Sayfalar

Temmuz 22, 2010

YAYLA ÖZLEMİ...

Sıcak yörelerin serin yaylaları vardır, cankurtaran gibi: Kentlerin gürültüsünden, kalabalığından, trafik karmaşasından, egzoz dumanından, yapaylığından kaçmak istediğinizde, köyler, yaylalar, uzak beldeler sığınacak bir liman gibidir bazen. O serin yaylalarda sıcak, dost insanlar yaşar çoğu kez; konuşmalarını düşünce süzgecinden geçirmeye çok gerek duymadan, dobra dobra içinden geldiği gibi konuşan, her an yardıma hazır insanlar... 

  Doğal ürünlerle beslendiklerinden olsa gerek, bağışıklık sistemleri güçlü, uzun ömürlü, sağlıklı olur yayla insanları. Taze pişmiş katkısız ekmek kokusunu ta uzaklardan alıp yaklaştığınızda, o güzelim ekmeğini hemen paylaşmaya hazırdır. Köy bazlaması, tarhana çorbası, bulgur aşı, topalak çorbası, mis kokulu naneyle taze semizotu salatası, gün ağarırken toplanmış kabak çiçeği dolması yöre insanlarının elinde eşsiz tadımlıklara dönüşebilir. 
  
  "En güzel sunum, tatlı dil, güler yüzle yapılandır" diyenlerdenseniz, mutlu olmak çok kolaydır küçük yörelerde; belki bir küçük demet dağ çiçeği, damak zevkinizle birlikte göz zevkinizin tamamlayıcısı olacaktır sofranızda. Yaz günü sıcak çorba içmek ya da henüz sağılmış sütü yudumlamak sizin seçiminize kalmıştır.

  Dağlardaki kekik kokusu kimi insana en pahalı, gözde parfümlerden daha çekici gelebilir, hiçbir ödeme yapmadan toplama hakkınızı kullanabilirsiniz. Üreticiden tüketiciye uzanan uzun yolda zorlanmadan, taze sebze-meyve alabilir, hatta dalından koparıp yiyebilirsiniz. 

  Kentlerde belki de hayatında hiç at, eşek, keçi, inek görmemiş "apartman çocukları" için doğal bir hayvanlar çiftliği-bahçesi değil- gibidir köyler, yaylalar. Bilgisayar oyunlarında "yıldız savaşlarıyla" zaman geçiren çocuk ve gençlere, doğanın gerçek "yıldızlar gösterisini" izletmek ne güzel olur yaylalarda; gökyüzü ışıl ışıldır, bir yıldız kayar bazen, sizi düşler ülkesine yolculuğa çıkarır... 

  Ancak yayla insanlarıyla yaylacıları ayırt etmek gerek: Yaylacılar, mevsimlik yayla güzelliklerini tadarken, yayla insanları asıl yükü yazın çekenlerdir; biri geçicidir, diğeri kalıcı, birinin dinlenme zamanında diğeri çalışmak zorundadır, yayla insanlarının tatil zamanı kış aylarıdır. İkisi de birbirine özenir belki; zaten yaylacıların çoğu da o yörelerle bağlantısı olan insanlardır, doğayla mücadelenin zorluklarını bilirler, belki zamanında aynı yükü onlar da sırtlamış, aynı yörelerde hayvan otlatmışlardır çoğu kez...

  Yayla insanları için yaz mevsimi en yoğun çalışma dönemidir: Güneş doğmadan "koşturmaca" başlar, bahçe sulanacak, ürün toplanacak, süt sağılacak, hayvanlar otlatılacaktır. 80-90 yaşında ama "yaşsız" insanları bir elinde baston yerine kullandığı destekle, diğer elinde azığı, hızlı hızlı yürürken görürseniz şaşırmamalısınız. Spor amaçlı değil, yaşamı sürdürebilmek içindir "koşusu", tıpkı karıncalar gibi koşturmazsa kışlık ürün bulamamaktır endişesi... 

  Yayla satıcıları vardır, eski arabalarıyla, tıklım dolu küçük kamyonetleriyle her yere ulaşabilir, bazen kumaş, bazen mutfak eşyası satarlar yöre insanlarına. Haftada bir gün pazar kurulur, ne ararsanız bulunur, iğne oyasından tencereye kadar... Doğanın içinde oldukları için midir acaba, yazmalar, giysiler hep renkli ve çiçeklidir, yayla yöresinde kadınlarda siyah ya da gri rengi pek göremezsiniz.

  Onları en doğal halleriyle gözlemek-görünmez adam gibi- insana çok şey kazandırır; ince dokundurmalarla kelime oyunları, şiir diliyle atışmaları, olayları anlatırken jest ve mimikleri, nice öyküye konu olacak kadar zengindir. Anadolu insanının dili öz ve yalındır, gülmece anlayışı kendine özgüdür.

  Ancak insan yapısı karmaşık, özendiğimiz şeyler özenti'ye dönüşebilir bazen. Dünyanın pek çok yerinde olduğu gibi, insanlar sahip oldukları değerlerin, yaşadıkları güzelliklerin farkında olmayabilirler de... Geleneklere göre sürdürülen köy düğünlerinin, kına gecelerinin yerini farklı etkinlikler alabilir, kır kahvelerinin yerine yabancı sözcüklerle adlandırılmış yerler oluşabilir. Özenle dokunmuş, göz nuru-el emeğiyle işlenmiş dokumalar, sentetik örtülerle ya da makine halılarıyla yer değiştirebilir. Uzak yörelere kadar ulaşabilen toplayıcılar, eski havanlarla, bakır kazanları, gaz lambalarını, tokmakları alıp, plastik ya da alüminyum eşyalarla "değiş-tokuş" yapmış olabilirler.

  Kırsal kesimde olduğu gibi dağlık yörelerde de ekonomi zorlar insanları; doğa elvermişse, toprak, iklim koşulları uygunsa, dolu, yağmur zarar vermemişse bile yetiştirilen ürünlerde kâr payı çok düşüktür. Yerinde yok pahasına satılan ürünler, kent pazarlarında bile 4-5 katına satılır. Kooperatifler pek yaygınlaşmadığı için, ilaç, gübre, sulama parası ya ucu ucuna gelir, ya da hiç kurtarmaz.

  Tüm dünyada "doğala dönüş" çabaları, acaba gelecekte köyden-kente göçüş olayını tersine çevirebilir mi? Veya kentlerde, kent insanlarında özüne dönüş, yapay olmayanı seçiş konusunda yönlendirme nasıl, ne zaman, kimlerle sağlanabilir...?

  Küreselleşen, ama giderek ısınan, makineleşen dünyada "insan" özlemi nasıl hiç bitmezse, güney insanlarında da kavurucu yaz sıcaklarında "yayla" özlemi sürer gider yıllar boyu...

Makbule Abalı- Eğitimci 
Temmuz 2010 Mersin Arslanköy 

Temmuz 12, 2010

GÜÇLÜ OLMAK...

   GÜÇLÜ OLMAK...

   Güçlü olmak isterdi,
   Herkül gibi...
   Nasıl isterdi bilseniz;
   Tüm kötülükleri kovup,
   Yerine güzellikler taşımayı...
   Çalıştı, çabaladı;
   Öyle çok istedi ki,
   Herkül koydular adını...
   ..........
   Olmadı, başaramadı;
   Dağları aşsa da,
   Engeller aşılamadı.
   Nefesi kesildi bir gün,
   Gücü yetmedi Herkül'ün...
   ..........
    
                 Makbule Abalı

Temmuz 04, 2010

ZAMANI DEĞERLENDİREBİLMEK...

  İlköğretim dönemlerimizde tatil dönüşü öğretmenlerimizin değişmez bir kompozisyon ödevi olurdu: "Tatili nasıl değerlendirdiniz?" Uzun uzun tatilde neler yaptığımızı anlatırdık, değerlendirmenin tam bilincinde değildik sanırım.
  Çocuklar, gençler ve yetişkinler olarak; günlük çalışmalarımızın, işlerimizin dışında; kendimize, alışkanlıklarımıza, özel ilgilerimize acaba ne kadar zaman ayırabiliyoruz? Boş zamanlar; "boşa giden zaman" olarak mı harcanıyor, "kazanılan" değerler olarak bir iz mi bırakıyor...?
  
  Uluslararası tanıma göre: "Boş zaman etkinliği, kişinin mesleksel, ailesel ve toplumsal ödevlerini yerine getirdikten sonra özgür iradesiyle girişebileceği dinlenme, eğlenme, bilgi veya becerilerini geliştirme, toplum yaşamına gönüllü olarak katılma gibi bir dizi uğraşılardır"

  Boş zamanların değerlendirilmesi bir eğitim ve zaman işi kuşkusuz; yararlı etkinliklerle yeteneklerine, özelliklerine uygun alanlara yönelen kişinin kendisi mutlu olduğu gibi, çevresine de katkı sağlıyor, daha sağlıklı ilişkiler kurabiliyor.

  Örneğin çocuklar için; parklar, yeşillikler içinde oyun alanları, okuma köşeleri, uygun spor çalışmaları, gelişimlerine nasıl da katkı sağlar. Gençleri uygun biçimde, yararlı amaçlara yönlendirdiğimizde nelerin üstesinden gelebileceklerini düşünür, umutlanırım... Keşke her yaşın enerjisini sağlıklı biçimde kanalize edebilsek.

  Bazen gazetelerde sütunlar arasına sıkışmış küçük haberlerle mutlu olurum: Bir köyde idealist bir öğretmenin oluşturduğu tiyatro topluluğu, bir kasabada köy kahvesinde açılmış okuma salonu, kitap bağış kampanyaları, ağaç dikme çabaları, atık parçaları değerlendirerek yeniden kazanma çalışmaları... El birliği, güç birliği ile paylaşımlar, kendimize ve çevremize bir tutam mutluluk sunmak gibi...

  Düşünen, araştıran, sadece sorunlara odaklanmadan çözüm üretebilen, çevresinde olup bitenlere duyarlı bir gençlik için okumak, en büyük ihtiyaçlardan olmalı. Giderek "okumayan bir toplum" oluşumuzun en önemli göstergesi, yarışma programlarındaki sorular; acı acı gülerken içi yanıyor insanın. "En çok satan kitaplar" listesindeki kitaplar arasında edebiyat ödülü alanlar yok denecek kadar az, belli türde resimler ne kadar çok olursa, gazetelerin satışı o kadar yükseliyor, okunmadan izleniyor gazeteler... 

  Çocuklar, gençler "sınav yorgunları" olarak yetişiyor, ders kitabı dışında bir kitap okusa "suçluluk" duygusuna kapılıyor çoğu kez. Yazmak zor ve ağır bir uğraş olarak algılanıyor; mesajlarda, yorumlarda bile sözcükler kısaltılıyor. "Okuma zevkini kazanmayanın öğretimi yarıda kalmış demektir" diyor bir düşünür. Kitapların, şiirlerin, öykülerin dünyasına girmeden başka dünyalarda gezinen ne çok genç var, ne yazık...

  Kimi insanın bedensel özürlü oluşu, düşünmesine üretmesine engel değil, oysa hiçbir engeli olmadığı halde kendini adeta "bitkisel yaşam"a tutsak etmiş öyle çok insan var ki aramızda... "Eğitimde nerede hata yaptık" diye tüm eğitimcilerin bir "özeleştiri" yapması gerekmez mi...?

  Tutkularımızın dozunu ayarlayabilmek ne kadar önemli: Kişi kendince bir "özdenetim" sağlayamıyorsa, öyle çok "tuzak" var ki çevresinde; "seçici" 
olamadığımız sürece "zaman savurganı" olmamız işten bile değil. Bilgisayar ya da televizyon karşısında saatlerce oturmak, dizilerle düşler kurup gerçeklerden uzaklaşmak, beyin ve beden gücünü yanlış amaçlar için kullanmak sonuçta mutsuz etmez mi kişiyi...

  Zaman akıp gidiyor; yeteneklerimiz, imkânlarımız ölçüsünde kendimizi geliştirmek, yarınlara iyi hazırlanabilmek, kendimizi yenilemek... Yaşadığımız günleri iyi değerlendirebilirsek, yarınlarımız da daha güvencede olmayacak mı? Ruh sağlığı yerinde olan insan da, "kendisiyle ve çevresiyle barışık, uyumlu, dengeli insan" olarak tanımlanıyor. 

  Çeşitli kurumlar, yetişkinler, çocuk ve gençler için yeni bir "tatil dönemi" başlarken, belki herkesin bir tatil yapma gücü olmayabilir. Ama "tatil" sadece "boş bir dinlenme" sayılabilir mi; beynimizi, bedenimizi dinlendirmenin öyle çok yolu var ki... Bilgi dağarcığımıza katacağımız yeni şeyler, kendimizde, evimizde, çevremizde gerçekleştireceğimiz küçük değişimler de "bir ruhsal arınma", bir yenilenme sayılmaz mı...?  

  Bizi biz yapan "seçimlerimiz" değil midir: Elimizden geldiğince; kendimiz için, çevremiz için, toplum için, bir şeyler yapıp bir "ürün" ortaya koymak mı, yoksa sadece "izleyerek" zamanın geçişine tanık olmak mı isterdik...? 
  Nice güzel günlere, tatillere... 


 

Haziran 30, 2010

SINAV YORGUNLARI...

   Bağırdı bir çocuk ansızın;
   Sınav yok artık...
   Toplandı tüm çocuklar,
   Alkışladılar; sınav yok artık...
   Oynadılar doyasıya;  
   Koştular, atladılar, zıpladılar,
   Çiçekler, ağaçlarla kucaklaştılar,
   Kaydılar kaydıraktan, birer ikişer,
   Dünya dönerken onlar da döndüler...
   Kuşlar, kelebekler, karıncalar,
   Eşlik etti oyunlarına.
   Düşler kurdular aralıksız,
   Öyküler anlattılar bitişsiz. 
   Yeni arkadaşları oldu kitaplardan, 
   Okuyup paylaştılar gün boyu...
   Koca bir çember oluşturdular el ele,
   Köprüler kurdular yürekten yüreğe,
   Yollar aştılar beyinden beyine...
   Sonra bir an durdu dünya;
   Seslendi bir yetişkin ansızın,
   Dönün yerlerinize...
   ...............
   Çocuklar şaşırdı, oyun bitti;
   Çocuklar küstü, sesler gitti...

                          Makbule Abalı


  

Haziran 25, 2010

YORGUN, YAŞLI DÜNYA...

    
    YORGUN, YAŞLI DÜNYA...


    Yorgun, yaşlı dünya
    Neler gördü, neler yaşadı
    Yüzyıllardır...
    Yoruldu, yaşlandı;
    Pes etmedi, tükenmedi,
    Döndü durdu aralıksız...
    Nice kavga, nice savaş oldu üstünde;
    Öfkelendi, üzüldü, kaygılandı.
    Kimlere, nelere tanık oldu;
    Utandı, ağladı.
    Yıprandı, yoruldu, yaşlandı...
    Unuttu acılarını kaç kez;
    Sardı yaralarını zamanla,
    Unuttu olanları.
    Hiç hatırlamadı;
    Belki de hatırlamak istemedi,
    Unuttu...  
    Aktı geçti zaman aralıksız;
    Yalnız iyiler, iyilikler kaldı bellekte.
    Onları unutmadı.
    Nice suç, nice suçlu
    Unutuldu...
    İyiler iyilikler unutulmadı.

                                     Makbule ABALI 

Haziran 19, 2010

BABALAR VE ÇOCUKLAR...

   Küçükken hep sorarlardı: "Anneni mi, babanı mı daha çok seviyorsun? " O yaşta bile nasıl da yadırgardım; neden birini daha çok seveyim, neden seçmek zorundayım, ikisini de sevmek mümkün değil midir... Çok ısrarlı davrandıklarında uzaklaşırdım. Bilirsiniz; çocuklar, anlamsız sorulara kolay kolay cevap vermezler. Susarlar, duymazdan gelirler, ya da uzaklaşırlar, belki öfkelenip bağırabilirler de. Ama o zamanlarda da kolay kolay kızıp öfkelenmeyen ben, küser veya kırılırdım en çok...

   Dilimizde "baba" ile bütünleştirdiğimiz, anlam yüklediğimiz o kadar çok sözcük var ki; baba gibi, baba evi, babacan, babayani, babalanmak... 
Acaba neden, baba'ya güç, kudret yöneltirken, ana'ya hep sevgi yüklemişiz, daha duygusal düşünmüşüz. Örneğin; baba ocağı- ana yüreği, baba dayağı- ana kucağı, babayiğit- ana kuzusu, babalanmak- anaç olmak...

   Çocuklar konuşmaya başlarken, daha kolay olduğu için mi önce "baba" derler, önemli sayılan şeyler de neden hep "ana" ile başlamıştır; anadil, anayasa, anaokulu... Çocuklar canı yanınca neden baba değil de, anne diye ağlar, ama öte yandan insanımız baba'ya güvenip, koruyucu, kollayıcı diye- ya da öyle olması gerekir diye- "devlet baba" da demiş.

   Babalar da ne kadar farklıdır: Çocuklarının eğitiminde güçlü, daha güçlü olmaktır kiminindüşüncesi; birey değil, tutsak yetiştirir, öfkelidir herkese,   silahı korkudur,amacı  sindirmek, pes ettirmektir.  O çocuklar, kendisine uzatılan eli bile dayak atacak diye düşünebilir. Oysa kimi insan, "baba" değildir ama, baba sayılır, sevgi, saygıyla anılır, aranır...

   Düşündüm de; zaman nasıl geçmiş, babamı kaybedeli 28 yıl olmuş. Can Yücel'in o güzelim şiirinde dile getirdiği gibi:"Hayatta ben en çok babamı sevdim" diyemem belki ama- anneme haksızlık etmek istemem-gerçekten babamı çok severdim. O'na bir şey olacak diye nasıl da kaygılanırdım...

   O gelip de kapıdan girince-belki de evin kapısı doğuya baktığı içindir- evin içine güneş dolardı adeta, o yüzden aydınlık, güneşli günleri de ne çok severim. Bize sevgi sunumunda hiç haksızlık yapmadığını çok net hatırlıyorum; ancak küçük kız kardeşime sanki biraz daha farklı davranırdı, belki de O, sevilmek ve omuza alınmak için büyük çaba harcadığındandır.

   Biz o yıllarda, "sevgimizi göstermek için" büyük hediyeler düşünmezdik; düşünemezdik belki de, ama sevgiyi kanıtlamanın bedelsiz, zahmetsiz yolları vardı. Çocuk saflığı ve doğallığıyla yazılmış bir küçücük not ya da şiir, bir çiçek -demet bile değil- ve bir öpücük, taa yürekten olunca değeri sınırsız...

   Çocukluk güzeldi ama, gençlik çağımızda O'nun acılarına tanık olmak zordu: Çok şiddetli ağrılarla süren yüz sinirlerinin felci kötü anlar yaşattı. O'nu görerek, acı çekenlerle empati kurmayı, acılara dayanıklı olmayı öğrendik belki. Acılar; direncinizi artırıyor, bakış açınızı genişleterek küçük şeylerle mutlu olmanızı sağlıyor, böylece hayata bir başka pencereden bakıyorsunuz...

   Zamanında yazılmış, atmaya kıyılamamış küçük notlar, kurumuş çiçekler, insanı zaman tünelinde uzun bir yolculuğa çıkarıyor, düşündürüyor;
Belki baba olmayabilirsiniz, henüz baba olmaya hazır da olmayabilirsiniz, hatta babalığa aday bile değilsinizdir. 

   Ancak inanıyorum ki; İnsan olarak uzak-yakın çevrenizdeki tüm çocuklara katıksız insan sevgisiyle yaklaşabiliyorsanız, kendi çocukluğunuzu hiç unutmadan, onları incitmeden, zarar vermeden bakabiliyorsanız; Baba olmasanız bile, gerçek anlamda "BABA"olmayı bilenlerdensiniz.

   BABA GİBİ İNSANLAR'A SAYGILAR...

Haziran 18, 2010

BABALAR EN BÜYÜK...

   BABALAR BİRİNCİ...

   Uçurtma istedi bir çocuk,
   Kocaman bir uçurtması oldu;
   Uçtu, uçtu ta uzaklara,
   Bir gün yok oldu...
   Bulutlara sordu çocuk,
   Bilemedi bulutlar...
   Kuşlara sordu çocuk,
   Bilemedi kuşlar...
   Ağaçlara sordu çocuk,
   Bilemedi ağaçlar...
   Babasına sordu çocuk,
   Rengârenk bir başka uçurtması oldu.
   Kim en büyük, derseniz;
   Babası birinci oldu...

                            Makbule ABALI



Haziran 15, 2010

YARINA KADAR BEKLEMEK...


YARINA KADAR BEKLEMEK...   

Yıllar önce okuduğum bir öykü vardı: Çok eski çağlarda kanaryası ötmeyen bir çocuk, değişik kişilere danışmayı düşünmüş; ilk konuştuğu kişi bir savaşçı, "kopar başını olsun bitsin" demiş, ikinci kişi bir hukukçu, "Biraz zorlarsan öter" demiş. En son bir eğitimciye danışmış.  Çocuk Sevinmiş, umutlanmış. Çünkü "Yarına kadar bekle bakalım" olmuş eğitimcinin yanıtı...

"Yarına kadar beklemek..." Zaman, bir kum saatinden dökülürcesine hızla akıp gidiyor; Daha dün 90'lı yıllar yaşandı, önümüzde yarınlar uzanıyor. Yarınları  beklerken güzel bir "düş" kurmaya ne dersiniz?

   Öyle bir ülke düşünün ki:

   Tüm çocuklar sevgiyle, ilgiyle büyütülüp, iyi örneklerle eğitiliyor.
   Gençler geleceklerinden kuşku duymadan, kişisel özellik ve yeteneklerine göre okullara, mesleklere yönlendiriliyor.

   Herkes güne dostça bir merhaba ya da günaydınla başlamayı alışkanlık edinmiş. Sokaklarda somurtkan, çatık kaşlı, asık yüzlü değil, aydınlık, güler yüzlü insanlar dolaşıyor.

   Ülkede barış hüküm sürüyor, kimse yaşamından endişe etmiyor, kuşku, güvensizlik duymuyor. Yasalara, kurallara uyuluyor, uygunsuz davranışlar kınanıp cezalandırılıyor.

   Okullarda "bireysel ayrılıklar" dikkate alınıp, çağdaş eğitim uygulanıyor, okur yazar oranı üst düzeyde, "kitap" ekmek gibi satılıyor. Okullar ihtiyaçlara göre açılıyor, öğrenciler sadece üniversitelere değil, ara eleman yetiştiren mesleki kurumlara da yönlendiriliyor.

   İnsanlar düşüncelerini özgürce savunabiliyorlar, birbirlerini dinleyip tartışabiliyorlar; haklı-haksız, suçlu-suçsuz ayırt edilebiliyor. Yanlışlar kabul görmüyor, doğrular paylaşılabiliyor, hata yapan özür dileyebiliyor.

   Değerler doğru sıralanmış; bilim, eğitim, akıl, mantık, erdem, nezaket, sevgi, saygı kabul görüyor. Para, hırs, aşırı tutkular, insan iradesini esir almamış; emek, çaba, sabır gerçek yerini bulmuş.

   Herkesin birbirine güvenebildiği bir ortamda: Sıkıntılar paylaşılıp, zor günler birlikte aşılabiliyor, çalışan ödüllendirilip kimse haksız kazanç sağlamıyor. Vergiler kazanca göre adilce alınıp, bireyler arasında uçurum oluşturulmuyor. 

   Politikacılar oy kaygısıyla yalan söyleyip, insanları aldatmıyor, kısa zamanlı çözümlerle değil, gerçek önlemlerle geleceği planlıyor. Rüşvete, yolsuzluğa, hırsızlığa tepki gösterilebiliyor.

   Yaşlılar, büyükler saygıyla anılıp; deneyime, yaşa, saçtaki aklara, yüzdeki çizgilere değer veriliyor, anlamlı sayılıyor. Anneler günü, Babalar günü, Sevgililer günü, Komşular ya da Arkadaşlar günü olmadan da insanlar birbirini arayıp, anıp, düşünebiliyor.

   İnsan yaşamının; "paha biçilmez" değerde olduğu bilinip korunuyor, sağlık ve sosyal güvenceleri sağlanıyor. Her yer kararsa bile ,"Bir ışık yok mu" diye biri seslendiğinde her yer aydınlanabiliyor, insanlar el ele verebiliyor...

   Böyle bir ülke düşünmek, düşlemek, gerçekleştirmek çok mu zor acaba, ya da imkansız mı, ütopya mı...? Umut o denli uzağınızda değilse; karanlığa bir küçük ışık da siz yakabiliyorsanız, "yarına kadar beklemek", hatta belki de "bugünden başlamak"... Neden olmasın...

Makbule ABALI-Eğitimci 
15.06.2010  Mersin

Haziran 10, 2010

ELLERİN SUÇU NE...?

 ELLERİN SUÇU NE...?

El var elele/el var "el" gibi,
El var el veren/el var reddeden 
El var öpülesi/el var itilesi
El var insan arar/el var insandan kaçar 
El var tokalaşır/el var uzaklaşır 
El var sıcacık/el var buzdan beter 
El var paylaşımcı/el var toplayıcı 
El var nasırlıdır/el var pamuk gibi 
El var sevmek için/el var dövmek için 
El var yapmak için/el var yıkmak için 
El var üretmek için/el var dilenmek için 
El var kurtarıcı/el var ezici 
El var yaşatmak için/el var öldürmek için 
..............
Ellerin suçu ne...? 
                                    Makbule Abalı.

    

Haziran 03, 2010

BİLİM VE SAVAŞ

    BİLİM VE SAVAŞ

   Yüzyıllar öncesinde başladı savaşlar...
   Hâlâ sürüyordu günümüzde,
   Yirmibirinci yüzyılda bile.
   Uygarlık öncesi, uygarlık sonrası:
   Hep bir iktidar savaşıydı;
   Daha güçlü, en güçlü olmaktı amaç. 
   Son teknoloji kullanıldı,
   En güçlü silahlar için.
   Savaşlara hizmet etti bilim bile;
   Öldürmek, yaşatmamak için...
   Savaşın hızına yetişemedi,
   Var olma çabası insanoğlunun.
   Teknoloji ölüm kustu,
   Bilim savaşa yenik düştü...
   Yok etmek üstüneydi tüm kurgular;
   Laboratuvarlar bile şaşırdı...
   Hırs kazandı, idealler yok oldu,
   Savaşlar hep sürdü, hiç bitmedi
   Yirmibirinci yüzyılda bile...
   Standartlar altüst,
   Değerler dümdüz oldu;
   Küreselleşen dünyada...
       ............
   Anlamadılar, aldırmadılar...
   Savaşlar hiç bitmedi...

                        Makbule Abalı.