Nisan 03, 2014
BEBEK AĞIDI...
BEBEK AĞIDI...
Bir bebek ağladı uzun uzun
Gecenin sessiz karanlığında,
Dünyanın herhangi bir yerinde.
Henüz göbek bağı yeni kesilmiş bir bebek,
Yeni açılmış gözleri kocaman.
Küçücük elleri yumuk yumuk,
Ayakları mini minnacık bir bebek,
Neden ağladı; bilinmez...
Ne istedi; bilinmez...
Anne karnı sıcak, dış dünya soğuk;
Daha uygun bir çevre mi?
Daha çok oksijen mi, daha çok hava mı?
Annesinden ılık süt mü?
Dışarıda gürültü, patırtı, sesler uğultulu.
Çevrede sular azalmış, ağaçlar tüketilmiş,
Balıklar ölmüşler denizin kirliliğinde,
Nükleer santraller kurulmuş en güzel köşelerde,
Kuşlar göç etmiş başka diyarlara...
Bir bebek ağladı uzun uzun;
Gecenin karanlığında,
Dünyanın uzak bir yerinde...
Neden ağladı bilinmez;
Dünyanın haline mi,
Kendi geleceğine mi,
İnsanların çaresizliğine mi,
Bilinmez...
Makbule Abalı
Mart 26, 2014
TERCİHLERİMİZ...
Hayat boyu çeşitli durumlarda, olaylarda yol alırken önümüze ne çok seçenek çıkar. Kararlarımız kişiseldir. Ama çevremizde bu kararı etkileyen pek çok insan, pek çok farklı durum olabilir. Kararlarımızda bazen yıllar ötesinden bilinçaltı birikimlerimiz etkilidir. Bazen zevklerimiz, sevdiklerimiz, alışkanlıklarımız, yılların getirisi-götürüsü, çocukluk-gençlik hayallerimiz, hayal kırıklıklarımız... Hepsi tercihlerimizi şekillendiren etkenler... Hayatımızda karar vermemiz gereken, seçim yapmamız istenen ne çok şey var.
Pek çok konuda tercih yaparken ölçümüz ne, neye göre tercih yapıyoruz diye düşündüğümüzde;İnsanız, hiçbirimiz bir diğerine tıpatıp benzemiyoruz. Yaş, cinsiyet, öğrenim durumu, sosyal çevre, ekonomik durum, hepsi tercihlerimizi etkiliyor. Bazen çeşitli baskılar nedeniyle sağlıklı tercih yapamayan veya kendi kişisel tercihinden haberdar olamayan bireylerimiz de var. Doğru kararlar insanı mutlu ederken, yanlış kararlar da mutsuz edebiliyor. İş seçimi, eş seçimi, okul seçimi, meslek seçimi, bir insanın hayatının yönünü değiştirebiliyor. Ev seçimi, giysi seçimi, renk seçimi, yemek seçimi gibi daha küçük kararlar zaman zaman değişebiliyor.
Toplumda pek çok farklı konuda, farklı kişilik yapısındaki insanlarda çok farklı tercihler sergilenmesi de doğal: Kimisi bir otoriteye karşı doğru bildiğini uygun biçimde savunur. Ama kimisi de hep "evet efendim" der. İçinden isyan etse bile susar. Çıkar ilişkileri cevap vermesine engeldir. Kimisi çok kişiyle arkadaş olup, samimi olmayı tercih eder. Bazıları da daha az ama güvenilir dostu olsun ister. Kimisi dostlarını tercih ederken sır tutmasına özen gösterir.Dürüst olması, yalan söylememesi önemlidir. Kimisi de özellikle dedikodu yapacak bir arkadaş arar.Uzun zamanlı düşünmez, günü değerlendirir.Bir insanı tanımak, büyük ölçüde onun tercihlerini, seçimlerini bilmekle de ilgili olabilir. Örneğin renk tercihleri de kişiliğin bir göstergesi olabilir; pastel renkler veya parlak renkler... Mavi ya da kırmızı, turuncu veya yeşil, beyaz ya da sarı...
Bazı değerler kimimiz için çok önemlidir; Onur, namus, saygınlık, vicdan, merhamet. Bazıları için de bunlar ikinci hatta üçüncü dereceden değerler arasında sıralanır. Maddiyat, para, konfor, güç ve çıkarlar daha önde gelir. Kısa zamanlı, geçici mutluluklar bazılarını mutlu ederken, kimimiz de uzun zamanlı sağlam beraberlikler arıyoruz. Herkesin tercihi kendince geçerli elbette. Tercihlerimiz alışkanlıklarımıza dönüşebiliyor. Tercihlerimiz vazgeçilmez saplantılarımızın göstergesi olabiliyor. İlgilerimiz, dinlenme-eğlenme tarzlarımız hep tercihlerimizle bağlantılı. Kimimiz kitap okumaktan zevk alırken, kimimiz sinemada olmayı hayal edebilir, bir diğeri müzikli bir ortam arar.
Dört mevsimden biri bizim için daha yaşanabilir gelir, ama tüm mevsimlerde de güzel bir taraf bulabiliriz. Zıtlıklar içinde de hayatı yaşanabilir kılmak, mutlu olmak mümkün. Tüm tercihlerimizde kendi seçimimizi yapmak ancak başkalarını tedirgin etmeyecek biçimde tercihlerimizi geçerli kılmak... Kendi alanımızı belirtmek , bir başkasının alanına müdahale etmemek.Uygarlığın ve demokrasinin kıstaslarından biri de bu değil midir?
Kararlarımızda; kişisel sorumluluğumuz, aklımız, mantığımız, duygularımız, deneyimlerimiz hepsi işin içine giriyor. Bazen tüm hayatımız olumlu ya da olumsuz etkilenebiliyor. O yüzden kararlarımızla ilgili kişisel pişmanlıklar da bize ait.İnsan gibi, insanca, insan olarak tercihlerimizi kullanabilmek. Karşıt düşünceleri savunsak bile uygar bir dille, aşağılamadan,hakaret etmeden, kaba güç kullanmadan "Ben de varım, ben de bireyim." diyebilmek... İnsan insana olmak, yüz yüze bakabilmek, çocuklara, gençlere, gelecek kuşaklara örnek olabilmek başka nasıl mümkün olur?
Tercihlerimiz "bizi biz yapan" özellikler. Çok yönlü düşünerek bağımsız ve doğru kararlar alabilmek, insanı mutlu kılar. Kendi yargılarımızla, özgür irademizle kararlarımızı verebilmek, kendimize öz saygımızı sürdürebilmeyi de sağlayacak...
Dört mevsimden biri bizim için daha yaşanabilir gelir, ama tüm mevsimlerde de güzel bir taraf bulabiliriz. Zıtlıklar içinde de hayatı yaşanabilir kılmak, mutlu olmak mümkün. Tüm tercihlerimizde kendi seçimimizi yapmak ancak başkalarını tedirgin etmeyecek biçimde tercihlerimizi geçerli kılmak... Kendi alanımızı belirtmek , bir başkasının alanına müdahale etmemek.Uygarlığın ve demokrasinin kıstaslarından biri de bu değil midir?
Kararlarımızda; kişisel sorumluluğumuz, aklımız, mantığımız, duygularımız, deneyimlerimiz hepsi işin içine giriyor. Bazen tüm hayatımız olumlu ya da olumsuz etkilenebiliyor. O yüzden kararlarımızla ilgili kişisel pişmanlıklar da bize ait.İnsan gibi, insanca, insan olarak tercihlerimizi kullanabilmek. Karşıt düşünceleri savunsak bile uygar bir dille, aşağılamadan,hakaret etmeden, kaba güç kullanmadan "Ben de varım, ben de bireyim." diyebilmek... İnsan insana olmak, yüz yüze bakabilmek, çocuklara, gençlere, gelecek kuşaklara örnek olabilmek başka nasıl mümkün olur?
Tercihlerimiz "bizi biz yapan" özellikler. Çok yönlü düşünerek bağımsız ve doğru kararlar alabilmek, insanı mutlu kılar. Kendi yargılarımızla, özgür irademizle kararlarımızı verebilmek, kendimize öz saygımızı sürdürebilmeyi de sağlayacak...
Mart 12, 2014
ZAMANSIZ ÖLÜMLER...
"Çocuklar öldürülmesin" diyordu Şair..".Çocuklar öldürülmesin..."
Oysa önce çocuklar öldüler, öldürüldüler...
Boylarından büyük mezarlara gömüldüler,
Birer ikişer göz göre göre, dünya alem önünde.
Bazen bir tekme ile, bir cop ile öldüler,
Tekme izi vardı... ama kim attı bulunamadı.
Kimse görmedi, kimse duymadı, kimse bilmedi...
Tehlikeli kimyasal gazı yüze, göze püskürtmek serbest,
Gaz maskesi taşımak suç sayıldı.
Yüzlerce plastik kapsülden kaçı suçlu, kaçı suçsuz,
Kaçı göz çıkardı, kaçı baş yardı, hiç bilinemedi...
"Genç nüfuslu ülke" olarak bilinen bir ülke,
İnadına çocuklarını öldürmeye koyuldu.
Kadınlar, çocuklar kurban edildi birer ikişer,
Henüz yaşanmamış günleri vardı oysa .
Karlı yollarda çuvallarla taşındı cenazeler,
Güneşli bahar günlerinde yoğun bakımdaydılar.
Mevsimler akıp geçti, yaz günlerini göremeyecekler.
Kimisinin bıyıkları bile terlememişti,
Kimisi daha ilk sakal tıraşını olmamıştı.
Kimisi "çapulcu" sayıldı, kimisi dışlandı.
Sopalar indi kalktı, indi kalktı...
Vuran kimin eliydi, bilinemedi.
Suçlular aramızdaydı, bulunamadı,
Kim suçlu, kim suçsuz, kim haklı, kim haksız anlaşılamadı...
Arkası arkasına geldi ölümler,
Küçük zayıf bedenler kocaman tabutlara yerleştirildi.
Gözlerden yaşlar süzülürken, acıdan katılaştı yürekler...
Boğazlar boğum boğum oldu, ses tükendi,
"Genç nüfuslu kocaman ülke" zamansız ölümlerle birden yaşlandı...
Makbule ABALI
Mart 07, 2014
YAYLA KADINLARI...
Kadın, erkekten daha ayrıcalıklı olarak dünyaya gelmiş. Her şeyden önce anne olabilme özelliği var. Beden yapısıyla belki daha dayanıksız, daha nazik ama çok yoğun yaşayabildiği duyguları var. Daha kırılgan, daha naif. Ancak pek çok işte erkeklerle beraber çalışabiliyor. Onların yaptığı işlerin üstesinden gelebiliyor. Aynı zamanda evini çekip çeviriyor. Gerektiğinde belediye otobüslerinde şoförlük yapıyor, inşaat işinde çalışabiliyor, pilotluk yapabiliyor. Hayvan otlatıyor, dağa tırmanıyor, futbol oynuyor. Beden gücü, akıl gücü, deneyim gerektiren tüm işlerin üstesinden gelebiliyor.
Kadınların günü tek bir güne indirgenemez elbette. Aslında onların elinin değmediği, emeğinin olmadığı gün yok. Ama o bir gün, "Kadınlar Günü" gereken değeri pek de vermediğimiz kadınlarımızı daha derinden düşünmemize vesile oluyor belki. Daha güçlü olarak onları anıyoruz, farkındalığımız artıyor belki de.
Yayla kadınları hep bana ilginç gelmiştir. Zor doğa koşullarında yoktan var ederler, kadının varlığını, gücünü kanıtlarlar. Yaşamın acımasız koşullarında, gerçek alın teriyle emek harcayarak bir lokma, bir hırka misali yaşarlar ama mutludurlar.
Anmak istediğim kadınlar Arslanköy'lü . Arslanköy, Mersin'e 56 km. uzaklıkta, 1500 m. yükseklikte bir belde. Şehir merkezine yaklaşık bir saat uzaklıkta. Toros Dağlarına yaslanmış. Okur-yazarlık oranı oldukça yüksek. Profesörler, bilim adamları, öğretmenler, müfettişler, yöneticiler, doktorlar, hukukçular, mühendisler yetiştirmiş. Edebiyatçı Osman Şahin, Behzat Ay Arslanköylü'ler. Dağ köylerinin başarısı belki de imkansızlıkların başka çıkış yolu bırakmamasından kaynaklanmaktadır. Okumak tek seçenektir önlerinde. Geride kalan anneler, babalar, ablalar, yakınlar ancak onlara manevi destek olacaklardır.
Arslanköy "Demokrasinin Kalesi" olarak da isim yapmış bir belde. Haksızlıklara karşı çıkıp, uygun biçimde hak aramayı iyi bilirler. Kadınlar kendi çabalarıyla bir "Kadınlar Tiyatrosu kurmuşlar. Tiyatro grubu oyunlarını defalarca değişik yerlerde sergilemiş, röportajlar vermişler" , değişik kanallarda televizyon programlarına katılmışlar. Ünlü yönetmen Yeşim Ustaoğlu'nun Arslanköylü kadınlarla çektiği "Oyun" adlı film uluslararası ödüller almış. Sonradan Mersin Sinema Derneği ve Arslanköylü Kadınlar Tiyatro Topluluğunun ortaklaşa çektiği "Yün Bebek" filmi, 49. Altın Koza Film Festivalinde gösterilmiş, birçok ulusal ve uluslararası festivalde yer almış. Arslanköylü kadınlardan ve filmin yönetmenlerinden Ümmiye Koçak 2. New York Avrasya Film Festivalinde "Sinemada en iyi Avrasyalı Kadın Sanatçı" ödülünü almış.
Arslanköy "Demokrasinin Kalesi" olarak da isim yapmış bir belde. Haksızlıklara karşı çıkıp, uygun biçimde hak aramayı iyi bilirler. Kadınlar kendi çabalarıyla bir "Kadınlar Tiyatrosu kurmuşlar. Tiyatro grubu oyunlarını defalarca değişik yerlerde sergilemiş, röportajlar vermişler" , değişik kanallarda televizyon programlarına katılmışlar. Ünlü yönetmen Yeşim Ustaoğlu'nun Arslanköylü kadınlarla çektiği "Oyun" adlı film uluslararası ödüller almış. Sonradan Mersin Sinema Derneği ve Arslanköylü Kadınlar Tiyatro Topluluğunun ortaklaşa çektiği "Yün Bebek" filmi, 49. Altın Koza Film Festivalinde gösterilmiş, birçok ulusal ve uluslararası festivalde yer almış. Arslanköylü kadınlardan ve filmin yönetmenlerinden Ümmiye Koçak 2. New York Avrasya Film Festivalinde "Sinemada en iyi Avrasyalı Kadın Sanatçı" ödülünü almış.
Eşim de bir Arslanköylü. Çocukluğunda kışın günlerce yağan karı, zor koşullarda yaşamın üstesinden gelişlerini, okuma tutkularını, başarılı olmalarını hep anlatır. Artık pek çok insan kışları şehirde, yazları yayladadır. Hava ısınınca gider, soğuyunca dönerler. Yıllar insanları değiştiriyor. İnsan yaş aldıkça, bedenler eskidikçe yorgun bedenler artık yaylanın soğuk havasına, buz gibi suyuna kolay dayanamıyor. Yazları 2 ay yaylaya çıkınca çevreyi insanı ve doğasıyla gözleme imkanımız oluyor. Yurdumuzun değişik yörelerindeki kadınlarımız gerçekten tanımaya değer. Onları değişik özellikleriyle tanıdıkça, zor hayat koşullarındaki mücadelelerine saygı ve hayranlık duyarım.
Emine Ebe yörenin büyüklerinden. Bu yörede babaanne veya anneanneye "ebe ya da nine" deniyor. Emine Ebe 100 yaşın üzerinde. Üstü-başı, giysileri tertemizdir. 2 yıl öncesine kadar Onunla oturur, sohbet ederdik. Evlerinin avlusunda serilmiş bir savanın ve minderin üzerinde oturur, çocukları, torunları etrafına sıralanırdı. 100 yaşın üstünde olmasına rağmen belleği, muhakemesi pırıl pırıldır. Yıllar öncesinden kişilerin adlarını hatırlar. Tanık olduğu olayları anlatır. Bu işin sırrı yayla havasından mıdır, suyundan mıdır, sağlıklı, doğal beslenmede, hormonsuz gıdalarda mıdır...? Son 2 yıldır yatağa bağımlı olmasına rağmen beyin gücünden bir şey kaybetmedi.
Teslime Abla (En üstteki resimde kızı, gelini ve torunlarıyla.) çalışkanlığıyla, enerjisiyle çevresine örnek olan bir kişi. Yaptığı işlerle düşünüldüğünde adeta küçük bir imalathane. Teslime Ablanın çevresinde kızları, gelini, oğlu, torunları vardır. Ama işin büyük yükü Onun omuzlarındadır. Yazın sütü Ondan alıyoruz. Yeni sağılmış, sıcak ve taze inek veya keçi sütü. Güneş doğduktan sonra gün başlar. Sabah erkenden süt sağılır, yoğurt yapmak için bir bölümü kaynatılır. Daha sonra o sütten peynir ve tereyağı da yapılacaktır. Yoğurt, oğlu tarafından beldedeki lokantalara götürülür. Bu arada Teslime Abla eşinin annesi Emine Ebenin bakımıyla ilgilenir.
Teslime Abla öğleden sonra da "çulfalık" olarak adlandırılan tezgahta savan bezi dokur. Renkler özenle seçilmiştir." Çark" denilen düzenekte eğrilerek iplik haline dönüştürülen pamuklar daha sonra kök boya ile boyanır. Daha iş bitmemiştir. Hayvanlar toplanıp akşam sütü sağılacaktır. Bu arada kışlık ot biriktirilir. Bu koşturmaca arasında dinlenmeye zaman yoktur. Toplanan otlar bağlanıp, sırtta iki büklüm şikayetsiz taşınır. Akşam aile toplanır, taze demlenmiş çay ile sac üzerinde bazlama, çökelekli sıkma, taze ot böreği afiyetle yenir. Güneşin batışı ile doğuşu arasındaki o kısa zaman dilimine ancak uyku sığdırılır...
Evlerinin yan tarafında küçük bir bahçede sebzesi, mısırı ekilmiştir. Dedikodusu yoktur. Güvenilir ve iyi niyetlidir. Gençle genç, yaşlıyla yaşlıdır. Kezban Ablayı ben hep "yoksulluk içinde bir gönül zengini" olarak anarım. Ve her zaman Ondan öğreneceğimiz çok şey olduğunu düşünürüm...
Bu kadınlar bence Anadolu'yu, Anadolu kadınını temsil ediyor; Bereketi, çalışkanlığı, paylaşımı, üretkenliği, vefayı, cefayı, sevgiyi, dostluğu, insanlığı... Varlıkları güç veriyor, insanı hayata bağlıyor. Ve kim bilir, ülkemizin daha nice yerinde tanımadığımız, bilmediğimiz nice kadın var... Ocağının bacasını tüttüren, küçük imkanlarla mucizeler yaratan "adsız kahramanlar". Alın teri ile emek ve çaba harcayan tüm kadınları saygı ile anıyor, sağlıklı, mutlu bir ömür diliyorum. Enerjileri hiç eksilmesin...
Mart 01, 2014
FARKINDALIKLARIMIZ...
Yaşamak bir nevi "farkındalık" değil midir? Çevremizin,insanların, canlıların, çiçeklerin, ağaçların, hayvanların farkında olmak. Onların da varlığına duyarlı olmak, tepkilerini yok saymamak. Acılarını, ağıtlarını duyabilmek, kulak vermek, gözlemek, gönül vermek... Bazen yanı başımızdaki güzelliklerin farkında olmayız: Bir tomurcuk açarken, bir fidan boy verirken, bir yağmur damlası düşerken değişimin farkında olmak. İyinin-kötünün, doğrunun-yanlışın, güzelin-çirkinin bilincine varmak. Estetik bir sanat eserinin ya da zevksiz bir görüntünün ayrımında olabilmek...
Bakmak-görmek-dikkat etmek-farkında olmak... Ruhsal yapımıza göre bir gün fark ettiğimizi bir başka gün fark etmeyebiliriz. Bir gün bir anda dikkatimizi çeken bir şey, bir başka zamanda hiç de ilgi alanımıza girmeyebilir. Algılamalarımızda seçici davranırız, bize "anlamlı" geleni algılarız. Çocuk bekleyen bir anne adayı çocuk arabalarını gözleriyle tarayabilir. Düğünü olacak bir genç kız vitrinlerdeki gelinliklerden gözlerini alamaz. Bazen bizim fark ettiğimiz bir şey bir arkadaşımızın hiç de gözüne çarpmaz.
"Yol boyundaki erikler, şeftaliler çiçek açtı mı" diye sorarsınız; "Hiç dikkat etmedim ki bilmiyorum" diyebilir. Her gün yanından geçmiş ama binaların arasından boy veren o güzellikleri önemsememiştir bile.
Bir hastalık sonrası birkaç kilo veren, görüntüsü değişen bir arkadaşımızın bu durumunu fark etmemek ona üzücü gelebilir. Ev dekorasyonunda güzel değişiklikler yapmış bir komşunuzun evinde bu değişimleri görmemeniz, ona kendisini önemsemediğiniz anlamına gelebilir. Farkı fark etmenizi bekliyordur.
Yıllarca öğretmenlik yaptıysanız "emekli" olduğunuzda bile, çalan zillere kulağınız hep aşinadır. Hastanede zor günler yaşadıysanız ya da bir hastanız varsa, her ambulans sireni içinizi titretir. Bir şarkı sizi duygulandırırken bir başkasına hiçbir anlam ifade etmeyebilir. Duygulu bir insansanız içten yapılan her davranış yüzünüzde güller açtırır. Karanlık bir gecede kaç kişi başını gökyüzüne çevirip ışıldayan yıldızları fark eder ya da önemser? Yüksek sesle, bağırarak yapılan bir konuşma neden kimilerini hiç rahatsız etmez ama bazılarına da çok itici, huzursuz edici gelir.
Nezaketi, saygıyı özleyen bir insan çevresindeki kavganın farkında olurken nasıl da rahatsız olur. Oysa bu durumu kanıksamış bir insan belki kavganın farkında bile olmaz. Televizyon ekranında bile olsa , yerde sürüklenerek götürülen bir genç, duyarlı bir insanın nasıl da içini acıtır.
Farkındalıklarımız bizi biz yapan etkenler değil midir aslında? Farkında olmamız gerekirken farkında olamadığımız öyle çok şey var ki yaşantımızda . Bazen de bir ses ve görüntü bombardımanına uğruyoruz. Duymak istemediğimiz sesleri duyuyoruz, görmek istemediğimiz görüntüleri görüyoruz, algılıyoruz. Zihinlerimiz yorgun düşüyor.
Hayat akıp giderken, saatler, dakikalar, saniyeler hızla tükenirken farkında oluşumuz kişilere, kişiliklere, zamana, duruma göre değişiyor. Hayatın farkında olmak belki pür dikkat olmak değil. Ama her konuda duygularımızı mantığımızı dengeleyerek; çevremizi, dünyamızı gören gözlerle, sağlam bir yürekle, düşünebilen bir beyinle, gördüklerini algılayabilen bir zihinle izlemeyi bilebilmek... Yolda bastonuyla yürümeye çalışan yaşlı bir insana yardımcı olup karşıya geçirmek kaçımızın aklından geçer? Bir parkta 1 m. ileride çöp kutusu varken yere atılmış sigara izmaritleri kaç kişiyi rahatsız eder?
Farkında oluşumuz ne kadar artarsa, çevremize uyumumuz ya da olumsuzluklara tepkimiz o denli isabetli oluyor. Çevremizde olup bitenlerin farkında değilsek, ülke ve dünya gündeminden haberdar değilsek yaşamın ne anlamı olur?
Şubat 26, 2014
TERAZİ ŞAŞARSA... KIRIK CAMLARI ONARMAK...
Aile içinde çocukların eğitimi, disiplinin sağlanması pek de kolay değildir. Davranışlarda "ince bir ayar" gerekir. Aşırı disiplin kadar tamamen serbest bırakmak da çocuğa zarar verir. Anne baba arasındaki çelişkiler çocuğa yansırsa çocukta davranış kusurları oluşabilir. Çocuklar zayıf noktaları ya da zaafları çok çabuk değerlendirip söz dinlemeyebilir, karşı çıkabilirler. Ailedeki çatışmalar, karmaşalar çocukların iç dünyasında da strese, gerginliklere yol açar.
Okulda da öyle değil midir? İyi bir öğretmenin "tatlı-sert" olması beklenir. Sınıfta yeterli disiplini sağlayamıyorsa iyi bir öğrenme ortamı oluşmayacaktır. Çok katı bir disiplin uygulanırsa, korku öğrenmeye engel olacaktır. Notu adilane vermeyen, öğrencileri arasında ayrım yapan öğretmene çocuklar güven duymazlar. Bu durumda ancak dalkavuklar yetişir. Öğretmene şirin görünmek için her şeyi onun istediği biçimde onaylayan, "evet efendim" diyen tipler çıkar. Ama öğretmenlerine duydukları güvensizlik giderek her şeye yansır.
İlkel toplumlarda suç ve ceza konusunda "orman kanunları" geçerlidir. Ama uygar toplumlarda her şey yasaların güvencesi altındadır. Ya da öyle olması beklenir.İnsanlar mal ve can güvenliği içinde olmak isterler. Aileden, okuldan çok daha geniş bir şemsiye altında, eşit ve adil davranışlar beklerler. Haksızlıklar giderek büyüyüp, madden ve manen bedenlere, yüreklere ve beyinlere zarar verirse, hasar yaratırsa toplumsal acıyı onarmak da çok zaman alacak ve çok güç olacaktır. Kendini güvencede hissetmeyen insanın ne kendisine ne çevresine olumlu katkısı olamaz... Eskiden mahalle bekçilerinin geceleri uzun uzun düdük çalışı bile rahat bir uykunun güvencesiydi.
Yıllar önce "suç ve ceza" kavramını,bu konuda insanların farklı tepkilerinin neler yaratabileceğini ortaya koyan gerçek bir öykü okumuştum; "Kırık camlar öyküsü" Bir suç karşısında vurdumduymazlığın, aldırmazlığın nelere mal olabileceğini vurgulayan anlamlı bir öykü: Büyük bir kentte çok düzenli, insanların huzur içinde yaşadığı; çiçekleriyle, ağaçlarıyla tertemiz bir sokak varmış. Bir gün bu sokaktaki evlerden birinin camı kırılmış. Ev sahipleri aldırmamış; "Nasıl olsa taktırırız" demişler. Birkaç gün sonra o eve bir hırsız girmiş. Epeyce şeyler çalmış. Hırsızlığa alışık olmayan evdekiler, diğer komşularını da uyarmışlar. Ama hepsinin huzuru kaçmış.
Bu arada başka evlerin camları kırılmaya, hırsızlıklar çoğalmaya başlamış. Bazı ev sahipleri, evlerini bırakıp o sokaktan taşınmaya karar vermişler. Boş kalan birkaç evi evsizler işgal etmiş. Bazı evler madde bağımlılarınca kullanılmaya başlamış. Bir süre sonra sokakta eski halinden eser kalmamış. Güvenlik sağlanamamış, gece lambaları yanmamış, çöpler toplanmamış, çiçekler kurumuş, ağaçlar kesilmiş. İnsanlar göç etmişler.
Yıllar sonra insanlar bu durumu çocuklarına bir "hayat dersi" gibi anlatmışlar: "Her şey bir kırık camla başladı. Aldırmadık... Her şey kırıldı, döküldü. Umursamadık... O güzelim sokak bir harabeye döndü. Kurtaramadık... Haklıyken haksız olduk, kendimizi savunamadık. Hiçbir şey eskisi gibi değil artık..."
Şubat 21, 2014
İNSANCA YAŞAMAK...
Kafamızda bin bir türlü ön yargıyla yaşıyoruz. Yılların izini, birikimini taşıyoruz belleklerimizde. Tortular, tabakalar halinde kalıplaşmış adeta. Korkuyor, ürküyor, çekiniyoruz.Daha dikkatli olma ihtiyacını hissediyoruz. Adımlarımızı temkinli atıyoruz. Büyük ölçüde haklıyız da. Onca gazete manşeti, yüzlerce televizyon görüntüsü var belleğimizde. Netlik kazanmayan görüntüler gözlerimizin önünde bir ileri bir geri gidip geliyor.
Değer yargılarımız karmakarışık. Bazen iyi ile kötü birbirine karışıyor. Dünya büyük bir hızla dönerken iyilerle kötüleri ayrıştırmıyor. Hayalle gerçek sanki iç içe. Gerçek dışı görüntüler de devreye giriyor. Temiz-kirli, iyi-kötü, insanca-insanlık dışı, sakin-öfkeli, namuslu-namussuz, onurlu-onursuz, doğru-yalan... Her şey birbirine karışıyor bazen. Ayırt edemiyoruz.
Bir sınama testi, ölçüm aracı ya da sayaç yok elimizde. Tahminlerimiz, terazimizin ibresini doğrulamıyor. Teknik cihazlar da yetersiz kalıyor bazen. Hiçbir şey net değil. Yaşamdan kareleri durduramıyoruz, yaşanan saatleri geriye alamıyoruz. En gelişmiş teknoloji de yanıltabiliyor kimi zaman. Ona da hükmeden insan çünkü. Aldanıyoruz, aldatılıyoruz. Kime nasıl inanacağız, nasıl inandıracağız?
Bir güvensizlik ortamında kim kime nasıl güvenecek? Pek çok yerde "girilmez" levhası vardır da "güvenilmez" levhası yoktur. Yasaklara nasıl da uyar insanımız. Hatta bazen neden yasak olduğunu bilmeden, sormadan, emre kesin itaat gibi... Çocukluktan itibaren evde, okulda, sokakta, toplumda soru sorması istenmez, itiraz edemez, karşı çıkamaz. Okul sıralarından itibaren alışmıştır kurallara itaate.
Ama iyi bir dinleyicidir, uysal bir bireydir. Belki de o yüzden küçük protestoları bile çok dikkat çeker. Sesini yükseltmesi istenmez. Ya sesini hiç yükseltmez ya da hep susar, son anda patlar. Avazı çıktığı kadar haykırır. Bazen cinnet geçirir. Ya kendine ya da en yakınlarına zarar verir. Oysa özünde nasıl da yumuşak, saygılı ve uysaldır. Sadece güzel ve uygar bir dünyada; insanca yaşamak, haksızlığa uğramamak, yalan dolandan uzak olmak, adil davranılmak, kabul görmek ister. Her insan gibi...
Şubat 15, 2014
BİR BAŞKA SEVGİ...
İlk duyduğumda hem şaşırmış, hem duygulanmıştım.Yurt dışında,işlek bir caddede bir trafik kazası oluyor.Kaza sonucu bir kişi ölüyor. Ölen kişinin köpeği günlerce kaza yerinden ayrılmıyor. Aynı noktada sahibini bekliyor... Sanki ödenmesi gereken bir vefa borcunu ödeyecekmiş gibi... Umutsuz bir sevda öyküsü gibi... Çeşitli hayvanlarda sevginin anlatımında farklı tepkilere rastlıyoruz. Ancak hayvanlarda da bir "sevgi dili" olduğu kesin.
Hayvanlar dünyası, pek çok yönünü hala bilemediğimiz ilginç bir dünya aslında. Hayvanlarda da sevginin çeşitli anlatım yolları var. Açık denizlerde bir tehlike ile karşılaşan yunuslarda "toplu intihar" olayları çok görülmüş. Engellenmeye çalışılsa da ölüme topluca gidiyorlar.
Anlaşamayan insanlar için "kedi-köpek gibi" deriz. Oysa aynı evde, aynı mekanda barış içinde yaşayan ne çok kedi, köpek vardır.
Birbirlerine çok düşkün insanlar için "kumrular gibi" deriz. Kumrular, güvercinler, martılar toplu haldeyken ötüşleriyle, duruşlarıyla bir "sevgi tablosu" resmederler adeta....
Birbirlerine çok düşkün insanlar için "kumrular gibi" deriz. Kumrular, güvercinler, martılar toplu haldeyken ötüşleriyle, duruşlarıyla bir "sevgi tablosu" resmederler adeta....
Hayvanlar arasında "toplu savaşlar" yaşanmıyor. Oysa insanların dünyasında savaşlar hiç bitmiyor. Sıcak savaş- soğuk savaş, uzun yıllardır insanı ve çevreyi tahrip ederek sürüp gidiyor. Hayvanlar arasında hiçbir erkek, "aşk uğruna" dişisini öldürmez ya da yaralamaz, namus cinayetleri işlenmez. Ama aşkını kanıtlamanın türlü yolları vardır. Su kaplumbağaları caretta carettalar ancak temiz sahil bulurlarsa yumurtalarını bırakıyorlar. Seçiciler. Tercihlerini temizlikten, duruluktan yana kullanıyorlar. İlginç değil mi, nükleer santrallerin kurulduğu yerleri kuşlar bile terk ediyorlar. Doğayı kirletenleri affetmiyorlar.
İnsan ya da hayvan, "sevgi" her canlıyı ilgilendiriyor. Hayvanlardaki çıkarsız sevgi bazen insanlara da örnek olacak nitelikte. Evvelki yaz, yaylada sıcak günlerde hayvanlar için bir kaba su koyup bahçeye bırakıyorduk. Bir süre sonra her gün aynı saatlerde güzel bir köpek gelmeye başladı.Suyunu içiyor, biraz dinlenip gidiyordu. Bu durum bir ay boyunca devam etti. Sonra onu göremez olduk. Aradan bir yıl geçti. Bu yaz gene aynı saatlerde, aynı köpek geldi. Adeta selamlaşır gibi sempatik hareketlerle yerde oyunlar yaparak etrafımızda birkaç kez döndü. Suyunu içti ve gitti. Yalnızca bir günlüğüne sanki hal-hatır sormaya, vedalaşmaya, teşekkür borcunu ödemeye gelmişti. Belki de artık bir yuvası vardı. Çünkü bir daha da hiç görünmedi.
Birkaç yıl önce kaybettiğimiz Cankuş adlı bir muhabbet kuşumuz vardı. 10 yaşında 40 kelime kadar söz dağarcığı olmuştu. Biz evdekiler arasında adeta sevgisini adilane dağıtmaya çalışır, sabahları "nasılsın-günaydın", akşamları "iyi akşamlar" diyerek günü bitirirdi. Biraz can sıkıntınız olduğunu hissederse bu deyişler birkaç kez üst üste tekrarlanırdı. Eve konuklar geldiğinde sevdikleri olursa başlarına, ellerine konar, benimsemezse hiç yanaşmazdı. Zorunlu olmadıkça kafesine koymazdık. Sadece geceleri kafeste olurdu. Evin içinde bir neşe kaynağıydı. Sanırım o da aramızda özgür ve mutluydu.
Annemin ölümünden önceki iki ay oldukça zor günler yaşadık. O zaman diliminde Onun odasına hiç girmedi. Sanki rahatsız etmek istemiyordu. Oysa onu ne çok severdi. Annemin ölümünden yarım saat önce, adeta çığlık çığlığa evin içinde dört döndü. Onu hiç böyle görmemiştik, adeta çıldırmış gibiydi. İki aydır girmediği odaya son bir kez girdi, annemin başına kondu ve çıktı. Adeta bu onun son" veda" öpücüğü idi.
Mutluluğun anahtarı sadece pırıltılı hediyelerde, süslü sözcüklerde değil. Sevginin kanıtlanması küçük dokunuşlarla, içten, sessiz anlatımlarla da olabiliyor. Hayvanlar gerçekten bunu iyi biliyor ve uyguluyorlar. Ve sevgi zamanlamasını kendilerine göre inanılmaz bir düzende gerçekleştiriyorlar. Kim bilir belki de biz insanlara bir ders vermek istiyorlar.
Dünya Öykü Gününde hayal etmek istiyorum; Sevgiyi sadece bir güne sıkıştırmak yerine, dünyayı yıllar boyu sevgiyle donatabilmek ne güzel olurdu...
Annemin ölümünden önceki iki ay oldukça zor günler yaşadık. O zaman diliminde Onun odasına hiç girmedi. Sanki rahatsız etmek istemiyordu. Oysa onu ne çok severdi. Annemin ölümünden yarım saat önce, adeta çığlık çığlığa evin içinde dört döndü. Onu hiç böyle görmemiştik, adeta çıldırmış gibiydi. İki aydır girmediği odaya son bir kez girdi, annemin başına kondu ve çıktı. Adeta bu onun son" veda" öpücüğü idi.
Mutluluğun anahtarı sadece pırıltılı hediyelerde, süslü sözcüklerde değil. Sevginin kanıtlanması küçük dokunuşlarla, içten, sessiz anlatımlarla da olabiliyor. Hayvanlar gerçekten bunu iyi biliyor ve uyguluyorlar. Ve sevgi zamanlamasını kendilerine göre inanılmaz bir düzende gerçekleştiriyorlar. Kim bilir belki de biz insanlara bir ders vermek istiyorlar.
Dünya Öykü Gününde hayal etmek istiyorum; Sevgiyi sadece bir güne sıkıştırmak yerine, dünyayı yıllar boyu sevgiyle donatabilmek ne güzel olurdu...
Şubat 10, 2014
ZAMANLA KANIKSAMAK...
Eskiden haberleşme ağı bu kadar geniş olmadığı için mi haberdar olmazdık pek çok şeyden. Bazı haberler içimize bir "ses bombası" gibi düşüyor adeta. "Bu kadarı da olmaz" diyorsunuz, ama oluyor. Gözlerimiz fal taşı gibi açılıyor, tüylerimiz diken diken oluyor. Ama hayat gene tüm hızıyla devam ediyor. Beynimiz dumura uğruyor bazen. Vücudumuzda uyuşmalar, alerjiler başlıyor. Haberin üstünden 1-2, belki 3 gün geçiyor... Ve sonra hiçbir şey olmamış gibi gene kaldığımız yerden devam ediyoruz. Yalnızca kafalarımızda tamamlanmamış cümleler, noktalı virgüller, ünlemler, soru işaretleri, sonsuza uzanan noktalar...Bitmemiş, yarım kalmış öyküler...
Tepkisizliğe alıştık adeta. Yoksa insanımız davranış mı değiştiriyor? Yer, yöre, zaman, ad belirtmeden son günlerdeki bazı haberleri ardı ardına sıralasak; toplumsal zaaflar, örselenmiş hayatlar, keskin hatlarıyla ortaya çıkıyor. "Umursamaz, vurdumduymaz, şiddet eğilimli, suskun, hakkını arayamayan, bencil, sevgisiz..." Bu özelliklerin hepsi aynı anda bir kişide toplanmıyor elbette. Ama "güçlü olmak" pahasına, karşısındakine "yenik düşmemek" adına, bu olumsuzluklar bazen "kişilik özellikleri" haline dönüşebiliyor.
Artık eskisi kadar şaşırmaz olduk. Daha serinkanlı olmak değil bu. Kötüye, kötülüğe alışmak, kanıksamak, eskisi kadar etkilenmemek. Olağan dışını olağan saymak belki de... Son bir ayda gazete haberlerinden okuduk veya ekranlardan izledik. Her biri toplumsal yapımızda kara birer sayfa gibi. Bunlar en yakın zamanda duyduklarımız. Kim bilir daha niceleri var...
En son yüreklerimizi burkan olay: 3 yaşında bir çocuğun, karlı bir kış günü hastalandığında çağrılan ambülans 8 saatte gelmeyince ölümü üzerine bir çuvala konarak sırtta, kilometrelerce yol alarak il merkezine otopsiye götürülmesiydi. O küçücük cansız beden zatürreye yenik düşmüştü. Babanın bir tepenin üzerine çıkarak cep telefonu ile bağlantı kurma çabaları da sonuç vermemiş. Oysa en uzak köylere ulaşıldığını vurgulayan "cep telefonu reklamları" nasıl da ikna ediciydi.
Ailenin bembeyaz karlar üzerinde adeta bir "ölüm kervanı" gibi yolculuğu, ülkemizden bir "kara tablo" idi. Acil çağrılarına bakan hemşirenin sonradan ağladığı söyleniyor. İnsan insanı ancak "empati" kurarsa anlayabiliyor. Yoksa çoğumuzun kapıları iletişime kapalı. Zorlamıyoruz. Ancak ölüm, acı gerçeği bize bütün çıplaklığıyla hatırlatıyor...
Bir başka çocuk öyküsü, "cezalandırma" yöntemiyle ilgili. Nerede olduğu önemli değil, ülkemizde yaşanan bir çocuk dramı, uygulayıcı içimizden bir insan... Bir berber dükkanına zamanında gelmeyen çırağını buluyor, boynuna bir ip geçirip motorunun arkasına bağlıyor, şehrin işlek bir caddesinde peşinden sürüklüyor. Olayı görenler ancak bir süre sonra engelliyorlar. İnsanın boynuna yular geçirmek... İçler acısı. Sonraki günlerde gazetelerde berberin utancı, pişmanlığı dile getirildi. Oysa o çocuğun acısı, utancı, sıkıntısı, ezikliği yıllar boyu nasıl giderilebilir...
Son haftalarda gerçekleşen bir başka örnek: Genç bir kadın yolda giderken bir kapkaççı arkadan yaklaşıyor, çantasını almaya çalışıyor. Genç kadının başını defalarca acımasızca kaldırıma, yere çarptıktan sonra cep telefonunu alıp kaçıyor. Yoldan geçenler görüyorlar, izliyorlar ama çaresiz, korku içinde hiçbir şey yapamıyorlar. "Suç ve ceza" nasıl, ne zaman karşılığını bulur böyle bir olayda...? Bu saldırıda "ölüm" yok, ama ölmemesi , beyin kanaması geçirmemesi, sakat kalmaması mucize. Tam anlamıyla "öldürmeye kasıt" var. "Suç ve ceza" adil ve ölçülü olmuyorsa, toplumda suçlular da giderek çoğalıyor.
Son bir ay içinde olan bir başka olay: Bir öğretmen, evlilik dışı ilişkiden doğan 6 aylık bebeğini evde tek başına bırakıp eşiyle buluşmaya il dışına gidiyor. Bir hafta evde" tek başına" kalan bebek, doktorların deyişine göre; acı çekerek, açlıktan, soğuktan ölüyor. Annenin psikolojik sorunlarının olması , olayı hafifletir mi?
Ailenin bembeyaz karlar üzerinde adeta bir "ölüm kervanı" gibi yolculuğu, ülkemizden bir "kara tablo" idi. Acil çağrılarına bakan hemşirenin sonradan ağladığı söyleniyor. İnsan insanı ancak "empati" kurarsa anlayabiliyor. Yoksa çoğumuzun kapıları iletişime kapalı. Zorlamıyoruz. Ancak ölüm, acı gerçeği bize bütün çıplaklığıyla hatırlatıyor...
Bir başka çocuk öyküsü, "cezalandırma" yöntemiyle ilgili. Nerede olduğu önemli değil, ülkemizde yaşanan bir çocuk dramı, uygulayıcı içimizden bir insan... Bir berber dükkanına zamanında gelmeyen çırağını buluyor, boynuna bir ip geçirip motorunun arkasına bağlıyor, şehrin işlek bir caddesinde peşinden sürüklüyor. Olayı görenler ancak bir süre sonra engelliyorlar. İnsanın boynuna yular geçirmek... İçler acısı. Sonraki günlerde gazetelerde berberin utancı, pişmanlığı dile getirildi. Oysa o çocuğun acısı, utancı, sıkıntısı, ezikliği yıllar boyu nasıl giderilebilir...
Son haftalarda gerçekleşen bir başka örnek: Genç bir kadın yolda giderken bir kapkaççı arkadan yaklaşıyor, çantasını almaya çalışıyor. Genç kadının başını defalarca acımasızca kaldırıma, yere çarptıktan sonra cep telefonunu alıp kaçıyor. Yoldan geçenler görüyorlar, izliyorlar ama çaresiz, korku içinde hiçbir şey yapamıyorlar. "Suç ve ceza" nasıl, ne zaman karşılığını bulur böyle bir olayda...? Bu saldırıda "ölüm" yok, ama ölmemesi , beyin kanaması geçirmemesi, sakat kalmaması mucize. Tam anlamıyla "öldürmeye kasıt" var. "Suç ve ceza" adil ve ölçülü olmuyorsa, toplumda suçlular da giderek çoğalıyor.
Son bir ay içinde olan bir başka olay: Bir öğretmen, evlilik dışı ilişkiden doğan 6 aylık bebeğini evde tek başına bırakıp eşiyle buluşmaya il dışına gidiyor. Bir hafta evde" tek başına" kalan bebek, doktorların deyişine göre; acı çekerek, açlıktan, soğuktan ölüyor. Annenin psikolojik sorunlarının olması , olayı hafifletir mi?
"Kaza" değil, "cinayet" gibi ölümler... Acı, gözyaşı, eziyet hepsi bu olayların içinde. Bazı gün sopalar, bıçaklar, silahlar pervasızca kullanılıyor. Düğünler bile kana bulanıyor. Sevginin, aşkın yolu "şiddet" köprüsünden geçiyor.
Toplum olarak nasıl bu hale geldik? Ne oldu bize? Acıma duygumuz, insanlığımız nasıl dumura uğradı? Normalin dışına nasıl çıktık, nasıl kanıksadık bu görüntüleri? Bu olayları ruh sağlığımız bozulmadan nasıl izleyebiliyor, nasıl dinleyebiliyoruz? Tahammül sınırımız nereye kadar? Vatandaş, uykusu kaçmadan, huzuru bozulmadan suçluları ne kadar izleyebilecek?
Ülkedeki psikiyatri uzmanları, psikologlar, sosyologlar, sosyal hizmet uzmanları, aile hekimleri, eğitimciler, ne zaman araştırma sonuçlarını, önerilerini yayınlayacaklar, anlatacaklar, ne zaman bizleri rahatlatıp, bilgilendirecekler, sorularımızı cevaplandıracaklar...? Ne oldu bize...?
Makbule ABALI-Eğitimci
Şubat 04, 2014
HAYAL YA DA GERÇEK...
Hayat sürprizlerle dolu.Hiç ummadığınız, beklemediğiniz anda yığınla olumsuzluk kaplıyor hayatınızı. Ya da tam tersine öyle güzelliklerle karşılaşıyorsunuz ki "keşke hep böyle devam etse" diyorsunuz. Dikenler arasında narin çiçekler açmış gibi...
Bazen bir adaletsizlik içimizi karartıyor, başımızı ağrıtıyor. Bir haksızlık düşündürüyor, isyan ettiriyor. "Masallardaki gibi, bir peri değneği olsa elimde" diyorsunuz. Hayal bu ya; Düzeltilmesi gereken şeyleri değiştirebilsek el çabukluğuyla... Dünya aydınlansa; Bir rüyadan uyanmışcasına... Yeni bir dünya kurulmuşcasına...
Şiddetten arınsak, karmaşık seslerden, gürültüden uzaklaşsak. Yüzlerdeki keskin çizgileri yumuşatsak. Kaba güç ,akla-mantığa yenik düşse. Yalan, gerçeğin yerini almasa. Onur, namus, haysiyet hak ettiği yeri bulsa. Dürüstlük prim yapsa, iyi niyet, hoşgörü hızla yayılsa...
Çocuklar çocukluğunu, gençler gençliklerini yaşayabilseler. İnsanın insana eziyeti olmasa, insan gibi davransak birbirimize. Birimizin acısı, hepimizi incitse. Hayat güzel bir sürpriz yapsa hepimize: Eski bir şarkının sözlerindeki gibi ; "Hayat Bayram Olsa..."
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)















