Sayfalar

Gençlik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Gençlik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Ağustos 10, 2026

BİR İNSAN TANIDIM: JULİE



Hepimizin hayatında "İyi ki tanımışım" dediğimiz güzel insanlar vardır. Julie benim için öyle bir insandı. Onu 4 yıl önce. kızımın kayınvalidesinin evinde büyük bir aile yemeğinde tanıdım.  Orta boylu, sarışın, ışıl ışıl parlayan mavi gözleriyle sade, sakin tavırlı bir kadın. O zaman Julie'nin ilk gençliğinde bir hippie-çiçek kız olduğunu söyleselerdi inanamazdım. 68'li yıllar, tüm dünyada gençlerin barış ve özgürlük yılları. Rock konserleri, Beatles'lar gençliğin gözdesi. Julie o yılları dolu dolu yaşamış.

Julie herkesin can dostu olabilecek, sabırlı, hoşgörülü, alçakgönüllü bir insandı. Onun sinirlendiğini hiç görmedim. Mantıklıydı, pratik çözümler üretirdi. Sohbetinden çok zevk alırdım. Çok güzel Türkçe konuşurdu. Sorar, sorgulardı, her an yeni bir şey öğrenmeye açıktı. Çocuklarla çok iyi iletişim kurduğu gibi yetişkinlerle de hemen bağ kurardı. 

İngiliz asıllı Julie İngiltere'de Birmingham'da üniversitede okurken, sonradan eşi olacak Rıfat Dedeoğlu ile tanışıyor. Evlendikten sonra Türkiye'ye geliyor. 2014 yılına kadar İstanbul'da British İnternational School'da öğretmenlik yapıyor. Çiftin Batu ve Hakan adlı iki oğulları oluyor. 

Hayat akışını sürdürürken  Batu İzmirli Cansu ile, Hakan Anamur'lu Aylin ile evleniyor. 2019 yılında Cansu ile Batu'nun oğulları Ali de aileye dahil oluyor. Ali babaannesinin hayat kaynağı. Ali çok şanslı bir torun. 7yaşına kadar temel eğitimini Julie'den alıyor. Tanık olduğum pek çok durumda Julie ile Ali arasında çok güçlü bağlar vardı. Korku ve şiddete dayanmayan ama bir bakışla, bir ses tonu değişimiyle sağlanan disiplin!

Ali çok zeki, Türkçeyi de İngilizceyi de çok doğru ve düzgün konuşan bir çocuk. Kızımın iki kızı, Lina ve Rüya ile çok iyi arkadaşlar. Ali'nin bir doğum günü kutlamasında şimdi gülümseyerek hatırladığım bir anım var: Hediye paketleri açıldıktan bir süre sonra Ali yanıma geldi, sağ avucunu açarak bekledi. Anlamadım, Yanımda oturan Julie kısık sesle açıkladı: "Hediye paketinin bağını istiyor." Ali bütün bağcıkları topladı, paket kâğıtlarını düzelterek katladı. Küçük yaşta kazanılan olumlu bir davranış, israfı önleme, tutumlu olma... Küçük şeyler her zaman büyük parçaları tamamlıyor.

Julie'nin hayat öyküsünü daha sonra, oğullarının yazılı anlatımlarından öğrendim. Geçmiş yıllardaki güzel fotoğraflarını öylece gördüm. Anılar fotoğraflarla can buluyor adeta. Fotoğraflar her döneme tanıklık  ediyor. Günlükler de öyle değil midir? Günün kalıcı izlerini onlar aktarır bize. Daha sonra öğrendiğimize göre Julie de yaşamının her döneminde günlük tutmuş. Sadece olanları yazmış; kimseden yakınmadan, kimseyi suçlamadan. Sadece olanı, yaşadıklarını anlatmış. Bunu duyunca bir kez daha takdir ettim Julie'yi. 

Çok ılımlı, hoşgörülü bir insandı Julie, her dine saygılıydı. Bir Dünya Vatandaşı gibi dil, din, ırk, cinsiyet ayrımı yapmaksızın davranışlarını ayarlayabilen bir insandı. Aşure ya da lokma yediğinde "Allah kabul etsin." demeyi ihmal etmezdi. Dini bayramlarda saygı ile büyükleri, yakınları ziyaret ederdi.25 Aralık Noel gecesini hep birlikte kutlamayı da ihmal etmezdi. Çocuklar için çam ağacı süsleyerek , hediyelerini alarak,  büyük aileyi harika yemeklerle donatılmış bir sofrada bir araya getirirdi. Hümanistti, herkese yetecek sevgisi vardı.

Julie'yi çok yakın zamanda, Ağustos ayı başında kaybettik. Sağlıklı görünüyordu, ya da kimseyi üzmemek için hastalığını hiç belli etmedi. Her yıl planladığı gibi, Anamur'a küçük oğlu Hakan ve gelini Aylin'in yanına gitmişti. Dönemedi, zatürre tanısı konmuş. Hepimiz için bir ebedi son var elbette. Ani duyumlar insanda şok etkisi yapıyor. Ancak yatağa bağımlı olmadan, kimseye yük olmadan bir başka dünyaya göçtü. O da böyle isterdi sanırım.

Oğulları Batu ve Hakan'ın, annelerinin ölümünden sonra yayınladıkları duyuru mesajlarını okurken çok duygulandım. Birkaç cümle aktarmak istiyorum:

" Vefatından beri arkadaşlarından gelen mesajlarında neredeyse hepsi aynı şeyi söylüyor... 'A beatiuful soul.'  Daha güzel bir tanım olamazdı. Güzel bir ruhtu annem. 

"Ali'nin sadece babaannesi değil en yakın arkadaşı ve öğretmeni oldu. Annem en çok onu sevdi. Jellybeaaaan. Ali anneme resmen hayat verdi. Annem onun gelişiyle biraz da emekliliğin verdiği yılgınlığı üstünden attı."

"Eski velilerden biri mail atmış: 'Annen çocuğumla konuşurken karşısındakinin gözlerinin içine bakmasını öğretti. Bugün belki de sayesinde, muhteşem iletişim yeteneklerine sahip."

"Belki kendinden çok şey anlatmadın ama bize hep en doğru soruları sordun anne."

"Annem bize hayal kurmanın, hayal etmenin keyfini, gücünü öğretti."

"Aşırı berrak bir zihni vardı. Her şeyi merak eder, her şeyi sorar, her şeyi araştırırdı."

"Hal hatır sormak nedir en iyi o bilirdi. Kimsenin adını unutmaz, hiçbir önemli tarihi atlamazdı." 

***********

Geçtiğimiz Cumartesi günü Ali'nin dedesi ve ninesi Hakan- Emel Attal'ların evinde çok sevgili Julie'yi anmak amacıyla bir akşam yemeğinde buluştuk. Büyük masada onu sevenlerin yaptığı, sevdiği yemek ve tatlılar vardı. Eminim o da her zamanki sakin tavrı, yüzünden eksik etmediği ince tebessümü ve gözlemci bakışlarıyla bizleri izledi. O gece Ali'nin doğum günü de kutlandı. Julie Anamur'dan Ali'nin doğum günü için dönecekti. Büyükler ve çocuklar hep birlikte hüznün ve coşkunun oluşturduğu bir filmin oyuncuları gibiydik o akşam... 

O'na "Merhaba" dediğim günden bu yana 4 yıl geçmiş. Hayatın hızına yetişmekte zorlanıyoruz. Bu yazımla "Güle güle Julie " diyeceğim. Senden öğreneceğimiz daha ne çok şey vardı sevgili Julie. Toprağın bol olsun. Işıklar içinde uyu. Seni çok ama çok özleyeceğiz.

Makbule ABALI- Eğitimci 

10 Ağustos 2026 Urla- İzmir 
































Temmuz 18, 2026

GEÇMİŞE MEKTUPLAR-7 YENİ BİR EVE TAŞINMAK

 

YENİ BİR EVE TAŞINMAK... 

Çocuklukta her taşınma biraz merak, biraz kuşku, biraz da hüzün yüklüdür. Bir bilinmezler dünyasına yolculuk yapılacaktır. Kimler komşunuz olacak, kimlerle görüşülecektir? Yakın çevrede neler bulunacaktır? Okul değişimi söz konusu olduğunda ; yeni okul, yeni öğretmen ya da öğretmenler, yeni arkadaşlar... Haklı olarak hep merak konusudur. 

Adana'da Büyük saate yakın, tarihi evimizden, babamın annemi ve bizleri düşünerek yaptırdığı bağımsız, tek katlı. bahçeli, villa tarzındaki evimize, bir eylül öncesi, okullar açılmadan taşındık. O yıllarda çevremizde çok ev yoktu. Vali Konağı ve Stadyum yakındı. Yarbaşı Karakoluna çok yakındık. Kısa zamanda o semt de yerleşim alanı haline geldi. Yan tarafımıza Güney Sanayi Fabrikası Lojmanı yapıldı. Bir süre sonra Öğretmenler Kooperatifi tek katlı öğretmen evleri yaptı. Semtimiz kısa zamanda değişti, şehrin uzağındaki yerimiz değer kazandı. 

Adana sıcaklarına karşı bir önlem olarak yüksek tavanlı, 3 geniş balkonlu, 4 oda 1 büyük salonlu evimiz ilk gidişimizde bize saray gibi gelmişti. Babam da annem de o yıllarda çalışıyorlardı. Babam, ceza davaları dışındaki davalara giriyor, annem dikiş dikerek terzilik yapıyordu. Bir oda annemin atölyesi olarak düzenlendi. O ev nişanlara, düğünlere tanıklık etti, çok kişiyi ağırladı. 

Annem işlerinden ötürü ev gezmelerine, günlere gitmezdi. İyi bir ev sahibi, iyi bir dinleyici idi. Gelenler huzur bulduklarını söylerlerdi. Büyük masada mutlaka yemekli misafir olurdu. Dayanışmayı, paylaşmayı biz çocuklukta öğrendik. Aşçı olarak çalıştığı evlerden bir huzursuzluk nedeniyle ayrılan Havva Teyze'nin valiz yerine kullandığı paketleriyle ilk geldiği yer bizim ev olurdu. Bir süre sonra yeni bir iş yeri bulur, taşınırdı. Neden bilmem okul dönüşü buram buram poğaça kokusunu alır, ama onun izni olmadan yiyemezdik. 

Salon ve misafir odası (aynı zamanda yatak odası olarak kullanılırdı.) bizim ölçülerimize göre çok büyüktü. O yıllarda Adana İncirlik Hava Üssünde çalışan Amerikalılar  şehrin güvenli bölgelerinde ev kiralarlar, memleketlerine dönerken de büyük eşyalarını satarlardı. Onlardan alınmış iki büyük gaz sobası, salon ve misafir odasına kurulmuştu. Tutumlu babamın onayladığı zamanlarda gaz sobaları çalışırdı.

Önde, yanda ve arkada uzanan bahçe, biz çocukların en sevdiği yerdi. Babam arkaya demirden büyük salıncaklar yaptırmıştı. Büyük küçük herkes binerdi. Babamın hemşerisi Kıbrıslı Ülfet Amca ara sıra gelip bahçe bakımını yapardı. Bahçede her ağaçtan birkaç tane vardı. Muz, zeytin, nar, portakal, mandalina, turunç, limon ve annemin balkonlardaki çiçeklerine ek olarak her çeşit çiçek. Okul dönüşü orada yediğim portakalların tadını başka hiçbir yerde bulamadım. 

Bahçenin bir köşesinde bir tavuk kümesi bile vardı. Eşelenen tavuk yumurtalarından her gün yağda iki yumurta yiyen küçük kardeşim Hakkı, Denizli'de geçirdiği iki yıllık askerlik süresinin sonunda Burdur'a bizi ziyarete gelirken sorduğum "Ne yemek yapayım istersin? " soruma "Sadece az tereyağında 2 yumurta." diyerek beni şaşırtmıştı. Çocukluktaki tatlar, kokular, beğeniler, hayat boyu geçerliliğini koruyor.

Geçmiş yıllarda bizi en mutlu eden şeylerden biri de bahçenin bir yerinde babamın "Çamaşırlık" olarak yaptırdığı, içinde taş ocak bulunan bir kulübe idi. En güzel evcilik oyunları, en verimli kitap okumalar, en güzel söyleşilerin yeri, o küçük kulübe olmuştur. Orada düzenlediğim kitaplık bize ve kardeşlerime, onların arkadaşlarına  ilk okuma sevgisini ve kitap arkadaşlığını kazandırmıştır diye düşünürüm. 

Eski bir Adanalı olarak şimdilerde Adana'ya gitsem çok yabancılık çekerim sanıyorum. Pek çok kentimizde olduğu gibi orada da portakal bahçeleri kesilip yerlerine çok katlı binalar, alışveriş merkezleri, gökdelenler dikilmiş. Eski Öğretmen evleri yıkılıp çok katlı binalar haline dönüşmüş. Ekonomik güçlükler, yakıt sıkıntıları da insanları değişime yönlendirdi. O çevrede direnip, en son yapıma verilen ev bizim bahçeli güzel evimiz oldu. 

Çalışma hayatının içinde hepimiz ayrı bir şehirdeydik. Evin girişinde güney kentlerimizin simgesi iki görkemli palmiye ağacı vardı. Onlardan minik palmiyeler yetiştirildi. Sonra onlar da büyüdüler. Ev yıkılırken anneme karşı binada bir ev kiralanmıştı. Tüm çalışmalara tanık olmuş. Telefondaki sesini hiç unutmadım;  "Ah Makbulüm, Neron gibi bütün ağaçları yakıyorlar..." diyordu. Nerede olursa olsun, ağaçlar kesilirken içi yananları çok çok iyi anlıyorum.

Makbule ABALI-Eğitimci 

18 Temmuz 2026 İzmir-Urla




Temmuz 13, 2026

GEÇMİŞE MEKTUPLAR-5

DERS SEÇİMLERİMİZ

Her seçim kişiye özgüdür. Karar vermekte zorlanırsınız bazen. Seçenekler arasında kalmış ve sonucu bulamamış gibi bir duygu kaplar içinizi. Doğru ya da yanlışı bulmak gibi iki seçenekli değildir konu. Bazen geleceğinizi düşünür, yeniden karar değiştirirsiniz. Yol gösteren, öneriler sunan bir yakınınız veya işin uzmanı bir kişi yoksa yanınızda, karar vermek daha da zorlaşır.

"Eğitimde Ders Seçimi" , "Seçmeli Dersler" konusundan söz etmek istiyorum. Okullu olduğumuz dönemlerde ortaokulda yabancı dil seçme vardı. İngilizce, Almanca, Fransızca  dillerinden birini velinizle birlikte seçerdiniz. Ya da okul yönetimi kadrolu öğretmen sayısına göre  öğrencileri yönlendirirdi. Hiç istemediği halde Fransızca ya da Almancaya yönlendirilmiş , başarısızlığa uğramış ne çok öğrenci olmuştur. Seçmeli ders, "zorunlu seçmeli" ders haline dönüşmemelidir.

Okul seçimlerinin bazen hayal kırıklığı yarattığı da gözlenmiştir. 5 yaşında okula başlama, el yazısıyla okuma yazma öğrenimine başlama uygulamaları neyse ki çok uzun zamanlı olmadı. Ancak o çocuklar çok zorluklar yaşadılar, bocaladılar. "Kredili Sistem" uygulaması başladığında gençlerin yetenek ve ilgilerine göre seçimler yapılacağını öğrenip mutlu olmuştuk. Ancak kredili sistem tam anlaşılamadan, verimli uygulamalar yapılamadan sona erdi. 

Ders seçimi, okul seçimi, meslek seçimi hepsi birbiriyle bağlantılı. Seçimlerin bireylerin hayatında neler  kazandırıp neler kaybettirdiğini ancak yaşayan bilir. Seçimler denince bir iç acısı hissetmem, ders seçimlerinde yaşadığım sıkıntılar nedeniyledir. Öğretmenlerin öğrencilerini çok yönlü tanıyıp değerlendirmesi ve yönlendirmesinin çok önemli olduğuna inanıyorum. 

Bizim kuşak o yıllarda orta 3. sınıfta yıl sonunda bütün derslerden bir yeterlilik sınavına girer, diplomayı sınav sonuçlarına göre alırdı. Tüm derslerden yeniden hazırlanmak gerçekten zordu. Ama diplomaya hak kazanmak gerekiyordu.  Lise girişlerinde seçmeli derslerde karar verirken çok zorlandım. 

Lisede resim, müzik. beden eğitimi derslerinden hangisini seçecektim? Qrtaokulda Beden Eğitimi dersinde çok başarılı değildim. Hatta takla atamadığım için bütünlemeye kalmıştım. Hayatım boyunca takla atamadım. O yıllarda bütünlemeye kalmak vardı. Onurluydum, kimsenin de rica ederek not yükseltmesini istemedim. Günlerce evde takla atma egzersizleri yaptığımı hatırlıyorum. 

Sanata, desen çalışmalarına çok yatkınlığım vardı. Ancak resim öğretmenimiz Mine Hanımın resmi seçenlerin Güzel Sanatlar Akademisine gitmeyi düşünmeleri gibi bir beklentisi vardı.  Adana Kız Lisesinde müzik derslerine Reisicumhur Senfoni Orkestrası'nda ayrılıp gelen bir müzisyen girecekti. Çok zor bir seçimdi. İlk yıl resmi sonra karar değiştirerek beden eğitimini seçmeli ders olarak seçtim.

Şimdi düşünüyorum da; ailece sanat olaylarını izlerdik. Babam esas mesleğinin dışında büyük yağlıboya tablolar yapardı. Çam kütüklerinin üzerine desenler çizerdi. Annemin diktiği gelinlikler, giysiler sanat eseri olarak adlandırılırdı. Ağabeyim İdil Biret, Leyla Gencer hayranıydı. İtalyan aryalarından ezberler, bizlere müzik ziyafeti çekerdi. Sıdıka Ablamız Türk Sanat Müziğinden parçalar seslendirirdi. Kız kardeşim Emel yıllar sonra Resim Öğretmeni olacaktı. 

Öğretmenlerin öğrencilerindeki gizil güçleri fark ederek yönlendirmeleri eğitimin özü. Çekingen ve utangaç bir çocuktum. Heyecanlıydım, ön planda olmayı sevmezdim. Beden Eğitimi derslerinde yıl boyu 19 Mayıs gösterilerine hazırlanırdık. Stadyumda tüm liselerin katıldığı gösteriler çok görkemli olurdu. Kurdelelerle, toplarla, çemberlerle yaptığımız etkinliklerden hep tam puan almışımdır. 

Ancak ters , düz takla atmayı, kasadan atlamayı hayatım boyunca beceremedim. O hareketler ayrı bir maharet ve beceri istiyor. Ata binebilmeyi çok isterdim. Ritmik jimnastik gösterilerini hayranlıkla izliyorum. Sanatın her dalıyla ilgileniyorum. Yeteneklerin keşfedilip belirlenmesi, gençleri motive etmek, cesaretlendirmek, başarmanın hazzını tattırmak... Bazı TV. programlarında öyle güzel başarı öyküleri dinliyorum ki, gençler adına seviniyorum, umutlanıyorum. 

Makbule ABALI-Eğitimci

13 Temmuz 2026 Türkiye





Nisan 16, 2026

AKSAYAN EĞİTİM-SONA EREN HAYATLAR

 


Yazımın başlığı konusunda çok düşündüm. Bu kez içimden geçenleri yazmadım, yazamadım. Bir hastalıkta panzehir vermek yerine zehir akıtmaya hangi merhametli yürek katlanabilir? Ancak durum içler acısı. Gerçekleri görmezden gelmek ya da sorunları örtbas etmek, kanayan yarayı daha kötü duruma düşürmekten başka ne işe yarayabilir? Eğitimde ulaştığımız nokta bu olmamalıydı.

Yıllardır eğitimin içinde olan, emeklilik sonrası da gündemi yakından izleyen biri olarak; her güzel haberde mutluluk duyarım, tersine her kötü haber içimi acıtır, yetişmekte olan kuşaklar adına büyük endişe ve üzüntü duyarım. Düşünme yetinizi kaybetmediyseniz, düşünüyor, çare arıyor, neden - sonuç ilişkileri içinde olayları değerlendirmeye çalışıyorsunuz. 

Tüm kurumlarda olduğu gibi, Eğitim-Öğretimde ekip çalışması, uzun zamanlı kararlar alma, alınacak kararla ilgili olarak konuyu ilgilendiren kişilerle seminer ve toplantılar düzenlemek hayati önem taşıyor. Sonuçlardan nedenlere ulaşıp yeterli önlemler alınamazsa, kararlar uygulamaya geçirilmeyip kâğıt üzerinde kalırsa tüm çalışmalar boşa gidebiliyor. 

Bir araştırma yapıldığında; Milli Eğitim Bakanlarımızın çalışma sürelerinin büyük çoğunlukla 2 yıl olduğu görülür. Oysa Eğitim, bir uzmanlık alanıdır. Okullarımızda eğitim sistemi ne yazık ki yamalı bohça gibidir. Sınıf geçme, sınıfta kalma, kredili sistem, el yazısı ya da küçük harfle yazmaya başlama, taşımalı eğitim, okul binalarının değişimi, din görevlilerinin Rehber Öğretmen olarak atanması gibi kararlar, kalıcı olmayan, değişken kararlardan sadece birkaçıdır. Yanlıştan dönme çok kolay olmamakta, bedelini,  yeni yetişmekte olan çocuk ve gençler ödemektedir.

Her çocuk ayrı bir dünyadır. Özellikle ön ergenlik ve ergenlik dönemlerinin yaşandığı yıllar, bedensel, zihinsel, ruhsal ve sosyal  değişimlerin yaşandığı yıllar olarak ayrı bir özen ve ilgi ister. Bu yıllarda genç, aileden çok arkadaş çevresinin etkisi altındadır. Şiddete baş vurmadan davranışlarının, sosyal çevresinin, ilgi ve beklentilerinin denetlenmesi, kontrol edilmesi çok önemlidir. 

Çocuk-aile-okul üçgeni sağlıklı olarak oluşturulmamışsa başarısızlıklar ve kural dışı davranışlar kaçınılmazdır. Okulunu, çevresini sevmeyen ya da sevilmediğine inanan genç ya içine kapanacak ya da tepkileriyle güç gösterisine girişecektir. Gücünü farklı yollardan kanıtlama yoluna gidebilir: Çete kurabilir, zararlı alışkanlıklara yönelebilir, isyankâr, kurallara uymayan bir tip olabilir. 

Kız çocuklarında; yaşına uymayan giysilerle dolaşma, aşırı makyaj yapma, yanlış arkadaşlar seçme, macera tutkusu, kural dışı davranışlar, evden kaçma gibi uç davranışlar gözlenebilir. Anlayışlı bir anne-baba, hoşgörülü bir öğretmen, güvenilir, sırdaş bir rehber öğretmen, iyi yönlendirici bir arkadaş bulabilen çocuk ya da genç şanslı sayılırken tersi durumlarda istenmeyen olaylar yaşanabilir.

Gençlik çağında; Günlükler, anı defterleri, çeşitli boş zaman ilgileri, sosyal medya alışkanlıkları görülebilir. Zaman zaman onunla sohbet ederek hangi konularda nasıl seçim yaptığı belirlenebilir. Bu yaşlarda özenti, taklit, aşırı hayranlıkla belli kişilere bağlanabilir. Her toplumun kendine özgü kalıpları olduğu unutulmamalıdır. Dizi filmler, dijital ortamda oyunlar, filmler dikkatli bir anlayışla belirlenemezse, kontrol edilmezse her tür olumsuzluk yaşanabilir. 

Okullarımızda sosyal etkinlikler yok denecek kadar azaldı. Özel okullardaki çocukları için bile veliler okul dışında sosyal kulüplere çok yüksek fiyatlar ödüyorlar. Oysa çocuk ve gençler enerjilerini olumlu biçimde boşaltacakları, yeteneklerini değerlendirecekleri alanlarda daha ılımlı ve hoşgörülü yetişiyorlar. Kontrol edilemeyen sosyal etkinlikler fayda yerine zarar veriyor.

Sınıflarımız çok kalabalık. Öğretmen öğrencisini, ailesini tanımıyor. Aslında okul, aile ve toplumda çoğu kez aynı davranışlar sergileniyor. Çocukların evcilik oyunlarında, gençlerin tipik davranışlarında bunu görmek mümkün. Kaba, isyankâr, pervasız ya da sakin, nazik, saygılı. 

Okullarımızda Rehberlik Servisleri çeşitli nedenlerle olması gerektiği gibi çalışmıyor, çalışamıyor. Rehber öğretmenler sayıca yeterli değiller, gerekli donanımları yok. İdealist çalışan öğretmenler fark edilmiyor, denetimler sağlıklı değil. 

Gelişmiş ülkelerde sosyal bütçeden eğitime ayrılan pay, geleceğe yatırım yapıldığı dikkate alınarak, her zaman özenle, dikkatle belirleniyor. Uluslararası yarışmalarda başarı sıralamaları üst düzeyde. Değer kaybetmiyor, değer kazanıyorlar. 

Sade bir vatandaş, eski bir Eğitimci olarak gönül arzu ediyor ki; Güzel ülkemizi, herkesin sorumluluğunun ve görev anlayışının bilincinde olarak hak ettiği seviyeye çıkaralım.

Makbule Abalı-Eğitimci

16 Nisan 2026 Türkiye

 






Nisan 28, 2025

ADSIZ KAHRAMANLAR...

 


Ülkemizde adını sanını bilmediğimiz, belki uzak, belki yakın bir yerlerde güzel işler yapan öyle "güzel" insanlar var ki... "Adsız Kahramanlar" onlar...Haber olmaya hiç ihtiyaçları yok. Sessiz ve derinden, doğru bildikleri yolda ilerliyor, sadece görevlerini yapıyorlar.

Bazen bir öğretmen, bazen bir maden işçisi, bazen bir kurum çalışanı, bir anne, bir sanatçı, bir hemşire, bir asker,  doktor, mühendis, güvenlik görevlisi olarak karşımıza çıkıyorlar. Gazetelerde ancak ara sayfalarda küçük puntolu haberlerde görebilirsiniz onları...

 Bilmem siz rastladınız mı, geçenlerde onca kötü haber arasında bir haber bahar güneşi gibi içimi ısıttı, ruhumu dinlendirdi: Bir doktor öyküsü... "Öldü" diye rapor verilen beş yaşında bir çocuğu, bir sağlık ocağında görevli pratisyen  doktor yeniden hayata döndürmüş.

 Basit bir olay gibi algılamıyorum ben bu olayı ;  Can'ın değeri bilmek, görevini ciddiye almak, işini iyi yapmak, çaba harcamak, beni ilgilendirmez dememek... Onca sahte kahraman varken, böyle insanlar "adsız kahraman" değil midir...?

 Türkiye asıl onlarla gurur duyuyor, gazeteciler asıl onları  haber yapmalı. Hem de öyle üçüncü sayfadan değil, belki birinci sayfadan, hatta belki manşetten... O zaman belki iyi örneklere bakarak biraz değişir ve umut yükleniriz.

Doğa olaylarında, depremde, selde, toprak kaymalarında,  orman yangınlarında, iş kazalarında-karada, havada, denizde, yer altında canları pahasına çalışanlar; askerler, güvenlik görevlileri, gönüllüler, merhametli, vicdan sahibi , dürüst, güvenilir insanlar.

Ünlü şair Nazım Hikmet'in "Yaşamak Şakaya Gelmez" adlı şiiri, bana hep adsız kahramanları hatırlatır. 

"Yani, öylesine ciddiye alacaksın ki yaşamayı,
yetmişinde bile, meselâ, zeytin dikeceksin,
hem de öyle çocuklara falan kalır diye değil,
ölmekten korktuğun halde ölüme inanmadığın için,
yaşamak, yani ağır bastığından."

İyi ki varsınız "Adsız Kahramanlar"...
Sizlere teşekkür borçluyuz...
Acaba onlardan kaçını biliyor ya da tanıyoruz...?
Kimler hak ettiği konumda, kimler ödüllendirildi...?
Zamanında ya da gecikmeli olarak değerlerini bilebildik mi...?

Makbule ABALI -Eğitimci
2010














  
 


Haziran 20, 2016

GENÇ OLMAK...( Pazartesi Nostaljisi )



İnsanlar hayatlarını bir sinema şeridi gibi gözlerinin önünden geçirseler, çocukluktan bu yana hangi anıları siler, hangilerini "iyi ki yaşanmış." diye yeniden kaydederlerdi acaba? Yaşlılar şimdi genç olabilseler, hangi davranışları hata olarak kabul ederlerdi?
Ve gençlere sorulsa; "Nasıl bir yaşlılık hayal ediyorsun?" Düşünebilirler miydi? Düşünmek, hayal etmek bile istemezlerdi belki de... 
"Gençler bilebilse, yaşlılar yapabilseydi" deyişi boşuna söylenmemiş.

Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) 2012 sonunda Türkiye nüfusunun yüzde 16.6 sını gençlerin oluşturduğunu açıkladı. 15-24 yaş arasındaki genç nüfusun yüzde 69.6 sı 2011 de mutlu olduğunu dile getirirken, 2012 de bu oran 64,6 ya gerilemiş. 2012 de yüzde 9,4 genç, mutsuz olduğunu dile getirmiş.( 2015'de bu oran düşmüş.)
 Belli bir yaştan sonra anne babaların çocuklarıyla daha iyi iletişim kurması gerekiyor. 
Gençlik çağında tutulan günceler içlerinde ne çok şey barındırır. 
Yetişkinler kendi gençliklerini unutmamışlarsa empati kurmak (kendini onun yerine koymak ) da kolaylaşıyor.

Gençlik, ışıl ışıl aydınlık görüntüsüyle nasıl içini açar insanın. Yaş aldıkça hayatın görüntüsü de, renkleri de değişir. Canlı renkler yerini solgun, pastel renklere bırakır. Gün doğuşu ile gün batımı arasındaki fark gibi neşe yerini hüzne bırakır. Başlangıç ne kadar enerji doluysa, bitiş o kadar durgundur. Yaş aldıkça; davranışlar, duygular, düşünceler değişime uğruyor, hayat ağır çekimde devam ediyor. Adımlar yavaşlıyor, konuşmalar yavaşlıyor, düşünceler yavaşlıyor.

Ünlü şair Firdevsi ne kadar anlamlı söylemiş: "Gençlik ilkbahar gibidir, yaşlılık ise kışa benzer, öyle bir kış ki arkasından bahar gelmez." Gençlikte insan daha kısa yoldan sorunlarını çözmek ister. Sabırsızdır, beklemeye tahammülü yoktur. Öğütlerden hiç hoşlanmaz. Arkadaşça yaklaşımlar sorunları çözmeyi kolaylaştırır. 
Genç kız veya delikanlı ani kararlar alabilir, kısa bir süre sonra vazgeçebilir. Davranışlarında heyecanlı ve telaşlıdır. 

Çocuk olmak, bazı davranışların hoş görülmesini sağlıyor. Genç olmak da bazı konularda dokunulmazlıklar sağlıyor. Örneğin: Anne babaların şöyle konuşmaları duyulabilir; "Ergenlik çatışmaları var, üstüne varmayın." "Sınava hazırlanıyor, rahatsız etmeyin." "Aşık olmuş, o yüzden ne yaptığını bilmiyor." "Hangi okulu, hangi mesleği seçeceğine karar veremedi, kafası çok karışık." Yaşlılıkta ise dokunulmazlık zırhı yaş ve saygı ile donatılmıştır. Yaşından ötürü, saygıdan ötürü kişinin davranışları hoş görülür. 

Gençlikte her şey güzel ve kusursuz mudur? Elbette hayır. Gençlik hatalar, pişmanlıklar dönemidir. İsyankarca davranışlar vardır, sakarlıklar gözlenir. "Her şeyi bilirim, her şeyin üstesinden gelirim"
iddiasında olabilirler. Kimseye akıl danışmaya ihtiyaçları yoktur. Otoriteye, disipline karşı çıkarlar. Müzik en yüksek perdeden dinlenir, zevklerine karışılsın istemez.

Genç kuşak özellikleriyle, becerileriyle mutlaka bir önceki kuşaktan daha ilerde olacaktır. Ancak eksiklerinin olduğu da bir gerçek. Gençler teknolojik gelişmeye çok çabuk ayak uyduruyorlar;
Bilgisayarı, cep telefonlarını, elektronik araçları eskilerden çok daha rahat kullanıyorlar. Ancak her şeye kısa yoldan, çabucak ulaşmak istiyorlar. Bilgisayar ekranından uzaklaşıp, kitaplara dokunmaya ne zamanları, ne tahammülleri var. Düşüncelerini yazıyla ifade etmeyi yeterince bilmiyorlar. Kısaltılmış sözcüklerle oluşturdukları mesajları çözmek, şifre çözmek kadar zor. Her şey en kısa yoldan hallediliyor, uzun yollara geçiş yok.

Şiddete, kabalığa, hoyratlığa haklı olarak tepkililer. Huzursuzlar, çünkü gelecek güvenceleri yok. Okul ve meslek seçimleri çök sağlıklı ve bilinçli olmadığından yanlış kararlar alabiliyor, pişmanlıklar yaşıyorlar. Kendinden emin, öz güvenli, sağlıklı kuşaklar için gençliğin iyi yönlendirilmesi ne kadar önemli. Genç nüfusa değer veren ülkeler, geleceklerini de garantiye alıyorlar...
                                                                        Mayıs 2013








Mayıs 19, 2015

19 MAYIS ATATÜRK'Ü ANMA GENÇLİK ve SPOR BAYRAMI






Gençler geleceğimiz, gençler umudumuz. Onların çağdaş fikir ve düşüncelerine ne çok ihtiyacımız var. 
Onların da konuşmaya, fikirlerini dile getirmeye büyük ihtiyaçları var. Sözlerini dinlemek, anlamak gerekiyor.
Çeşitli eğitim kurumlarında, okullarda, üniversite kampüslerinde haklı isteklerle düşüncelerini dile getirmek istediklerinde, söz almak istediklerinde
ya susturuluyor ya uzaklaştırılıyorlar.
Oysa uygun yaklaşımlarla, dinleyerek, anlamaya çalışarak çok daha farklı, kalıcı çözümler üretilebilir.
Gençlerin beyin gücünden, iyi enerjilerinden, güzel duygularından çok şey bekliyoruz.
19 Mayıs Atatürk'ü Anma Gençlik ve Spor Bayramımız kutlu olsun.
 
Makbule Abalı-Eğitimci
19 Mayıs 2015 Mersin-Türkiye


Haziran 21, 2014

BİR ZAMANLAR GENÇTİK...

                                                 

      Yıllar öncesiydi. "Evvel zaman içinde" diyerek başlamayacağım elbette. O kadar eski değil. Ama "yakın bir geçmişte" diyecek kadar da yeni değil. Okullar tatile girdi. Gençlerin geleceğini belirleyecek sınavlar ardı ardına yapılıyor. kendi gençliğini düşünmeden edemiyor insan. Cesaret, güç, hayal zenginliği, sevgi arayışı, değişime açık olma, coşku, canı tez olma gibi özellikler açısından gençlik dönemi en yoğun duyguları, en güzel yılları barındırmaz mı içinde? 

Damarlarda akan kanın hız kazandığı, güneşin insanı kolay kolay yakmadığı, ayazın, karın dondurmadığı korunaklı yıllar. Daha büyük görünmek arzusuyla kızların makyaj denemeleri, erkeklerin delikanlı sayılmak çabasıyla sakal tıraşı denemeleri. Giysilere önem verme, güzel görünme çabaları. Eski veya yeni ne fark eder? Tarih şeridinde yılların, tarihlerin değişimine göre bazen romantik bakışmalar, bazen mektuplaşmalar, bazen mesajlaşmalar, şimdilerde bazen hang up'lar, bazen tweet atmalar, bazen Whats Up. Teknolojinin gelişimine göre haberleşme biçimleri de değişiyor. 

Yıllar ne kadar eskirse eskisin, geçmişte de sevda vardı, gelecekte de olacak. Sadece sevginin anlatım yolları farklı. En karmaşık formülleri, en zorlu denklemleri çözmek de sevginin gücüne, sihrine bağlı. Belki gülüşlerin, bakışların ne anlattığı da onları çözecek akıllı beyinlerde cevap buldu her zaman. Gençler dünyanın hızla dönüşüne çabuk ayak uydurabiliyorlar. Karşılarına setler çıkarılmazsa, engeller olmazsa sağlıklı bir yol izliyorlar. 

Yıllar yıllar öncesi liselerde Gençlik Bayramı hazırlıklarını hatırlıyorum. Günler, belki aylar öncesinden hazırlıklar başlardı. Özellikle beden eğitimi dersleri bu hazırlıklar üzerine planlanmıştı. O yıllarda Adana'da karma lise yoktu. Her türden sadece bir okul vardı. Adana Kız Lisesi, Erkek Lisesi, Endüstri Meslek Lisesi, Kız Meslek Lisesi, Öğretmen Lisesi, İmam Hatip Lisesi... Gösteriler Şehir Stadyumunda yapılırdı. Tören remi geçitle başlar, sonra hareketlere geçilirdi. Zorluk derecesine göre kızlar ayrı, erkekler ayrı hareketlerini tamamlardı. Çok iyi hatırlıyorum, ortaokul ve lise yıllarımızda tüm gösterilere beyaz şort, beyaz tişörtlerle katıldık. Rahatsız edici, kötü bir davranışla karşılaştığımızı hiç hatırlamıyorum. 

Gösterilerdeki ritmik hareketlere renk ve zenginlik katmak amacıyla; kurdeleli  flamalar, balonlar, renkli  mendiller, lobut ve sopalarla katıldığımızı hatırlıyorum. O kalın lobut ve sopalar şimdi bile düşününce ürkütücü geliyor. Öğretmenlerimiz olay çıkabileceği ihtimalini akıllarına bile getirmezlerdi sanırım. Hiçbir şey olmazdı da. Aramızda sevgi-saygıya dayalı koruyucu bir bağ vardı sanki. Gösterilerin sonunda Düziçi Öğretmen Okulu çıkardı. Akrobatik gösterilerle tören tamamlanırdı. 

Zaman zaman düşünürüm; Gençlere güvenildiği için mi, cinsiyet ayrımlı okullarda okumaya rağmen kardeş gözüyle görmekten mi, çevrede olumsuz örnekler çok fazla sergilenmediği için mi, çok rahatsız edici davranışlar görülmezdi. Neden şimdilerde bu kadar olumsuz örnekler, zarar vermeler, yaralamalar, öldürmeler sergileniyor? Neden...? 

Eğitim-öğretim açısından da o yıllar farklıydı. Hatalar, kusurlar elbette vardı. Örneğin Adana Kız Lisesinde katı bir disiplin anlayışı vardı. Öğrenci öğretmen diyaloğu istenen düzeyde değildi. Sınıflar kalabalıktı. Ancak öğretmen kadrosu bir yüksek öğretim veya fakülte kadrosunu aratmazdı. Dersi derste öğrenirdik. Edebiyat bölümünden mezun bazı arkadaşlarımız Tıp Fakültesine girmişlerdi. Yetenek dersleri en yetkin biçimde işlenirdi. Tiyatrolar sergilenirdi. Okulda mutsuz değildik. Bilgiyi okulda öğrenirdik. Şimdi bilgi yarışmalarını izlerken fark ediyorum. Kalıcı bilgiler kolay kolay unutulmuyor. 

Üniversite eğitimi;  dünyaya bakış açımızı, kişiliğimizi değiştirdi elbette, ama asıl temeli orta öğretimde aldık. Yıllar geçince bunu daha iyi anlıyor insan. Tartışmaya, fikir paylaşımına açık temeller atıldığında beyin daha bir işlerlik kazanıyor. Düşünmenin öğrenilmesi zaman alıyor elbette. Tabii ki insanız, kişilik farklılıklarıyla değişik özellikler sergilenebiliyor. Ancak temel eğitimde, lisede sınıfta söz hakkı verilen öğrenciler gelecek hayatlarında da daha farklı oluyorlar. Eleştiriye açık olup kolay kolay öfkeye kapılmıyorlar. Olaylar ve insanlar hakkında daha pozitif düşünüyorlar. Sosyal ilişkilerinde daha kendinden emin ve güvenli oluyorlar. Kişiliğe saygı sınırları içinde doğruyu savunan, hakkını arayan insanlar karşımıza çıkıyor.

Makbule Abalı-Eğitimci
21.06.2014  Mersin
                                                            

                                                 

Nisan 17, 2010

BİR BLOG ÖYKÜSÜ-1




B ir zamanlar bizim bilgisayarlarımız yoktu ama okunacak çokça kitaplarımız, yazılacak özel
günlüklerimiz vardı. Günlükler kimseyle paylaşılmazdı, kişiye özeldi.
Birileri bizi gözetlemezdi, dinleme cihazları, gizli kameralar yoktu, ya da biz öyle bilirdik.
Birbirimize inanır, güvenirdik, kızar eleştirirdik de.
Şairin dediği gibi "Bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi  kardeşçesine"  yaşardık. Saygılıydık.
İçtendik ama yüzgöz olmazdık.
Sınıf başkanı yaramazları tahtaya yazar ama öğretmen gelmeden silerdi, bağışlayıcıydık.
İsimsiz dilekçeler işleme konmazdı.
Öğretmen içimizden birini azarlasa dövse hepimizin canı yanardı.
Onurluyduk, utanınca kızarırdık.
Bakışlarla beğenir, şiirlerle konuşurduk.
Para değil, namus ve şeref önemliydi. İtibar baş tacıydı.
Ama zaman o zaman değil.
Eskisek de yaş alsak da çağın gerisinde kalmamak lazım.
Gençleri anlamak için yaşama ayak uydurmak lazım.
Bilgisayar hızına erişemesek de adımlarımız yavaşlasa da beynimizi tazelemek gerek.
"Bilgisayarda dünya ne kadar yakın, insan ne kadar uzak" diye düşünürken;
Artık bir günlüğüm yok, ama benim de bir bloğum var...

Makbule Abalı-Eğitimci 
17 04 2010