Sayfalar

mutluluk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
mutluluk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Ağustos 26, 2026

MUTLULUK VE ENERJİ KAYNAKLARIMIZ...


İnsanız, bazen yaşantımızda ılımlı, tatlı bir bahar esintisi varken birden  bir kasırga altüst eder yaşamı. Her yer, her şey altüst olur. Sadece zihniniz değil, ruhsal ve bedensel yapınız incinir, bazen çaresiz ve tükenmiş hissedersiniz kendinizi. Ancak hiçbir şey sonsuza kadar sürmez. Bir mucize değildir elbette beklenen, hatta hiçbir beklentinizin olmadığı bir anda bir motivasyon kaynağı beliriverir. Bir tutam mutluluk sunar size, enerji yüklenirsiniz yeniden. Kendinizi daha güçlü, daha yetkin hissedersiniz...

Kişiye ve kişiliklere, sosyal ve çevresel uyaranlara göre değişmekle birlikte peri değneği dokunmuşçasına yaşamı düzenleyen sınırsız enerji kaynağı vardır. Yüzünüzde gülücükler oluşturan, kalbinizi ferahlatan, gözlerinizde ışıltılar yaratan yüzlerce, binlerce mutluluk kaynağı. Bunun ille de para daha çok para olması gerekmez. Elbette insanca bir yaşam için , ihtiyaçlarınızı gidermek için para zorunludur. Ama parayla satın alamayacağınız ne çok şey vardır,

Özgürlük gibi, sağlık gibi, sevgi, vefa, merhamet gibi her zaman özlemini duyduğumuz duyguları, duygulanımları bize yaşatan, varlığımızı kanıtlayan insanlarla karşılaştığımızda büyük mutluluk duymamız olağandır. Küçük şeylerle mutlu olmayı bilen insanların çok büyük beklentileri olmuyor. Onlar sadece bedelini ödedikleri şeylerin değeri bilinsin ve korunsun istiyorlar. Haklı oldukları konularda anlayış ve farkındalık, duyarlılık bekliyorlar. Sadece güzel ülkemizde değil, dünyanın her yerinde, her yöresinde değişmez bir beklenti ve anlayıştır bu.


Gün olur, çok sevdiğiniz bir dost gelir çok uzaklardan; Sanki mutluluk ve enerji taşımıştır dağarcığında. Birlikte bir demet adaçayı, bir makrome nazarlık, doğanın armağanı yusyuvarlak bir taş (pergelle çizilmiş gibi )Hepsi dünyaya bedel...  Adaçayıyla tütsü bile yakılır o gün. Evimize  uğuruyla, bereketiyle gelmiştir o güzel dost.
"İnsan konuşan canlıdır." sözü boşuna değil. Bir akrabamız "Yıllardır suskunum, konuşmaya hasret kaldım, dilim şişti adeta." derdi. 





Aldığım enerjiyle ertesi gün bir kasa domatesi-20 kilo- kurutmalık ve yemeklik sos olarak hazırladım. Ruhsal olarak kendinizi iyi hissettiğiniz günlerde yorgunluğunuzu hissetmiyorsunuz bile.


Paylaşımı seven bir başka dost, ellerine batan dikenlere rağmen topladığı Hint incirleriyle çıkagelir bir başka gün. İncirler dikenli bir yaprak üzerinde sunulmuştur. "Eldeki dikenlerin acısını zeytinyağı alır" der dostumuz. "Acıyı bal eylemek" midir bu güzel davranış?



Anılar canlanır zihninizde; Adana'da buzlar içinde satılır bu incirler. Yapraklarına benzetme yapılarak Tahta inciri de denir. Özellikle sindirim ve boşaltım sistemi için çok yararlı olduğu söylenir.








Çiçekleri çok seven her insan onlara özenle bakar. Kurursa üzülür, canlanırsa sevinir. 
Güller sonbahardan önce açmaz denirken bir bakarsınız hiç umulmadık bir zamanda bir tomurcuk vermiş. Günlerce yumurta kabukları ve çay sularıyla beslemeniz iyi sonuç vermiştir. 
Emek ve çaba karşılığı alınan her güzel sonuç insanı mutlu eder.





Begonvil bir dönem tamamen kuruyup solmuştu. Bazı dallarını budama, sulama hiç yararlı olmadı. İnsanlar gibi diğer canlılar da incinip kırılabiliyor, küsebiliyor diye düşünürken begonvil sürpriz yaptı. Mutsuzluğumuzu mutluluğa çevirdi. 




İnsan hayatında gün güne, an an'a uymuyor. Her şey sonsuz bir hızla değişebiliyor. Mutluluğa doyamadan mutsuzluk, ya da en karamsar anınızda bir müjde gibi hayatınızı aydınlatan bir olayla karşı karşıya kalmak mümkün. Güzellikler, iyilikler, incelikler eksilmesin dünyamızdan...

Makbule ABALI-Eğitimci
26 Ağustos 2026 Urla-İzmir


Ağustos 13, 2026

MUTLULUĞUN RESMİNİ ÇEKEBİLMEK...

 


Yaşadıkça neler görüyor, nelerin farkına varıp, nelerden mutlu olup, nelerden hüzünleniyoruz?  Bazen mutluluk ve hüzün nasıl aynı anda yaşanabiliyor?

Bu sorunun tek bir cevabı olabilir mi? Hayat sürprizlerle dolu. Bazı günler masmavi bir gökyüzü, içinizi ısıtan bir güneşle güne başlıyor, her şey ne kadar güzel gidiyor derken, anlık değişimlerle dengeniz bozulabiliyor. Varsın olsun, elbet mutluluk anları da yaşanacak.

Bloğumun sağ üst köşesinde, profilimin içinde yıllardır değiştirmeye ya da silmeye kıyamadığım bir cümle vardır; "Mutluluk Kaf Dağı'nın ardında değil. Uçun Kuşlar Uçun." Gerçekten öyle düşünürüm... 

Mutluluk bazen yanı başımızda. Tutunuverecek bir dal gibi, elinizi sakince-sessizce-sevgiyle uzatırsanız,  hiç karşı çıkmaz. 

Polyanna kırılmasın ama, sözünü ettiğim öylesi bir oyun değil. Gerçekleri göz ardı etmeden, olumsuzluklar olsa da güzelliklerin, iyi ve yararlı şeylerin, doğanın, ağaçların, çiçeklerin, canlıların "farkında  olabilmek"...

Yıllardır konuşulur; Mutluluğun fotoğrafı" çekilebilir mi? Onun cevabını Usta Sanatçılar -profesyoneller versin. Biz amatörce; duygularımızı harmanlayarak, beynimizi ve yüreğimizi rahatlatan,  duyu organlarımıza işlerlik kazandıran resimleri kayda alalım.

Açmış çiçeklerini kesince, giysileri elinden alınmış çocuklar gibi küstü sandığım sarmaşık gül, yoğun bakımdan çıktı. İlk tomurcuklarını  görünce çocuklar gibi mutlu oldum ben de. 


Doğadaki tüm canlılar "Sevgi-ilgi-güven" ikliminde canlanıyorlar. Belki de birlikte bir dostluk halkası oluşturma içgüdüsünden kaynaklanıyor bu durum. Kupkuru begonvil de ortama uydu. 


Lavantalar zaten her zaman kendileriyle de, çevreleriyle de barışıklar. Semizotu da onlara imrendi. Salata ve yemeklerimize tat katıyor. Fesleğen, reyhan, nane de  katıldı onlara...


Salyangozlarını ellerimle toplayıp kurtardığım kaktüslerin, özellikle Aloa veranın dikenleri artık canımı yakmıyor. Bir vefa gösterisi belki de.


Bugünkü mutluluğumun resimleri;  şimdiden kendilerine ortaklaşa bir dünya oluşturdular bile. Dijital ortamda, mekanik seslerden, yapay ilişkilerden uzakta, henüz düzenleyemediğim fotoğraflar klasöründe. Eski albümlerdeki gibi "Dokunmatik" olmasalar da aramızda bir sevgi bağı oluştu bile. Siyah beyaz ya da renkli, seviyor, kolluyor, koruyorum onları. Dünya da daha güzel ve yaşanabilir geliyor o zaman...

Makbule ABALI-Eğitimci 

19. 06. 2025 Türkiye 

Güncelleme.13 Ağustos 2026









Temmuz 26, 2026

HAYATI GÜZELLEŞTİRENLER

 


Hayat devam ederken yaşanan onca olumsuzluğun yanında öyle güzel şeyler de var ki. Bunaldığınız bir anda tebessüm ediyorsunuz. Yüzünüz aydınlanıyor. gözleriniz parlıyor. "İyi ki varsınız" dediğiniz insanlar, bazen diğer canlılar, doğadan küçük izler, bir kitap, bir film, bir gazete haberi, bir program, bir tiyatro oyunu, emek ve göz nuruyla oluşturulmuş bir eser... 

Aklınıza gelen tüm güzel şeyler, iyi insanlar, hayata tat katan her şey. Hayat onlarla güzel. Hayat onlarla anlamlı... Puslu bir havada günü aydınlatırlar adeta. Belki bir hastane odasında sesleri, davranışlarıyla ruhsal terapi yapar, kapalı bir mekânda saygılı, yaklaşımlarıyla umut tazelerler. 

Kurudu sandığınız bir çiçeğin tomurcuklanması, kuru bir ağacın dal budak salması, çıkamadığınız bir basamakta uzanan bir yardım eli... Hepsi cankurtaran simidi gibi gelir insana. Çok sevdiğiniz eski bir dosttan gelen kitaplar, yeni bir arkadaşın ilgi ve yardımı, güzel jestleri sizi düşünceler, hayaller dünyasına sürükler. Bir tas çorbayı, bir kâse aşureyi şifa niyetine yer, içer, sindirirsiniz. 

Hele kendinizi yalnız ve çaresiz hissettiğiniz bir zamanda sevdiklerinizin ziyareti, yuvanızı güllük gülistanlık yapar. Minik eller boynunuza sarılır, kulağınıza yumuşacık bir ses fısıldar: "Ben de çok özlemiştim." Yemek, içmek önemsizdir o anda. Ruhsal doygunluk sağlar, rahatlarsınız. 

Hele toplum olarak üstün başarılara hasret kaldığımız bir dönemde uluslararası bir alanda  kazanılan çok büyük başarı, yüreklere su serper, gönüllere ferahlık verir. Umut ve güveniniz yeniden tazelenir, onur duyar, gururlanırsınız.

Makbule ABALI-Emekli Eğitimci

17 Ocak 2026 Urla-İzmir-Türkiye

Güncelleme:26 Temmuz 2026 



                                                        Rüya ATTAL



ZOR GÜNLERİMİZDE DÜNYA ŞAMPİYONU OLARAK, ÜLKEMİZE ÇOK BÜYÜK BİR MUTLULUK YAŞATTIKLARI İÇİN, BİRLİK VE BERABERLİK RUHUNU TAZELEDİKLERİ İÇİN FİLENİN SULTANLARI VOLEYBOL TAKIMIMIZA YÜREKTEN TEŞEKKÜR EDİYORUZ. 

GÜZEL ÜLKEMİZ VE İNSANLARIMIZIN BÖYLE ULUSLARARASI BAŞARILARA NE ÇOK İHTİYACI VAR. EMEĞİ OLANLARA SONSUZ TEŞEKKÜRLER. 


Sezgi Abalı ATTAL Ahmet ABALI


Mayıs 16, 2025

ÇİÇEKLERİN DİLİNDEN-ÖZÜNDEN...

 


"Bir İlkbahar Sabahı Güneşle Uyandın mı  Hiç?" diyordu bir bahar şarkısı. 

Bu sabah güneşle uyandım. Oysa iki gün önce, dayanılmaz bir karın ağrısı, titreyerek üşüme, şiddetli kalp çarpıntısı, inip çıkan tansiyon değerleri, ağız kuruluğu ve çaresizlik içinde ağlama isteğim vardı. 

Mevsimler gibi insanlar da değişken. Gün güne, an an'a uymuyor.  Çiçekler de canlı değil mi? Onlar da değişen iklimlere, ortama, havaya, suya, bakıma, ilgiye göre değişerek-başkalaşarak uyum sağlıyorlar.

 Dün yazımı tamamlayamadan, hiç yapmadığım biçimde kapatmışım sayfayı. Yorgun, bitkin, umarsız.... 

İçimden gelmeden, zorlanarak, "mış gibi yaparak..." beynime komut vererek, iç sesimi bastırarak, olmuyor. Güzel başlayan bir gün, bir anda, gördükleriniz,  duyduklarınız, yaşadıklarınızla bir anda yön değiştirebiliyor. "Farkındalık" olmasa daha mı mutlu ve rahat olurdu insan...?



Doğanın, çiçeklerin, ağaçların, temiz havanın, suyun, güneşin insanlar üzerinde inanılmaz derecede rahatlatıcı, iyileştirici gücü var. Tedavi sadece ilâçlarla sağlanmıyor. 

En gerçekçi biçimde yapılsa da yapma çiçekleri sevemedim oldum olası. Doğanın kuruttuğu çiçekler bile daha sevilesi sanki. Yıllar önce kalın bir kitabın arasında kuruttuğum limon çiçeği, eski bir dosta yeniden rastlamak kadar mutlu etti beni. Şaşırdım...



Çiçekler sadece insanları değil, diğer canlıları da çok mutlu ediyor galiba. Karıncalar, arılar, kelebekler, salyangozlar... Hele kuşlar! Bu mevsimde en güzel ötüşlerini çiçek açmış ağaçların dallarında gerçekleştiriyorlar. Sabah koro halinde sesleri, koruluk ya da ormanlık alanlarda daha net duyuluyor.

Siz de çiçek seven insanların daha hassas ve duyarlı olduklarını düşünenlerden misiniz? Keskin dikenli kaktüsler bile sivri dilli insanlar kadar zarar vermezler insana. Çok suya da ihtiyaçları yoktur. Ama güneşsiz yapamazlar.



 


Ağzının tadını bilen salyangozlar, bahçedeki Aloa Vera bitkisinin suyunu emerek bazılarını kuruttular. İlâç sanayiinde bile kullanılan bu güçlü bitki o minicik canlılara yenik düşebiliyor. Neyse, Doğa, Aslı ve Derin'den öğrendiğim biçimde,  artık onları yapıştıkları bitkilerden kurtarıp elimle atabiliyorum. 



Bugün bu yörede çok şiddetli  fırtına vardı. Rüzgârın saatteki  hızı ne kadardı bilemem ama, dün usta ellerin diktiği yeni çiçekler epey hasar gördü. Zayıf, naif olanların boynu büküldü. Kış soğuklarında kuruyan, daha sonra sevgiyle-ilgiyle- yeterli suyla canlanan görkemli beyaz gülümüz bile bayağı etkilendi. 



Rahmetli annemin çok sevdiği, Mersin'de yaşarken bulamadığımız güzel kokulu leylağımız bile var artık. Çok sevdiğim lavantalar ve hanımeli çiçeği kokularıyla birleşip ortak güzellikler sergileyecekler.

Yakın çevremizde bir sanatçıdan alığım beton güvercinlerin saksı toprağını, dışardaki  kediler çok seviyorlardı.  Yeni çiçekleri kuşların yanına yerleştirince, kediler de tuvalet ihtiyaçlarını başka yerlerde gideriyorlar artık. 

Reyhan, fesleğen, biberiye, begonvil, sardunya, fırça çiçeği, mor menekşe, sarı papatya... Hepsi küçük bir bahçede adeta kocaman bir dünya yarattılar. Gözlerde bir renk, yorgun yüreklerde bir mutluluk yarattılar.

Yaşam enerjimiz çiçeklerle, tohumlarla güç kazansın, çevreye ışık hızıyla yayılarak; hepimize sağlık, mutluluk ve huzur getirsin. Giderek çölleşen, kuruyan, uyumsuzluk yaşayan doğa da  can kazansın, dünyamız yaşanabilir bir yer olsun.... 

Makbule ABALI-Eğitimci

İzmir-Urla 16.05. 2025 










 

Nisan 28, 2025

ADSIZ KAHRAMANLAR...

 


Ülkemizde adını sanını bilmediğimiz, belki uzak, belki yakın bir yerlerde güzel işler yapan öyle "güzel" insanlar var ki... "Adsız Kahramanlar" onlar...Haber olmaya hiç ihtiyaçları yok. Sessiz ve derinden, doğru bildikleri yolda ilerliyor, sadece görevlerini yapıyorlar.

Bazen bir öğretmen, bazen bir maden işçisi, bazen bir kurum çalışanı, bir anne, bir sanatçı, bir hemşire, bir asker,  doktor, mühendis, güvenlik görevlisi olarak karşımıza çıkıyorlar. Gazetelerde ancak ara sayfalarda küçük puntolu haberlerde görebilirsiniz onları...

 Bilmem siz rastladınız mı, geçenlerde onca kötü haber arasında bir haber bahar güneşi gibi içimi ısıttı, ruhumu dinlendirdi: Bir doktor öyküsü... "Öldü" diye rapor verilen beş yaşında bir çocuğu, bir sağlık ocağında görevli pratisyen  doktor yeniden hayata döndürmüş.

 Basit bir olay gibi algılamıyorum ben bu olayı ;  Can'ın değeri bilmek, görevini ciddiye almak, işini iyi yapmak, çaba harcamak, beni ilgilendirmez dememek... Onca sahte kahraman varken, böyle insanlar "adsız kahraman" değil midir...?

 Türkiye asıl onlarla gurur duyuyor, gazeteciler asıl onları  haber yapmalı. Hem de öyle üçüncü sayfadan değil, belki birinci sayfadan, hatta belki manşetten... O zaman belki iyi örneklere bakarak biraz değişir ve umut yükleniriz.

Doğa olaylarında, depremde, selde, toprak kaymalarında,  orman yangınlarında, iş kazalarında-karada, havada, denizde, yer altında canları pahasına çalışanlar; askerler, güvenlik görevlileri, gönüllüler, merhametli, vicdan sahibi , dürüst, güvenilir insanlar.

Ünlü şair Nazım Hikmet'in "Yaşamak Şakaya Gelmez" adlı şiiri, bana hep adsız kahramanları hatırlatır. 

"Yani, öylesine ciddiye alacaksın ki yaşamayı,
yetmişinde bile, meselâ, zeytin dikeceksin,
hem de öyle çocuklara falan kalır diye değil,
ölmekten korktuğun halde ölüme inanmadığın için,
yaşamak, yani ağır bastığından."

İyi ki varsınız "Adsız Kahramanlar"...
Sizlere teşekkür borçluyuz...
Acaba onlardan kaçını biliyor ya da tanıyoruz...?
Kimler hak ettiği konumda, kimler ödüllendirildi...?
Zamanında ya da gecikmeli olarak değerlerini bilebildik mi...?

Makbule ABALI -Eğitimci
2010














  
 


Şubat 23, 2025

BAHARI BEKLERKEN...

 


Şubat Ayının bitimine bir hafta kaldı. 28 gün çeken bu yılın Şubat'ı içimizde soğuk rüzgârlar estirdi. Bazı yörelerimizde rüzgârla,  fırtınayla,  doluyla, sağanak yağmurla birlikte  geldi. Hatta  son  zamanlarda  yoğun kar yağışıyla kendini gösterdi. "Kış Ayı" olarak gücünü kanıtladı. 

Ağaçlar çiçek açmaya girişmişken, göçmen kuşlar göçü düşlerken, koyunlar kuzulamaya, insanlar baharı karşılamaya hazırlanırken; 2025 Şubat'ı ansızın şaşırttı hepimizi. İçimizi dondurdu, sağlık sorunları yeniden önem kazandı. Her yuvada başka sorunlarla mücadele edilirken sağlık sorunlarının da ne kadar önemli olduğunu hepimize hatta tüm dünyaya kanıtladı. 

Neyse müjdeler olsun, Şubat'ın bitimine yalnızca  7 gün kalmışken günler-saatler de inanılmaz bir hızla akıp geçiyor. Her evde bir takvim bulunması; mekân- zaman ve durum  algılaması açısından ne büyük bir ihtiyaç. Bir zamanlar okullarımızda Resim ve Elişleri derslerimizde basit ama çok işe yarar takvimler hazırlardık. "Yaratıcı Beyinler İş Başına" dense ne harika eserler çıkar ortaya.

Güne erken başlıyoruz Sabahları önce kuşları, sonra diğer canlıları doyuruyorum. Sonra sıra bize geliyor. Günün en güzel en kolay hazırlanan öğünü. Takvim yaprakları, ömrünü tamamlamış güz yaprakları gibi birer birer düşerken, eşimle kendimize bir test uyguluyoruz. Ben soruyorum: kış mevsiminin soğuk aylarından birindeyiz. Hangisiydi acaba? Dün Cumartesiydi, ya bugün...? "Şubatın kaçıncı günüydü? "diye sorarken takvime bakıyor ve sorularımı her zaman  doğru yanıtlıyor. Kahvaltıya umut ve mutluluk tazeleyerek başlıyoruz.

Zaman zaman nerede olduğumuz, akşam ne yediğimiz, çocukların-torunların adları, geri saymalar, çarpımlar, bulmacalar, fıkralar, gelen mesajlar kahvaltımıza eşlik ediyor.  Güne biraz yorgun ama enerjik başlıyoruz. Bu hafta sağlık sorunlarımızla yorgun ve yorucu geçti. Ama atlatacağız.

Şubat Ayına yenik düşersek, dirençle yaşama sarılmazsak, diğer ayları nasıl  karşılayabiliriz? Her yerde soğuk ve kar var. Bedenler ve ruhsal  yapılar, hastalıklarla mücadelede. Değişen mevsim ve iklim koşullarında içimize de kar yağdırmayalım lütfen. Çocuklar ve gençler; Sağlıklı, mutlu, umutlu yarınlar için merakla, heyecanla, umutla bizleri gözlüyorlar. 

Makbule ABALI- Eğitimci

23 Şubat 2025 





Kasım 04, 2024

Sevgiyi, Huzuru, Mutluluğu, Hoşgörüyü, İnsanı, İnsanlığı; Unutmamak- Unutturmamak...

 


SEVİ

Ben senin en çok sesini sevdim 

Buğulu çoğu zaman, taze bir ekmek gibi 

Önce aşka çağıran, sonra dinlendiren 

Bana her zaman dost, her zaman sevgili 

Ben senin en çok ellerini sevdim

Bir pınar serinliğinde, küçücük ve ak pak 

Nice güzellikler gördüm yeryüzünde 

En güzeli bir sabah ellerinle uyanmak 

Ben senin en çok gözlerini sevdim 

kâh çocukça mavi, kâh inadına yeşil 

Aydınlıklar, esenlikler, mutluluklar 

Hiç biri gözlerin kadar anlamlı değil 

Ben senin en çok gülüşünü sevdim 

Sevindiren, içimde umut çiçekleri açtıran 

Unutturur bana birden acıları, güçlükleri 

Dünyam aydınlanır sen güldüğün zaman 

Ben senin en çok davranışlarını sevdim

Güçsüze merhametini, zalime direnişini

Haksızlıklar, zorbalıklar karşısında 

Vahşi ve mağrur bir dişi kaplan kesilişini 

Ben senin en çok sevgi dolu yüreğini sevdim 

Tüm çocuklara kanat geren anneliğini 

Nice sevgilerin bir pula satıldığı bir dünyada 

Sensin, her şeyin üstünde tutan sevdiğini 

Ben senin en çok bana yansımanı sevdim 

Benimle yeniden var olmanı, benimle bütünleşmeni 

Mertliğini, yalansızlığını, dupduruluğunu sevdim 

Ben seni sevdim,  ben seni sevdim,  ben seni... 


Ümit Yaşar OĞUZCAN 

D: 22 Ağustos 1926 Tarsus 

Ö: 4 Kasım 1984 İstanbul

************* 


MAHUR BESTE (İlk Dizeleri ) 

Şenlik dağıldı bir acı yel kaldı bahçede yalnız 

O mahur beste çalar müjganla ben ağlaşırız

Gitti dostlar şölen bitti ne eski heyecan ne hız 

Yalnız kederli yalnızlığımızda sıralı sırasız 

O mahur beste çalar müjganla ben ağlaşırız.

Attila İLHAN

************


SİSLER BULVARI (Son dizeleri )

Sisler Bulvarı'na akşam çökmüştü 

Omuzlarımıza çoktan çökmüştü 

Kesik birer kol gibi yalnızdık 

Dağlarda ateşler yanıyordu 

Deniz fenerleri sönmüştü 

Birbirimizin gözlerini arıyorduk 

Atilla İLHAN 

D:15 Haziran 1925 Menemen- İzmir 

Ö: 11 Ekim 2005 İstanbul 






Eylül 06, 2024

İYİ GÜNDE - KÖTÜ GÜNDE... ROMANTİZM- (BCP-Ağustos-2024 )


Dilimizde; evlenmeyle, evlilikle ilgili ne çok sözcük, ne çok deyim üretilmiştir. İnsanımızın yaratıcılığı, kıvrak zekası, bu deyişlerde anlam kazanır. "pembe panjurlu ev" eski Türk filmlerinde, romanlarda mutlu bir yuvanın simgesiydi. Günümüzde arsalar öylesine azaldı ki, tek katlı evlerin yerine kocaman apartmanlar dikiliyor artık. Pembe romantizmi simgeliyordu, artık realizm zamanı. "Bacanız hep tütsün" güzel bir dilekti. Artık bacalar da azaldı. Tekli bacalar ancak şömineli evlerde tütüyor.

"İyi günde-kötü günde"  diye başlayarak ne güzel dilekler dilenir. Siz de hatırlar mısınız, halâ her yörede söylenir mi, bilmiyorum; "Bir yastıkta kocayın" deyişi vardır. Bir ömrü birlikte geçirmek, beraberce yaşlanmak, uzun yıllar birlikte olmak anlamında bir dilekti aslında söylenmek istenen. Artık yastıklar da küçüldü, ikiye bölündü. Aslında amaç; uzun, zorlu bir yolu birlikte yürüyebilmek, yol arkadaşlığı, kader arkadaşlığı yapabilmek...

Kadın ve erkek beraberce bu uzun yola çıkarken, nikah memurunun duruma uygun konuşması nasıl da anlamlıdır. Bazısı da hiç konuşmaz, sadece işlemi tamamlar. "İyi günde, kötü günde, sağlıkta, hastalıkta birbirinizi koruyup kollayacağınıza...." Nikah defterine heyecanla atılan iki imza ve beraberliği belgeleyen bir başka küçük defter. Evlenme cüzdanı. Canlı ve cansız ikişer tanık... Her şey bir imzayla ve bir sözcükle başlıyor. Bu ilişkiyi onaylayan bir sözcük; "Evet" 

Oysa günümüzde evet' lerin ardından hayır' lar da çoğaldı. Evetle hayır arasında çok uzun bir zaman da yaşanmıyor. Bir anda noktalanıyor her şey. Başlangıçta gösterilen özen, sonuçta yerini daha farklı davranışlara, kabalığa, hoyratlığa bırakıyor. Televizyon ekranlarında, gazete sayfalarında içimiz ürpererek farklı ayrılık hikayeleri izliyoruz, okuyoruz. Çocuklar "evcilik oyunlarında" ev halini ne güzel, ne gerçekçi yansıtırlar. Oyunlar gerçeğin bir yansıması değil midir? 

Hayat öylesine kısa ki. Her şey birdenbire olup bitiveriyor. "Sevmek seni bir ömür boyu..." derken, "Ayrılmak bir dakika" oluveriyor. "Beyaz atlı prens" kişiye göre değişebilir elbette. Mutluluk ve mutsuzluk da değişik zaman ve durumlarda kişilere göre farklı yorumlar kazanmaz mı? Mutsuz giden bir evliliği sürdürmek de insanın hayatını zindana çevirebilir. Goethe evlilik konusundaki düşüncesini şöyle açıklıyor: "İster kral, ister bir fakir olsun, dünyada en mutlu insan evinde huzuru olandır."

Birken çift olabilmek, bir aile oluşturmak, bu beraberliği yıllar boyu sürdürebilmek... nasıl da güzel, anlamlıdır. Birbirine uyum sağlamak, karşılıklı özveride bulunabilmek, evi "yuva" haline getirebilmek, eve dönmeyi, eşine kavuşmayı özlemek. Güne küçük sürprizlerle başlamak, hayata anlam katabilmek... Bunun gerçek değerini yaş ilerledikçe daha iyi anlıyor insan. Hayatı paylaşmak için "iyi bir dost" önem kazanıyor. İnsanın başını omuzuna dayayabileceği güvendiği bir eşinin olması, hayatın da güvencesi değil midir? 

İyi günde; Eşinin sevdiği yemekleri yapıp, sofrayı onun sevdiği bir demet çiçekle renklendirebilmek, onun beğenilerine de saygı gösterebilmek, küçük sürprizler hazırlamak, bazen duygularını küçük notlarla yazılı olarak ifade etmek, mimiklerinden, ses tonundan, davranışlarından az çok ruh halini anlayabilmek... 

Kötü günde; Hastalığını önemseyerek yanında olabilmek, sıkıntısını, sorununu paylaşabilmek, ilgisini esirgememek, zor günleri bir güzel sözle, uygun bir davranışla çekilir hale getirmek... Karşılıklı olarak iyi günde- kötü günde küçük fedakarlıklarla beraberliği sürdürebilmek: Evliliğin çatısı da, temeli de ancak böyle korunacaktır herhalde. 

Toplumda sık sık çocuklar, gençler ve yaşlılarla ilgili gruplarda bulunabilmeli insan. Bu gözlemlerle hayatı daha iyi yorumlayıp, daha iyi anlamlandırabiliyor. Farklı kuşaklar farkında olmadan bize hayatı anlatıyor, insanları daha rahat çözümlememize yardımcı oluyor. Sessiz anlatımlar; bir damla gözyaşı, bir el tutma, bir omuz omuza beraberlik, bir bakış bazen nice sözden daha etkili, daha kalıcı oluyor. İnsana hayatın sırlarını adeta ciltler dolusu kitabın içinden sergiliyor. 

Yüzyıllar öncesinden söylenmiş bazı sözler günümüzde de anlamını yitirmedi. Ünlü Filozof Sokrates  evlilik konusunda fikrini şöyle açıklıyor: "Ne pahasına olursa olsun evlenin. Karınız iyi çıkarsa mutlu olursunuz, yok fena çıkarsa o zaman da filozof olursunuz."
İnsanın insanı anlamaya çalışması, birlikte sağlanan sevgi ve saygıyı karşılıklı özverilerle sürdürebilmesi ile ortak hayat, bir ömür  boyu daha anlamlı hale gelebiliyor...

Makbule ABALI-  11.11.2013 

Kısa bir not: Bloglar arasında yıllardır devam eden Blogları Canlandırma Projesinin 2024 Ağustos Ayı konuları şöyle seçilmişti: Yapay Zekâ, Hayvan Hakları, Eğitim, Romantizm, Hukuk, Tıp, Webtoon. 
Ben,  günümüzde çok ihtiyaç duyulan "Romantizm" konusunu seçtim. Yazılar, tarihler, kurumlar değişse de İNSAN'ın özlemleri, umut ve beklentileri çok değişmiyor... M.A - 06.09.2024 






Aralık 31, 2020

FARKLI BİR GECE- ÖYKÜ- Kelime Oyunu-5

Makbule Abalı  Uçun Kuşlar   http:/ucunkuslar.blogspot.com

Her hafta bir kişi tarafından belirlenen Kelime Oyununun bu haftaki 5 kelimesi Bonheur Blog tarafından belirlendi. (Film, keman, kedi, ağaç, hasret)


FARKLI BİR GECE

Gün nasıl da yoğun geçmişti. Kapris  çekmek zordur. Hele maddi gücüne güvenen şımarık insanların kaprisi. Ama artık alışmıştı. Eskiden bu durumlarda aşağılandığını düşünürken, sonraları onları olduğu gibi kabul etmek gerektiğini öğrenmişti. Öte yandan tek başına kendi kendini yönetmeyi de biliyordu artık. Eşinden ayrılma kararı aldıktan sonra 5yaşındaki oğlu kendisinde kalacaktı. Sevdiği insanlardan kopması çocukların mutsuzluğuna neden oluyor. Çocukken sorulan "Anneni mi, babanı mı daha çok seviyorsun?" sorusunun anlamsızlığı gibi. 

Henüz mahkeme kararıyla ayrılmamışlardı. İçinde buruk bir hüzün vardı. Oğlunu babasız büyütmek istemezdi. Eşi sinirliydi ama kötü bir insan değildi. Ailede 5 kız arasında büyüyen tek erkek olma şansını iyi kullanamamıştı. "Erkek egemen bir toplumda yetişmek her bir davranışına sinmişti. Bu hafta baba- oğul babaanneye gitmişlerdi.  "Acaba ne yaptılar "diye düşündü ."Hasret buram buram" dedi. Oğlunun kokusunu nasıl da özlemişti. Gülüşünü, "annemmm" deyişini... İçi burkuldu, burnunun ucu sızladı. Biraz hava almak için pencereyi araladı. 

Uzaklardan insanı duygulandıran bir keman sesi geliyordu. Çocukluğunu hatırladı; Kemana başlamış ama babası maddi sıkıntıya düşünce bırakmıştı. Hayallerine dalmışken bahçedeki ağaçtaki hışırtıyı fark etti. Ürperdi. Eşinden hala çekiniyordu. "Ama çok da seviyorum"  diye fısıldadı." Ya oğlum... Sevgisiz bir evde bir çocuk nasıl büyür? Bütün gün evde bilgisayarda saçma sapan  filmler izleyerek beyni uyutulan çocuklar sırasına girecek. Soğuktan değil, karamsar düşüncelerden içi titredi. Pencereyi örtmek istedi. Birden ağacın alt dalından bir kedinin atladığını gördü. Kendi kendine itiraf edemese de korktu...

Aynı anda kapı zilini duydu: Gözlerinden iki damla yaş süzüldü. "Bir Yılbaşı gecesi ve yapayalnızım" dedi. Kapının gözetleme deliğinden bakmak istedi ancak dışarıdan elle kapatılmıştı. Yardım istedi, bağırdı. Keman sesi bile artık duyulmuyordu. 

Kapı ısrarla çalınınca aralık bırakarak açtı :Önce oğlunu gördü, ellerinde kocaman bir demet kır çiçeği taşıyordu. Ve sonra eşini, elinde çok güzel bir hasır sepet , içinde en tazesinden mevsim meyveleri... "Değişmek, kendini yenilemek çok da zor değilmiş" diye geçirdi kafasından. Parçalanmış aile olmayacaklardı artık. Kök sağlam olursa ağaçlar da kurtulabilirdi.

Makbule ABALI -Eğitimci 

Aralık 2020



Mayıs 31, 2015

ŞAŞIRMAK YA DA HAYAL KIRIKLIĞI...



Bazen şaşırır insan.  Sonuçta mutluluk veya hayal kırıklığı yaşar. Küçük veya büyük. Beklenmedik bir durum,farklı davranışlar, ani değişimler şaşırtır insanı. Veya kafamızda beliren sorulara cevap bulamamak, farklı cevaplar bulmak, yanlış anlaşılmak şaşırtır bizi. Hayal kırıklığı yaratır.

Neden şaşırdığımızı keşke her zaman açık yüreklilikle açıklasak. Karşılıklı konuşabilsek, dinleyebilsek, doğruları tartışarak bulabilsek. Yanlış anlamalarla , farklı yorumlamalarla incitmesek birbirimizi. Yanlışı düzeltmek kişiliği zedelemekten daha kolay."Bıçak yarası geçer, dil yarası geçmez" diye boşuna denmemiş.

Şaşırmak sürprizleri beraberinde getirirse mutlu ediyor insanı. Ama hayal kırıklıklarıyla ortaya çıkarsa tam bir çöküntü yaşatıyor kişiye. İnsanın bir başka insanla bilgi alışverişi, görüş alışverişi ne güzeldir. Ama tartışma kırıcı, yıpratıcı, zedeleyici boyutlara ulaşırsa insanın insana saygısı kalmıyor, bağlar kopuyor.




Beklenmedik sürprizler ise bir şaşkınlık ve  mutluluk yaratıyor. Beklemediğimiz bir anda gelen bir telefon, bir mesaj hele de sevdiğimiz bir dosttan, arkadaştan geliyorsa nasıl da iyi gelir insana. Şaşırır, mutlu olursunuz. Tam tersi durumlarda ise hayal kırıklığı kaçınılmazdır. Bazen tuttuğumuz bir takım, değer verdiğimiz bir arkadaş, önemsediğimiz bir yakınımız gün gelir hayal kırıklığı yaratabilir. Nasıl da şaşırır, üzülürüz. Duygularımız, mantığımız, beklentilerimiz tepetaklak olmuştur. Kendimizi yenilemek biraz zaman alabilir.

Birbirine zıt iki olay; güneşin doğuşu da, batışı da şaşırtır beni. Mutlu eder. Bir günün bitişiyle her türlü olumsuzluk gidiyor ve yeni günün ilk ışıklarıyla umut taşınıyor diye düşünürüm. İkisini de gözleyebilirsem  mutlu olurum. 
Mayıs Ayının ortalarında bir gün bilgisayarımı açtığımda güzel bir sürprizle karşılaştım: Google logosu, alışılmışın dışında pastalar ve mumlarla süslenmiş bir resimdi. Resmin hemen altında, sağ alt köşede adım da belirtilerek "Doğum Günün Kutlu Olsun" yazıyordu. Mutlaka sürekli bir uygulamadır ama ben çok şaşırdım ve mutlu oldum. Google'a bu jestinden ötürü çok teşekkür ediyorum.



İnsan her şeyden mutluluk duyabilir. Kaktüsler de hep şaşırtmıştır beni. Dikenler arasında açan çiçekleriyle sevindirir, mutlu eder. Hayal kırıklığına uğratmaz. O elinize batan sivri dikenlerin arasında bir gün ince yapraklı narin çiçekler görürsünüz. "Görün bizi, istersek biz böyle de olabiliriz" dercesine... Ne zaman, nereden çıkmıştır o güzelim çiçekler, bilemezsiniz. Kaktüsler çok su sevmez, su almadan nasıl gelişmişlerdir anlaşılmaz... Bir de taşların  kayaların arasından baş veren çiçekler vardır. Nasıl yaşama savaşı verirler, hayran olurum. Oysa en elverişli ortamlarda fark yaratmayan nice çiçek vardır.



Bazı davranışlara, bazı olaylara üzülüp şaşırdığımızda tabii sonuçta hayal kırıklığı da yaşıyoruz. O zaman olayların bir analizini yapmak iyi oluyor. Nedenler çeşitli olabilir. Bazı kurumlara, değerlere farklı önem veriyor olabiliriz.  Saygı, sevgi, namus, onur, vicdan, itibar gibi. 
Bazen aldığımız yaşlar, olayları kendi cephemizden farklı algılamaya neden olabilir. Öyle bir dünyada yaşıyoruz ki alışık olmadığımız şekilde duygu yoğunlukları yaşıyoruz. Küçücük olaylarda mutluluk duyarken bazen de yine küçücük olaylar bizi mutsuz ediyor. 

Mersin'in bir yaylasında Mayıs Ayının sonunda bütün meyveli ağaçların soğuktan çiçeklerini döktüğü bir zamanda görkemli ayva ağacının çiçeklerle donanmış hali nasıl da mutlu eder insanı. Oysa dışarıda fındık büyüklüğünde dolu yağmaktadır. Küçük mutluluklar değil midir hayata tat katan ?



Hayal kırıklığı yaratan ciddi büyüklükteki olayları saymıyorum. Onlar direncimizi zorluyor, sabrımızı test ediyor. Kontrollü bir öfke ile her şeyin üstesinden gelinebilir çoğu kez. Dünya neden bu kadar hızlı dönüyor diyoruz bazen. Başımız dönüyor, yoruluyoruz, çöküntüye uğruyoruz. Oysa dünyanın hızı aynı, biz tökezliyoruz, yetişemiyoruz. Herhalde en uygunu kendimizi fazla zorlamadan ayak uydurmaya çalışmak. Ve başarabildiğimiz ölçüde ayakta kalabilmek... Elimizde olsa, ne çok fazla hayal kırıklığı yaşamak ne de çok şaşırmak. Kendi tempomuzu çok zorlamayan insanca bir yaşam...

Makbule Abalı- Eğitimci
31 Mayıs 2015 Mersin