Sayfalar

babalar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
babalar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Haziran 20, 2026

BABAMA MEKTUP-




Ne kadar uzun zaman oldu yazışmayalı... Oysa ben oldukça sık yazardım eskiden. Sen de düzenli olarak her hafta yazardın. Evimizin haber kaynağı gibiydin. Mektuplarını alınca nasıl mutlu olurdum. 

Cep telefonlarının henüz olmadığı yıllardı. Biz gurbetteki öğrenciler bin bir zorlukla postaneden telefonla konuşmaya çalışırdık. Ailesinden  uzakta bir öğrenci için mektup cankurtaran sayılırdı. Adeta evin kokusu sinmiştir o mektuplara. Hele bir de içi güzel haberlerle doluysa mutluluk ikiye katlanırdı.

Annem işlerinden ötürü çok sık yazamazdı ama yazınca uzun yazardı. İşlek bir el yazısıyla yazılan, buram buram sevgi kokan, hasret yüklü mektuplar... Nasıl sevinirdim. Okurken bazen yanaklarımdan yaşlar süzülürdü.

Senin mektupların hep daktilo ile yazılmış olurdu. Kısa ama her şeye yer veren açıklayıcı mektuplar... 
Annem mektuplarında, "Canım Yavrum" diyerek  seslenirdi. Sen her zaman "Makbule Kızım" diyerek başlardın. Ciddi bir hitap, ama bilirdim ki, içeriği duygu-sevgi yüklüydü. Bütün çocuklarına için titrerdi, hepimizi çok severdin. 

O emektar daktilon, tık tık sesleriyle sadece mektuplara değil, geç kalmasın diye eve getirilen ne çok dosyaya yardımcı olmuştur. Ona  küçük kızım sahip çıktı. Hatta anıları yaşatmak adına kullandı da. Öylesine iyi bakmışsın ki halâ tıkır tıkır işliyor. 

Çok küçük yaşta anneni kaybetmiş olmanın etkisi mi bilmiyorum, yumuşak, sakin bir mizacın vardı. Çevrendeki insanlara karşı hep nazik ve ölçülüydün. Ben senin küfür ettiğini hiç duymadım. Çok kızdıklarına bile kin beslemedin, nefret etmedin. Sadece "Kerata" derdin. Kardeşlerimle şaka yapardık;  3 kere kerata...

Babalarla kız çocukları arasında sıkı bir sevgi bağı olduğu söylenir. Kız çocukları için baba bir güven ve güç kaynağı sayılır. Pek çok kız çocuğu babasını sever, ona düşkündür ama ben sana hayrandım baba.

Sen kardeşler arasında sevgi paylaşımında hiçbirimizi ayırt etmezdin. Evde olduğun zamanlar hepimiz için bir güvence idi. Kendimizi daha rahat hissederdik. Özellikle kız çocukların babalarına güvenmeleri, daha sonraki yıllarda evlilik ilişkilerini de sağlam temellere oturuyor. 

 Henüz o yıllarda televizyon yoktu. Daha sonra tek kanallı televizyon en büyük lüksümüz olacaktı. Adana'da iki sinema vardı. Sen bizi her hafta sonu, ailece önce yakınımızdaki Asmaaltı Kebapçısına ve sonra Alsaray Sinemasına götürürdün. Seçiciydin, sorardın. Filmler izlememize uygun değilse o hafta gitmezdik.

 Kolay kolay sinirlenmezdin. Belki bizler de sinirlenebileceğin şeyler yapmadık. İmkanlar ölçüsünde yenilikleri hep izlemeye çalışırdın. Hayatı kolaylaştıran, güzelleştiren araç gereçler evimize hep alındı ve kullanıldı. Bir orta direk ailesi olarak lüks değil ama iyi bir yaşantımız vardı.

Babalar mutfağa girerse çocuklar nasıl da mutlu oluyor. Senin mutfağa girdiğin zamanlar iştahımızın tavan yaptığı zamanlardı. Artık ben de ev sucuğu yapıyorum. Ama o lezzette olmuyor. 

2 kere çekilmiş dana kıyma içine tuz, karabiber, kimyon, dövülmüş sarımsak katarak iyice yoğururdun. Çok az yağla tavada pişirirdin.  Bizler mutlaka ikinci partiyi isterdik. Onun için mi daha az yapardın bilmiyorum. Artık hiçbir sucukta o lezzeti bulamıyorum. Zaten artık sağlık nedeniyle sucuk da yemiyoruz.

Her konuda tasarruf, çok önem verdiğin bir şeydi. Sofrada kalan yemekler ve ekmekler hiçbir zaman çöpe dökülmezdi. O yıllarda biz bütün çocuklar yerde gördüğümüz ekmeği 3 kere öpüp kaldırırdık. Ekmek kutsaldı. Ve hepimiz bayat ekmeklerden yapılan ekmek çorbasını (Papara) bayıla bayıla içerdik. Bol soğan, salça, varsa domates ve kızarmış bayat ekmekler katılarak yapılan basit bir çorba. Sen yapınca bize nasıl da güzel ve lezzetli gelirdi.

Bak gene eskisi gibi uzun bir mektup yazdım. Ama inan mektup bitince düşünmeden edemedim; Keşke kısacık da yazsan, gene mektuplarını okuma şansım olsaydı. Gene sağlık haberlerinizi alsaydım. Geçmiş zaman kullanıyorum şimdilerde. "Geçmiş zaman olur ki hayali cihan değer" diyoruz artık. İyi ki yaşandı o  güzel yıllar... İyi ki annemiz babamızdınız...Sizden çok şey öğrendik.

Aslında sevgimizi dile getirmek, sevdiklerimizi anmak için tek gün yeterli olabilir mi? Benim için o yüzden, "Özel Günler" önemli değil. Ama bu günü özellikle anmak istedim.

Bilsen seni, sesini, gösterişsiz-abartısız-içten sevgini, koruyucu-kollayıcı tavrını, nasıl arıyor, özlüyorum. Seninle, mütevazı davranışlarınla, gurur duyardım. Bizlere tertemiz, saygın bir ad bıraktın.
İçimde anlatılmaz bir hüzünle, ama her zaman, saygıyla, özlemle, rahmetle anıyor, arıyorum. 

Makbule Kızın. 
Haziran 2015 -Mersin




Babamı anarken; BABA deyişini hak eden, baba olmasa da gerçek bir  "Baba gibi" davranan, hayatta olan ya da kaybettiğimiz tüm babaları saygı ve rahmetle anıyorum.
 
Makbule Abalı-Eğitimci
15. 06. 2025

Güncelleme:20 Haziran 2026
İzmir- Urla


Haziran 18, 2023

İYİ BABA OLMAK ZORDUR



                                                                            


Baba gibi olabilmek, baba gibi düşünebilmek, baba gibi davranmak, babalar gibi haklı çıkmak, baba gibi sevilmek, sayılmak... Dilimiz öylesine zengin ki düşünceler akış içinde ilerliyor, bir sözcük hemen diğerini çağrıştırıyor, sözcükler deyimlere dönüşüyor, daha anlamlı  bütünler oluşuyor. Babalar ve oğulları derken babalar ve kızlarını da düşünüyoruz ardından. 

Ölümünün ardından yıllar geçti ama babamı daha dün kaybetmiş gibi çok özlüyorum. Bazı şairlerin dizelerinde adeta onu buluyorum. Can Yücel'in " Hayatta ben en çok babamı sevdim" deyişi,  Nazım Hikmet'in " O mavi gözlü bir devdi..." diyerek vurgulaması,  bir başka şairimiz Cemal Süreya'nın  "Sizin hiç babanız öldü mü? "sorusu ile başlayan dizeleri hep babaların önemini, değerini dile getiriyor. 

Tüm anneler, çocuklar gibi babalar da birbirlerinden çok farklıdırlar. Sevgisini ifade ediş tarzı farklıdır, çocuklarına kullandığı sözcükler farklıdır, çocuklarının annesiyle aralarındaki ilişki farklıdır. Çocuklar bu konuda duyarlıdırlar, ince ayrıntıları çabuk fark ederler. Üniversite yıllarımda ailemden gelen mektupların hepsini saklamışımdır. İki farklı dünyanın sevgiyi dile getirişleri de ne kadar farklıydı. Babam her hafta daktilosunda yazdığı mektuplarda her zaman "Makbule Kızım " diye başlar ve aileden haberlerle devam ederdi. Annemin başlığı çok başka olurdu: "Canım Yavrum" , "çok sevgili kızım..."  Ama bilirdim ki ikisi de çocuklarını çok sever ve düşünürlerdi. Sevgi dolu bir ailede büyümek hepimiz için bir şanstı. 

Herkes sevgisini farklı biçimde aktarabilir. Kimi insan sımsıkı sarılarak, coşkuyla, gönül alıcı sözcüklerle kucaklayarak belirtir. Çocuğunu omuzlarına alır, öpücüklere boğar. Bir başkası mesafelidir ama bakışlarından anlarsınız içten gelen yoğun sevgiyi.  Koşturmacası, yorgunluğu, her türlü uğraşısı çocukları içindir. Çocuklara sorulan ne yanlış bir sorudur: "Anneni mi, babanı mı daha çok seversin? " Sevgi her zaman somut değildir ki, ölçüye gelmez, hissedilir, özde yaşanır, varlığı güç katar. Kanıtlamak zor olabilir. Ancak yıllar sonra baba olan dünkü çocuklar değer bilirler. 

Zamana bağlı olarak dünyayı ve insanları tanıdıkça, kendisiyle daha gerçekçi olarak hesaplaşıyor insan.  Kusur aramak yerine yaşanılanlara göre değerlendirmeler yapmak gerektiğini anlıyor.  Bazen hastalıklar, bazen yorgunluklar, bazen beklenmedik bir ölüm kişiler arası bağlantıları zayıflatabilir, çocuklarla yetişkinler arsında otorite eksikliği yaşanabilir.  Babanın yokluğunda annenin sorumluluğu ve görevleri artar tabii. Yuvanın temel direği çatırdamışsa bile yılların emeği, birikimi, çabası inkâr edilemez. Anneler dengeli sevgi ve ilgisiyle ,  üslendikleri yeni rolle değer kaybını önleyip  değer artışını yaratabilirler. 

Çocuklukta gidilen  bir lunapark kolay unutulmaz. Hele hayatın dönme dolapları arasında o gerçek bir sevgi simgesidir. Her çocuğun anı dağarcığında çok sevdiği yakınları; dedeler, babalar, dayılar, amcalarla  ilgili yaşanmış güzel anılar vardır mutlaka. O anılar kuşaktan kuşağa aktarılır. Bir de "Baba" diye adlandırdığımız insanlar vardır. Özünde mutlaka iyilik, insanlık, vefa, özveri, sevgi, saygı olan güvenilir insanlar. Sadece kendi çocukları , yeğenleri değil, başka çocuklar da bu güzel özelliklerin farkında olarak yaklaşırlar o insanlara. Yeğenleri için bir idoldür onlar. 

Baba olmak, baba sayılmak zordur, ama kalıcıdır. Kolay elde edilmez bu  kimlik. Masal gibi anlatılır yıllar sonra bile. İyi davranışlar rol-model olur çocuklara. 

Kaybettiğimiz ya da yakınımızda olan tüm babalara, baba gibi davranan güzel insanlara yürekten teşekkürler. 

Makbule ABALI

18 Haziran Urla 


                                             Dehri GÜLTEKİN




Aydın GÜLTEKİN
                                               

Dedeler ve Torunlar- Ahmet ABALI, Hakan ATTAL
RÜYA, ALİ , LİNA


                                                      Ahmet ABALI



                                                   İsmail Hakkı GÜLTEKİN



                                         İsmail Hakkı GÜLTEKİN- Rüya ATTAL

                                         Can- Sezgi- Lina- Rüya ATTAL





Mayıs 11, 2013

BİR ANNE GİBİ...


Her anneler günü yaklaşırken bu konuda hazırlanmış reklamlar özellikle ilgimi çeker. Bazıları öylesine güzel, ince fikirlerle donatılmış olur ki yaratıcısına saygı duyarsınız. Ama bazen de "ah bu reklam kim bilir kimleri nasıl olumsuz etkileyecek, kimleri nasıl incitecek" diye düşünürsünüz. 

Bir kargo şirketinin birkaç yıl önceki bir reklamı geliyor aklıma: Hamile bir annenin boydan resmi ve altında tek bir cümle: "Sizin gibi özenle taşıyoruz." Nasıl da güzel ve anlamlıydı. Bir kurabiye reklamı gene güzel bir reklamdı: "Anne eli değmiş gibi..." Kısa, öz, ama etkileyiciydi. 

Düşündürücü, üzücü reklamlar da öyle çok ki: Annesine son model araba hediye eden çocuklar, pırlanta gerdanlık vermek isteyen çocuklar, altın firmasının adını belirterek babasıyla alışverişe gitmek isteyen minikler... Kaç baba o satın alma gücüne sahiptir acaba? Ve kaç çocuk o hediyeyi verebilir? Amaç reklamsa başka türlü dile getirilemez mi; "Bu kolye de anneme çok yakışırdı baba." "Harçlığımı biriktirsem bir gün anneme böyle bir hediye verebilir miyim" Acaba bu deyişler daha yumuşak olur muydu?

Hediye vermek gerçekten incelik ister. Emek harcanmış, özenle hazırlanmış, "el yapımı" bir hediye, alanı nasıl da mutlu eder. Bir demet papatyanın üzerine iliştirilmiş küçük bir yazı, en içten duyguları dile getirir. Böyle hediyelerin maliyeti belki çok azdır ama, kalıcılığı yıllar sürer. Bir çocuğun annesine kargacık burgacık el yazısıyla yazdığı birkaç mısralık küçük şiir, belki eleştirmenlerden tam not almaz ama, annesi için değeri "paha biçilmez."

Kutlanılan, anılan özel ve belirli günler, haftalar öylesine çok ki. Çoğunun anlamını yeterince veremiyoruz. Ya da bir "tüketim toplumu" haline dönüşürken, günlere yüklediğimiz anlamlar da değişiyor, değer kaybediyor. Kıyasıya bir rekabet ortamında en değerli, en büyük, en görkemli hediyeyi alma yarışı sürüp gidiyor. 

Anneleri ve dünyaya bir can kazandırmasını çağrıştıran ne çok şey var: Tohumun topraktan baş vermesi gibi, bir ağacın meyve vermesi gibi, ipek böceğinin kozadan çıkışı gibi, kuşun yuvadan uçuşu gibi... Doğanın düzeni içinde yeni bir can, yeni bir varlık... Ve Onun oluşumuna canıyla, kanıyla katkıda bulunmak, bir mucizeye eşlik etmek...

Bugünlerde çevremizde ne kadar çok "anne adayı" var. Gencecik, kıpır kıpır, heyecan dolular. Eğitimli genç anneler artık çok daha bilinçliler. Baba adaylarının da desteğini alarak; bebeğin beslenmesi, bakımı, doğum ve sonrası konularında her türlü kaynaktan, internetten yararlanıyorlar. Daha sağlıklı, daha şanslı bir yeni kuşak geliyor. Bilinçli, eğitimli anneler, toplum gelişmesinde de en önemli etken. 

"Annelik" ya da "anne olmak" kutsal bir kavram. İçinde pek çok duyguyu barındırıyor: Sevgi, şefkat, merhamet, koruma, kollama, sorumluluk... Biyolojik olarak anne olmanın yanında bir de "anne" olmadığı halde, anne gibi davranan, anne gibi yaklaşımları, duygulanımları olan güzel insanlar var: Örneğin çok uzak bir kentte idealist bir doktor. Çevreye yardım için koşturan, var gücüyle çocuklara yardım elini uzatan, halinden yakınmayan, pek çok çocuğu hastalıktan kurtaran, adeta bir "anne" gibi yardım eden...

Veya uzak bir köyde genç bir öğretmen: Çocuklara okuma yazmayı öğretmeye çalışıyor. Sayılarla, oyun içinde, bulmaca çözer gibi matematik çözümlemeleri yapıyor. En büyük denetimcisi vicdanı. Çocukların akan burunlarını siliyor, uzamış tırnaklarını kesiyor. Anne gibi içten, anne gibi candan. Çocukların "öğretmenim" deyişi, "annem" deyişine eşdeğer. 

Bir başka şehirde, Sosyal Hizmetler İl Müdürlüğüne bağlı bir Yetiştirme Yurdunda bir sosyal hizmet uzmanı ya da bakıcı annelerden biri. Gazetelere yansıyan olumsuz örneklerinden öylesine farklı ki. Çocuklar da farkı fark ediyorlar zaten. Yanlarında, yakınlarında O varken şanslı olduklarını biliyorlar. Ona dokunmak, kucaklamak istiyorlar. Çocuklar için "sevgi" öyle büyük bir ihtiyaç ki. Anne diye sesleniyorlar; anne...anne... Ses koridorlarda yankılanıyor, sahibine ulaşıyor. Hep birlikte sohbet odasına ilerliyorlar; birbirlerini dinlemek, anlamak ve sorunlarını çözümlemek için. Yalnız olmadıklarını biliyorlar. Önemli olan da bu...

"Anneler Günü", sadece tek bir gün gibi algılanmadan, hatırlanmaya değer insanların düşünüldüğü, hatırlandığı bir gün haline dönüşse keşke. İnsan olmanın tüm özelliklerini taşıyan iyi niyetli, iyi huylu o güzel insanları tek gün değil, her gün yüreklendirip yalnız olmadıklarını söyleyebilsek...
Tüm annelerin, anne adaylarının, anne gibi insanların günleri aydınlık olsun.

Makbule ABALI- Eğitimci





Mayıs 08, 2010

ÖZEL BİR GÜN...


   "Özel günleri" bir yönüyle severim; Sevdiklerinizi anmaya vesile olur, paylaşım sağlar, anılarınızı tazeler. Ama "günler" öylesine çoğaldı, öylesine başkalaştı ki... Her şeyin "pazarlama" üzerine kurulduğu "tüketim toplumunda", özel günler de giderek bir "ticaret" malzemesi haline dönüştü. Vermekten çok "almaya" alışınca insanlar, sevginin de "ifade edilişi" bir başka oldu... 

   Bugün "Anneler Günü"... "Özel bir gün"; Ben annemi  2008 Yılı'nın bir Dini Bayram günü, yeni yıla  çok az bir zaman kala "kaybettim". İki "özel gün", o yıl için anlamını yitirdi böylece... 

   Bugün, Anneler Günü'nde ; Dünyanın neresinde olursa olsun, yüreğinde insan sevgisi olan,tüm çocuklara "ana" gibi davranan, özverili, duyarlı kadınlar adına O'ndan söz etmek ve anısını paylaşmak istedim... 

   1940'lı yılların idealist, yurtsever, çalışkan öğretmenlerindendi : İyi bir öğreticiydi , çevresindeki herkese öğretti bildiklerini.  Kişiliğinden hiç ödün vermedi  "haklıdan yana" olup hep doğruları savundu. 

   Şiir okumayı, şiir dinlemeyi çok severdi: Tevfik Fikret, Faruk Nafiz, Rıza Tevfik Bölükbaşı bize de sevdirdiği şairlerdi. Sevdiği çok şiir vardı ancak,   "Uçun Kuşlar" bir başkaydı O'nun için... Ölümünden iki yıl öncesine kadar İstiklal Marşı'nın bütününü; duyarak, anlamlandırarak, vurgulayarak ezberden okurdu. 

   Ankara İsmet Paşa Kız Enstitüsü'nden sonra aldığı, Kız Meslek Öğretmen Okulu İhtisas Diploması; O'na, "Biçki- Dikiş Öğretmenliği" konusunda epey bilgi ve beceri kazandırmıştı. O yılların yoksul Türkiyesinde, öğrencilerine çuvaldan "giysiler" diktirerek; tutumluluğu, yaratıcılığı, görev anlayışını aşılamaya çalıştı. 

   "İyi bir anne" olduğu kadar, "iyi bir eş" idi aynı zamanda: Biz çocukları, onların birbirlerine olan sevgilerini kıskanırdık kimi zaman. İkisi de iyi birer   "örnekti", şanslıydık. Bizler;  doğruluğu, dürüstlüğü, insan sevgisini, paylaşmayı, kimseyi "öteki" saymamayı onlardan öğrendik. (Ne kadar öğrenebildikse...) 

   Onlar'ı farklı zamanlarda kaybettik: Babam, bir trafik kazası sonucu önce tekerlekli sandalyede yaşamını sürdürdü, on yıl yatağa bağımlı kaldı... 
Ölümüne kadar annem O'na özenle baktı, sonra O da  "çağın hastalığı" Alzheimer'e yenik düştü... 

   Yazıya  "fotoğraf" seçerken onların "beraberliğini" bozmak istemedim. Zaten her  Anneler Günü'nde "Babaları" da anmak gerektiğine inananlardanım. Hep haktan, haklıdan yana olan "hukukçu babam" da böyle isterdi... 

   Her yıl "yılın annesi" seçildiğinde düşünürüm: Bu "seçim" haksızlık gibi gelir bana; kimbilir nerelerde, hangi koşullarda, bizim bilmediğimiz, nice "anne" vardır "ödül" almayı hak eden...  


  Asıl onları kutlayabilseydik keşke bugün: Öpülesi ellerini öpüp "bir demet kır çiçeği .versek, ve sonra deseydik,  tüm çocuklar adına: 
 
  SADECE BU GÜNÜNÜZ DEĞİL, HER GÜNÜNÜZ İYİ GEÇSİN. "İYİ Kİ VARSINIZ..." 

Makbule ABALI-Eğitimci
8.05.2010 Mersin