetişkinler geleceğe yatırım yapıyorlar.

Doğayla dost olan çocuklar yarınlarda da çevresini koruyan, geliştiren bir tutum geliştiriyorlar...

Makbule ABALI-Eğitimci
Ağustos 2017

                                   Kızım ve Kızı-torunum

Mayıs 02, 2016

ZAMANSIZ BAHARLAR...( Pazartesi Nostaljisi )



Gene iklimleri, mevsimleri ayırt edemez olduk. Baharın ortasında Nisan'da kar yağdı bazı illerimize. Bitkiler de alıştıkları ortamda şaşkına döndüler, kararsız kaldılar. Soğuk vurdu meyve ağaçlarının çiçeklerine. Oysa nasıl da güzel donanmıştı ağaçlar. Görücüye çıkan gelinlik kızlar gibiydiler; öylesine güzel, pırıl pırıl, hafif utangaç... Her yer bahar kokuyordu buram buram. 

Üretici sevinçliydi; iyi ürün alacak, satacak, belini doğrultacaktı. Şans bu ya, doğa izin vermedi. Don vurdu meyve olmaya hazırlanan çiçeklere... Doğa nasıl da hızla değişime hazırlanıyordu.
Ağaçlar süslü gelin gibi, pembe-beyaz çiçeklerle kendilerini yeniliyorlardı. Ama don vurdu çiçeklere; O güzelim çiçekler alışılmışın dışında birden büzüldüler, içe kıvrıldılar, kapandılar ve kuruyarak dökülmeye hazırlandılar. Açmaktan, meyve vermekten vazgeçtiler.

Sanki küstüler, kırıldılar, alındılar. Belki de bir ders vermek istediler biz insanlara: "Siz kendi içinizde bir uyum sağlayamazsanız biz nasıl sağlayalım?" diye seslendiler. Bu durumda bizi meyvelerinden yoksun bırakmakla cezalandırdılar. 
Adeta şiddete dayanamayan narin, hassas insanlar gibi, şiddetli soğuklara ayak uyduramadı güzel çiçekler. Dallarda kuruyan tomurcuklarla mahzun gelinlere benzedi görkemli ağaçlar. Yoksa biz mi onları kandırdık? Güneşi, güzel havayı görünce aldandılar, zamansız serpildiler...


Mevsimler birbiri ardınca geliyor ama bazen birbirlerinden yer kapıyorlar. Belki de doğanın dengesi bozuldu. Dünya hızla dönüyor; Biz mi hızına ayak uyduramıyoruz, bitkiler. ağaçlar mı?
Kavramlar birbirine karıştı kafamızda. Bir türlü düzeni sağlayamadık. 


Bahar çiçekleri zamansız açtı ya da zamansız bir don oldu. Zamansız baharlar da bazen acımasız oluyor. Acaba kışın da amansız soğuklarda farklı çiçekler boy verip hayatımızı renklendirir mi? Umut bu, neden olmasın...?
                                                                         Nisan 2014 



Haziran 01, 2013

AĞAÇLAR AĞLAR MI ANNE...?


ÖYKÜ
Önce sadece ağlama sesini duydum; Derin iç çekmelerle, hıçkırarak bir ağlama sesi idi bu. Bir çocuk sesi ağlama sesine karışıyordu arada bir: "Ama neden... ama neden..." Sonra onları gördüm; bir anne ile 5-6 yaşlarında tatlı bir kız çocuğu. Beni görünce önce irkildiler, sonra şaşırdıklarını fark ettim. Beklenmedik bir zamanda karşılarına çıkmıştım. Bir yabancı olarak özel konuşmalarının arasına girmiştim. Rahatları kaçmış gibiydi. 

Biraz sonra varlığımı kabullendiler sanırım, konuşmaya devam ettiler. Küçük kız burnunu silip, iç çekerken sorularını sıralamaya devam etti: "Anne, ağaçların da canı yanar mı? Ağaçlar ağlar mı anne" Yavaşça, ürkütmeden konuya karıştım:" Ağaçlar da insanlar, hayvanlar gibi canlıdır elbette. Ama onların dilinden canlılar anlar. Ne kadar iyi korur ve seversek, onlar da bizimle o kadar iyi anlaşırlar." "Peki ağaçlar ağlar mı diye sorusunu yineledi:" Gözyaşlarını biz göremeyiz ama canı yanarsa akar gider sessizce." dedim 

Küçük kızla aramızda köprü kurulmuştu. Yanıma oturdu yavaşça, anlatmaya başladı: Anaokulundan öğretmeni ve arkadaşlarıyla beraber fidan dikmeye gitmişler. Artık herkesin adını verdiği bir fidanı varmış. Kendilerinden büyük sınıfların yıllar önce diktikleri yetişmiş ağaçları da görmüşler. Bu işin çok kolay olmadığını, yıllar aldığını görmüşler. "Çok çok zaman önce küçücükmüş, şimdi kocaman olmuş, senin boyundan büyük" diye anlatıyordu... 

Bugün geldikleri parkta  bıçakla yaralanmış, dalları kesilmiş bazı ağaçları görünce çok çok üzülmüş. Güzel, iri yeşil gözlerini gözlerime dikerek bir kez de bana sordu: "Canı yanınca ağaçlar ağlar mı teyze?" Elini tuttum: "Çok haklısın, hiçbir canlının canını acıtmamak lazım. Büyüklerimiz çok eskiden söylemişler; "Yaş ağaca balta vuran el onmaz" demişler. Anlamadı sanırım, ama akıllı çocuk, yanlış bir iş yapıldığını tahmin etti. 
"Bu ağaçlar şarkı söylerlerdi eskiden, ama bak artık söylemiyorlar" dedi. Annesi yavaşça fısıldayarak açıklama yaptı: "Rüzgarda yaprakların hışırdaması olurdu, onu anlatmak istiyor." Anladım dedim ve çocuğa yöneldim." Peki siz okulda hangi şarkıları öğrendiniz?" 

Bir şarkıyı mırıldanmaya başladı. Şiirler, şarkılar, türküler, ninniler, acılara iyi geliyor gerçekten. Ağlaması durmuştu artık. "Ağacın yaralarını saralım ister misin" dedim." Ama sen doktor değilsin ki" dedi ".Hadi deneyelim" dedim. Yerden biraz toprak alıp su katarak çamur oluşturduk, ağaçların yaralı yerlerine sürdük, kapattık. Yetişemediği üst dallara annesinin kucağında ulaştı. Minicik elleriyle ağacın yaralarını onardı. Yetip yetmeyeceğini düşünmeden küçük pet şişeyle ağacın dibine su döktü. Artık rahatlamıştı. 

Annesiyle el ele tutuştu. "Evde babam bekliyordur" dedi. Belli ki "ağaçların öyküsü" az sonra babaya da anlatılacaktı. Anne kızla vedalaştık. Parktan çıktılar, hızlı hızlı yürüyerek uzaklaştılar... 

Küçük kız düşüncelere yöneltti beni... Küçüklüğümüzde ağaçlara salıncak ya da hamak kurarken ağacın canı yanmasın, zarar görmesin diye ipin bağlantı yerine birkaç kat bez sarıp bağlardık. Dalları kırılmasın diye biriken kar özenle temizlenirdi. Ağaçlar yıllarca can verdi, hayat verdi insanlara, parklara, kentlere, doğaya...
Küçük kızın duyarlılığı haklıydı. Ağaçların da canı vardır. Ve yaşatılma çabası olmazsa ağaçlar ayakta ölür...

Makbule ABALI-Eğitimci 
1Haziran 2013 Mersin


BİR ŞİİR                          CEVİZ AĞACI

Başım köpük köpük bulut,
İçim dışım deniz,
Ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkında,
Budak budak, serham serham ihtiyar bir ceviz
Ne sen bunun farkındasın, ne polis farkında.

Ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkında
Yapraklarım suda balık gibi kımıl kımıl,
Yapraklarım ipek mendil gibi tiril tiril
Yapraklarım ellerimdir, tam yüz bin elim var.
Yüz bin elle dokunurum sana, İstanbul'a
Yapraklarım gözlerimdir. Şaşarak bakarım
Yüz bin gözle seyrederim seni, İstanbul'u
Yüz bin yürek gibi çarpar, çarpar yapraklarım,

Ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkında,
Ne sen bunun farkındasın, ne polis farkında.

Nazım HİKMET



Ağustos 23, 2010

Ağacın Duygusallığı...

 

   Görkemli bir ağaç vardı, 

  Yüksek tepelerden birinde
  Duygulu mu duygulu... 


  Suyu içerken yudum yudum
  Yağmuru sevdi ağaç
  Yaprakları savrulurken arada
  Rüzgâra kızdı ağaç
  Doludan ürktü, titredi
  İncindi...
  Kar sularıyla tam doydu
  Rahatladı...
  Kuşlar kondu dallarına
  Umutlandı...
  Çocuklar toplarken meyvesini
  Gururla salındı...
  Gölgesinde barındı insanlar,
  Nasıl da mutlu oldu...
  Sonra günlerden bir gün,
  Dalları kesildi ansızın
  Şaşırdı, haykırdı,
  Kökten vuruşlarla canı yandı...
  Baltaya küstü ağaç
  Oysa baltanın suçu yoktu
  Kullanan bir başka eldi...
  Hiç bilemeden
  Yıkıldı gitti ağaç... 

 Makbule Abalı
 2010 Ağustos