Yaşadıkça neler görüyor, nelerin farkına varıp, nelerden mutlu olup, nelerden hüzünleniyoruz? Bazen mutluluk ve hüzün nasıl aynı anda yaşanabiliyor?
Bu sorunun tek bir cevabı olabilir mi? Hayat sürprizlerle dolu. Bazı günler masmavi bir gökyüzü, içinizi ısıtan bir güneşle güne başlıyor, her şey ne kadar güzel gidiyor derken, anlık değişimlerle dengeniz bozulabiliyor. Varsın olsun, elbet mutluluk anları da yaşanacak.
Bloğumun sağ üst köşesinde, profilimin içinde yıllardır değiştirmeye ya da silmeye kıyamadığım bir cümle vardır; "Mutluluk Kaf Dağı'nın ardında değil. Uçun Kuşlar Uçun." Gerçekten öyle düşünürüm...
Mutluluk bazen yanı başımızda. Tutunuverecek bir dal gibi, elinizi sakince-sessizce-sevgiyle uzatırsanız, hiç karşı çıkmaz.
Polyanna kırılmasın ama, sözünü ettiğim öylesi bir oyun değil. Gerçekleri göz ardı etmeden, olumsuzluklar olsa da güzelliklerin, iyi ve yararlı şeylerin, doğanın, ağaçların, çiçeklerin, canlıların "farkında olabilmek"...
Yıllardır konuşulur; Mutluluğun fotoğrafı" çekilebilir mi? Onun cevabını Usta Sanatçılar -profesyoneller versin. Biz amatörce; duygularımızı harmanlayarak, beynimizi ve yüreğimizi rahatlatan, duyu organlarımıza işlerlik kazandıran resimleri kayda alalım.
Açmış çiçeklerini kesince, giysileri elinden alınmış çocuklar gibi küstü sandığım sarmaşık gül, yoğun bakımdan çıktı. İlk tomurcuklarını görünce çocuklar gibi mutlu oldum ben de.
Doğadaki tüm canlılar "Sevgi-ilgi-güven" ikliminde canlanıyorlar. Belki de birlikte bir dostluk halkası oluşturma içgüdüsünden kaynaklanıyor bu durum. Kupkuru begonvil de ortama uydu.
Lavantalar zaten her zaman kendileriyle de, çevreleriyle de barışıklar. Semizotu da onlara imrendi. Salata ve yemeklerimize tat katıyor. Fesleğen, reyhan, nane de katıldı onlara...
Salyangozlarını ellerimle toplayıp kurtardığım kaktüslerin, özellikle Aloa veranın dikenleri artık canımı yakmıyor. Bir vefa gösterisi belki de.
Bugünkü mutluluğumun resimleri; şimdiden kendilerine ortaklaşa bir dünya oluşturdular bile. Dijital ortamda, mekanik seslerden, yapay ilişkilerden uzakta, henüz düzenleyemediğim fotoğraflar klasöründe. Eski albümlerdeki gibi "Dokunmatik" olmasalar da aramızda bir sevgi bağı oluştu bile. Siyah beyaz ya da renkli, seviyor, kolluyor, koruyorum onları. Dünya da daha güzel ve yaşanabilir geliyor o zaman...
Bloglarda "Ağaç Ev Sohbetleri " adıyla anılan uygulamayı seviyorum. Her hafta Pazartesi günü bir konu belirleniyor , o konuda fikir alışverişi yapılıyor. Bu haftaki konuyu Taha Akkurt arkadaşımız belirlemiş. İlginç bir konuydu. Hafta bitmeden ben de yazmak istedim:
"Çocukluğunuza dair neler hatırlıyorsunuz ? "
"Nasıl bir çocuktunuz? "
Çocukluktan söz etmeyi seviyorum. Geçmişe bir vefa borcu gibi. Güzel şeyleri hatırlamak iyi geliyor insana. Amaç; bugünü unutmak değil, geçmişin izlerini aktarmak, deneyimleri tazelemek.Yeni kuşakları daha gerçekçi olarak anlayabilmek hatta tanıyabilmek için de bu gerekli.
Atalar genel anlamda söylemişler: "İnsan yedisinde neyse yetmişinde de odur. " Görüşler, yargılar, fikirler , davranışlar yılların ardından her ne kadar değişime uğrasa da uzmanların da benimsediği bir gerçek var: "Genlerle, doğal, sosyal ve kültürel çevrenin etkisiyle 7 yaşına kadar çocukların kazandığı kişilik yapıları pek değişmiyor."
"Şanslı çocuklardık" diye düşünürüm zaman zaman. "Orta direk" ailelerin çoğunlukta olduğu, zenginlerle yoksullar arasında henüz uçurumların olmadığı, insanların birbirine çıkarsız dost olduğu, güvendiği, idealist öğretmenlerin yeterli sayıda olduğu bir ortamda mutsuzluktan söz edilebilir mi? Dünya güzeldi.
Sevgiyi, saygıyı çok yoğun yaşadık. Karma Devlet Okullarında farklı sosyal çevrelerden arkadaşlar edindik. Bazı yoksul arkadaşlarımın arasında giysilerim farklı olduğunda çok üzüldüğümü, onları giymekten kaçındığımı hatırlıyorum.
İlk çocukluğumu üç kelime ile özetlerdi annem :"Sakin, uslu, güzel bir bebektin." Onun ilk çocuğu, ilk göz ağrısı idim. Ama "abla" olmak çok da kolay değildi. Hep özverili, hep paylaşımcı, hep düşünceli olmak zorundaydı ablalar. Bazen düşünürüm; " Ailemiz içimize sanki iyilik tohumu ekmiş" derim. İyilikler kötülüklerle çatışınca çok büyük hayal kırıklıkları yaşanıyor. Aslında o kuşak belki de bu yüzden duygusal anlamda çok acı çekti.
Merhamet duygumuz yoğundu. Bir çöreği bazen sekiz ya da on parçaya böldüğümüz, bir portakalı dilim dilim paylaştığımız zamanlar olurdu. Pahalı oyuncaklarımız değil, bez bebeklerimiz vardı. En yaramaz arkadaşlarımız sınıfta kağıt tan yaptıkları uçurtmaları uçuranlar olurdu.
Milli Bayramlarda sınıflarımızı renkli kağıtlarla süslerdik. Renkli ince krapon kağıtlardan bayram elbiseleri hazırlanırdı. Bir gün tören günü ansızın yağan yağmur kâğıttan yapılmış elbiselerimizi ıslatmış, emeklerimizi nasıl da harcamıştı. O komik görüntülere bile çocuksu duygularla gülmüştük.
Tutumlu çocuklardık. Okulda iş derslerimiz vardı. Kartondan kumbaralar yapar, harçlıklarımızdan biriktirirdik. Bebek elbiseleri dikmeyi, yama yapmayı, sökük onarmayı hep okulda öğrendik. Hayat Bilgisi derslerinde ıslak pamuklar arasında nohut, fasulye çimlendirerek, üretmeyi öğrendik.
Temizlik aranılan bir değerdi. Her pazartesi okulda beyaz mendiller ellerimizde, tırnak temizliği kontrolünden geçerdik. Kitaplar defterler önce kaplanır, etiketlenir, sonra kullanılırdı. Defterlere özenle kenar süsleri yapılırdı. Kutlama kartlarını bile kendimiz hazırlardık. Yaratıcılık kabul görürdü.
Renkli boyalı kalemler çok çeşitli olmasa da dayanıklı kurşun kalemlerimiz vardı. Sanata, çizime yatkın eller öyle çoğaldı. Karikatürler, gülmece dergileri olumsuz zamanlarda bile dik durup gülebilmeyi sağlamıştır.
Cep telefonları yoktu tabii. Ama oyunlarımızda kibrit kutularından telefonlar oluştururduk. Duvar yazılarının belki en güzelleri, en anlamlıları o dönemlerde yazıldı: "Oku oku yaz / Okul açıldı/ Ali Ayşe'yi seviyor..." Günlüklerin en duygusalı, en sadesi o dönemlerdetutuldu. "Bana kalbin kadar temiz bu sayfada bir yer ayırdığın için... Sepet sepet yumurta sakın beni unutma."
Anlamsız kısacık mesajlar yerine uzun mektuplar vardı tabii.Çocukluk bu ya; meraklıydık da.Babamın anneme yazdığı buram buram sevgi, özlem kokan mektupları nasıl unuturum... İnci gibi bir el yazısıyla, bazen de ilkokul döneminde öğrendikleri eski Türkçe ile yazılmış mektuplar... Okuyamadıklarımız oldu tabii.
Küçük bir kutuda, pembe bir kurdeleyle bağlanmış, kurutulmuş çiçeklerle süslenmiş upuzun mektuplar. Sanırım hayatımdaki en büyük suç, o mektupları annemden gizli okumak olmuştur. Ama gene de kardeşlerimle vicdanımız elvermedi, bir gün itiraf ettik. Bir suçlu gibi ezik, yüzümüz kızarmış...
O zamanlar beden ruha uyardı; yüzlerimizin kızarması, gözlerimizin sulanması, utanma özelliğimiz vardı. Gerçek duygularımızı gözlerimiz anlatırdı, yalan söylemek, aldatmak ayıptı. Belki de ondandır bu çağa kolay kolay uyum sağlayamayışımız...
Özür dilemeyi, gerekirse bağışlamayı bilirdik. Bir demet kır çiçeği affedilmek için yeterdi çoğu zaman. Kitaplar en güzel hediyeydi. Ve okumak, yazmak bir tutku. Çocukluk düşleri yılların ardında kaldı. Sadece çocukluk değil, zamanla pek çok değer de, insanlar da yitirildi. Belki de "Toplumsal bellek zayıflığımız" da unutmaları, vefasızlıkları hızlandırdı.
Geriye kalan; anılar... anılar... anılar...
Makbule Abalı-Eğitimci
31. 08.2024 İzmir-Urla
Güncelleme:27 Ağustos 2025
Kardeşler: Makbule, Rasime
"23 Nisan Ulusal Egemenlik Ve Çocuk Bayramı" Günü anısı...
Herkesin ayrı bir dünyası var. Bir başkasından çok farklı ya da içinde çok benzer yönler barındıran türlü renkte, türlü dilde, inanışta, milyonlarca insan. İkizlerin bile bazen ayırt edilemediği bir toplumda kimi canlı da aynı türden bir başkası olmak için çaba harcıyor. Aynı renk ve biçimde saçlar, ayni giysiler, hatta davranışlar- seslenişlerle "Tek tip insan" modeli adeta.
Popüler dünya, insanları da robotlaştırmak istiyor. "Kendi gibi" değil de "Onun gibi" olabilme çabası. Arkadan bakınca, kimliksiz-kişiliksiz bir sürü gibi. Trend olan ürün, en çok satılanlar, alınanlar, giyilenler, okunanlar, izlenenler listesinde en üst sıralarda. Sahip olmak için beklemek doğal, çoğunluk öyle düşündüğü-aldığı-seçtiği için inceleyip soru sormak anlamsız, zaman sınırlı... Kalite kontrolü mü. o da ne?
Garanti belgesi, kullanım süresi, yıpranma payı, hizmet kalitesi, verimlilik, arızaları giderebilme, geri bildirimler, memnuniyet-şikayet ölçümü, uyum ve bütünleşme çabaları. ödül ya da ceza, yeterlilik belgesi, hatalı üretim kusurları, acil ve gerekli durumlarda bağlantı kurabilme, sorunu çözmeye yönelik davranışlar, dinleme-anlama, kayıt altına alma. Hak getire. "Kullanım süresi dolmuştur." Cevap sadece bu...
Sağlık sorunlarına hiç değinmeden, günlük yaşamdan örneklerle düşünmek, yargılamak değil-anlamaya-anlamlandırmaya çalışmak daha uygun ve mantıklı geliyor insana. Dünya giderek bencilleşirken, yüksek teknoloji dört bir yandan kişileri yeni icatlara uyum sağlamaya zorlarken; "Bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşçesine yaşamak " çok da kolay olmuyor galiba.
Yavaş şehirlerin (slow cities) bile değiştiği, kuralların, şartların ağırlaşması nedeniyle, oralarda yaşamaya istekli olanların da giderek azaldığı bilinen bir gerçek. Hızlı tempoya ayak uydurmak kolay olmasa da, varlığını ancak öyle kanıtlıyor insanoğlu. Çok-daha çok, hızlı-daha hızlı. Yorulmak yok-yola devam. Bilinçaltı zorlansa da bilinci-egoyu mutlu etmeye yöneliyor kişiler.
Daha çok zaman, daha çok insan, daha çok para, daha çok etkinlik... Sonuçta yorgun, dalgın, mutsuz, depresif bireylerden oluşan toplumlar giderek çoğalıyor. Benzerlikler çok olsa da coğrafi bölgelere göre yöresel ayrılıklar, farklı yaşamlar, farklı beklentiler ve umutlar var haklı olarak. Yaşanan duygular, hissedilen acı-hüzün ya da sevinç-coşku da bir başka türlü yaşanıyor ya da bastırılıyor.
Yüzyıllardır dünyada yaşayan tüm canlılarda; her şeye rağmen yaşamak, var olmak, gücünü kanıtlamak, bu uğurda ya savaşmak ya kaçmak tepkisi dikkat çekiyor. İçgüdüsel biçimde tepkiler ortaya konuyor. Doğal afetlerde kuşların çığlık çığlığa ötüşleri çok çarpıcıydı. Olağan dışı bir durumda atların, köpeklerin, denizlerdeki balıkların tepkileri incelenmeye değer.
Orman yangınlarından sonra çok küçük karıncalar, örümcekler, akrepler, salyangozlar çoğaldı. Yangınlar sırasında bazı hayvanların adeta sağduyuyla işbirliği yapmaları, ekip çalışmaları ilginçti. Yuvasını sırtında taşıyarak kaçan kaplumbağa fotoğrafı, ödüllü bir yarışmadan çıkmış gibiydi.
Yıllardır barışın simgesi olan zeytin ağaçları; dalları, sağlam köklerinden güç alarak hemen can vermiyorlar. Canları pahasına kökleriyle sımsıkı toprağa sarılarak insanlara hizmet sunmaya, devam ediyorlar adeta. Kaybettikleri her dal, onları bir sanat eseri gibi daha görkemli kılıyor, değerleri ve saygınlıkları ölçüsünde korunuyorlar. Göz görgüsü bir rol-model gibi, tükenmeden üretmeye, insanlar için ayakta kalmaya devam ediyorlar.
Makbule ABALI-Eğitimci
10.07 2025 Türkiye
NOT. Bu yazımda yorum köşesini kaldırdım. Sağlıkla-huzur-güven ve umutla güzel günlere. M.A
*Sağanak yağmur yağarken küçük çocuk annesine sordu: "Allah Baba ağlıyor mu anne? O çok merhametlidir diyordun " Yağmur annesinin de yanaklarını ıslatmıştı. Soru yanıtsız kaldı.
*Zamanında cevapsız kalan sorular, çok mu zordur, cevabı mı yoktur, tam anlaşılamamış mıdır?
* Minicik kuşların, çerden çöpten salyalarını katarak yaptıkları yuvalar bile kolay kolay bozulmazken insan eliyle yapılan bazı yapılar nasıl yıkılır da taş taş üstünde kalmaz?
* Çok yüksek egolu, ön yargılı insanları yalan makinesine bağlasak, vicdanlarının sigortası atar mıydı acaba ?
* Değerli takıların sahtesini ustalıkla yapabilenler; gerçek yüzlerle maskeli yüzleri, içten davranışlarla, yapmacık davranışları ayırt edebilirler mi ?
* Öbür dünyada hayal ettikleri farklı hayatı, bu dünyada bulmak için midir bazı insanların bunca kavgası, didişmesi, acımasızca davranması...?
* Çok büyük yeryüzü felaketlerinde: Toprak yer değiştirip yarılırken, denizler dalgalanıp kabarırken, yanardağlar lavlarını püskürtürken , sular sel olup coşkuyla akarken, bazı insanlar olup bitenlere nasıl kayıtsız kalabilir...?
* Öfke, kin, nefret yerine ; hoşgörü, anlayış, sevgi dili kullanmayı neden bir türlü beceremez bazı insanlar ? "İnsanca'yı " öğrenmek , bir yabancı dili öğrenmekten daha mı zordur ?
* Adaletin olmadığı yerde kötülükler tavan yapmaz mı ? O zaman düzeni kim sağlar, haklıyı haksızdan kim ayırt eder ?
* Çok büyük bir felaket yaşanırken, yürekler yangın yeriyken, en zorunlu ihtiyaçlara çare olamayan bazı insanlar ya da kurumlar kendi birikimlerini bir başka dünyaya hangi kargo ile gönderebilirler?
* Binlerce insan enkaz altında kalırken, binlerce çocuk kayıplar listesine girerken, ağıtlar yakılıp destanlar yazılırken; kayıpların geleceklerini karartanlar nasıl bir hayat planı yaparlar...?
* Zamana, mekâna, duruma, kişiye, geçen bir ömre bağlı olarak zor sorular, zor cevaplar vardır bazen. Hayatın sonunda sorulur: "Merhumu nasıl bilirdiniz? " Hayatı boyunca iyi, güzel, yararlı çalışmalarla yıllar boyu iz bırakanlara ne mutlu...