Sayfalar

Şubat 13, 2015

Bir yazar için geriye kalan dikkatli, iyi okuyuculardır.


SADE VE DERİN'e "GERİYE KALAN" adlı kitabımın tanıtımında gösterdiği çaba ve anlayış için çok teşekkürler.

Aşağıda bloğunun linki bulunmaktadır:

www.sadevederin.blogspot.com.tr.


Şubat 10, 2015

AKKUYU... KARA KUYU...









AKKUYU... KARA KUYU...

Yarar-zarar hesabını tam yapamadı mı uzmanlar ?
Ne kadar yarar, ne kadar zarar?
Akkuyu bir kara kuyu adeta,
Dipsiz bir kuyu...
Uzantısı nereye kadar belli değil,
Sonu nereye varacak, belirsiz.
Santral deyince tüyler diken diken,
Çernobil henüz daha dün gibi.
Yıllar ötesinin sorumluluğunu kim üstlenecek?
Yıllar öncesinin bilinmezliği gibi,
Kim sorgulayacak?
Bir kara kuyu ki çok bilinmeyenli bir denklem gibi.
Bir gizli kuyuydu Akkuyu, kendi halinde, sessiz-uyuklayan,
Uyandırdılar,  bir canavara dönüştü; dumanlar, ışıklar saçan...



Şubat 07, 2015

ÖTEKİ... ( Öykü )


           


Soğuk bir kış günüydü. Hafiften yağmur çiseliyordu. Havada hüzün vardı. "Ya sağanak başlarsa " dedi mavi kot ceketli kadın. Ürkek, çekingen adımlarla başladığı yürüyüşte mola vermiş gibiydi. "Burada ne işim var" diye durakladı bir an. Bir yol ayrımında olduğunun farkına vardı. Yeni yola sapıp sapmamakta tereddüt yaşadı birkaç saniye. Aniden karar verdi, ürkek, çekingen adımlarla dar yolda ilerledi.

"Eskiden olsa risk almazdım" diye düşündü. Sabah meteoroloji haberlerini dinlemişti oysa. Bölge parçalı bulutluydu, sağanak yağış görülebilirdi. "Şemsiyemi bile almadım, tedbirsizlik" dedi. Birkaç damlayı yüzünde, elinde hissetti, durdu... Karar vermekte gecikmedi; "Aptal ıslatan" dedi. Yöre insanı olarak alışkındı zamansız yağmurlara...

Arazinin bilinmezliği onu farklı bir yere getirmişti. Gözlerini kısarak uzaklara baktı, derin bir nefes aldı. Bulunduğu yer uçsuz bucaksız bir alan görünümündeydi. Tek tük ağaçlar... Yerde önceki yağmurdan kalmış su birikintileri. "Görünürde kimse yok" diye mırıldandı. Uzaklardan bir siluet halinde görünen koca bir kent. "Ne kadar farklı, ne kadar başka görünüyor." diyen kendi sesi bile yabancı geldi. Bir yabancı gibi. Kendine yabancı, kente yabancıydı o an...

Tam o anda fark etti onu. Az ileride çöp yığınları arasında adeta kaybolmuş gibiydi. 8-10 yaşlarında bir çocuk. Mavi-beyaz çizgili bir kazak vardı üzerinde. Başında onun değilmiş duygusunu uyandıran kocaman bir kasket. Ayaklarını göremedi önce, biraz yaklaştı. Ayağına iki numara büyük gelen mavi lastik ayakkabıları fark etti sonra. Yüreği cız etti, "merhaba" demek istedi, el salladı. 

Çocuğu ürküteceğini hiç düşünmemişti. Birkaç adım geri attı. "Tam fotoğraflık" diye düşünmekten kendini alamadı. "Konu mankeni gibi" diye mırıldandı usulca. Tekrar baktı, çocuk sırtını dönmüştü. "Keşke son teknoloji harikası görünmez adamlar gibi olabilsem" diye düşündü. Zaman da azalmıştı. Acele etmesi gerektiğini fark etti. 

Fotoğraf makinesini yokladı yeniden, yerindeydi. Gün bitmeden, günün en güzel ışık veren saatlerinde birkaç fotoğraf çekebilmekti amacı. "Eski bir dünyalının bakış açısıyla yeni dünya fotoğrafları" diye düşündü. "Yüreğinde insan sevgisiyle yola çıkan amatör bir fotoğrafçıyım" diye mırıldandı. Gözleri artık yeterince uzakları göremese de yürekten dokunmak istiyordu deklanşöre. Vizörden  bakınca farklı görüyordu dünyayı...

Bazen gülüp geçiyordu kendi kendine. Eşya veya canlı, çevresine zarar vermemeye öylesine odaklanmıştı ki; hızlı çarpmadığı için kapanmayan araba kapıları, var gücüyle çekemediği için açılamayan pencereler gibi yavaş bastığı için makinesi de çekim yapamıyordu bazen. "Makineler bile incinirse bozulur" diye düşünürdü hep... "Deklanşörü incitmemek lazım." dedi içinden.

Bu arada küçük yabancı, ona aldırmadan yoğun bir çalışmaya koyulmuştu. Katlayarak önüne yığdığı kutuları adeta incitmeden, usulca kirli elleriyle üst üste dizmesini, bağlayışını sonra da sıralayıp yerleştirmesini hayranlıkla, merak ve sabırla izledi. Yaşından umulmayacak bu beceriyi nasıl, ne zaman kazanmıştı.

Elleri dikkatini çekti birden. Uzun, ince parmaklarının güzel görüntüsünü çöplerin kiri bile yok edememişti. Tırnaklarını görmezseniz, kille, seramikle uğraşan bir sanatçı eli bile denebilirdi. O yörenin belki de tüm kiri, pası kazağına, tulumuna bulaşmıştı. "Ya yüreği, ya beyni ne kadar doludur kim bilir" diye düşündü  kadın. "Beyinden geçenleri gerçek anlamda okuyan bir makine icat edilmedi henüz." dedi yavaşça.

Çocuk ona aldırmadan seri hareketlerle işine devam ediyordu. İşini bu kadar özenle yapan, ciddiye alan bu çocuğa içi ısındı birden. En sevimli haliyle gülümsedi. Çocuk-daha adını bile bilmiyordu- aldırmadı, işine devam etti. Ancak kaçamak bakışlarını üzerinde hissetti bir süre. "Senin ne işin var buralarda" der gibiydi... Birbirleri için iki yabancıydılar.

Doğru, zordur bilmediğiniz, yeterince tanımadığınız bir dünyaya ayak uydurmaya çalışmak. Çekinirsiniz, kaçmasanız bile uzak durursunuz. Sözsüz iletişimden vazgeçmedi yabancı konuk. Tekrar gülümsedi. "Bazen dilin hükmü kalmaz zaten" diye düşündü. El salladı. Bu girişim de başarısızlıkla sonuçlandı. Çocuk sırtını döndü bu kez.

Kimsenin olmadığı bu ıssız yerde iki kişi arasındaki mesafe giderek azalıyor ancak iletişim kurulamıyordu henüz. Yılmadan, pes etmeden beklemeye karar verdi bir süre. Fotoğraf çekmeyi sürdürmeye karar verdi Çevresinde öyle çok malzeme vardı ki bakmasını bilene. Fotoğraf makinesi son teknoloji harikalarından değildi. Bu alanda kendini çok da yeterli görmüyordu. Vizörden bakmasını bilmek ustalık istiyordu.

Kendini usta sananlardan değil de gerçek ustalardan öğreneceği ne çok şey olduğunu düşündü birden. Oysa o kendini çırak bile saymıyordu henüz. "Bir fırın ekmek yemem gerek" diye düşündü mecazi anlamda. Anılarla gerilere gitti birden. "Bir fırın ekmek yemek" babasından duyduğu bir sözdü. Çocukça sorardı babasına- "O kadar ekmek yiyince karnı çatlamaz mı insanın?"

Çocuğun gittiğini sandı birden... kaygılandı, başını çevirdi; Yok, gitmemişti. Yönü kendisinden tarafta, belki daha yavaş ama aynı özenle işini sürdürmekteydi. Önünde boyunu geçen koca bir karton kutu yığını oluşmuştu. Onu ürkütmeden makineye dokunmak geldi içinden.  Ama yapay fotoğraf ne kadar gerçeğe yakın olabilirdi. Neyi ne kadar aktarabilirdi tek fotoğraf? 

Çocuğun değişen konumunu fark etti ansızın. İşini bitirmiş, şaşılası biçimde ondan yana, onu izlemeye başlamıştı. Bir adım attığını gördü...bir adım daha... bir adım daha. Adımları büyüttü yapabildiğince. Yanındaydı artık. -"Yoksa ağlıyor musun?" dedi şaşkınlıkla. Duygu dolu saatler yaşamıştı ama ağladığının pek farkında değildi kadın. Yanağına dokundu, ıslaktı. Yağmurdan mı, akan göz yaşlarından mı bilemedi...

Bildik, ortak bir duygu, bilinmeyene, ötekine, yabancıya bir yolculuk başlatmıştı. Gülümsemeye çalıştı, akan gözyaşlarını sildi tekrar elinin ucuyla. Düşündü, mendil de almamıştı yanına. O anda çocuk anlamış gibi bildik bir markadan bir paket mendil uzattı. -"Al kullan bunun içinden" dedi. Kadın kendine geldi birden, annelik içgüdüsüyle sordu: "Bunları sen satmıyorsun değil mi? Yoksa okula da gitmiyor musun?" 

Gülmeye çalıştı çocuk. Gülmek nasıl da değiştirmişti yüzünü, gözlerini. Yüzü aydınlanmıştı adeta. "Öyle mi sandın, yok yok annem satar" dedi. "Her gün okul dönüşü ikimiz de çöp toplamaya çıkarız. O bugün ev temizliğine gitti. Her gün cebime mendilimi koymayı unutmaz."  Kadın mendili alıp almamakta bir tereddüt yaşadı. Sonra aldı; elini, yanağını sildi.

Çocuğu, annesini, kendini, kendi çocuklarını, yakınlarını, uzaktakileri, okula gidebilen-gidemeyen dünya çocuklarını düşündü o küçücük zaman diliminde. Bir şey diyemedi, içi acıdı önce. Utandı, sıkıldı, terledi. Boğazı düğümlendi. Ağzını açsa ne diyecekti. Adını bile bilmediği bu  çocuk neden burada çöp toplamak zorundaydı? O buradaysa, çocukları koruyan, esirgeyen kurumlar, kuruluşlar neredeydi?

Sendeledi-belki farkında olmadan- çocuk ona doğru bir hamle yapınca anladı. Bir an korkusundan, endişesinden utandı. Kirli oluşuna aldırmadan çocuğun elini tuttu, buz gibiydi. İçi titredi. Düşmemeye çalışarak oracıktaki dala tutundu. Duygularını daha fazla dizginleyemeden,  çocuğun şaşkın bakışlarına aldırmadan hıçkıra hıçkıra ağladı... 

Yağmur hızını arttırmıştı. İlk kez fotoğraf makinesini değil, çocuğu koruması gerektiğini düşündü. "Hadi gidelim artık, hava kararıyor" dedi. Çocuk karşı çıkmadı. Uzun, upuzun, ıssız ve insansız bir yolda iki kişilik bir görüntü ortaya çıktı. Uçsuz bucaksız koca dünyada bir küçük adam ve bir yetişkin kadın. Birbirlerinin adlarını bilmeseler de, artık birbirlerini anlamakta zorlanmıyorlardı. Hızını artıran yağmura aldırmadan yokuştan aşağı el ele indiler. O soğuk havada ikisinin de elleri sıcacıktı...

Makbule Abalı-Eğitimci 
7 Şubat 2015









Ocak 30, 2015

ÇOCUKÇA BİR DÜŞ...








Barışı özledi tüm çocuklar günlerce, yıllarca...
Sonra bir küçük çocuk, barışı gördü düşünde;
Uzun saçlı, çok güzel bir küçük kız,
Rüzgar hızıyla koşuyor, güzel gözlü bir ceylanla,
Yemyeşil, kocaman bir ormanda,
Kuş sesleri arasında
Koşuyor rüzgar hızıyla,
Güzel gözlü bir ceylanla...
Şelaleler, çağıldayan dereler geçiyorlar,
Kucaklıyorlar dünyanın bütün çocuklarını
Papatyalar, kır çiçekleri dağıtıyorlar kucak kucak,
Barış çağrısı yapıyorlar büyüklere,
Saçlarında papatyalardan taçlarla...
Ve günün ilk ışıklarıyla rüya bitiyor;
Güzel gözlü ceylan yok olup gitmiş.
Papatyalar kupkuru, şelaleler tükenmiş...
Küçük çocuk tekrar gözünü kapatıyor,
Ama hayır, o güzel rüyanın tekrarı yok.
Rüya bitmiş, etraf virane, her yer perişan,
Havada dondurucu bir soğuk,
Bahara, barışa henüz bir asır var. 
Umutlar Kaf Dağının öte yanında.
Ve çocuk tekrar gözünü kapatıyor sımsıkı...



Ocak 18, 2015

İMZA GÜNLERİNDEN "GERİYE KALAN"...





Yıllar önce, çocukluğumda arkadaşlarımızla oynadığımız oyunların başında oyun içinde "kitap alışverişi" gelirdi. Küçük bir masada dizerek veya yere örtü sererek okunmuş kitaplarımızı sergiler, birbirimize çok düşük fiyatlarla satardık. Böylece çok sayıda kitap okuduğumuzu hatırlıyorum. Doğum günlerinde birbirimize kitap hediye ederdik. Ne büyük mutluluktu bu. 

Bir imza gününde geçmişi andım; "Anlar mı Anılar mı Geriye Kalan" benim ilk ve tek kitabım. Okumak-yazmak hayatım boyunca bir tutkuydu benim için. Ama kitap yazmak sadece bir hayaldi. Türkiye Alzheimer Derneği Mersin Şubesi Başkanı Prof. Dr. sayın Aynur Özge'nin ve çok değer verdiğim bazı arkadaşlarımın yüreklendirmesiyle bu kitap "can" buldu. Kitap bir "anı-deneme" niteliğinde.

Kitap Ozan Yayıncılık tarafından basıma hazırlandı.248 sayfa. Geliri Mersin Alzheimer Derneği'ne ait olmak üzere 1000 tane basıldı. Bir miktar da internette satışa sunuldu. 

Başlangıçta iki imza günü düzenlendi. İlki 8 Ocak'ta Mersin'in çok soğuk bir gününde sıcacık, güzel bir salonda, Mersin Mali Müşavirler Odası'nda yapıldı. 

O gün Sivil Toplum Kuruluşlarından çok sayıda katılımcı vardı: Alzheimer Derneği'nden üyeler ve hasta yakınları, Cumhuriyet Kadınları Derneği, Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği, İçel Sanat Kulübü, Kız Teknik Öğretmenler Derneği, Yeni Kuşak Köy Enstitülüler Derneği, Yenişehir Kent Konseyi Kadın Meclisi'nden katılan arkadaşlar  ve diğer konuklarla salonda çok güzel bir katılım oluştu. Ayrıca Akdeniz Rotary Kulüp ve Mezitli Lions Kulübünden  arkadaşlar da bizleri yalnız bırakmadılar.

Aynı gün önce sayın Aslıhan Yandım'ın sunumu, hasta yakınlarının katkılarıyla "Yaşlı İletişimi" konusu işlendi. Daha sonra kitabın içinden seçilmiş bölümler, şiir ve öykülerle ben bir tanıtım yaptım.  Katılımcıların enerji ve ilgisiyle o soğuk gün sıcacık geçti. Kitabı yazmak benim için bir sorumluluktu. İmza gününün amaçlar doğrultusunda gerçekleşmesi büyük bir mutluluk oldu.

İkinci" imza günü" 16 Ocak'ta Mersin'in ilçesi Silifke'de , Silifke Belediye Başkanı sayın Doktor Mustafa Turgut'un katkılarıyla Silifke Belediyesi Kültür Merkezi'nde düzenlendi. Mersin Yenişehir Kent Konseyi'nden bir grup arkadaşla bir otobüsle Silifke'ye gidildi. 

Güzel bir salonda , çok iyi bir dinleyici grubuna önce Alzheimer Derneği Mersin Şubesi Başkanı Sayın Prof. Dr. Aynur Özge, Alzheimer Hastalığı ile ilgili çok güzel bir sunum yaptı. Daha sonra ben, kitabın içinden bölümlerle  "Geriye Kalan" adlı kitabımı tanıttım. Sonraki günlerde de çeşitli kurum ve kuruluşlarda, Mersin Kitap Fuarlarında, kermes ve toplantılarda Mersin Alzheimer Derneği'nde  gönüllü çalışan arkadaşlarımızın katkılarıyla çok sayıda kitap satışı gerçekleştirildi. Tüm emek harcayanlara sonsuz teşekkür ve saygıyla. 




Kitaptan birkaç bölüm:

"Yazarken; bir kadın duyarlılığıyla, 35 yıllık eğitimci birikimimle, ama en çok İNSAN kimliğimle yazmaya çalıştım. O yüzden içinde insana dair çok şeyi barındırıyor; Özlemlerimiz, sevgilerimiz, korkularımız, acılarımız, etkilendiğimiz her şey... 

Yazı ve şiirlerden bazıları yıllar önce tuttuğum eski günlüklerin sararmış yaprakları arasından çıkıp hayat buldu. Bazıları çalıştığım kurumlarda yazdığım yazılardan oluştu. Ancak büyük çoğunluğu, emekliliğimde oluşturduğum, çok severek, içtenlikle  yazdığım bir blogdaki (Uçun Kuşlar) yazılarımdan derlendi... "

"Hastalıklar, en dayanıksız olduğumuz günleri, yılları yakalıyor. Sevgiye, ilgiye en çok ihtiyaç duyduğumuz bir dönem yaşlılık... Hayatın bir değerlendirmesini yaptığımız, kendimizle hesaplaştığımız günler, aylar. Alzheimer'la ilgili şiir, yazı ve öyküleri kitabın sonuna aldım. Çağın hastalıkları; uyum gücümüzü. sabrımızı, direncimizi de test ediyor, değerlendiriyor. Belki sevdiklerimize, sevgimizi  en çok kanıtlayacağımız anlar,  günler, aylar, yıllar yaşanıyor..."

"Anılar denizinde yüzmeyi öğrenemezsek an'ların değerini bilebilir miyiz? Fırtınasız, sakin, korunmalı limanlara, sağlam gemilere ömür boyu ihtiyacımız var "İnsan" olarak... Bazen bir eş, bazen kardeş, bazen ana-baba, öğretmen ve bazen eski bir dost gibi limanlar... Canımız istediğinde demir atıp rahatladığımız, "bir tatlı huzur" bulduğumuz limanlar..."
---------------------------------------------------------------------- 

Güzel amaçlar doğrultusunda bir araya gelmek insanı mutlu ediyor.
Kitabı yazmak bir sorumluluktu benim için.  imza günlerinin amaçlandığı gibi geçmesi büyük bir mutluluk oldu. Umarız kitabın satışından elde edilecek gelir, Yaşlı Yaşam Merkezi'ne güzel bir katkı sağlar. 

İşe yarar bir şeyler  yapabilmek insana iyi geliyor, ruhsal anlamda rahatlatıyor. Özellikle duyarlı insanların yanınızda olduğunu bilmek, cesaret ve güveninizi pekiştiriyor. Yalnız olmadığınızı anlıyorsunuz. İki imza gününden "geriye kalan" güzel paylaşımlar, dayanışma, sevgi, dostluk, vefa, iyi niyet, yardımlaşma duygusu oldu. Ama en güzeli, karşılıklı bir kültür etkileşimiydi "geriye kalan".

(Etkinlikten sonra, dünyanın sayılı müzelerinden Taşucu Anfora Müzesi gezildi. Çok farklı-yararlı  bilgiler edindiğimiz o gezi  bir başka yazının konusu.)

Makbule Abalı-Eğitimci 



Kitap, Türkiye Alzheimer Derneği Mersin Şubesi'nde tanesi 20 T.L den Dernek yararına satılmaktadır. (2014 Yılı )
Ayrıca bir miktar kitap internette de satışa sunuldu.

www.ozanyayincilik.com, www.kitapyurdu.com, www.kitapambari.com, www.kitapsihirbazi.com, www.perpakitap.com                                              www.pandora.com  

Ocak 15, 2015

DÜNYAYI ÇOCUKLARA VERELİM...


                           

Dünyayı verelim çocuklara hiç değilse bir günlüğüne
allı pullu bir balon gibi verelim oynasınlar
oynasınlar türküler söyleyerek yıldızların arasında 
dünyayı çocuklara verelim
kocaman bir elma gibi verelim sıcacık bir ekmek somunu gibi
hiç değilse bir günlüğüne doysunlar
dünyayı çocuklara verelim
bir günlük de olsa öğrensin dünya arkadaşlığı
çocuklar dünyayı alacak elimizden
ölümsüz ağaçlar dikecekler

                                      Nazım Hikmet

Ocak 10, 2015

DOĞA KIYIMI...





                                       





(Sağlık Bakanlığı 379 köyde kanserojenli toprak belirledi. Bu köylerin boşaltılması gündemde.)
                                                                                                                     Gazeteler. 







                                                 DOĞA KIYIMI...

Boy boy santraller yükseldi;
Yemyeşil, sulak alanların üzerinde 
İyi ile kötü birbirine karıştı,
Kimse bilemedi ne denli kötülük geleceğini.
Dumanlarla ölüm kustu bacalar, 
Tarlaların, meyvelerin, sebzelerin üzerine
Zehre bulandı ürünler,
Sonra tezgahlarda organik diye satıldı pek çoğu...
Gençlerin, yaşlıların, duyarlı insanların haykırışını kimse duymadı,
Yıkımı, kıyımı kimse anlayamadı,
Kimse bilemedi felaketin boyutunu.
Canlılar birer birer kayboldu;
Can verdiler çekişe çekişe,
Kuş cenneti kuş cehennemine döndü,
Caretta carettalar görünmez oldu,
Yılanlar, karıncalar bile kayboldu,
100 yıl yaşamaya niyetli kaplumbağalar
Doğadaki değişimi anlayınca vazgeçtiler...
İnsanlık ders almadı olan bitenden;
Binlerce ağaç kesildi kökünden,
Yağmur yerine zehir yağdı göklerden.
Çeşmelerden akan sular içilmez oldu,
Akarsuların bile rengi değişti,
Boz bulanık aktı dereler...
Soyları tükendi pek çok hayvanın,
Yeni hastalıklar türedi insanlarda,
Deriler pul pul döküldü,
İç organlar yıkıma uğradı,
İtirazlar dikkate alınmadı.
Dev santraller enerji üretirken 
Dünyası karardı insanoğlunun... 

Makbule Abalı.


Ocak 03, 2015

DUYGULARLA BAŞ BAŞA...

Bazen insan yalnız kalıp da düşüncelere daldığında bir anda ne çok şey düşünür ve ne yoğun düşünür. Bir anlık zaman dilimine yılları sığdırırsınız kimi zaman. Sanki yıllar üstünüze üstünüze gelir bazen. Ya da bir hayal ülkesinde bulutlar üstünde gezinir gibi düşünceler silsilesi sarar dört bir yanınızı. Bazen insanın kendisiyle bir iç hesaplaşmaya girmesi iyi oluyor. Yeni bir yılı karşıladığımız ilk günlerde düşündüm: "Hayatınızda en yoğun bulunmasını istediğiniz duygular nelerdir?" gibi bir soru sorulsaydı acaba ne cevap verirdim? 

Sanırım ben "sevgi, vefa, alçak  gönüllülük" derdim herhalde. Bunların harmanından dostluk oluşurdu zaten. "Sevgi", hayata anlam katan bir duygu. Nerede bulunursa oraya farklı bir anlayış, bir güzellik getiriyor. Yüreğinde sevgi taşıyan insan, daha merhametli, daha sakin ve yumuşaktır. Sevgi içten gelen, yürekten duyulan bir şeydir. Bir çığ gibi büyür. Sevgiden yoksun büyüyen çocuklarda kişilik bozuklukları, travmalar görülüyor. 

"Vefa", tadı damağımızda kalan lezzetli bir yemek gibi hatırlanır ya da kendini hatırlatır. Zamanın daha da tat kattığı tadına doyulmaz bir yiyecek ya da içecek gibidir. İnsanın vefalı dostlara nasıl da ihtiyacı vardır. Zamanın acımasızlığına rağmen an'ın  güzelliğini insana hatırlatan, , geçmişin gizemli ortamından seslenen güvenilir gerçek dostlara... Vefalı dostlar "anı taşıyıcı" gibidirler. Bir gün ansızın ortaya çıkar ve dağarcıklarındaki anıları tazelerler. Bazen hüzün, bazen mutluluk taşırlar. "Gerçek vefalı dost" iyi günde, kötü günde yanınızdadır.

"Alçak gönüllü olmak" bir davranıştır aslında. Ama pek çok duyguyu da içinde barındırır. Kendi değerini bilip, başkalarının da değerlerini kabul etmekle, saygı göstermekle sürer. Alçak gönüllülük kimine göre gereksizdir, insanın değerini düşürür. Oysa tam tersine tevazu kişiyi yüceltir. Alçak gönüllü insanın kendine saygısı da artar.

"Hayatınızda olmasını istemediğiniz 3 olumsuz duygu nedir?" dense : Ben "kin, nefret, öfke" derdim. Kin, ağır bir yük torbası gibi insanın bedensel fonksiyonlarına, ruhuna, beynine zarar veren bir şey.  Kin, yılların ötesinden taşınabilir. Beraberinde başka olumsuz duyguları da taşıyabilir. 

"Öfke" taşkın bir sel gibi önüne gelen her şeyi sürükleyebilir. Patlamaya hazır bir bomba gibidir. Tahrip gücü yüksektir. İnsana ve çevresine zarar verir. Öyle ki "çok öfkeliydi" mazeretine sığınılarak bazı yanlış davranışlar bağışlanabilir de. 

"Nefret" denince bir an irkilirim ben. Bir insan neden nefret eder ki? Bazen kötü duygular taşımak yerine unutmak, yok saymak daha rahatlatıcı değil midir? Nefret insanın içinde" kanayan yaralar" açabilir. Nefret de diğer olumsuz duygular gibi bulaşıcıdır. Bulunduğu ortamın havasını değiştirir. Kişide ön yargılar oluşturabilir, Farklı algılara neden olabilir, güvensizlik yaratabilir.

Yeni  yıl yeni başladı. Daha yolun başındayız. İçten gelen dilekler yıl boyu sürebilir.  Dileklerimizi dile getirmek için henüz hiç de geç  sayılmaz.  Güzel, güçlü duyguların enerjisi  hepimizi sarsın.
Nefret, kin ve öfkeden , her türlü kötü duygudan uzak, sevgi dolu ortamlarda , vefalı, alçak gönüllü dostlarla sağlıklı, güzel günlerden oluşan yeni bir yıl diliyorum... 





Aralık 28, 2014

"UMUT VAR" DİYEBİLMEK...



Bazı zamanlarda, olaylarda ya da durumlarda içimiz aydınlanır. Gülümseriz, "umut var" deriz. Ama bazen de bir karamsarlık, umutsuzluk çöker içimize; Beklenmedik davranışlar, şiddete başvuran insanlar, gücünü kötüye kullanan tipler, iç karartıcı durumlar, yalan, aldatma, hırsızlık, iki yüzlülük... gibi davranışlar insanı umutsuzluğa yöneltir. 

Umudun varlığına inanmak ister insan. "Umut var" diyebilmek ister. Örneğin neler bize-size umudu çağrıştırır, neler bize güç verir, umuda olan inancımızı tazeler ?

Alın teriyle, emeğin değerini bilen, yalan söylemeyen, insanı aşağılamayan, aldatmayan, hırsızlık yapmayan, kadınlara kaba davranmayan, çevreye duyarlı insanların varlığını bilebilmek, onların giderek çoğaldığını görmek... 

Aslında yoksul olduğu halde, bulduğu yüklüce bir parayı araştırıp sahibine iade eden, hiçbir karşılık beklemeden mutlu olan insanı bilmek.

Paranın yanlış verildiğini fark ettiğinde müşterinin arkasından yetişip parayı iade eden, haksız kazancı reddeden esnafı tanımak...

Hangi partiden olursa olsun, doğru bildiğini iradesiyle, uygun bir üslupla çekinmeden söyleyen, halkın yararlarını savunan, dinleyen, çözüm üreten milletvekilinin varlığını bilmek...

Kendi partisine oy vermeyen bir yöreye de ön yargısız hizmet götürebilen, halkıyla empati kurabilen yerel yönetici, dürüst politikacıyı tanıyabilmek...

Engelli vatandaşlarımızın varlığını kabul edip, onlara uygun iş imkanları sunan, çalışmasının gerçek karşılığını veren, çalışanların sigortasını yaptıran dürüst iş yeri sahibini bilmek...




Halk sağlığını düşünüp katkılı gıdalara, zararlı besinlere, hormonlu sebze ve meyveye karşı çıkan esnafın varlığından haberdar olmak...

Hastalıklardan önce koruyucu hekimliğe önem veren, hastasını dinleyen, anlamaya çalışan, hastasını kurtarmak için her çabaya başvuran Hipokrat Yeminine sadık kalmış doktorların varlığını bilmek. 

İdealist bir öğretmenin, imkansızlıklar içinde öğrencilerini yetiştirmek için çabalayarak her şeye rağmen onları" kendine yeter" uygun bireyler olarak yetiştirdiğini bilmek...

Bilgisini uygun biçimde kullanıp, kentlerin görüntüsünü bozacak her tür yapılaşmaya hayır diyebilen, depreme dayanıklı sağlam konutlar inşa edilmesine önayak olan dürüst mimar ve mühendislerin güvencemiz olduğunu bilebilmek...


Yerin yedi kat altındaki madende çalışan işçinin de, yerin üstünde bir inşaat asansöründe çalışan bir işçinin de can güvenliğini düşünüp gerekli önlemleri alan işverenlerin varlığını bilmek...

Halka yasalar çerçevesinde uygun şekilde davranan, kaba kuvvet, orantısız güç uygulamayan, toplumsal olaylarda halkın güvenliğini koruyan, toplum ve gençlik psikolojisini bilen, ancak yasa dışı davranışlarda yeterli uyarıları yaptıktan sonra önlem alan güvenlik güçlerini görebilmek...


Hayvanlara gerekli duyarlılığı gösteren, yaralı bir hayvanı iyileştirmek için çareler arayan, yardıma muhtaç her canlıya yeterince sevgi ve özen gösterebilen kişilerin farkına varmak...

Çevremizde, yakınımızda ya da uzağımızda bütün bu insanlar, olaylar, durumlar bize umudu düşündürür. İçimizde umut ışığının parlamasına neden olabilir." 2015 Umut Yılı" olsun diyebilmeyi öyle içtenlikle istiyorum ki. Yeni yıl umutsuzlukların üstüne umut taşısın. Tek tek her birimiz birey olarak, vatandaş olarak, insan olarak çaba harcamazsak umuda nasıl yer açarız? 

Tüm dünya için, Türkiye için 2014 beklendiği gibi bir yıl olmadı. Ama her yıl yeniden umut yüklenir insanoğlu. Şimdiden beklenti içine girdik bile. Ne olur bu yıl "boş umutlar yılı" olmasın. 

Makbule ABALI-Eğitimci 
Mersin 228.12. 2014

Fotoğraflardaki güzel çalışmaları yapan değerli dosta gönülden teşekkürler. Yüreğine-emeğine sağlık. M.A


Aralık 23, 2014

KORUMA... KORUYAMAMA...


Bir kadın korumaya alındı.
Korunacaktı; kavgadan, dayaktan, ölümden,
Bir zamanlar severek evlendiği kocasından,
Bir kış günüydü, akşam üstü, iş dönüşü...
Evine ulaşmak istedi;
Korundu ayazdan, fırtınadan,
Korundu yağmurdan, çamurdan,
Ama korunamadı ölümden.
Önce iki el silah sesi duyuldu,
Çocuklar pencerede, ürkek, şaşkın, şokta
Her şey karmakarışık, paramparça.
Babaları mı kurşun yağdıran...?
Komşular yetişti feryada,
Hava kuru soğuk, ayaz.
Cansız bedeni gazete kağıtlarıyla kapattılar.
Yerde kalan kanı yağmur temizledi.
Baba götürüldü elleri kelepçeli, başı önde,
Anne götürüldü ambulansla, cansız...
Çocuklar korumaya alındı bu kez,
Anneleri korunamayınca...