Sayfalar

emek etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
emek etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Haziran 17, 2026

BİR PENCERE ARALAMAK...



 İnsanız... Hayatın karmaşası içinde, çok sevdiğiniz bir işi yaparken, her şey yolunda giderken durum değişikliği yaşanabilir bir anda. 

Hiç beklemediğiniz bir zamanda, hayat gürül gürül akarken dışarıda, içinizde bir fırtına kopar adeta. Altüst olur dünyanız.

Yokuş aşağı inerken tökezlemek gibi. Kıyıda sakin sakin yol alırken teknenin su alması gibi. Bir dağa tırmanırken nefesinizin tükenmesi gibi. 

Duraklama ihtiyacı duyarsınız o zaman. Bir ara vermek, yeniden kendinize gelmek istersiniz. Bir süre tüm gürültülerden uzakta, sakin bir ortamda, kendinizle baş başa kalıp iç sesinizi dinlemek... Zorunlu bir ara vermektir bu.

İnsanız... En sevdiğimiz işi yaparken bile yorgunluk ve tükenmişlik hissettiğimizde bedenin sesine kulak vermek gerekir. 

Belki kısacık, belki uzun bir ara insanı yeniden tazeler. Makineler bile "Metal Yorgunluğu yaşamaz mı? İnsan makineden farklı elbette. İnsanın duygusal zekâsı (EQ) çok şeyin üstesinden gelebilir.

Bazen bir "Ara" vermek ister insan. Duygularımızı onarmak, yeniden iyiliklere, güzelliklere odaklanabilmek, yeniden umutlanabilmek için bir pencere aralamak gibi... Bir mola vermek gibi... 

Anlayışınıza teşekkürler.

Makbule ABALI- Eğitimci 

17 Haziran 2026 Urla-İzmir




Şubat 02, 2025

FARKINDALIKLARIMIZ- Hayatta Güzellikler De Var...

 


Yeni bir yılın birinci ayı da bitti. Nasıl geçti habersiz demesek de; takvim yapraklarında 1 Şubat "Artık ben varım." dedi bile. Eşimin rahmetli annesi, Şubat Ayına "Güdük Ay" derdi. Ancak 4 yılda bir 29 çeken Şubat, bu yıl da 28 gün. Başlangıçlar hep güzel gelir insana. Umut vardır içinde,  nasıl geçeceğini bilmeseniz de beklentileriniz vardır.  Hayat sürprizlerle doludur diyerek, gökyüzünde kayan yıldızlara bakarak dilek dilersiniz çocuklar gibi... 

Sabahın ilk saatlerinde kuşlar korosu başlayınca; "Şubat'ın ilk günü bugün, yeni bir yazı yazmalıyım mutlaka!" dedimse de akşam oluverdi birden. Kendime sözüm vardı. Yazım 2 Şubat Günü yayınlansa bile bugün başlamalıydım, takvim yaprağı belge niteliğindedir. 1 Şubat miadını doldurdu. Bugün 2 Şubat. Günaydın doğa, günaydın insanlar ve tüm canlılar, günaydın dünya. Zaman -mekân nasıl ve nerede olursa olsun; Günaydın, merhaba sayılır aynı zamanda. İyilik, güzellik ve hoşgörü taşır.

Yaşadığımızın, nefes aldığımızın, var olduğumuzun "farkında olmadan", algılamadan, düşünmeden, fikir yürütmeden değerlendirme yapmak bize çok şey kaybettiriyor. Dün sabahın ilk dersini ben, 9-10 yaşlarında iki çocuktan aldım. Kahvaltı sonrası küçük bahçemizdeki bitkilerin-çiçek ve ağaçların halini gözlemek için dışarı çıkmıştık. Pencere camının üzerine yapışmış salyangozu içeriden de görmüş ama önlem alamamıştım. 

Buralarda yağan yağmurlar sonrasında salyangozların çok çoğaldığı ve bahçelere zarar verdiği söyleniyor. Biraz ürkerek, ayaklı süpürge ile faraşa topluyor, bahçe dışına atıyordum. Can almak bana göre değil. Kaktüs köşesinin ve dikenli begonvilin yanından  geçip bu işlemi yapabilirdim ancak. Ama o köşenin bende kötü bir anısı var. Birkaç ay önce boylu boyunca düşüp çok kötü anlar yaşadığım yer.



Sağ olsun komşum Nur, tereddüdümü fark edip, sesleniyor: "Siz girişmeyin, kızlar geliyor." İki tatlı kızdan oluşan yardım ekibi (Doğa ve Nil) yıldırım hızıyla geldi, bir jimnastikçi çevikliğiyle eğilip bükülerek bir anda işlem tamamlandı. Sopaya bile gerek kalmadan, salyangozu eliyle oradan çekip alan Doğa çok sakin bir ses tonuyla bana günün ilk dersini verdi; "Biliyor musunuz, yaralara çok iyi geliyormuş ."Hiç ürkmeden salyangozu elinin üstüne koyuşunu şaşkınlıkla karışık bir hayranlıkla izledim. Biraz zaman aldı ama,  artık ben de bahçeye zarar veren kabuklu salyangozları ellerimle toplayıp  dışarı atabiliyorum. 

Bahçe içinde küçük dekoratif eşyalarla düzenlemeler yapmayı seviyorum. Çiçekler ve farklı bitkiler arasında görüntüleri ile bir başka dünya yaratıyorlar sanki. Çok severek kullandığımız iki obje hasar görmüşler ne yazık. Alçıdan yapılmış, kollarında iki sepet taşıyan bahçıvan kız heykeli çok hoştu. Mersin'den buraya kadar bizimle birlikte yolculuk yaptı. Taşınırken bir bacağını kaybetmiş. yanında duran çok sevimli bir kuşun da gözü zarar görmüştü. Japonların onarım sanatının inceliklerini tam bilmeyince iyileştiremedik de. Sonuçta istemeden veda ettik ikisine de.

Birkaç gün önce beni çok mutlu eden bir şey oldu; Urla-Zeytinalanı Kavşağında hep görüp de uğrayamadığımız bir heykel atölyesi vardı. Alçıdan değil de beton dökülerek can bulmuş yüzlerce küçüklü-büyüklü heykeller, şadırvanlar, Uzakdoğu felsefesini simgeleyen heykeller. Önce köpeğiyle sonra Serdar Usta ile tanışıyoruz. Ön bahçenin merkezinde artık bir çift güvercin heykelim var. (Küçük ama emek ürünü bu eserin gönlümdeki yeri kocaman.)



Çocukluktan itibaren küçük şeylerle mutlu olabiliyorsa  insan, çok büyük beklentileri yoksa, maddeden çok manevi değerlere önem vermişse hayatında; zor günlerde bile mutluluk kaynakları bulabiliyor. Her şeye sahip olmak, giderek artan istekler, doyumsuzluk da yaratabiliyor. "Al-tüket-at" sloganı durmadan değişen teknolojiye bile zor ulaşabiliyor. Moda ikonları gibi giyinmek, en sağlamı değil de en revaçta olanı alma isteği en'ler sıralamasını da altüst ediyor, hatta bazen ulaşılmaz kılıyor. 

En büyük, en lüks, en çok rağbet gören, en donanımlı değil de; en güvenilir, en sağlam, en doğal, en taze, en sağlıklı ürünler ya da mallar arıyoruz. Gerçi onların da orijinalini, hasını bulmak zaman alıyor. Bulunca da vaz geçemiyorsunuz. Gerçek el emeği- göz nuru ürünler, ve eşyaların değerbilir alıcısı her zaman var galiba.


 

Urla'da Malgaca Çarşısını o yüzden çok seviyorum. Dededen toruna, babadan oğula geçen, çok eskilerden kalan bir düzenin hüküm sürdüğü bir toplu çarşı. AVM'lerle yarışır mı, sanmıyorum. Ama belki fiyatlarda yarışan birkaç dükkân var. Mağaza değil-dükkân.  "Malgaca adı nereden geliyor?" diye sorduğunuzda: "Mal kaça?" sorusu halk dilinde Malgaca olmuş" diyenler var.  Bahçemizdeki kuşlu rüzgâr çanını da burada satış yapan tatlı dilli, orta yaşlı (belki de ben öyle sandım.)  bir  kadın, kuşları sevdiğimi anlayınca, yok fiyatına vermişti. Benim için çok değerli. Bambuların çıkardığı ses öyle rahatlatıcı ki.


Malgaca Pazarı'nda minicik bir dükkânda unutamadığımız iki insan, iki çok değerli usta tanıdık. Hakan Bey ve Mehmet Bey. İnsanlar yaş alırken: zamanın akışına uyarak piller de eskisi kadar dayanıklı çıkmıyor. Ancak Hakan Ustanın elinin değdiği saatlerimiz tıkır tıkır işliyor. Bizim için en büyük jest; eşimin göz rahatsızlığı nedeniyle görüşü azaldığında aradığımız rahat okunabilir saati de orada bulmamız oldu. Çok uygun fiyata aldığımız saat her zaman eşimin kolunda. Ustalarla birlikte  kalfalar, çıraklar da yetişiyor mu acaba...? 






Eskiden sadece tek kanal varken; Programlarda seçme özgürlüğümüz yoktu. Ancak unutamadığımız ne güzel program,  sunucu, sanatçı, yorumcu adı kalmış hafızamızda. Gece saat 21.30'dan sonra "Haydi Çocuklar Uykuya" diyerek uyaran bir ses yoktu ama doğrusu programları çocukların kısa bir süre daha izlemesi çok da olumsuz sayılmazdı. Belgeseller, tiyatrolar,  diziler, filmler, yarışma programları çok kaliteliydi. 

"Günümüzde güzel program hiç yok." demek haksızlık olur. Belki de bizler ulaşamıyoruz. İnsanları hayata bağlayan, yaşama sevinci aşılayan, eğiten, düşündüren, çocuk ve gençlerin yararlı alışkanlıklar kazanmasını sağlayan programlar olmasını gönülden arzu ediyoruz. Radyoda TRT Nağme dinlemek bizi de, evimize gelen konukları da çok mutlu ediyor. TRT Spor yıldız; Gençlerin başarı öykülerini, engelli sporcuları, öyle güzel aktarıyor ki. 

Bir özel TV. kanalında; Cumartesi-Pazar günleri yayınlanan, çocuklara güzel alışkanlıklar kazandırmayı amaçlayan; bilgilendirici, eğitici, eğlendirici, kaliteli müzikler sunan bir program var. Başarılı bir ekip çalışması ile sunulan program çok sayıda izleyici tarafından ilgi ve beğeni ile izleniyor, alışkanlık yaratıyor. Güzel ülkemizin gidip- göremediğimiz farklı yörelerini çok yönlü olarak tanıyoruz.

Yarın 3 Şubat. Okulların iki haftalık tatil dönemi bitti. Yarın yeni bir gün, yeni bir hafta, yeni bir dönem başlıyor. "Z kuşağı " olarak adlandırılan bu kuşakta yer alacak olan her birey ; aklıyla, yetenekleriyle, davranışları, duygu ve kişilik özellikleriyle geleceğin yetişkinleri olarak toplumda yer alacaktır. Büyük ya da küçük, her ülkenin yetişmiş insan gücüne, ülkesini seven- çalışkan-dürüst-sorumluluk sahibi kişilere ihtiyacı vardır. 

Yarın yeniden okullarda ders zilleri çalacak,  çocuklar ve gençler okullarında- sınıflarında yer alacaklar. Onların; Hak ettikleri gibi, sağlıklı-huzurlu-güvenilir insanlar  olarak yollarına devam etmelerinden hepimiz sorumluyuz. Başarıları bizleri onurlandırıp mutlu ederken toplumumuz ve ülkemiz için de yarınlarımıza büyük katkı sağlayacaktır. Yolları açık, gelecekleri güvenceli olsun. 

2024-2025 Eğitim- Öğretim Yılı , Yeni Dönemi: Ülkemize: yeni umutlar, hayaller ve güzellikler taşısın. Olumlu ve yararlı çalışmalara yol açsın.  İçten dileğimizdir.

Makbule ABALI- eğitimci

2.02.2025 İzmir-Urla






Aralık 03, 2024

ENGELLİ HAYATLAR...


Kapkaranlık bir dünyada bir an gözünüz görmüyor, kulağınız duymuyorsa, konuşamıyor ya da yürüyemiyor olsanız, bedensel eksikleriniz, organ yetersizlikleriniz, çevrenize uyumunuzu zorlaştırsa, kendinizi nasıl hissedersiniz? Engeller ne denli etkilidir yaşantınızda? Engeller sizi ne kadar, nereye kadar etkiler? Doğuştan ya da sonradan engelli olmak... kendini aşabilmek... gücüne güç katmak, engelli yönünü tamamlayabilmek... Yarımken bir olabilmek, kendine yeni güçler yaratmak... Eksik yanını daha güçlü şekilde, bir başka biçimde tamamlamak...

Engellilerle ilgili kafamda öyle çok öykü var ki: Gençlik yıllarımda okuduğum Helen Keller'in mücadelesini anlatan "Karanlığın İçinden" kitabını nasıl unuturum. Hayranlıkla, saygıyla adı belleğime kazınmış. 

Ankara'da Görme Engelliler Okulunda, yıllar önce içine zil konmuş bir topla oynanan futbol maçı, oynayanlar ve izleyenler için gerçek maçtan hiç de farklı değildi. Topun içindeki zil sesi oyuncular için de, kaleci için de bir uyarı oluyordu. 

Bir fizik tedavi merkezinde yürüme engelli 8-10 yaşlarındaki çocuğun iki bastonla büyük çaba harcayarak  yaptığı yeniden yürüme mücadelesini, hepimiz nefeslerimizi tutarak hayranlıkla izlemiştik. 
Kazada kollarını kaybettiğinde, alıştırmalarla ayak parmaklarına güç kazandırarak tablolar yapan, daha sonra sergi açan bir genç kız. Zoru başarmak herkesin harcı değildir. 

Rehberlik ve Araştırma Merkezlerinde emekle, umutla yürütülen konuşma terapileri. Sonuç, harcanan emeğe değerse yaşanan bayram sevinci... 
Bir trafik kazası sonucu bacakları kesilen eski bir bale sanatçısının televizyon ekranında izlediğimiz görsel bir şölen gibi gösterisi. Takdir etmemek mümkün mü. 
Görme engellilerin birçoğunun hayranlık uyandıran güzellikteki sesleri, bir müzik aleti çalmadaki ustalıkları. İnce, titiz bir çalışma gerektiren saat tamirindeki ustalıkları. 

Her dalda engelliler yarışmalarında sergilenen inanılmaz performanslar; Bir Engelliler Olimpiyatında yıllar önce gerçekleşen, unutulmayan, dilden dile dolaşan bir öykü. Bitiş çizgisine çok az bir zaman kala engellilerden biri düşer, ağlamaya başlar. Koşmakta olanlar durur, arkalarına bakarlar. Geriye dönerek düşen çocuğun yanına gelirler, el ele tutuşurlar, hep birlikte bitiş çizgisine varırlar. Yarışın ne kazananı, ne de kaybedeni vardır. Kazanan dostluktur, dayanışmadır, ortak duygulardır. Stadyumdaki seyirciler bu tabloyu ayakta alkışlamaktadır.

Son yıllarda işaret dilini öğrenme çabasına giren insanlarımız artıyor. Reklamlarda (bir telefon reklamında), filmlerde(Başka dilde aşk, Benim Dünyam) engellilerin güçlükler içindeki yaşamı ustaca işleniyor. Şafak Pavey gibi kişiliğiyle, vakur duruşuyla, eğitimiyle engelleri aşarak çevresine örnek olan güzel insanlar da var.

Yılda bir kez Engelliler Gününü anmak elbette yeterli değil; ancak insanlarımızı düşündürmek, toplum olarak engellilere karşı daha duyarlı, daha anlayışlı olmak adına yararlı oluyor. Keşke yıllar içinde, engellilere daha uygun bir hayat için "yaşanabilir bir fizik çevre" oluşturabilsek, onları anlayabilme çabasına girsek...
3 Aralık Dünya Engelliler Gününde tüm engellilerin hayatlarındaki engelleri kolayca aşabilmeleri dileğiyle...
Ve her şeye rağmen "imkansız" demeyip, zoru başarabilen iradesi güçlü insanlarımızı yürekten kutlayarak...

Makbule ABALI-Eğitimci
Mersin-3 Aralık 2013


Güncelleme Notu: Son yıllarda; Engelli Sporcularımızın Olimpiyatlarda dünya çapında başarılarını kanıtlamaları, ödüller almaları dikkatinizi çekiyor mu? Yetenekli, görevinin bilincinde çalıştırıcılar sayesinde destanlar yazıyorlar. Eğitimli çalışmaların, emeğin, azmin, çabanın, iradenin nitelikli sonuçlarını alkışlıyor, başarılarıyla gurur duyuyoruz.

"Paralimpik Spor" alanı incelenmeye değer. Dünya birincisi, Dünya ikincisi, Dünya üçüncüsü "Engelli Yarışmacılarımız" var. Her şeye rağmen başarılı olmanın, kazanmanın çok farklı öykülerini izlediğimiz "TRT Spor programı" yapımcılarını kutluyoruz. Tüm engelliler için "Rol-Model" sayılan kahramanların hayat öykülerini duygulanarak izledik. Bu harika gençlerden, farkındalık ve duyarlılığını yitirmeyen yetişkinlerin  alması gereken  öyle çok ders var ki... 

Önce kendilerini ve sonra çevrelerini; yetenekleri doğrultusunda geliştirmeye, iyileştirmeye çalışan, dünyamıza olumlu katkılar sunan bu güzel  insanları ve onları anlayan,  dinleyen, empati kurmaya çalışan bireyleri yürekten kutluyoruz.

Makbule ABALI-Eğitimci  
İzmir-Urla- 03 Aralık 2024




Ekim 24, 2018

ÇOCUKÇA BİR İMECE...



Çocuklar toplandı bir gün ;
Bir okul öncesi sınıfta .
Öğretmen sordu :
İmece ne demek ?
Kimi gülümsedi muzipçe ,
Kimi parmağını ağzına soktu, düşündü .
Biz ne bilelim dedi biri . 
Ellerinizi gösterin dedi öğretmen;
Hadi şimdi de el ele tutuşun.
Bakın kaç elle çalışacağız şimdi ...
Öğretmen hepsinin eline birer sepet verdi,
Hadi şimdi toplayabildiğiniz kadar yemiş toplayın.
Çocuklar böğürtlen topladılar sepet sepet,
Yıkadılar hep birlikte ,
Kaynattılar çok az şekerle.
Şurup yaptılar , reçel yaptılar öğretmenleriyle,
Emekle, ortak çabayla, neşeyle,
Ürettiler sevgiyle ,
İmeceyi gerçekleştirdiler...
Hem öğrendiler, hem yiyip içtiler.
Nasıl da sevindiler, mutluluktan uçtular... 

Makbule ABALI 



Not: İmece: TDK Sözlüğünde: Kırsal topluluklarda köyün zorunlu ve isteğe bağlı işlerinin köylülerce eşit şartlarda emek birliğiyle gerçekleştirilmesi.


Mart 07, 2014

YAYLA KADINLARI...


Kadın, erkekten daha ayrıcalıklı olarak dünyaya gelmiş. Her şeyden önce anne olabilme özelliği var. Beden yapısıyla belki daha dayanıksız, daha nazik ama çok yoğun yaşayabildiği duyguları var. Daha kırılgan, daha naif. Ancak pek çok işte erkeklerle beraber çalışabiliyor. Onların yaptığı işlerin üstesinden gelebiliyor. Aynı zamanda evini çekip çeviriyor. Gerektiğinde belediye otobüslerinde şoförlük yapıyor, inşaat işinde çalışabiliyor, pilotluk yapabiliyor. Hayvan otlatıyor, dağa tırmanıyor, futbol oynuyor. Beden gücü, akıl gücü, deneyim gerektiren tüm işlerin üstesinden gelebiliyor. 

Kadınların günü tek bir güne indirgenemez elbette. Aslında onların elinin değmediği, emeğinin olmadığı gün yok. Ama o bir gün, "Kadınlar Günü" gereken değeri pek de vermediğimiz kadınlarımızı daha derinden düşünmemize vesile oluyor belki. Daha güçlü olarak onları anıyoruz, farkındalığımız artıyor belki de. 

Yayla kadınları hep bana ilginç gelmiştir. Zor doğa koşullarında yoktan var ederler, kadının varlığını, gücünü kanıtlarlar. Yaşamın acımasız koşullarında, gerçek alın teriyle emek harcayarak bir lokma, bir hırka misali yaşarlar ama mutludurlar. 


Anmak istediğim kadınlar Arslanköy'lü . Arslanköy, Mersin'e 56 km. uzaklıkta, 1500 m. yükseklikte bir belde. Şehir merkezine yaklaşık bir saat uzaklıkta. Toros Dağlarına yaslanmış. Okur-yazarlık oranı oldukça yüksek. Profesörler, bilim adamları, öğretmenler, müfettişler, yöneticiler, doktorlar, hukukçular, mühendisler yetiştirmiş. Edebiyatçı Osman Şahin, Behzat Ay Arslanköylü'ler. Dağ köylerinin başarısı belki de imkansızlıkların başka çıkış yolu bırakmamasından kaynaklanmaktadır. Okumak tek seçenektir önlerinde. Geride kalan anneler, babalar, ablalar, yakınlar ancak onlara manevi destek olacaklardır.



Arslanköy "Demokrasinin Kalesi" olarak da isim yapmış bir belde. Haksızlıklara karşı çıkıp, uygun biçimde hak aramayı iyi bilirler. Kadınlar kendi çabalarıyla bir "Kadınlar Tiyatrosu kurmuşlar. Tiyatro grubu oyunlarını defalarca değişik yerlerde sergilemiş, röportajlar vermişler" , değişik kanallarda televizyon programlarına katılmışlar. Ünlü yönetmen Yeşim Ustaoğlu'nun Arslanköylü kadınlarla çektiği "Oyun" adlı film uluslararası ödüller almış. Sonradan Mersin Sinema Derneği ve Arslanköylü Kadınlar Tiyatro Topluluğunun ortaklaşa çektiği "Yün Bebek" filmi, 49. Altın Koza Film Festivalinde gösterilmiş, birçok ulusal ve uluslararası festivalde yer almış. Arslanköylü kadınlardan ve filmin yönetmenlerinden Ümmiye Koçak 2. New York Avrasya Film Festivalinde "Sinemada en iyi Avrasyalı Kadın Sanatçı" ödülünü almış.

Eşim de bir Arslanköylü. Çocukluğunda kışın günlerce yağan karı, zor koşullarda yaşamın üstesinden gelişlerini, okuma tutkularını, başarılı olmalarını hep anlatır.  Artık pek çok insan kışları şehirde, yazları yayladadır. Hava ısınınca gider, soğuyunca dönerler. Yıllar insanları değiştiriyor. İnsan yaş aldıkça, bedenler eskidikçe yorgun bedenler artık yaylanın soğuk havasına, buz gibi suyuna kolay dayanamıyor. Yazları 2 ay yaylaya çıkınca çevreyi insanı ve doğasıyla gözleme imkanımız oluyor. Yurdumuzun değişik yörelerindeki kadınlarımız gerçekten tanımaya değer. Onları değişik özellikleriyle tanıdıkça, zor hayat koşullarındaki mücadelelerine saygı ve hayranlık duyarım.



Emine Ebe yörenin büyüklerinden. Bu yörede babaanne veya anneanneye "ebe ya da nine" deniyor. Emine Ebe 100 yaşın üzerinde. Üstü-başı, giysileri tertemizdir. 2 yıl öncesine kadar Onunla oturur, sohbet ederdik. Evlerinin avlusunda serilmiş bir savanın ve minderin üzerinde oturur, çocukları, torunları etrafına sıralanırdı. 100 yaşın üstünde olmasına rağmen belleği, muhakemesi pırıl pırıldır. Yıllar öncesinden kişilerin adlarını hatırlar. Tanık olduğu olayları anlatır. Bu işin sırrı yayla havasından mıdır, suyundan mıdır, sağlıklı, doğal beslenmede, hormonsuz gıdalarda mıdır...? Son 2 yıldır yatağa bağımlı olmasına rağmen beyin gücünden bir şey kaybetmedi. 

Teslime Abla (En üstteki resimde kızı, gelini ve torunlarıyla.) çalışkanlığıyla, enerjisiyle çevresine örnek olan bir kişi. Yaptığı işlerle düşünüldüğünde adeta küçük bir imalathane. Teslime Ablanın çevresinde kızları, gelini, oğlu, torunları vardır. Ama işin büyük yükü Onun omuzlarındadır. Yazın sütü Ondan alıyoruz. Yeni sağılmış, sıcak ve taze inek veya keçi sütü. Güneş doğduktan sonra gün başlar. Sabah erkenden süt sağılır, yoğurt yapmak için bir bölümü kaynatılır. Daha sonra o sütten peynir ve tereyağı da yapılacaktır. Yoğurt, oğlu tarafından beldedeki lokantalara götürülür. Bu arada Teslime Abla eşinin annesi Emine Ebenin bakımıyla ilgilenir. 



Teslime Abla öğleden sonra da "çulfalık" olarak adlandırılan tezgahta savan bezi dokur. Renkler özenle seçilmiştir." Çark" denilen düzenekte eğrilerek iplik haline dönüştürülen pamuklar daha sonra kök boya ile boyanır. Daha iş bitmemiştir. Hayvanlar toplanıp akşam sütü sağılacaktır. Bu arada kışlık ot biriktirilir. Bu koşturmaca arasında dinlenmeye zaman yoktur. Toplanan otlar bağlanıp, sırtta iki büklüm şikayetsiz taşınır. Akşam aile toplanır, taze demlenmiş çay ile sac üzerinde bazlama, çökelekli sıkma, taze ot böreği afiyetle yenir. Güneşin batışı ile doğuşu arasındaki o kısa zaman dilimine ancak uyku sığdırılır...



  Kezban Abla bir başka Arslanköylü. Yazın en sıcak günlerinde yayla zamanı yan komşumuzdur. Varlığı insanı mutlu eder. Öğrenimi olmamasına rağmen O bizim gözümüzde güler yüzlü, tatlı dilli bir Anadolu bilgesidir. Sohbetinden zevk alırsınız. Halk sağlığı ile ilgili pratik formülleri vardır. Eskiden evlerinden 10 km. uzaklıktaki bahçeye yürüyerek gider, ağaçlara bakım yapar, meyve toplardı. Evinin önündeki merdivenlerden düştükten sonra bahçeye gidemez oldu. Hatırşinastır, biz yaylaya gittikten 1-2 gün sonra mutlaka "hoş geldin" ziyaretine gelir, tadına doyulmaz bir meyve sepetini de "ikram" olarak getirir. En uygun şekilde, para vermeye kalkarsanız almaz. Bazen bir akşam çorbası götürürsünüz, defalarca teşekkür eder. 

Evlerinin yan tarafında küçük bir bahçede sebzesi, mısırı ekilmiştir. Dedikodusu yoktur. Güvenilir ve iyi niyetlidir. Gençle genç, yaşlıyla yaşlıdır. Kezban Ablayı ben hep "yoksulluk içinde bir gönül zengini" olarak anarım. Ve her zaman  Ondan öğreneceğimiz çok şey olduğunu düşünürüm...

Bu kadınlar bence Anadolu'yu, Anadolu kadınını temsil ediyor; Bereketi, çalışkanlığı, paylaşımı, üretkenliği, vefayı, cefayı, sevgiyi, dostluğu, insanlığı... Varlıkları güç veriyor, insanı hayata bağlıyor. Ve kim bilir, ülkemizin daha nice yerinde tanımadığımız, bilmediğimiz nice kadın var... Ocağının bacasını tüttüren, küçük imkanlarla mucizeler yaratan  "adsız kahramanlar".  Alın teri ile emek ve çaba harcayan tüm kadınları saygı ile anıyor, sağlıklı, mutlu bir ömür diliyorum. Enerjileri hiç eksilmesin...

Makbule ABALI
Arslanköy 2014