Sayfalar

Şubat 08, 2016

BİR BLOG ÖYKÜSÜ 1-2-3 (PAZARTESİ NOSTALJİSİ )



Bir zamanlar bizim bilgisayarlarımız yoktu ama okunacak çokça kitaplarımız, yazılacak özel günlüklerimiz vardı. Günlükler kimseyle paylaşılmazdı, kişiye özeldi. 
Birileri bizi gözetlemezdi, dinleme cihazları, gizli kameralar yoktu, ya da biz öyle bilirdik.
Birbirimize inanır, güvenirdik, kızar eleştirirdik de.
Şairin dediği gibi "Bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşcesine" yaşardık.
 
İçtendik ama yüzgöz olmazdık. 
Sınıf başkanı yaramazları tahtaya yazar ama öğretmen gelmeden silerdi, bağışlayıcı idik.
İsimsiz dilekçeler işleme konmazdı.
Öğretmen içimizden birini azarlasa, dövse hepimizin canı yanardı.
Onurlu idik, utanınca kızarırdık.

Bakışlarla beğenir, şiirlerle konuşurduk, 
Para değil, namus ve şeref önemliydi. İtibar baş tacıydı. 
Ama zaman o zaman değil,
Eskisek de, yaş alsak da çağın gerisinde kalmamak lazım.
Gençleri anlamak için yaşama ayak uydurmak lazım.
Bilgisayar hızına erişemesek de, adımlarımız yavaşlasa da beynimizi tazelemek gerek.
"Bilgisayarda dünya ne kadar yakın, insan ne kadar uzak" diye düşünürken; artık bir günlüğüm yok, ama benim de bir bloğum var...


Bir Blog Öyküsü (2)

Günlükten bloğa geçmek çok kolay olmadı tabii.
Günlük kişiye özgü, oysa blog...
Blog fikri düşündürüyor önce insanı;
Başlangıçta kendinizle bir iç hesaplaşma yaşıyorsunuz. 
Sınırlarımız, kişiye özel alanlarımız var; 
Kişiliğimiz, mantığımız ve duygularımızın elverdiği ölçüde bir şeyler paylaşılabilir ancak.

BLOG'da yazmak, bir zihinsel egzersiz olacak eminim.
Emek ve çaba harcayarak yeni bir ürün ortaya koymak gibi,
Kendimize yeni bir dünya yaratmak gibi,
Sınama-yanılma ile yeni kaynaklara ulaşmak gibi,
Kendi iç dünyamıza yeni bir yolculuk gibi...

Amatörce çalışmalar insana heyecan veriyor, yeni bir ruh kazandırıyor.
Mükemmeliyetçi değilim ancak yaptığı işi iyi yapmak isteyen biri olarak hata yapmaktan korkuyorum.
"Yanlış yapmaktan değil, yanlışı unutmaktan kork" dese de bilgeler, henüz ürküyorum...



Bir Blog Öyküsü (3)  "Kanat Çırpışlar"

Bir blogda yazma fikri, önce çok cazip geldi bana. Düşüncelerimi yazıyla ifade etmeyi seviyorum. Ama bilgisayarda yazmak bambaşka bir şey. Kendimi hala emekleme döneminde hissediyorum.
 
Bir blog oluştururken; yeni bir ülkeye, yeni bir kente taşınmış da henüz gereken uyumu sağlayamamış birey gibiyim. Eşyalar orta yerde, odalar belirlenip yerleşim yapılacak, her şey bir düzene kavuşacak.

Hep düzenli olmaya alışmış ben, şimdi kendimi ne kadar dağınık ve düzensiz hissediyorum. Henüz kimselere haber veremedim. Konuklarını karşılamaya hazır olmayan ev sahibi gibiyim. Baharla birlikte kış uykusundan uyanmaya karar verdim. 

Bir sayfayı oluşturunca , okumayı söküp de "kurdele" takılmış çocuklar gibi seviniyorum. Henüz zaten kurdelem de takılmadı. Oysa bu durumun çocukları nasıl da rahatsız ettiğini bilenlerdenim. Ben kendimle yarışıyorum. Bu konuda öyle acemiyim ki, yazarken ekranda sık sık uzun külahıyla yardımcı robot beliriyor, sonra şapkasını alıp gidiyor.

Güvendiğim dostların üye oldukları blogları izleyerek deneyim kazanmaya çalışıyorum. İmreniyorum doğrusu... Yıllardır okumayı ve yazmayı bir tutku olarak benimsemiş, ama bilgisayara alışamamış biri için bu iş adeta yeniden yürümeyi öğrenmek gibi.
Kendimi çok yetersiz ve cahil hissediyorum.

Kağıt üzerinde kalemle yazarken düşünceler adeta zihnimde dans ederken, parmaklarım beynimin işleyiş hızına yetişemezken şimdi fikir karmaşasına düşmekten endişe ediyorum. Günbegün sürat kazansam da parmaklarım acıyor, gözlerim yanıyor. Sınama-yanılma yoluyla yeniden yazmayı öğreniyorum, çabalıyorum.
"Kuşlar kanat çırpmaya" devam etmeli...


Makbule ABALI-Eğitimci 
19 Nisan 2010
                                                              


.

Şubat 05, 2016

BİR KİTAP... İKİ İNSAN...





Ölüm haberini duyduğumuzda hepimiz çok üzüldük. Çevremiz de öyle. Oysa hiçbirimiz tanımıyorduk, sadece adını biliyorduk. Mustafa Koç'tan söz ediyorum. Yıllar önce Vehbi Koç'un yaşam öyküsünü okumuştum.Damadı İnan Kıraç kaleme almıştı. Vehbi Koç iş dünyasında adeta bir efsane idi. Dürüstlüğü, çalışkanlığı, titizliği, vatanseverliği dillere destandı.

Değerler kuşaktan kuşağa aktarılır. Bazı özellikler küçük değişimlerle çocuklarda, torunlarda devam eder. Vehbi Koç çocuklarını çok seviyor ama sevgisini göstermiyordu. Çocukları ve torunları "Vehbi Bey" diyerek hitap ediyorlardı. Torun Mustafa Koç ise iki kızını "meleklerim" diyerek seviyor, sevgisini her zaman dile getiriyordu.

Yakınları Mustafa Koç'un gülüşü için Mona Lisa gülüşü diyorlardı. Cenaze töreninde Koç Grubu çalışanlarının pankartı dikkat çekiciydi; "Mavi gözlü patron, seni hiç unutmayacağız." Öyle içten, sade bir seslenişti ki. Mustafa Koç'un ölümünde Koç Ailesi' ne baş sağlığı dilemek için kuyruklar oluştu. İlginçtir, başsağlığına gelenlere gazetedeki teşekkür yazısında  önce "Sayın Halkımıza" ifadesi yer alıyor, sonra altında tek tek Devlet Büyüklerine teşekkür ediliyordu. 


Mustafa Koç ve eşi Caroline Koç yıllardan beri sosyal sorumluluk projelerine yardımcı olmuşlar. Koç Eğitim Vakfı, aile Planlaması Vakfı yıllardır başarılı çalışmalarına devam ediyor.



Vehbi Koç'un damadı Can Kıraç'ın kaleme aldığı "Anılarla Patronum Vehbi Koç" adlı kitabı 1995 yılında yayınlandığı zaman okumuştum. Aradan 21 yıl geçmiş. Mustafa Koç'un ölümünden sonra kuşaklar arasında aktarılan değer yargılarını yeniden düşünürken kitabı tekrar karıştırmaya başladım. Önemsediğim yerlerin altını çizerek okumuştum.Güncelliğini hiç yitirmemiş.



Doktoruna göre;
 Vehbi Koç'un zihinsel yaşı beden yaşından 30 yıl daha gençti. Can Kıraç'ın deyişine göre Celal Sahir'in şu dizeleri Koç'un hayatını anlatmaktadır:
"Başımla gönlümü edemedim eş
Biri yüz yaşında, biri yirmi beş
Başım dedi dinlen gönlüm dedi koş
Başım dedi durul, gönlüm dedi coş!"
Vehbi Bey'in çocukları varlıklı aile çocuklarıyla evlenmemişlerdir.
Bu konuda kızlarına soru sorulduğunda Semahat Arsel "Babam hepimizin kararına saygılı davranmıştır. Vehbi Bey için şeref, itibar ve aile düzeni hep ön planda olmuştur. Babam kendi evlilik hayatında da parayı daima geri planda tutmuştur."demiştir.

Kendisi ile alay etmesini bilir Vehbi Bey. Kişiliğinde bir liderde bulunması gereken bütün nitelikler vardır. Gözlem, analiz ve sentez yeteneği insanı hayrete düşürecek kadar muntazam çalışır. Dikkati ve algılaması olağanüstüdür. Öğrenme azmi ve araştırmacılık merakı sınırsızdır. Vehbi Bey, her zaman hepimizden daha çok yeniliğe açık olmuştur.

Vehbi Koç'un oğlu Rahmi'nin üç çocuğu, yani torunları için belirlediği program sanıldığından çok daha gerçekçi ve sadedir:
"Mustafa, ömer ve ali tahsillerini tamamladılar. .. Çocuklar hangi şirketlerde vazife alırlarsa alsınlar, Rahmi Koç'un çocukları gibi değil, diğer çalışanlar gibi disipline büyük bir dikkatle uymalıdırlar. Rahmi Koç'un çocukları oldukları için , amirlerin onlara ayrı muamele yapmaları önlenmelidir. Çalışmaları hakkında vicdanlarına uyarak not vermeleri sağlanmalıdır. Aksi takdirde bu çocukların iyi yetişmelerine imkan yoktur. Kabiliyetli olanlar çalışırlar ve o nispette yükselirler."

Gelecek kuşakların bu insanlardan öğreneceği ne çok şey "hayat dersi" var. 





Şubat 01, 2016

KIYAMADIKLARIMIZ...( NOSTALJİK PAZARTESİ )



Belki şimdilerde de vardır; eskiden daha çok Anadolu'da , yeni alınan, değer verilen eşyalarla ilgili kökleşmiş bir adet vardı. Eşyaların zarar görmesinden, yıpranmasından ya da bir daha alınamayacağından korkulduğu için üstleri örtülür, adeta korumaya alınırdı. Güzelim nakışlı örtüler,rengarenk işlenmiş peçeteler, televizyonların,
buzdolabı ve fırınların üstünde, baş köşede yer alırlardı. 

Eşyaların yıpranmasından ya da bir daha alınamayacağından korkulduğu için; salon(misafir odası) sadece misafir geldiği zaman açılır, veya porselen yemek takımları, işli sofra örtüleri önemli konuklara saklanırdı. En güzel şeyler daima konuklara sunulurdu. Kızların çeyizindeki en önemli parçalar sandıklarda , çekmecelerde hiç el değmeden yıllara meydan okur, sadece üstlerindeki sandık lekeleri eskiliğin, yılların belgesi sayılırdı. 

Eşyanın eskimesinden korkar insan... Oysa giden yılların ardından kendi de eskimektedir. Aslında eşyaya kıyamazken ne çok şeye kıyar insanoğlu. Daha güzel yaşamak varken, kendini güzelliklerden mahrum eder; sevgiyi yozlaştırır, dostlukları köreltir, zamanı hor kullanır... Hayatı kolaylaştırmak, hayatı güzelleştirmek, insana değer vermek; yaşamın da bir akıl süzgecinden geçirilmesini zorunlu kılıyor. Ne yararlı, ne yararsız, ne kullanılabilir, ne kullanılamaz, ne değerli, ne değersiz...?

Bazen atılamayan, hep saklanan, biriktirilen eşyalardan koca bir yığın oluşur. Atılamayan, kıyılamayan, yeniden değerlendirme fırsatı bulunamayan, satılsa para etmeyen onca eşya...
Tıpkı eşyalar gibi yaşanmayan anlar, günler, yıllar yok mu yaşantımızda? Ya da yaşarken değeri bilinemeyen, eşyalar gibi koruma altına alınamayan ne çok zaman dilimi var hepimizin hayatında... 

Günümüzde insanlar da daha çabuk eskir ve yıpranır oldu.Demek ki eşyalar kadar koruyamıyorlar kendilerini. Yorgunluk, stres, çeşitli hastalıklar, kazalar yaşam kalitemizi düşürüp, yaşamı sekteye uğratıyor. 

Hızlı teknoloji çağında "hayatın yavaşlatılmasından"
söz ediyor artık uzmanlar."Yavaş şehirler" oluşuyor.(Seferihisar gibi.) Kendine zaman ayırabilen, hayatı daha sade yaşayabilen, hobilerle uğraşan insanlar daha sağlıklı ve uzun ömürlü oluyorlar. 

Yavaş ya da sakin şehirlerde nüfusun elli binden az olması, trafiğin azaltılması, gürültü kirliliğinin engellenmesi, organik ürün üretilmesi, el sanatlarının
korunması, kadınların üretime katkısının desteklenmesi, yerli ürünlerin kullanılması öngörülüyor.

Ne lüks, ne konfor; sakinlik, sadelik, yalınlık ve içtenlik içinde geçecek bir ömrü özlüyor insanoğlu.
Zamanla kentten köye, kasabaya, küçük yörelere kaçışın sırrı belki de bundandır. Yaşadığımız yuvaları,
alanları yaşanabilir hale getirebilsek, daha yavaş sesle konuşup, birbirimize daha saygılı davransak
daha insanca bir yaşam sürdürebiliriz belki.

Kullanmaya kıyamadığımız eşyalar özenle , sevgiyle , kullanıldığında yıllarca dayanıklı ve sağlam olarak kalabiliyorlar.Aynı toplum bugün insanına aynı özeni göstermiyor.Keşke insanlarımızı da uygun yaklaşımlarla hayata karşı "doğal" olarak sigortalasak... Eşyalarını bile korumaya alan, kullanmaya kıyamayan bir toplumun bireyleri neden artık daha farklı davranıyor; gazete haberlerinde birkaç aylıkken dövülen bebeler, bıçaklanan, vurulan eşler, analar, babalar, sokağa bırakılmış yaşlılar yer alıyor? Toplum giderek daha acımasız olup sevdiklerine mi kıyıyor? 




Yılların ötesinde, yazdığım eski bir yazı...



Ocak 25, 2016

YALNIZLIK... (PAZARTESİ NOSTALJİSİ )




Soğuklar başladığında, özellikle huzur evlerindeki yaşlılarla yetiştirme yurtlarındaki çocuklar düşündürür beni. Belki kapalı mekanda, sıcak yerdedirler ama, kış aylarının kasvetli havası, yalnızlıkla birleşince daha dayanılmaz olur onlar için. İki mekanda da dış dünyadan bir soyutlanma vardır adeta. Bir başka dünyada yaşarlar sanki. Dört duvar arasında, monoton bir yaşam düzeninde küçük farklılıklar , yeni renkler, yeni güzellikler yaratılamazsa, çocuklar ve yaşlılar için hayat ne kadar sıkıcı ve anlamsız hale dönüşebilir.

Çocuklar ve yaşlılar, her insanın doğasında olan ilgi ve sevgiye çok daha fazla ihtiyaç duyarlar. Özellikle doğal ev ortamının dışında bu durum nasıl da belirgin hale gelir. Hazırlanmış bir programla, her gün aynı şekilde başlayıp, aynı şekilde devam ediyorsa, her yeni yüz, her yeni ses bir umuttur insana. Gülen yüzüyle gelen her konuk bir müjdedir, bir sevinçtir, bir coşkudur o tekdüze yaşamın içinde...

Pek çok kişi yalnızca özel günlerde gider bu tür kurumlara, gidişler haber olur çoğu kez. Oysa her günün ayrı bir anlamı vardır o yalnızlıkta, o bekleyişte...
Bu kurumlarda odaların "ev ortamı gibi" olması nasıl da istenir. Birkaç parça ev eşyasının yanında olması nasıl da mutlu eder o yaşlı insanı; alışık olduğu bir radyo, eski bir albüm, küçük bir tablo, eski mektuplar...

Alışkanlıklar zamanla oluşur. Çocuklar henüz biriktirmeye alışmamıştır; belki eski bir oyuncak, aileden kalan soluk bir fotoğraf ve anılar belleklerde...

Bu kurumlarda çalışan personelin işini benimsemiş olması, insanı sevmesi, anlayışlı ve vicdanlı olması ne kadar önemli. Duyarsız bir kişinin öfkeli ve haşin davranışı ne yaralar açabilir yorgun yüreklerde.

Ağır kış koşulları insanları huzursuz edebilir, ancak bazıları bu konuda daha duyarlıdır. Daha çok korunma ve bakım altında olmaları, insanca duygulardan uzaklaşmamaları gerekir. Herkes için önemli ama, özellikle çocuklar ve yaşlılar için umut hiç tükenmemeli...

                                                                29 Ocak 2012









Ocak 21, 2016

TAŞLAR ÜSTÜNE...İNSAN ÜSTÜNE...




Bazı insanların duyarsızlığı ya da duygusuzluğu anlatılırken neden "taş gibi" veya "taş kalpli" deyimini kullanırız? Oysa taşa bile şekil verilip değer kazandığında işe yarayıp anlam kazanıyor.Dere yatağındaki taşlar bile sudan hayat bularak yosun tutar, yosunla dost olur. Kışın sular donsa da baharla o bitkiler yeniden can bulur.
Taş gibi kalplerle başlayan yolculukların insanı götüreceği son durak neresidir? Son durakta tekrar insanla buluşup yeniden hayata dönüşün anlamı nasıl açıklanabilir?

Taşlara bile adeta can veren, yeniden harikalar yaratan insanoğlu bazen nasıl taş kalpli olup, can yakabilir ya da can alabilir? O zaman taşlar bile dile gelip isyan etmez mi? Bir zamanlar teknoloji henüz gelişmemişken, taş kesme makineleri yokken, uzun uğraşlar sonucunda taşa şekil verip, can kazandırıp piramitleri, tapınakları, yer altı- yer üstü şehirlerini, ibadet yerlerini, sanat eserlerini yapan insanoğlu nasıl olur da o zamandan bunca yıl sonra savaşlarla, nefretle-kinle taş taş üstünde bırakmaz kentlerde, ülkelerde, yeryüzünde. Dünyayı bir harabeye, bir yıkıntıya çevirir? Belki gelecekte bu suçlardan ötürü kendi kendini yargılayacaktır.

Bu adeta kendi kendini yok ediş, soyunu tüketme, bir cinnet hali, bir nevi harakiri değil de nedir...?
Yürekler giderek katılaştıkça  kanı çekiliyor, beyni duruyor insanoğlunun. "Vahşi dünya" -"Yalan dünya" dedikleri bu mudur acaba...?





Ocak 18, 2016

DUYARLILIK- DUYARSIZLIK...(NOSTALJİK PAZARTESİ)



Dünyanın her yerinde, duyularla-duygularla ilgili sözcükleri ne çok kullanır insanoğlu; duyarlılık, duyarlı olmak, duyarsız olmak, duygulanmak, duygusuz olmak... Neden ihtiyaç duyar, bilinmez...
Belki de insan yanını-varlığını kanıtlamak ister.

Duyu organlarımızla farkına varıyoruz pek çok şeyin;
görüyor, kokluyor, duyuyor, tadıyor, dokunuyor, böylece anlıyor, tanıyor, algılıyor, bilincine varıyoruz. 
Duyarlı olmak için ille de tüm duyu organlarımızın sağlam ve işler olması gerekmiyor elbette.Duyu organları sapasağlam olduğu halde pek çok konuda duyarsız olabilen ne çok insan var toplumda. Uzman doktorlardan "sağlam" raporu alsa bile "duyarlılık" konusunda "özürlü-engelli" olabiliyor kişi...

Gün gelecek, belki de son teknoloji harikası robotlar, aldıkları komutlar doğrultusunda her işi büyük ustalıkla gerçekleştirecekler, ancak hangi "üstün robot" insan duyarlılığında olabilir...? İnsan gibi yüz yüze- göz göze gelebilir, insan sıcaklığında dokunabilir, yüzü kızarıp utanabilir, acıyı test edip, sevinci- coşkuyu ölçebilir...? Pozitif Bilime güvenmek gerek, belki bir gün insana duyarlı robotlar da olacak.
Kim bilir...

Duyu organlarımız arasında ne güzel bir iş bolümü vardır: Birinin gerçekleştiremediğini diğeri başarmaya çalışır, uyum sağlanır böylece; Dil susarsa göz berraklaşır, göz kapanırsa kulak açılır, kulak duymazsa göz baş role geçer, beynin işlerliği artar. Dünyanın her yerinde "insanca dokunuşlar" sona erdiğinde, "kötü kokular" alabildiğine çoğalıyor... 
Duyarlı bir yürekle duyarlı duyu organları insana zarar vermiyor, ancak "duyarsızlık-duygusuzluk" büyük kayıplara neden olabiliyor. "Gözünü dört açmazsa insan", kötülerin, kötülüklerin olumsuz etkisinden kurtulamıyor...

Dilimiz öylesine zengin ki; Belki zamanında insan değerini bildiğimiz ya da insana önem verdiğimiz için, duyarlılık ve duyu organlarımız ile ilgili doğru-yanlış ne çok söz üretmişiz. Acaba çocuklar yetişkinlerden daha iyi görüp duydukları için mi "Çocuktan al haberi"
demişiz. "Gözlerinin içi gülmek" mutluluğun mu, duyarlılığın mı bir göstergesidir? Her şey makineleştiği için mi, yoksa değer bilmezliğimizden mi "El emeği-göz nuru" deyişini daha az kullanır olduk? "Kulaklarına kadar kızarmak" deyimini bilen ya da kullanan kaç kişi kaldı aramızda? 

Gözleri görmediği halde nice güzel işler başaran onca güzel insanımız varken neden "kör-topal işini sürdürmek" deriz... Gözün görmeyişi veya ayağın aksaması beynin işleyişine engel değil ki... Görme engelli öğrencilerin, topun doğru yönünü algılayabilmek için ziller takılmış bir topla oynadıkları kavgasız futbol maçlarına bakan-gören kaç göz imrenmez? Yeter ki aldatılmasınlar, zihinsel engelli pek çok çocuğun yüreği öylesine sevgi doludur ki, uygun yaklaşımlar hemen sevgi diliyle ödüllendirilir. 
Oysa bazı insanlarda bakışlara bile yansıyan kin-nefret-öfke nasıl da korkutur-incitir-yaralar insanı.

Güzelliklerin, küçük mutlulukların tadını çıkarmak yerine pek çok şeyin tadını kaçırırız bazen, ille de "acı" ararız yaşantımızda. Gözümüzde büyüttüğümüz bazı insanlar, nesneler anlaşılmaz biçimde giderek değer kaybedip küçülürler. Neden-nasıl soruşturmayız, araştırmak istemeyiz. Dilin söyleyemediğini "beden dili" ne güzel anlatır oysa...
"Timsah gözyaşları" tanınmadığı, bilinmediği için mi "gerçek gözyaşları" anlaşılmaz-fark edilmez bazen.

"Duyarlılık-duyarsızlık" doğuştan var olan bir özelliğimiz değil. Sonradan pek çok etkenle dünyaya-yaşadığımız ortama uyumlu veya uyumsuz olabiliyoruz. Zamanında duyu organlarına yeterince işlerlik kazandırılmamışsa, sonradan beyin ve yürek de yeterince yardımcı olamıyor. Yürek "nasır bağlayınca" göz görmek istemiyor, dil yaralayıcı olabiliyor... Ağız ne kadar çok açılırsa göz giderek küçüldüğü için "görüş alanı" daralıyor, sonuçta görmez oluyor.

İnsanın içindeki "fırtına" büyüdükçe fırtına öncesi sessizlik bazen patlamalarla sonuçlanabiliyor. Kasılmalar çoğaldıkça dokunma duyusu da azalıyor, umarsızlık-duyarsızlık-ilgisizlik artıyor. Tüketim toplumlarında "kalabalıklar içinde yalnız ve çaresiz insan" imajı nasıl da acımasız gelir duyarlı insana. 
"Kalp kör olduktan sonra gözün görmesinde yarar yoktur" deyişiyle ne güzel-ne doğru söylüyor Hz.Ali.

Bir zamanlar teknoloji böylesine gelişmeden, sanal dünya oluşmadan, hatta cep telefonları yaygınlaşmadan da biz "iletişim" kurabiliyorduk;
bazen beden diliyle, bazen bir kartla, bazen mektupla... Anlaşmak-iletişim kurmak için istemek ve hazır olmak yeterdi. Ancak belki de en önemlisi beyin ve yüreklerin "paylaşıma" açık olması, "duyarlı" olmasıydı... Neden günümüzde de olmasın...?

                                          19 Kasım. 2010



Ocak 14, 2016

DÜNYANIN HERHANGİ BİR YERİNDE İNSAN OLMAK...




Bazen düşünürüm; Ne zaman, nerede, kiminle olmak vardı kaderimizde?Hiç düşünmediğimiz bir anda, bir yerde,bir başkasının yerinde olmak. Onun yerine iyi ya da kötü hissetmek kendini, Onun yakınları ağlarken kendi yakınlarınızın "Kurtuldu" diyerek sevinç gözyaşları dökmesi...

Hayat tesadüflerle dolu. Her şey bıçak sırtı inceliğinde. Yaşama pamuk ipliğiyle bağlıyız. Ha koptu ha kopacak. İstanbul'daki son terör saldırısında bir genç kız "3 dakika önce oradaydım" diyerek şok geçirmiş bir halde hüngür hüngür ağlıyor. Aynı olayda  10 Alman Turist ülkelerinden kilometrelerce ötede bir başka ülkede hayatlarını kaybetmişlerdi. 

O insanların ilk kez geldiği, bilmediği, tanımadığı bir ülke. Belki yola çıkarken ani bir kararla vazgeçselerdi şimdi hayattaydılar. Kim bilebilir? Nerede, ne zaman, nasıl, kiminle... Hayat bir rastlantılar yumağı.

Dünyanın neresinde, ne zaman, kimin çocuğu olarak doğacağına karar verme şansı yok insanın. Doğuda, batıda, kuzeyde, güneyde... Yaşam nerede başlayacak, nasıl sürecek? Hayat fırtınalarla mı, sakin bir havayla mı geçecek? 

Okulları tatil edilip kendileri ve öğretmenleri zorunlu bir tatile giren çocuklar sizi de düşündürdü mü?
Okulları yakılıp bu yıl Eğitim-Öğretim dönemi başladığından beri kitap açamayan, okullarına gidemeyen çocuklar. Patlayan bombaların gölgesinde hayat nasıl devam edebilir, okullarda ziller nasıl çalar? 

Dünyanın herhangi bir yerinde, bir zamanda farklı olaylar yaşamak, iyi-kötü olaylara tanık olmak rastlantı mıdır, kader mi, alın yazısı mı... Herkes kendine göre adlandırabilir, farklı yorumlarda bulunabilir. Ama bütün bu olaylarda asıl zarar gören insan. İnsanın canı yanıyor.

Tüm olumsuzluklarda aileler kahroluyor. Öncelikle çocuklar, kadınlar, babalar acı çekiyorlar. Hayat altüst oluyor. Dünyanın herhangi bir yerinde canlar yanıyor ya da canlar gidiyor. Vicdanlı, merhametli, duyarlı herkesin canı acıyor.

Makbule Abalı-Eğitimci
2016



Ocak 11, 2016

HAYAT AKARKEN DÜŞÜNCELER... (NOSTALJİK PAZARTESİ)



Hayat akarken zamanı başa almak mümkün olsaydı; Kimler nerelerde yavaşlamak veya duraklamak isterdi, kimler geriye dönüşü hiç istemezdi, kimler bambaşka bir yaşam hayal ederdi?

Çocukların yönettiği bir ülke olsaydı; gelecek nasıl planlanır, paylaşım nasıl sağlanırdı, kim haklı, kim haksız nasıl belirlenir, kimler hangi değerlerle dost ya da düşman sayılırdı ?

Yetişkinler zaman zaman çocukların dünyasına konuk olup ; onların içtenliğini, doğallığını, çıkarsız, yalansız sevgilerini, paylaşımlarını izleseler, daha sakin, daha anlayışlı, hoşgörülü ve duyarlı olurlar mıydı acaba?

Neden çocuklar hep büyümek isterken, bazı büyükler hep çocuk olmayı özler, ya da kimi yetişkin hiç büyümez, hep "çocuk gibi" davranır?

"Karınca bile ezemem" diyen insanlar, nasıl olur da "trafik canavarı" haline dönüşebilir, başka hangi ülkelerde bayramlarda, tatillerde "trafik kazası" istatistikleri tutulur?

Hayatın içinde pek çok olayda pişmanlıklar ve acılar paylaşılsa sorumluluklar da artar mıydı?

Dünü unutup yalnız bugünü yaşayan, gelecekten hiç söz etmeyen insan için mutluluk, nereye kadar sürer, mutsuzluk nerede başlar, sonuçtan kimler ne kadar payını alır? 

Akıl ve mantık terazisini kullanmadan, düşünce süzgecinden geçirmeden, her sunulanı veya her teklifi onaylayan kişi, sonuçta sorunlarla başa çıkabilir mi?

Yönetenlerle yönetilenler arasındaki mesafeyi kim belirler, kimler değiştirir, bu mesafe neden giderek açılır ya da erişilmez olur? 

Seçenler ve seçilenler "çıkarsız" düşünüp; düşüncelerini maskesiz, yalansız dile getirselerdi, neler değişirdi, nelere şaşırırdık?

Korku sonradan kazanıldığına göre, başlangıçta kimler, nasıl korku yaratır, kimler korkularını yenebilir ya da yenik düşer?

Kendinden başkasını hep küçümseyen, değer vermeyen insanların evinde dev büyüteçler, dev aynalar mı bulunur?

Para en tepedeki değer olursa; kimlerin, nasıl değişime uğradığını kim bilebilir, kimler yargılayabilir?

Tutkularına tutsak olan insanlarda; beyin ne kadar süre sağlıklı komut verebilir, göz ne kadar görmez, kulak ne kadar duymaz olur?

"Çok seslilik" neden bazen "çok konuşmak" olarak algılanır, dile hükmetmek çok mu zordur, kendisiyle bile barışık olmayan insanlarla barış nasıl sağlanabilir?

Umutlar ve hayaller hangi ölçülerle belirlenir, hangi hayatlara nasıl anlam katar?

En güç durumlarda bile, "yaşama sevinci" değil midir insanı hayata bağlayan, hayatın akışını sağlayan?

                                        15 AĞUSTOS 2010




Ocak 08, 2016

OYUN HAKKI... YAŞAMA HAKKI...





Oyun çocukların en doğal hakkı.Kendilerini ifade ettikleri, rahatladıkları bir alan. Bazen yetişkinler bile çocuklarının oyununa katılmak ister. "Çocuk gibi olmak" güzeldir. Ancak çocuklar güvenli bir ortamda olmak isterler. Çocuklara yeterince güvenli oyun alan ları açamadık. Güvenli parklar oluşturamadık. O yüzden her yer onlar için oyun alanı. 

Çocukların kendine güveninden söz ederiz.Kendine güvenen, ayakları sağlam yere basan çocuklar yetişsin isteriz. Ama toplumda güven öylesine sarsılmış, bir güvensizlik oluşmuştur ki kime, nasıl güveneceğimizi biz de bilemeyiz.

10 gün kadar önce İç Anadolu'da bir kentte 5 ve 8 yaşlarındaki 2 erkek kardeş oynamak için evlerinden 300 m. ilerideki çocuk parkına gidiyorlar. Oraya gittikleri, orada oynadıkları kameralarla da sabit. Ancak sonra nereye gittikleri belli değil. Kaçırıldılar mı, yakındaki dereye mi düştüler, başka bir olumsuzluk, bir kaza mı yaşadılar belli değil. 

Güven, güvensizlik, cesaret, korku, tedirginlik, açık
yüreklilik... Her şey karmakarışık. Değerler altüst...
Kim suçlu kim suçsuz? Çocuklar sokağa, oyuna çıkmamalı mıydı? Çocuklar sürekli denetim altında mı olmalıydı? Çocuklar oyun haklarını bile özgürce, rahat bir şekilde kullanamayacaklar mı? 

Diğer bir konu, günlerdir denizde dalgalarla boğuşan mülteci botlarını izliyoruz.Yasal olmayan bir şekilde umuda yolculuk yapıyorlar. Her gün en az 10 ölüm olayı. Çocukların da cansız bedenleri kıyıya vurmuş, içler acısı.Yolculuk için satılan botların çoğu yamalı imiş. Cankurtaran yelekleri öyle kalitesiz malzemeyle yapılmış ki su üstünde kalacağına suda hemen batıyormuş.Onların satışından çok para kazanan kişiler bu insanları bile bile ölüme yolluyorlar.Önce çocuklar ölüyor her zaman... "Kaza" diye kayıt düşülüyor adlarının karşısına.

Son zamanlarda öyle çok "zamansız ölüm" duyduk ki;
Bir ev yangınında anne ve 3 çocuğu, bir mahalle arasında seken bir kurşunla, bir trafik kazasında...
Ve daha niceleri... Olayların gerisinde ya ihmal, ya kasıt, ya yoksulluk var. Ama her zamanki gibi hepsinde "kaza sonucu" yazacak. Çaresiz bakacağız, üzüleceğiz, belki ağlayacağız...
Ölenlerin "yaşama hakkı"nı kim soracak? O kısacık yaşamların, yaşanmamış günlerin...

  

Ocak 04, 2016

YAŞLI ÇOCUKLAR...( NOSTALJİK PAZARTESİ )




Çocuklar, kuşlar, balıklar...
Önce onlar etkilendiler
Dünyanın değişiminden...
Oysa herkes kendi derdindeydi;
Babalar öfkeli, anneler çaresiz,
Çocuklar sevgisiz, çocuklar ilgisiz,
İnsanlar kaygılı, toplum duyarsız...
Dünya sonsuz bir hızla değişti;
Doğanın dengesi altüst oldu,
Baharlar azaldı, kışlar çoğaldı, 
Zamanı şaşırdı çiçekler, ağaçlar...
Yeterince anlaşılamadı kuşların gidişi bile,
Sonra kuş ölümleri başladı topluca.
Balıklar tükendi zamansız avlanınca,
Dereler kurudu, denizler bulandı,
Oysa insanlar hala didişiyordu...
Her şey hızla karardı zamanla;
Nefret, öfke, kin yayıldı her yana...
Doğa hepten kirlendi;
Anne sütüne bile kurşun karıştı,
Çocukluk geçti hiç bilinmeden,
Çocuklar yaşlandı büyüyemeden...
                                  12.01.2011
                        
                             Makbule Abalı


Not: "Pazartesi Nostaljisi" etkinliğini ben de severek sürdürüyorum. Bu kez 4 yıl önce yazdığım bir şiir denemesiyle katılıyorum. Şiirin yazıldığı zaman gene yeni bir yılın girişinden hemen sonra. Ama keşke o zamanki koşullar bugün değişmiş olsaydı.
Daha güzel, daha huzurlu, daha mutlu bir dünyayı nasıl da özlüyoruz...