Sayfalar

Mersin etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Mersin etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Aralık 10, 2024

İNSAN OLMAK...



Pek acele etme küçüğüm;
Elbet büyüyeceksin
Anlayacaksın sen de 
Dünyanın kaç bucak olduğunu.
Göreceksin; 
Bizim gördüklerimizi
Yaşayacaksın yaşadıklarımızı
Öğrenmek isteyeceksin, soracaksın
Kaygılanma, cevaplandıracağız elbette.

Önce tanıyacaksın;
Çevreni, yöreni, doğayı
Anlayacaksın; 
Suyun neden aktığını,
Ateşin yaktığını, taşın sertliğini...
Sonra yavaş yavaş öğreneceksin
Topluma katılmayı, sosyalleşmeyi,
Birey olmayı.

Dürüst, güvenilir, yalansız,
Vefalı, sevgi dolu, insancıl olmayı,
Hakkını aramayı, sorumluluklarını bilmeyi
Öğreneceksin zamanla
Unutma;
Zordur insan olabilmek,
Zordur insan kalabilmek...

Makbule Abalı-Eğitimci 
10 Aralık 2016 Mersin


Güncelleme:10 Aralık 2024 
İzmir-Urla

"10 Aralık İnsan Hakları Günü" tüm dünyaya barış ve insanlık adına iyi ve güzel şeyler düşündürsün, duyarlılık ve farkındalığı arttırsın. 
                               




Ekim 16, 2024

SOFRALAR DİLE GELSE...


Sofralar sahibinin göstergesidir. Her sofra onu hazırlayan insandan izler taşır. Küçük bir ayrıntı, bazen bir örtü, bazen bir çiçek, farklı renk seçimleri, konuğa göre hazırlanmış yiyecekler... Bir sofra bazen sizi yıllar öncesine alır götürür, geçmişin anılarından, mutfaklarından kokular ve tatlar taşır. 

Hazırlanmış her sofra konukseverliğin kanıtıdır. Özenle hazırlanmış bir sofra, damak zevkine bir yolculuktur. Her sofra, hazırlayanın kişilik özelliklerini de vurgular; Paylaşımcı bir kişilik, ince zevk sahibi bir insan, tasarruftan yana bir kişi... Hepsinden önemlisi sofra yaşamdan bir kesittir. Hayatın tadı, tuzu, biberidir. Alışkanlıktır, bekleyiştir, karar yeridir, sohbet zeminidir. Sofra hayatın yapı taşlarından biridir. Bayramlar,  özel günler paylaşımları arttırdığı gibi, sofraları da farklı kılar.


Özenerek hazırlanmış bir doğum günü sofrası, sevginin, özlemin, duyguların yansımasıdır. Bir kır sofrası, portatif haliyle, üstünde kır çiçekleriyle, doğal ortamıyla çok farklı duygular yaşatır. Yere serilmiş renkli dokuma örtünün üstüne hazırlanmış köy sofrası bir başka tat sunar. Yeni pişmiş sıcacık bazlama yanında tulum peyniri. Bu belki de misafire sunduğu son peynirdir. Belki yanında küçük bahçesinde yetiştirdiği mis kokulu domates, taze biber, salatalık da bulunabilir. Gönül zenginliği de sınanır böylece. Ortamlar değiştiğinde tatlar değişebilir elbette. Ancak gerçek dostluk her yerde ayırt edilebilir.


Her sofra bir başka dünyadır ve başka dünyalara yeni yolculuklar başlatır. Hep çocukluktaki damak tadını arar, özleriz. Aradığımız çocukluktaki o güzel, kaygısız günlerdir belki de... Çocukluğumda zaman zaman kahvaltıda bol soğanlı, domatesli ekmek çorbası hazırlandığını hatırlarım. Kuru ekmekler israfı önlemek amacıyla çorba olarak değerlendirilirdi. O zamanlar tasarruf önemliydi. 

Bir zamanlar sofralar, evin çocukları için bir okul gibiydi. Ama o yıllarda pek çok şey derinlemesine algılanamıyor. Babaannelerinin, anneannelerinin, annelerinin sofralarında ne çok şey öğrenir çocuklar; İnsanlığı, çeşitli konularda sohbet etmeyi, dinlemeyi, sofra kurallarını, saygıyı, sevgiyi, güven duymayı... Ve en önemlisi bütün bunlardan yola çıkarak sözsüz iletişim kurmayı, kokulardan, renklerden, düzenlemelerden yola çıkarak bir dünya görüşü kazanmayı, değerlendirme yapmayı...




Sofra hazırlamak, onu donatmak ayrı bir özen ister. Bazen bir saatte hazırlanan bir yemek 10 dakikada tüketilebilir. Sabahın ilk ışıklarıyla toplanmış kabak çiçeklerinden hazırlanmış bir kabak çiçeği dolması emektir,  göz zevkidir, lezzet birikimidir.
Çocukluğumdaki sofraları hatırlıyorum; Sofrayı renklendirmek amacıyla kırmızı bir domatese batırılmış beyaz ful çiçekleri nasıl da güzel dururdu. Mevsimlere göre değişen çiçekler; Görüntüleriyle papatyalar, yaseminler, sümbüller, güller... Kokularıyla portakal ve limon çiçekleri, fesleğen, nane...
Geçmişin izlerini yansıtan her sofra, bir başka yolculuk başlatır lezzetler diyarına.

Amaç sadece doymak değildir elbette. Yemeklerden önce sevgi, güler yüz, dostluk sunulan her sofra güzeldir. Sevdiklerimizin olduğu her sofra bize ziyafet sofrası gibi gelir. Tüm görkemiyle, güzelliğiyle yeniden yaşatılmalı yöresel tatlar, eski sofralar. Geçmişten kalan güzel anları unutmamak, anıları yaşatmak için sofra kültürünü, adabını aktarmak lazım yeni kuşaklara. Değerler kuşaktan kuşağa sürdürülmeli...

Makbule ABALI -Eğitimci
22 08. 2014

Güncelleme: 16.10.2024 

Ekim 12, 2024

BİR KİTAP TANITIMI- SON GÜZ FIRTINASI



Hepimizin yaşamında belli fırtınalar vardır; Bazen günler, bazen yıllar sürer. Bazen bireysel, bazen toplumsal ağırlıktadır. Toplumsal fırtınalar hepimizi çarpar, ezer, geçer. Yaşarken bir mücadele gücü dayanma gücümüzü zorlar. Ama fırtına sonrası sessizlik; acıları, kayıpları, yaraları gözler önüne serer.

Blog arkadaşımız Mehmet Osman Çağlar'ın "Son Güz Fırtınası" kitabını okurken, deneyimler kazandırarak yaşanmış büyük bir fırtınaya tanık oluyoruz. İnsanın kimliği, kişiliği yaşananlardan etkileniyor tabii. Roman aynı zamanda kısa öyküleri de barındırıyor içinde. Kitap bir öz eleştiri aynı zamanda. Gençlikteki yanılgılar, sevdalar, kavgalar, siyasi girişimler, iş bulma çabaları... Kitap ülkemizin yakın geçmişinden de izler taşıyor. Hayatın içinden, hayatın ta kendisi...

Okuduğum kitapların önce adı dikkatimi çeker benim. "Son Güz Fırtınası" insana çok şey düşündüren bir ad. Kitabın içeriği de öyle; Okurken geçmişe kısa yolculuklar yapıyorsunuz. Yazar kitabına neden bu adı verdiğini kısaca şöyle açıklıyor: "Genç yaşlarda yaşayıp, soruların cevabını tam alamadığımız ama aramaktan da hiç vazgeçmediğimiz o karanlık ve karmaşık günlerin devrim ve aşklarının öykü romanıdır "Son Güz Fırtınası".

Mehmet Bey güçlü kalemiyle ustaca cümleler kuruyor, yazdıklarıyla okuyucuyu sürüklüyor, düşündürüyor. Zaman zaman geriye dönüşlerle ülkenin geçmiş dönemlerini yaşatıyor. İnsanı, özelliklerini iyi tanıyor ve tanıtıyor. Betimlemeler çok güçlü. Okurken altını çizdiğim çok cümle oldu:

"Genç yaşımıza rağmen hayat yorgunu, kırgını, rastgele ölü kent küskünleriydik."

"Birazdan başlayacak mitingde, ayrı flamalar altında kimliğini arayan, ileride başlarına neler geleceğini bilmeyen, kalabalıklarda kaybolan çocuklardık."

"Yaşamın kıyısındaki bu insanlar neden bu kadar birbirine benzer? Hüznün, sevincin, yalnızlığın bir tür masalını yaşarlar farkında olmadan."

"İlk karşılaştığımız an duyduğumuz coşkulu heyecan şimdi yerini sakinliğe bırakmıştı. Sılasız kaçaklar gibi sessiz konuşuyor, sessiz tepkiler veriyor, sesiz gülüyor, sessiz susuyorduk. Hiçbirimiz eski biz değildik, eskiden eser yoktu sanki."

"Ah çocuklar ah, silah size, bize hiç yakışmadı. Ama suç sadece sizde, bizde miydi? "

"O muktedirler bir gün olsun, oturup sizle bizle konuşmaya, sizi bizi anlamaya çalıştılar mı?"

"Biz bu toprakları , bu ülkeyi, herkesten çok sevdik, hala seviyoruz."

"Biliyordum, ondan sonra bir şeyler çok eksik, hayatımda boşluklar olacak, sığınacağım bir liman olmayacaktı artık."

Kitabı merakla okudum. Ama doğrusu bittiğinde biraz daha uzun olabilirdi diye düşündüm. Sanırım Mehmet Bey de daha uzun yazmış, sonra kısaltmış. Kitapta benim favorim "İlk Sevgilim" adlı öykü oldu. Çok duyarlı, naif, hassas bir yürekten çıkmış bir öykü bu. "İva" da farklı bir öykü.

Teşekkürler Mehmet Bey. Emeğinize, yüreğinize sağlık. Biz bu romanınızı okurken belki siz 3. kitabın hazırlıklarına başladınız bile.

Makbule ABALI- Eğitimci
25 Nisan 2017 Mersin









Mart 20, 2024

ALİ SİRMEN - SEVGİLİYE MEKTUPLAR

 


Cumhuriyetimizin 100. yıl kutlamalarının ardından Cumhuriyet aydınlarının yasını tutuyoruz. Cumhuriyet Devrimlerinin yılmaz savunucusu duayen Gazeteci Ali Sirmen'i yitirdik. Son yazısını  6 Mart 2024 tarihinde yazmış; "Laiklik nedir? " Bu yazısının bir cümlesinde " Laiklik mevcut değilse bir yerde demokrasi de yok demektir." deyişi yer alıyor. Demokrasi aşığı, yurtsever , kişiliğinden ödün vermemiş dürüst bir insanı , değerli bir yazarı yitirdik. 

Ali Sirmen 1939 İstanbul doğumlu, Galatasaray Lisesi ve İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu, 50 yıllık gazeteci. 2015 yılında Türkiye Gazeteciler Cemiyeti tarafından Burhan Felek Basın Hizmet Ödülü'ne değer görülmüştür. Pek çok genç gazeteciye örnek ve önder olmuş,  yorumlarıyla köşe yazarlığı yapmış, iki kitabı yayınlanmış, çeşitli televizyon programlarına katılmıştır. 

18 Mart 2024 tarihli Cumhuriyet  Gazetesi'nde Işık Kansu'dan ne güzel bir değerlendirme var: "Pırıl pırıl bir bilinç, beyefendilikle örülmüş saygınlık, eleştirel ince bir zekâ, yurtseverliği evrensel insancıllıkla bütünleştiren Aydınlanma algısı.  Sevgisiyle güneşlendiğim, ustalığıyla biçimlendiğim, ağabeyliği ile kardeşlendiğim, aklıyla yönlendiğim büyüğümü yitirdim. Babamın ölüm yıldönümünde varoluşun  uzamında bir yıldızım daha ışıklı izler bırakıp gitti." 

Ali Sirmen çok sevdiği eşi avukat Mine Sirmen'i beş yıl önce yitirmişti. Mine'nin ölümünden sonraki  yazısı çok anlamlıdır; "Mine ile 58 yıllık birlikte yaşamdan sonra birden fark ettim ki ben artık  Mine'siz  tek başına yaşamayı unutmuşum. Şimdi 80 yaşında bunu yeni baştan öğrenmeye çalışıyorum." Ali Sirmen'in ölümünün ardından Ataol Behramoğlu da şöyle yazar: " Kardeşim, arkadaşım, düşündaşım cezaevi ve hücre yoldaşım  Ali Sirmen, Mine'sine kavuştu diyelim." Mine'nin kız kardeşi kuzenim sevgili Zeynep de telefonda  "Ali Abi Mine'nin bana emanetiydi." diyerek hıçkırıyordu. Babası, çok değerli dayım İhsan Barlas'ı , eşi Şefika Yengemizi rahmet ve saygıyla andım...

İhsan Dayımın kızı kuzenim sevgili Mine, tanıdığım en zarif, zeki, bilgili kadınlardan biriydi. Mersin'deki evimize eşiyle birlikte halasını, bizleri ziyaret amaçlı gelmişlerdi. Bu kitap o günün armağanıdır. Ali Abi'nin tüm yazılarını bilgilenerek, etkilenerek okurdum. Ama  özellikle Pazar yazıları bir başkaydı. Bu yazıları hep sevgili eşi Mine'ye yazdığını düşünürdük. "Sevgiliye Mektuplar" kitap haline dönüştüğünde  Ali Sirmen önsözde şöyle açıklar: "Bir yazar için diyalog kurabildiği okur en büyük sevgilidir ve kalemi elinden düşmediği sürece, sönmeyecek bir aşk vardır aralarında. Çeşitli konuları içeren bu kitap biraz da bu aşkın öyküsüdür." 

Cumhuriyet Kitapları arasında yer alan bu kitabı ilk okuyuşumun üzerinden 16 yıl geçmiş. Altını çizerek okuduğum satırlar güncelliğini yitirmemiş, kitap daha da değer kazanmış.  

261 sayfalık bu kitaptan tanıtım amaçlı birkaç alıntı :

* Ölüm Mahkûmları adlı yazısından:

"İnsan da her canlı gibi, şaşmaz bir ölüm mahkûmu, doğduğu andan itibaren her gün adım adım oraya doğru ilerliyor. Her an, her saniye şaşmaz bir şekilde amaca doğru ilerliyoruz. Yıllar geçtikçe bir bir giderken dostlarımız ve dostluklar anıya dönüşürken artıyor yalnızlığımız. Bulunduğun yerden elini uzat Sevgili, onu görmesem bile, böyle acı anlarında, inan bana hissedeceğim."

* Çocukluk Yazları adlı yazısından:

"Nasıl da geçti o yazlar...? Çocukluk yazları Sevgili, çok  uzaklarda kaldı şimdi... Ama ne gam! Hâlâ yazlar ve çocuklar olduğuna göre, hâlâ yaşanıyor çocukluk yazları. Galiba gerçekten de geçen zaman değil,  o duruyor, geçen biziz... "

*Mutluluğa ya da mutsuzluğa dair... adlı yazısından:

"Peki  mutluluğun tam bir tanımı olabilir mi?  Pek sanmıyorum. Mutluluğun öğeleri, insandan insana, toplumdan topluma, dönemden döneme değişebildiğine göre, neye dayanarak, herkese ve her duruma uyan tam bir tanım yapacaksın ki? 

*Seçim Aynı zamanda Vazgeçmektir De... adlı yazısından:

 "Sevgili, Seçim demokrasilerin temeli, onsuz olmazı, zorunlu koşulu, ama tek başına yeterli de değil. Doğum ile ölüm parantezi içindeki yaşam seçimler sürecidir, diyebiliriz. Yine de kişinin seçiminde tümüyle özgür olabilip olamayacağı konusunda ciddi kuşkularım olduğunu söylemeden edemeyeceğim. Özgür seçim için her şeyden önce, olasılıkları iyi değerlendirebilmek gerek. En bilginimiz için bile bilginin sınırları acaba nereye kadar varıyor?" 

Bir Cumhuriyet aydınını, güçlü bir yazarı, üstün niteliklerle donanımlı çağdaş bir Atatürkçü'yü  dün son yolculuğuna  uğurladık. Saygıyla, rahmetle anıyoruz. Tüm sevenlerinin başı sağ olsun.

Makbule ABALI 

2O Mart 2024 Urla








Kasım 07, 2018

GÜLSEN VAROL'U ANMAK...

         

 Harika bir insanı, muhteşem bir hayatı bir cümleyle nasıl özetler insan. Gülsen Varol Öğretmenimizi kaybettik. Bu sabah bir arkadaşım bu haberi ilettiğinde içimden bir şeyler  koptu, gözlerimden yaşlar süzüldü. Son zamanlarda blog sayfasına daha sık bakar olmuştum. Ama sanırım artık yazamayacak kadar yorgun ve halsizdi. Oysa onun yazı ve şiirlerini ne büyük keyifle okurdum. Okuduktan sonra yorum yazmak için içinizde dayanılmaz bir istek duyardınız. Sağlığında yorumlara da özenle cevap verirdi. Gülsen Öğretmenimin bloğu bir okul gibiydi. 


İki kitabını okudum, tanıtımlarını zevkle  yaptım, blog sayfalarımda yayınladım. Çok mutlu olmuştu. Bugün ben de bu güzel insanın benim kitabım "Geriye Kalan " ile ilgili değerlendirmesini sayfama almayı düşündüm. Bloğumda ondan bir iz, bir anı kalsın istedim. Sizi çok özleyeceğim sevgili Gülsen Öğretmenim. Sizinle ilgili çok anı biriktirdik. Sevgiyle. saygıyla, özlemle...


"GERİYE KALAN" diye başlamış Makbule Abalı..



Okunması gereken muhteşem bir kitap. Muhteşem bir gaye uğruna saklı acıların/anıların paylaşıldığı gerçek bir yaşam öyküsü.. 
Acı ve tahammülü güç bir hastalıkla barışık olarak mücadele eden bir evlâdın kaleminden hiç abartıya kaçmadan yazılan ama her bir satırında sakladığı hıçkırığını duyacağınız bir yaşamın öyküsü..

****
Günaydın mı demeliyim iyi geceler mi bilemedim Sevgili Makbule Abalı?
Günümü geceme katmışım “geride kalanlar”ı okurken.. Ne yazacağımı, ne yazmam gerektiğini bilemeden başladım görmemi engelleyen yaşlara aldırmadan..

Seni kutlamak geldi önce içimden?? Sonra, sanki saçma ve gereksiz gibi geldi  bu cümle.. ters tepti iyi niyetler.. öylesine birebir yaşadım ki yaşadıklarını. Sanki o anları anıları yaşadığın için kutlamak gibi görüntü verebilir mi diye düşünüp vaz geçecektim ama başka nasıl ifade edebilirim takdirimi bilemedim.. Belki de ilk kez aradığım kelimeleri bulamadım. Eminim hepsi yerli yerindeydi ama ‘yazma beni’ der gibi yok oldular birden..

Ama ben yine de inatla seni kutlamak istedim.. böyle mükemmel bir evlat olduğun için önce.. sonra hiç abartıya kaçmadan, sanki sesini hiç yükseltmeden masal anlatır gibi anlattığın için o acılarını.. ve yazarsam ifade edememekten korktuğum pek çok duygum için seni kutlamak istedim. Her bir satırında kendimden ufak alıntılar buldum.. kırık bir camın ardındaki odadan kendimi seyreder gibi hissettim pek çok yerinde.. sanki ben yazmışım gibi, benim yerime yazılmış gibi hissettiğim pek çok satırın altlarını kırmızı kalemle çizdim..

Sonra baktım zor duyan kulağıma bir cızırtı gelmekte.. dikkat kesildim.. baktım sabah ezanı okunmakta.. AH... dedim.. zamanıdır ruhları huzurlu kılmanın.. sonra okudum okudum.. sonra sanki yanı başımda gibi duran meslektaşımla konuştum!.. yüce bir gücün ona rahmetiyle huzur verdiğine inanana kadar sürdürdüm kendimce dualarımı.. sonra baktım yeni bir gün doğuyor.. uyumuşum!

"Vah gidene" denir genelde. Ben zamansız ölüm için geçerli kabul ederim bu sözü.
Çünki “gitmek”.. herkes için kaçınılmaz son.

gülsenvarol



Makbule Abalı dedi ki...
Hayatın içinde her şey iç içe Sevgili Gülsen Öğretmenim. Bazen karmaşık bir geometrik şeklin parçaları gibi. Bazen bir duygu fırtınası gibi. Anlamlı yazınızı az önce okudum. Gözlerim buğulanarak tekrar okudum. Hani bazen tüm kontrolünüze rağmen göz yaşlarınızın akışına engel olamazsınız.
Ama biliyorum ki bazen böyle duygulanımlar iyi geliyor insana, rahatlatıyor, ferahlatıyor...

Pek çok konuda hepimizin hayatında ortak noktalar vardır eminim. Mutlulukta, acıda, sevinçte ya da hüzünde. O zaman o insanlar birbirini daha iyi anlayabiliyor. Çok uzaklardan, hiç görüşmeseler de "iletişim" kurulabiliyor.

Duygu paylaşımı için kitabımı okumanızı öyle çok istiyordum ki...
Çok mutlu oldum. Her zamanki üstün anlatım gücünüzle , çok yönlü bakış açınızla nasıl da güzel değerlendirmişsiniz.

Sizin böylesine güzel ve içten kutlamanız "iyi bir iş" yaptığıma inancımı daha da pekiştirdi. Gerçekten "iç huzuru" ne kadar önemli ve ona nasıl da ihtiyacımız var.
Yürekten teşekkür ediyorum. İyi ki varsınız...
gülsen VAROL dedi ki...
Mersin Mezitli’ deki evimi hatırladım evinin fotoğrafını görünce Makbule.. Sonra.. hiç hatırlamak istemediğim tatsız olaylarla dolu 10 yılımı.. Namrun yaylasındaki evimi.. Babil sitesinde deniz kenarındaki evimi.. "Keşke" ler, uygun adım marş diyerek hücum etti yarım aklıma.. Keşke dedim.. keşke o yıllarda tanısaydım Makbule'yi.. Bu muhteşem saygın aileyi.. Kimselere anlatmaya kıyamadığım acıları anıları paylaşabilseydim bu yüreği yüce insanla. Ama hiç görüşemesek de o ilâhî iletişimin kurulduğuna inanıyorum ben. Sen de iyi ki varsın Makbule'm.

Mayıs 09, 2017

İNSANLARIMIZ- BİR USTA...




Gerçek insan öykülerini, insan gözlemlerini çok seviyorum. Farklılık yaratanlara, işini aşkla yapanlara saygı duyuyorum. Adeta iğneyle kuyu kazarak kendisine ve çevresine küçük de olsa güzel katkılarda bulunmaya çalışan farklı insanlar bunlar... Keşke çoğalsalar, keşke değerleri bilinse. Keşke hak ettikleri parayı kazansalar.

Bir hafta önce bir usta tanıdık. Bir kundura tamircisi; artık kaybolmaya yüz tutan bir işi inatla, çabayla, büyük bir titizlikle  sürdürüyor. İhtiyaç üzerine sorarak bulduğumuz, "iyi ki tanımışız" dediğimiz, tanımakla mutlu olduğumuz, nitelikli bir insan...
                       

Ana caddeden içeriye doğru ilerleyip ara sokağa girdiğimizde küçücük bir dükkan. Sorarak bulduk. Ama usta o civarda tanınıyor. O küçücük dükkanda her şey öylesine düzenliydi ki; Ayakkabı bağcıkları,  taban astarları, kundura boyaları, cilalar... Ve hep gülümseyerek işini yapan, işini benimsemiş gerçek bir usta.
                                 
Dükkandan içeri girdiğimizde bir ziyaretçisi vardı Sohbet ederken aynı zamanda işini de yapıyordu. Hemen bizimle ilgilendi. Çok rahat ama biraz yıpranmış eski bir ayakkabımı götürmüştüm. İç astarı değişecekti. İki seçenek sundu, iki fiyat söyledi. İşlemden sonra ayakkabım eskisinden çok daha rahat, daha kullanılabilir oldu.
                             

Asıl ilgimizi çeken, o küçücük dükkanda oluşturduğu Atatürk Köşeleri oldu. Köşelere baktığımızı görünce yüzünde kocaman bir mutluluk ifadesiyle gülümsedi.

Bir hafta sonra bugün düşünüyorum da; Varsın birileri haksız yere bütün değerlerimize karşı çıksın, inkar etsin, reddetsin... Bu değerbilir güzel insanlar olduğu sürece her şey daha güzel, daha farklı olacak.

Mersin'de koca yürekli bir usta, küçücük dükkanında umut dağıtıyor-sevgi paylaşıyor...

Makbule ABALI-Eğitimci
Mayıs-2017 Mersin


Temmuz 27, 2016

TOROSLAR'IN ZİRVESİNDE BİR YAYLA : ARSLANKÖY...



Gölgede 40 dereceyi bulan sıcaklarla hiç karşılaştınız mı? Belki abartıldığı sanılır ama doğrudur, asfaltın eridiğine tanık oldunuz mu? Ya da asfaltta yumurta pişirildiğine. Çukurova'nın meşhur sıcakları başlayınca her yer adeta cayır cayır yanar. Yaşar Kemal Usta'nın meşhur "sarı sıcak"ı budur işte... 

Yaylalar çoğu yöre için aşırı sıcaklardan bir kaçış ve kurtuluş yeridir. "Mavi bayraklı plajlar" kente yaklaşık bir saat uzaklıkta olsa da, yaylalar da o mesafededir. Bu bir tercih meselesidir. Gençler daha çok denizi tercih ederler. Belli bir yaş üstündekiler için yayla bir huzur yeridir; Çam kokuları, kuş sesleri, temiz hava, berrak sular, taze sebze-meyve, kaynağından günlük süt, tereyağı, peynir...

Güzel bir yaylada beldenin nüfusu kışın 5.000 ise, yazın 20.000'i bulur. Zorlu kış koşulları ve çocuklarının öğrenim durumları, belde halkını kente göçe zorlasa da kışın da yörede kalanlar olur. Suların donduğu, çatıların zarar gördüğü zamanlar çok olur. Sular donunca bazen su boruları patlayabilir. Yaylada iş çoktur, yorucudur, zaman alır. Ama zevklidir, sonuç alırsınız. 

Sürekli yaylalarda kalan insanlar için yaz, dinlenme değil, çalışma zamanıdır; ilaçlama yapılır, gübre eklenir,  sulama yapılır, meyve-sebze toplanır, satışa sunulur. Geçici yaylacılar için hayat biraz daha kolaydır tabii. Ama kurutulacak meyveler, sebzeler vardır. Meyve-sebze uygun koşullarda saklanacaktır. Salamura peynir veya reçel yapılacaktır. Ev ve bahçe düzeninin sağlanması çok kolay değildir. 


Hafta sonları sıcaktan kaçan kentliler yaylalara akın ederler. Piknik yerleri, su başları, yollar insanla dolar, taşar. Pazar günleri renkli bir yayla pazarı kurulur. Sebze-meyve, giysi, mutfak eşyası, gıda maddeleri gibi çok çeşitli şeyler satılır. Beldede 2 okul, 1 sağlık ocağı, 1 cami, 3 fırın, 2 kahve var. Geçen yıl Internet cafe bile vardı. Yüksek tepelerden birinde yamaç paraşütü atlama yeri yapılmış. Yurt dışından konuklar geldiğinde bir düzenleme ile atlayış yapabiliyorlar. 

Beldede okuma-yazma oranı çok yüksek. Bugün çeşitli yerlerde önemli konumlarda olan pek çok Arslanköylü profesör, doktor, yazar, eğitimci var. Yeni kuşak eski kuşaklardan çok daha ilerde. Teknolojiyi rahatlıkla kullanıyorlar. 
Uluslararası ödüller almış bir "Kadınlar Tiyatrosu" var. 

Belde deniz seviyesinden 1500 m. yükseklikte. Yazın bile dağların zirvesinde kar bulunuyor. Yeniden düzenlenen yollar eski keskin virajlarından kurtulmuş. Birkaç yıldır pek çok evde güneş enerjisinden sıcak su elde ediliyor. Beldenin girişinde güneşten elektrik elde etmek için büyük çapta paneller düzenlenmiş. Bahçelerde çoğunlukla "damlama" teşkilatı kurulmuş. Bahçeler bahçe havuzu ve damlama ile sulanıyor. Bu yıl meyveler çok verimli. Kiraz meyve verdi. Vişne, erik, şeftali,elma ve cevizlerin olgunlaşması bekleniyor. 

Ama ne yazık, ülkemizin her yerinde olduğu gibi üretici mutsuz. Malı satın alan tüccar acımasız. Harika kirazların kilosu 1-4 TL arasında satılıyor. Sırada vişne var. Vişneler reçel ya da şurup olmayı sabırla bekliyorlar. Ceviz ağaçlarında bu sene bol ceviz var. Sincaplar tadına baktılar bile. 

Doğa her şeyi yerine, ortamına göre sunuyor. Taşların arasından bile boy gösteren bazı bitkileri burada sıkça görüyorsunuz. Katran, ladin ağaçları yüksek yerlerde sıkça görülüyor. Soğuk algınlığına iyi gelen hatmi çiçekleri her yerde boy vermiş. Her derde deva kekik, dağların eteklerinde süzülüyor. Bir gölet yapılmış, sanki iklimi daha ılıman hale getirmiş. "Yaylada balık" insanı şaşırtsa da beldenin biraz dışında iki balık lokantası var. 

Yer hareketlerini, dünyanın binlerce yıl önceki değişimini dağların çevresinde görmek mümkün. Bir zamanlar var olan sular çekilince geriye kalan deniz kabuklarına hala rastlamak mümkün. Dünyanın her hali insanı şaşırtıyor, düşündürüyor. Torosların zirvesinde bir yanda kar öte yanda deniz kabukları...


Haziran 17, 2016

SOLİ GÜNEŞ FESTİVALİ...



Küçük veya büyük, festivaller bir kente renk katıyor, adeta can veriyor. 11-12 Haziran tarihlerinde Mersin'de "Soli Güneş Festivali" yapıldı. Başlangıçtan beri 7. kez düzenleniyor. Festival, Mersin Mezitli Belediyesi tarafından organize ediliyor. Pek çok Derneğin el işi sanat ürünleri satışa sunuluyor. Ayrıca yiyecek- içecek bölümleri var. Yöresel ürünler; sıkma, börek, sarımsaklı köfte, sarma satışı yapılıyor. 



Soli Pompeipolis Antik Liman Kenti görkemli sütunlarıyla arka planda. Önde deniz Akdeniz'in en güzel mavisiyle uzanıyor. Bu arada eski ile yeninin buluşmasına da tanık olduk. Bir tarafta harabeler, öte yanda güneş enerjisiyle ilgili bilinçlendirme çabaları. 
Nükleer Santrallere karşı güneş enerjisi çalışmaları teşvik ediliyor.
Mezitli Belediye Başkanı Sn. Neşet Tarhan bütün standtlarla tek tek ilgileniyor.

Akşamları değerli sanatçıların konserleri de vardı. Emre Aydın, Candan Erçetin, Kardeş Türküler Mersin'de hoş bir seda bıraktı.
Festival olur da çocuklar olmaz mı? Çocuklar her ortama renk ve hareket katıyor. Etraf cıvıl cıvıl. Bu rengarenk mekan, büyükler için bile çok cazip...



Bu yıl 7. kez düzenlenen Soli Güneş Festivali; daha da gelişerek, güzelleşerek devam edecek elbette. Her festival ardında bir renk ve ışık kümesi bırakıyor. Sanki sonraki yıllara da şimdiden el sallıyor...