Sayfalar

Mart 14, 2017

BAHARIN FARKINDA OLMAK...



Eskiler üç cemre de düştükten sonra hava ısınır, bahar gelir derlerdi. Gerçi havalar hala tam ısınmadı ama bahar yanı başımızda. Tüm belirtileriyle kendini hissettiriyor. Çevremize dikkatli bir gözle baktığımızda bahar her yerde. Beş duyumuza göz kırpıyor adeta.

Önce ortamdaki kokuyu algılıyor insan. İçimizi ferahlatan, rahatlatan bir koku bu. Sümbül, nergis gibi çiçeklerin kokuları, yağmurla karışık toprak kokusu. Çocuklar evden dışarıya çıkmış, bahçe-park yoksa bile sokağın, mahalle arkadaşlarının dayanılmaz çekiciliği. Onların neşeli çığlıkları çalınıyor kulağımıza. Bazen eski güzel bahar şarkıları duyuluyor uzaklardan; "Bir bahar akşamı rastladım size/ Sevinçli bir telaş içindeydiniz./ Derinden bakınca gözlerinize/ Neden başınızı öne eğdiniz? "


Gözümüz de bahardan payını alıyor; Portakal çiçekleri henüz açmamış ama kayısı, badem, erik ağaçları bembeyaz çiçeklerle donanmış. Bahar esintisini yüzünüzde, elinizde hissediyorsunuz. Hafif bir dokunuşla yüzünüzü, saçlarınızı okşayıp geçiyor adeta. "Ben geldim" diye müjdeliyor sanki. 
Mevsim meyveleri damağınıza hitap etmeye hazır. Henüz fiyatları el yakıyor ama yakın zamanda tat alacak hale gelirler. Bahar beş duyumuza sesleniyor; Görerek, koklayarak, duyarak, dokunarak, tadarak baharı anlamak, algılamak mümkün.


Bahar "farkındalık" ister; Deniz kenarında el ele yürüyen yaşlı bir çift görürsünüz. Hayatlarının sonbaharında bir başka baharı yakalamanın mutluluğu içindedirler. Kentlerin parklarında, yollarında  çiçekler tazelenmiş, yenilenmiştir. Bahara özgü çiçeklerdir bunlar. Kuşlar soğuklardan ılık yerlere kaçmış, denizde ya da dere kenarlarında yiyecek bulma çabasıyla sürüler halinde dolaşmaktadırlar. Bahara has güzel bir görüntüdür bu.
Kışın kupkuru dallarıyla adeta soyunan ağaçlar, baharda bembeyaz çiçekleriyle bir gelin gibi süslenir, donanırlar adeta. 


Bahar aynı zamanda bir iç arınmadır. Beden sanki yeniden uyanır, yeniden can bulur adeta. Organların bir iç temizliğidir bahar. Bazı hayvanlar da kış uykusundan uyanır,  yeniden doğaya kavuşurlar baharda. Dağlarda kar suları eriyince sular kayaların arasından çağıldayarak coşkuyla akar, küçük çağlayanlar oluşur. Su temizliktir, hayattır. Bahar yeniden doğuştur. Ruhumuz aydınlık olmazsa bedenimiz de her türlü hastalığa açık oluyor.

Bu bahar ünlü şairimiz Ataol Behramoğlu BAHAR adlı şiiriyle bir farkındalık yaratsa hepimizde...





                                        BAHAR

Bu sabah mutluluğa aç pencereni
Bir güzel arın dünkü kederinden
Bahar geldi, bahar geldi güneşin doğduğu yerden
Çocuğum uzat ellerini
Şu güzelim bulut gözlü buzağıyı,
Duy böyle koşturan sevinci,
Dinle nasıl telaş telaş çarpıyor,
Toprak ananın kalbi.
Böyle yanı başıma çimenlere uzan,
Kulak ver gümbürtüsüne dünyanın,
Baharın, gençliğin ve aşkın
Türküsünü söyleyelim bir ağızdan.

Ataol Behramoğlu







Mart 07, 2017

BAHAR DÜŞLERİ...( ÖYKÜ )



Havada tatlı bir esinti vardı. Kıştan bahara geçmeye henüz birkaç gün kalmıştı. Kış soğuğu daha etkisini sürdürüyordu.  Ama bu yörede bademler çiçek açmıştı. Pazar yerinde onu ta uzaktan fark ettim.20 yaşlarında ince , uzunca boylu bir genç kızdı. Pazar tezgahını düzenlemeye çalışıyordu.  
Tezgahın üzerine küçük bir sümbül saksısını yerleştirdi önce. Çantasından petrol rengi bir şal çıkardı, omuzlarına sardı. Sabah serinliğinde sanki içi titremişti. "Cemreler düştü ama gene de kışı yaşıyoruz. Narenciye çiçekleri henüz açmadı ,ama kokularıyla, güzel görüntüsüyle bahar kapıda" diye düşündü. 

Pazardaki satıcılar tezgahlarını hazırlamaya başlamışlardı. Burada sadece kadınlar satış yapıyorlardı. Adı üstünde; Kadın Üretici Pazarı. Bir yıldır  hafta sonları iki gün burada satış yapıyordu. Evde işlediği boncukları yazmaların kenarına dikiyor, bazen iğne oyası dantel çevreler  hazırlıyordu. Bugün de başındaki yazma kendi hazırladığı el emeği-göz nuru yazmalardan biriydi. Çiçek desenli, iğne oyalı yazma gür kumral saçlarının tamamını toplayamamış, iki ucunu arkadan serbestçe bağlayıvermişti. Ojesiz tırnakları, makyajsız yüzüyle çok doğal, duru bir güzelliği vardı. 

Yazmaları, iğne oyalarını, boncukları renklerine dikkat ederek özenle tezgahın üzerine yerleştirdi. Az ilerideki çay ocağından bir çay, bir gözleme aldı. Bir yudum çay, bir lokma gözleme, ağır ama zarif hareketlerle bitirdi. Ansızın gözleri buğulandı, kimseye belli etmeden gözlerini sildi. "Elbet bir gün evimde sevdiğim insanla kahvaltı yapacağım günler de yakındır" diye düşündü. Evinin mutfağını düşledi; " Kırmızı, küçük kareli perdeleriyle şirin bir mutfak. Dışarıya açılan aydınlık penceresinde menekşeler sıralanmış. Bir küçük masa, iki sandalye..."

Pazarda günün ilk saatleri düş kurmak için çok uygun olurdu. Bir de evde yatağa yatınca, uykuya geçmeden önce. "Kim bu hayallere sahip çıkacak? " diye düşündü. Ortaokuldayken sınıf arkadaşı çalışkan Ali vardı gönlünde. Öğretmenin sorusunu hiç kimse bilemese Ali bilirdi. Ali'nin bilemediği soruyu zaten hiç kimse bilemezdi. Gün geldi, Ali ailesiyle birlikte başka bir kente taşındı. 
Düşler parçalanmıştı, bir başka biçimde devam etti. Ama henüz kimse yoktu. Beyaz atlı prens ne zaman, nereden çıkıp gelecekti. 

Bu aralar kurduğu düşler hep evlilik üzerineydi. Uzun bir zaman diliminde sürdü düşler. Düşlerinde bir küçük bahçeli ev vardı; Bir oda bir salon. Bahçesinde mevsim sebzeleri ve yararlı otlar. Ocakta kaynayan taze çay, bir küçük tencerede mercimek çorbası. Arada sırada tarçınlı-elmalı kek. Bir başka gün belki sebzeli börek.
"Bu iğne oyası ne kadar?" Sesle irkildi. Düşleri parçalandı birden. "Kaldığım yerden devam ederim." diye düşündü. Bir iş yerinde düşler hiç istenmedik zamanda kesilebilirdi. O zaman dilimleri başkalarına tabiydi.

İğne oyasının fiyatını biraz düşürerek söyledi. Sabah siftahı olacaktı. Günün ilk satılan ürünü  bereket getirirdi. Satıldı tabii. Günün ilk kazancını ayrı bir yere koydu. Üreten-kazanan bir kadın olmanın hazzını yaşadı bir an. Gülümsedi. Pazar bu saatlerde çok kalabalık olmazdı. "Düşler saati" diye düşündü. Evdeki düşler biraz daha farklıydı. Özellikle akşamları uykuya dalmadan hemen önce onu çok rahatsız eden kabus gibi bir düş vardı:

9-10 yaşlarındayken yan komşularından gelen çığlıklar, sınıf arkadaşı kendisinden 3 yaş büyük Ayşe'nin kocasından yediği dayaklardan kaçıp onlara sığınması. Babasının polise haber vermesi. Nasıl unutabilirdi o geceyi. Eşine öylesine şiddet uygulayan bir insanla evlenmesi mümkün değildi. Sözel ya da fiziksel şiddet, kaba kuvvet hepsi insanı aşağılamaya yönelikti.
Varsın zengin de olmasın, o çalışmaya razıydı, yeter ki mutlu olsunlar.

Evleneceği insanda aradığı belli özellikler vardı tabii; Dürüst olsun, güvenilir olsun, adam gibi adam olsun, daha ne isterdi? Şiddetin her türlüsüne karşıydı. Bu arada tezgahın önünde duranları fark etti. Gülümsedi .Karşısındaki iki kişi de içtenlikle gülümsediler. Bir anda aralarında pozitif bir iletişim kurulmuştu. Bir iğne oyalı yazma daha sattı. İğneyle kuyu kazmıştı onları tamamlamak için. 
Her oya bir sabır küpü diye düşündü. Gerçi parmakları alışmıştı artık, zorlanmadan işliyor, harikalar yaratıyordu. 

Beyaz atlı prens bir gün gelecekti elbet. Belki atıyla değil, güler yüzüyle, doğru sözüyle, yürekten sevgisiyle... O zaman bahçeli evi cennete çevirir, eşini nasıl da sever, bağlanırdı. Kadına, insana saygı duyan kişiye başının üstünde yer vardı. Annesi hep "Yuvayı dişi kuş yapar." derdi. Baharda göçmen kuşlar da yuva yapmaya gelirdi. Bu yıl kış uzun sürmüş, bahar geç gelmişti. Varsın olsun...
Pazar düşleri bir gün mutlu sonla biterdi elbet...

Makbule Abalı-Eğitimci



Mart 03, 2017

KADINLAR AĞIDI...




Bir kadın haykırdı gecenin sessizliğinde;
Dünyanın çok uzak bir köşesinde,
Okyanuslar ötesinde...
Var gücüyle bağırdı,
Sesi dağlarda yankılandı,
Ama duyuramadı sesini...
Sonra sesler birbirine karıştı,
Çok uzak yörelerden, kentlerden, köylerden kadınlar...
Kimi hasta, yoksul, tek başına,
Kimi bir çocuk gelin, henüz büyümemiş,
Kimi  geçim derdinde, evinde aş yok,
Kimi yalnız,  mutsuz, sevgisiz,
Bir diğeri aşk uğruna can derdine düşmüş...
Sesler birbirine karıştı, 
Acılı  kadınlar korosunda.
Ama kimse duymadı ağıtlarını, feryatlarını
Sessiz çığlıklarına ses veren olmadı.
Oysa tüm dünyada o gün, onların günüydü...

Makbule Abalı-Eğitimci 
Mersin-2017



Şubat 22, 2017

REKLAMLARIN BİR BAŞKA YÜZÜ... (MİM)



Reklamlar oldum olası dikkatimi çekmiştir. Çünkü insanla, insanlarla ilgili. İnsanın ikna edilmesi esasına dayanıyor. İçeriğinde; inandırma, ürünü almayı düşündürme var. Sevgili Ece Evren arkadaşımız beni mimlemişti. Onu kıramadım tabii. Ona da mim Emine Bektaş arkadaşımızdan gelmiş. Mim konusu da ilginçti. "Reklamların görünmeyen yüzü."

Reklamlar ses, ışık, renk ve görüntüyle izleyiciye mesajlarını vermeye çalışıyor. Bazen ses ve müzik dikkatlerini çekmişse bebekler dahi onlarla ekrana bağlanıyor. Ses ve müzik ilgilerini çekmişse birden dikkatleri ekrana çevriliyor. İyi reklam müziği (cıngıl ), sürekli renkli görüntüler, hareket çocukları ekrana kilitliyor adeta.

Reklamların görünmeyen yüzünü düşündüğümde; inşaat reklamlarından bazılarını ben hiç de dürüst bulmuyorum. Çok büyük masraflarla yapılmış bir reklam, bir süre sonra ekranlarda yanındaki binanın yıkımıyla ya da ihmalden bir inşaat kazasıyla gündeme geliyor. O görkemli görüntünün arkasında depreme dayanıklı olmayan, ruhsat alamayan nice inşaat. "Geçmişte İstanbul'un bütün inşaatlarına deniz kumu sattım." diyerek göğsünü gere gere, gülerek gazetecilere konuşan inşaat firmalarının ağa-babası. Tüm inşaatlarına İngilizce adlar verilmiş, çok yüksek fiyatlarla satılmış. En son reklamında çok büyük bir arazide, kah atla, kah son model bir arabayla dolaşıyordu. Ağaçlar yok olurken beton yığınları çoğalıyor...

Bir başka benimseyemediğim reklam, Kadir İnanır ve keçili sigorta reklamı. Şömine yanan bir salon, Kadir İnanır rahat bir koltukta oturuyor, keçi meleyince sigorta şirketinin adını söylediğini düşünüyorlar. Bir başka karede Kadir İnanır'ın arabası uçurumun kenarında asılı kalmış. Bütün dengeleri altüst ederek nasılsa düşmüyor. "Panik yok" deniyor ve sigortacı keçi lüks arabanın arkasında kurtarıcı oluyor. Bir diğer karede, dağdan gelmiş keçiye kravat takılmış, takım elbise giydirilmiş, çok itibarlı bir sigortacı. 
Reklamlar için hep söylenen bir söz vardır; "Kendinden söz ettiriyorsa iyi reklamdır" denir.Ama doğrusu bu reklam bana çekici değil, itici geliyor.

Bir başka reklamı hatırlıyorum; Şimdilerde kaldırıldı, ama kimsenin tepki göstermediği bir reklam vardı. "Hadi Baba..." Çocuklarının ısrarına itiraz edemeyen bir baba figürü. Spor yaparken, dans ederken, yürürken adamcağız nefes nefese kalıyor, kalp krizi geçirmek üzere. Ama çocukları fark etmeden devam etmek için zorluyorlar. "Hadi Baba..."  Bir doktor bu kamu spotunun kötü örnek olup, çok tehlikeli sonuçlar doğurabileceğini belirtince reklam yayından kaldırıldı.

Bir zamanlar çok yanıltıcı sınav reklamları vardı. Hiç doğrulanmadı, hiç kimse itiraz etmedi. KPSS(Kamu Personeli Seçme Sınavları) veya LYS (Lise Yerleştirme Sınavı) sonucunda Türkiye 1.si, 2,si ve 3. leri  ilan eden ne çok kurum, okul ve dershane olurdu. Oysa son yıllarda tek birinci ,ikinci, üçüncü yoktu. Öyle çok birinci ikinci, üçüncü çıkardı ki. Yanlış değerlendirmelerle hangisi gerçek birinci şaşırırdık. 

Son zamanlarda bir temizlik deterjanı reklamı var. Cinderella gibi baloya yetişmesi gerekiyor. 10 saniyede tüm kirleri söküp atmış ve baloya yetişmiş. 10 saniyede, modern çağda her şey jet hızıyla, her şey göz boyamayla... Reklama inanır veya inanmazsınız. Bir masal dünyası gibi.

Bir süt reklamı, müziği, görüntüsüyle çok güzel; "Büyüdüm... büyüdüm ben anne oldum... Annemin gözünde hiç büyümedim."
Nil Karaibrahimgil'in sesinden şarkı dinleniyor. Büyüme çok güzel sergilenmiş ama çocuğun en son anne hali epey büyük görünüyor. 
Ve" anne" çocukluk hallerine hiç benzemiyor. Ama başarılı bir reklam.

Tabii ki çok sık reklam izleyen biri değilim. Hatta televizyona da çok düşkün değilim. Ama insanla ve toplum sosyolojisiyle, insan psikolojisiyle ilgili her konu dikkatimi çekiyor.
Unutamadığım reklamlar var. Anmak isterim: Bir iletişim firmasının bir köy okulunda çekilmiş nefis bir reklam filmi vardı. Uzak bir dağ köyünde yeni atanmış öğretmen annesini arıyor, sobayı nasıl yakacağını soruyor. Çok uzak bir mesafeden telefonla bağ kurabiliyor. Çok sevimli bir reklamdı. 

Bir başka unutamadığım reklam, bir kargo şirketinin reklamı. Doğmamış bebeğinin son aylarını bekleyen bir anne, karnını tutuyor. Ve bir slogan: "Sizin gibi özenle taşıyoruz."

Reklamlar bir ekip işi. Bu ekiplerde çok başarılı, çok yaratıcı, çok zeki insanlar var. Yarışmalara katılan, ödül kazananlar var. Ama sanırım insana, insan yüreğine daha çabuk ulaşabilenler daha başarılı oluyor, ürünü daha cazip gösterebiliyor...




Sanırım uzun yazdım sevgili Ece, gecikmeyi de telafi ettim mi acaba?




Şubat 14, 2017

BİR GAZETE HABERİ-GİZEMLİ BİR SEVGİ ÖYKÜSÜ...



Sevgi, aşk gibi kavramların yıpratılmaması gerektiğine inanıyorum. Sevgimizi dile getirmek için tek güne bağımlı kalanlardan da değilim. Sevgi günlük olmamalı, daha sağlam temellere oturmalı diye düşünenlerdenim. 

Tüketim toplumlarında hediye alma çılgınlığı tüm şiddetiyle devam ediyor. Bazıları için daha parlak, daha gösterişli, daha pahalı hediyeler çok  cazip. Günümüz reklamlarında sevgi hep tek taş yüzükle, görkemli mücevherlerle dile getiriliyor. Oysa o yüzüğü sevdiğine hediye edemeyen ama onu çok seven ne çok insan vardır. 

Bir güzel söz, bir demet çiçek, küçük bir sürpriz kalpleri fethetmek için ne güçlü hediyelerdir. Tüketim, alışveriş, pahalı, ödemek sözcükleri günün anlamından aslında ne kadar uzak. Oysa güvenmek, üretmek, paylaşmak, sevgi sözcükleri sanki o günle bütünleşmiş.

Birkaç gün önce gazetelerde bir haber yayınlandı.
Önce sabah programlarında gazete tanıtımlarında rastladık. Farklı bir haberdi. Bir çiftin ölümünden söz ediliyordu ama cinayet değildi. Ölüm vardı ama ortada silah yoktu. Dünyada ötenazi henüz ancak birkaç ülkede söz konusu iken Türkiye'de bir çift bir bakıma ötenazi uygulamışlardı.

Haber başlığı şöyleydi; "El ele sonsuzluğa..." Bir gece yarısı, bir çift bir tatil beldesinde denize birlikte atlayarak hayatlarına son vermişler. Eşlerden erkek 70 yaşında, beyaz eşya tamircisi, kadın 71 yaşında, emekli ilkokul öğretmeni. Bir oğulları var, yurt dışında kızıyla yaşıyor. Henüz haklarında hiçbir şey net değil.

Hiç kimse bir insanın gerçek hayat öyküsünü tüm detaylarıyla bilemez elbette. Neler yaşadı, nelerle mücadele etti, kimlerle arkadaştı...? Kişiliği, karakteri nasıldı; sakin, sinirli, dürüst, yalancı... Kim bilebilir? Belki birbirlerine dahi henüz söyleyemedikleri sırlar  var mıydı?

Ama bıraktıkları iki mektupta onları daha iyi tanımamızı sağlayan ince ayrıntılar var. Mektuplardan biri Adli Makamlara, diğeri bir hafta kaldıkları otel müdürlüğüne. Öldükten sonra bedenlerinin 9 Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesine verilmesini vasiyet ediyorlar. Ancak üç gün denizde kalan cansız bedenlerinin araştırmalarda kullanılamayacağı açıklandı. Adli makamlara yazılan mektupta ölümlerinden kimsenin sorumlu olmadığını belirtiyorlar. 

7 gün tatil yaptıkları 5 yıldızlı otel personeline 2000 TL. bahşiş bırakıyorlar. Mektuplarında şimdiye kadar mutlu bir hayat yaşadıklarını ama artık dayanamadıkları sağlık sorunları nedeniyle hayatlarını sonlandırdıklarını yazıyorlar. Çiftin tek oğulları yurt dışında  kızıyla yaşıyor.

İnsanı sarsan bir haberdi. Bir haberle düşler aleminde bir gezintiye çıkıyor, neler neler düşünüyorsunuz. Bulundukları ilde yalnız yaşayan çift muhtemelen birbirlerine çok bağlıydılar. Gazete fotoğrafında da birbirlerine çok benziyorlardı. Yıllar insanları birbirine bağladıkça fiziki ve ruhsal benzerlikler çoğalıyor, benzer alışkanlıklar sürdürülüyor.

İki insanın birlikte yaşamlarına son vermeyi düşünmesi çok uç bir karar. Uzun bir yaşam öyküsü, bir film senaryosunu uygular gibi bir gecede sona eriyor. Bıraktıkları mektupta söz ettikleri gibi gerçekten çok mutlu bir hayat mı yaşadılar? Ne zamandan beri bu planı yapmaktaydılar? Gece saat 00.01 de denize girip sonsuzluğa yelken açtıklarında hiç mi duyan olmadı. Vazgeçmeyi düşünmediler mi? Ölüme günlük giysileriyle mi gittiler? 

Toplumun değer yargıları açısından incelemeye değer bir olay. Psikolojik ve sosyolojik hatta felsefi çözümlemeler yapıldığında ne çok şey aydınlanacaktır belki de... Acaba sevgi mi galip geldi, güçlü yaşam koşulları mı pes ettirdi? Sağlık durumları bozulunca daha fazla acıya-sıkıntıya katlanamadılar mı? Birbirlerini caydırmayı hiç mi düşünmediler?

14 Şubat öncesi gerçekleşen bu olayda belki de büyük bir yaşam dramı gizli. Eşlerden biri ebediyete göç ederse diğeri onsuz yalnızlığı kaldıramaz mıydı?
Soğuk suların içinde saniye saniye ölüme yol alırken yaşadıkları güzel anlar-günler hiç mi caydırıcı olmadı? Dostları var mıydı? Hayatları boyunca hep böyle kararlı ve planlı mıydılar? Çünkü her şeyi en ince ayrıntısına kadar düşünmüşler.

Gizemli bir sevgi öyküsü; içinde insanı düşündüren ne çok soru, ne çok ayrıntı. Yanıtı verilemeyen her soru, içinde pek çok cevap da barındırıyor. Belirledikleri ölüm tarihi acaba evlilik yıl dönümleri miydi, doğum günleri mi, yoksa gelişigüzel seçilmiş bir zaman dilimi miydi?

Dünyada pek çok kişinin "Sevgililer Günü" olarak kutladığı günden birkaç gün öncesinin kararlaştırılmış bir ölüm günü olacağı hiç akla gelir miydi?
Günleri anlamlı kılan insanlar mı, olaylar mı, yoksa hayatın ta kendisi mi...?

Makbule Abalı 



Şubat 10, 2017

ESKİYEN EŞYALAR... YAŞ ALAN İNSANLAR...



Eşya eskir de insan eskimez mi? Kemiklerine kadar, iliklerine kadar eskir. Bazen hızlı, bazen yavaş, engellenemeyen hızlı bir çöküştür bu. Saçları eski parlaklığında, yumuşaklığında kalmaz, renk değiştirir. Dişler yıpranır, kemikler daha kırılgan olur. Ünlü düşünür Bertrand Russell "Saçlarım ağardıkça insanlar anlattıklarıma daha çok inanıyorlar." diyor.

Eşya eskiyince, yıpranınca yenilenebilir. Oysa insan... yenilenebilir mi? Eşya hasar gördüğünde onarılması mümkündür. Gerektiğinde cilalanması ya da boyanması da. Yeni gibi olmasa da değişir, parlar, tekrar kullanılır hale gelir. Ama insan makine değil ki rektefe olsun. Belki böbrek yenilenir ama uzun bir yoldur. Yeni böbrek bulunması, dokunun tutması gerekir. Kalp rahatsızlanırsa anjiyo, stent takılması gündeme gelir. 

Bedenin her yenilenmesi eskisinden daha özenli bir hayat ve belirli kurallar gerektirir. Eşyanın yıpranması ile insanın yıpranması farklı. Eskiyen eşya zamanla değer kazanmışsa antika adını alıyor. İnsan eskidiğinde, yaş aldığında bilge ya da olgun insan kimliğine bürünüyor. Bilinç kaybına uğramışsa olumsuz deyişlerle anılıyor. 


İnsanın tanınması ile eşyanın tanınması da tabii çok farklı. Geçmişteki değerlerimizi anlatılanlardan, okuduklarımızdan öğreniyoruz. Geçmişte kullanılan eşyaları müzelerden ya da onları kullanan insanlar vasıtasıyla tanıyoruz. Eski eşyaları gördüğümde hep düşünürüm; Bu eşyalar yıllar önce kim bilir kimlerin işine yaradı, kimlere hizmet etti? Kimler bu eşyalarla ne işler yaptı? Kimler bu eşyalarla mutlu ya da mutsuz oldu?


Geçtiğimiz günlerde Mersin Alzheimer Derneği Yaşlı Yaşam Merkezi'nde bir sergi açıldı. Eski bir öğretmen Mustafa Çil Bey'in oğlunun adını vererek Rotary Kulüp katkılarıyla açılan bir "Yaşam Müzesi". Sergilenen eşyalar günümüz gençlerine geçmiş dönemler hakkında çok şey anlatıyor. Eski telefonlardan dikiş makinelerine, yemek kaplarından bakır güğümlere, kazanlara, tütün sarma aracından pompalı ocaklara, kadar pek çok şey... 




Mustafa Çil Bey ALS hastası. Eski bir öğretmen.  Müzede babasının ve oğlunun adını yaşatmak istiyor.  "Mehmet Nuri Çil Yaşam Müzesi." Mustafa Bey rahatsızlığından ötürü açılışa tekerlekli sandalye ile geldi. Belli, sıkıntıları var. Ancak açılış sırasında ve sonrasında yüzündeki mutluluk tebessümü kayda değerdi. 



Yılların yıpratamadığı eski eşyalar-şimdiki antikalar-yeni eşyalarla yarışırcasına vitrinlerde yerlerine yerleştiler. Her biri içinde nice öykü barındırıyor. İnsanın hayal gücüne ne çok şey sığar. Bu eski eşyaların daha yıllarca sessizce anlatacak, aktaracak çok yaşanmışlıkları var.
 

Teşekkürler Mustafa Bey; eski eşyalarınıza yeniden değer kazandırarak eskimeyen insanların varlığını kanıtladığınız için... Antikalara bakarken insanlar yaş almış eski, değerli insanlarımızı da hep anacaklar sanırım. Yıllar geçecek... eşyalar eskiyecek... İnsanlar yaşlanacak, yıpranacak... Ama duyarlılık, ince duygular, dostluk, vefa bir yerlerde hep varlığını sürdürecek...

Makbule ABALI . 2017




"Kırk yaş gençliğin yaşlılığı, elli yaş, yaşlılığın gençliğidir."       Victor Hugo.

Şubat 06, 2017

ÜRETİCİ KADINLAR...





Daha karşıdan yürümeye başladığınızda kadın seslerini duyuyorsunuz. Ama çalışan, iş üreten, üretime, aile bütçesine katkıda bulunan kadınların sesleri bunlar. Gürültü gibi çıkmıyor sesler, ahenkli bir bütün oluşturuyor. Üstü kapalı, yanları açık, uzun bir mekan düşünün. Bu ortama aklınıza gelen her rengi katın, biraz ses eklerken biraz da sacda taze pişen ekmek kokularından ekleyin. Ve hep üretime odaklanmış güler yüzlü kadınları gözünüzün önüne getirin. 

Burası Mersin Mezitli Üretici Kadınlar Pazarı. Haftalık pazar ihtiyacını büyük pazarlar yerine buradan almayı tercih ediyoruz. Daha taze, arada aracı yok, o yüzden daha ucuz, temiz, çeşit bol.Güler yüzlü insanlar sanki bir araya gelmişler.Önceki gidiş gelişlerden tanıyorlar, hal hatır soruyorlar. Yeni getirdikleri taze ürünleri öneriyorlar. Burası gerçek bir üretim yeri.


Pazarda en az 20 kadar pişirim sacı kurulmuş. Piknik tüplerden bir düzenek kurulmuş, üstüne sac yerleştirilmiş. Üstünde tam buğday unundan, mısır unundan, çavdar unundan bazlama, sıkma, börek yapılıyor. Mis gibi bir ekmek kokusu duyuluyor. Pişirim tezgahlarında en az 6-7 çeşit iç hazırlanmış; peynirli, patatesli, ıspanaklı, ısırgan otlu, çökelekli, kaşarlı...


Tüm satıcılar Mersin'in farklı köylerinden ama sanki herkes birbirini tanıyor gibi. Eskiden hemen girişte bir çiçekçi vardı. Her çeşit mevsimlik çiçek bulunurdu. Artık yok. Ama birkaç tezgahta su dolu kovalarda ıslatılmış demet demet taze nergisler var. Güzel nergis kokusu çevreye de yayılmış.


Biraz alışveriş yaptıktan sonra erken yaptığımız kahvaltının üstüne ikinci kahvaltımızı yapıyoruz; cevizli sıkma, çay ve kaşarlı börekle. Porsiyonlar büyük, cevizli sıkmayı eşimle paylaşıyoruz. 
Günlerdir televizyonların haber bültenlerinde sebze-meyve fiyatlarının çok yüksek olduğu söyleniyor. Enflasyonun bu ay çok yükseldiğine değiniliyor.


Büyük şehirlerimizin pazarlarında Kabak 8 TL. portakal 5 TL. Üreticiler şikayet ediyorlar: Halde tüccarın 25 kuruşa aldığı meyve manavda 5-6 liraya satılıyor. Burada bu şikayetler yok. Her şey aracısız olarak üreticiden tüketiciye ulaşıyor. O yüzden fiyatlar normal pazarlardan daha ucuz. Nakliye sırasında yıpranmadığı için de daha taze.


Bazı tezgahlarda satış yaparken üretim devam ediyor. Örüyorlar, dikiyorlar, takı tasarlıyorlar. Bazı tezgahlarda mercimekli köfte, içli köfte, poğaça, kek, turunç reçeli satılıyor. Kurutulmuş domates, salça, kuru nane ambalajlarında satışa sunulmuş.


Aynı gün (Pazar günü) Tayfun Talipoğlu'nun başarılı kadınların öyküsünü ele alan bir programı vardı. Programın sonuna yetişebildim. Kadınlar bir köyde kooperatif kurmuşlar, bal satışına başlamışlar. Köy halkı kooperatif kurmalarını kınamış, suç işlediklerini söyleyenler bile olmuş. Her şeye rağmen başarmışlar. Gözleri parlayan pırıl pırıl kadınlar. İlkokul mezunu, çok güzel konuşuyorlar. Çabalarıyla ehliyet de almışlar.

Ben inanıyorum; Kadınlar ekonomik özgürlüklerini kazandıklarında her şey bir başka olacak. Çocuklarını da daha iyi eğitecekler. Daha aydınlık, daha temiz, daha güzel bir ülkede yaşayacağız. 



Ocak 29, 2017

EĞİTİMDE TASLAK PROGRAM...




Günümüzden 2000 yıl önce yaşamış Çinli şair Kuan Tzu şöyle diyor: 
Bir yıl sonrasıysa düşündüğün, tohum ek.
Ağaç dik on yıl sonrasıysa tasarladığın,
Ama düşünüyorsan yüz yıl ötesini, halkı eğit o zaman...
Bir kez tohum ekersen, bir kez ürün alırsın.
Bir kez ağaç dikersen, on kez ürün alırsın.
Yüz kez olur bu ürün, eğitirsen toplumu...



Ülkenin en önemli konusu, çocukların, gençlerin gelecek garantisi; Eğitim... Belki zamanlama yanlıştı; henüz basında hak ettiği yeri bulamadı. Ekranlarda siyaset konuşmalarından yer kalmadı. Oysa yıllar sürecek bir eğitim maratonunun iskeleti hazırlanıyor. 

Okul öncesi dönemden başlayarak ilkokul, ortaokul, lise dönemlerinin müfredatı değişecek. Bu yüzden Milli Eğitim Bakanlığı bir taslak Eğitim Programı hazırladı. İsteyen veliler programı İnternetten okuyup istedikleri düzeltmeleri yapabilecekler. Ancak kaç velinin evinde bilgisayar var ve kaç veli bilgisayar kullanma becerisine sahip?

Milli Eğitim Bakanının açıklamasına göre çocuklar 1. sınıftan itibaren gene el yazısıyla yazacaklar. Minicik parmaklar, küçücük eller kitap yazısıyla değil, önce el yazısıyla yazmayı deneyecekler. Zorlananlar, ağlayanlar olacak, parmaklarında nasır çıkanlar, kendini güçsüz ve yetersiz hissedenler... Ama çaresiz, el yazısıyla yazacaklar. Yazarken kalemi belki fazlaca bastıracaklar, kalem ucu kırılacak; çıt...çıt...

Değerlendirmelerde %90 el yazısı kalksın denmiş. Ama Milli Eğitim Bakanının açıklamasına göre devam edecek. Kim, neye göre, nasıl karar aldı? Öğretmenlerin gözlemleri, görüşleri hiç mi dikkate alınmadı? Kalem uçları çıt çıt kırılırken küçük yürekler de zorlanacak. Eğitim-öğretimden beklentileri kimler dile getirecek? Evinde bilgisayar olan, yazabilen, okuduğunu anlayabilen, yorumlayabilen kaç veli vardır?

Çocuklarının okulda sadece bilgi değil, davranış da kazanmasını isteyen veliler bunu nasıl dile getirecekler? Son yıllarda okula cep telefonuyla giren, sınıfta, derste mesaj çeken öğrenciler... Okul kapısının önünde sigara içen öğretmenler, onlardan birkaç m. ilerde sigara içme denemesi yapan öğrenciler...

Sadece konuları sıralamak, bilgiye odaklanmak yeterli olabilir mi? Okul çocuklara, gençlere okuma sevgisini, kendine güven duymayı, adaletli olmayı, iradesini kullanabilmeyi, öfkesini kontrol edebilmeyi, öğretebilecek mi? Sevgi ve saygıyı, insanlığı belli değerler olarak verebilecek mi? Kopya çekmemeyi, yalan söylememeyi, gerektiğinde haksızlığa itiraz edebilmeyi öğrenip "iyi insan, ahlaklı vatandaş" olmanın temellerini atabilecek mi?
Felsefe Dersinde; Varlık, Ahlak, Sanat, Din konu başlıkları kaldırılmış. Yeterli mi değildi?

Anaokulunda, okul öncesi sınıflarda programı uygulayan öğretmenler kitap sevmeyi, oyun kurallarına uymayı, doğayı korumayı, toprakla uğraşmayı, hayvanları koruyup sevmeyi davranış olarak verebilecek mi? 

Yıllar önce bir Devlet Okulunda ilkokulu okudum. Öğretmenimiz şairdi. Şiir sevmeyi evde annemden, okulda öğretmenimden öğrendim. Sınıfımızda çeşitli sosyo- ekonomik-kültürel gruplardan öğrenciler vardı. Birbirimizi severdik, korurduk, hiç küçümsemezdik. 2. veya 3. sınıfta yazı dersi başlardı. Öğretmenimiz tahtaya tebeşir tozu ve iple yatay çizgiler çizer, özenle yazı yazardık. 

Yerli malı kullanmayı savunurduk. Yerli Malı Haftası kutlanırdı. Önlük kumaşlarımız Sümerbank'tan alınırdı. Sınıfta İş dersinde yaptığımız kumbaralarımız vardı. Kısıtlı harçlıklarımızdan tasarruf etmeye çalışırdık. Önce okul kantinleri yoktu. Evlerimizden sıramız gelince beslenme saatına poğaça, kek ya da kurabiye götürürdük. Maddi gücü uygun olmayan arkadaşlarımıza yardımlar hiç hissettirmeden yapılırdı.

Son yıllarda dilde tekrar eskiye dönüş başladı: Öğrenci yerine talebe, Milli Eğitim yerine Maarif, sınav yerine imtihan... Körpe beyinler bu sözcüklere uyum sağlamakta zorlanıyorlar. Ana dilini iyi kullanabilen, iletişim kurabilen gençler mezun olmalı okullarımızdan. Ama haftada 8 saat gördüğü yabancı dili de günlük konuşma dilinde yetecek kadar kullanabilmeli.

Geçmiş yıllarda tasarlanan konuların tartışıldığı Milli Eğitim Şuraları olurdu. Çalıştığım yıllarda iki Eğitim Şurasında görev yaptım. Her ilde, her düzeyde eğitimcinin katıldığı şuralardı bunlar. Öğrencilerden de katılım olurdu. Sonuçta "tavsiye" niteliğinde kararlar alınırdı. 

Bu yılki program taslağı ne zaman hazırlandı, kimler hazırladı? Bu süre içinde basın hiç mi duymadı, duyurmadı... "Eğitim" gibi çok yönlü, uzun zamanlı bir konuda alınacak her karar ince elenip sık dokunmalı diye düşünüyorum. Son yıllarda öyle sık karar alınıp değiştirildi ki  öğrenciler kendilerini denek gibi hissediyorlar. Sınavlar iptal edildi, tarihleri değişti, okulları değişti. Oysa eğitimde süreklilik ve kalıcılık esas değil midir? 

Bir okuldan birincilikle mezun öğrenciler neden üniversite ya da yüksek okulda aynı başarıyı gösteremiyorlar? "Nerede hata yaptık?" diye düşünecek eğitimcilere özlem duyuyoruz.
Her kurumda ama özellikle Milli Eğitimde "denetim" eksikliğimiz varken eğitim müfettişlerinin artık olmayacakları söyleniyor. Her öğretmen vicdani sorumluluğa sahip mi, kendini objektif olarak eleştirebilir mi, eksiklerini kime, kimlere soracak?

Çocukların olduğu her kurumda Milli Eğitim Müfettişlerine ihtiyaç var. Hele yangın merdivenlerinin kilitlendiği, alevlerin göklere yükseldiği ortamlarda eksikleri kim dile getirecek, çocukları kim kurtaracak, seslerini kim duyacak...?









Ocak 15, 2017

BİR KAR ÖYKÜSÜ...



Kış bütün şiddetiyle hüküm sürüyordu. Sefasını sürenler ya da cefasını çekenler için hayat farklıydı tabii. 
Kar yağdığı zaman yıllar öncesinde yaşadığı o" kar öyküsü" gelirdi hep aklına. Unutamadığı o karlı sabah, yaşadığı belde, okul yolu, dondurucu soğuklar, zor yıllar...

Yıllar öncesinin kışları şimdikinden daha sert geçerdi:
Günlerdir aralıksız yağıyordu kar. 3 metreyi geçmişti. Bazı evlerin yanında hayvan barınakları göçmüş, epeyce hayvan telef olmuştu. O yıllarda henüz 11 yaşındaydı. Köyün başındaki ilkokulun 4. sınıf öğrencisi. Akşamdan çantasını hazırladı. Perdeyi araladı, camdan dışarı baktı. Nefesinden buğulanan camı elinin tersiyle sildi. Biraz uzakta titrek bir ışık yanıyordu. Komşu evin ışığı. Sınıf arkadaşı hastaydı, ertesi gün okula tek başına gitmek zorundaydı.

Kar tatili yoktu. Okula gidecekti. Ama okul yolu kardan kapanmıştı. "En iyisi dereden gitmek" diye düşündü. Dere kışın donardı. Ama kayarak gidecekti. "Böylece kayak da yapmış olurum, okulda kardan adam da yaparız" diye gülümsedi.  Annesinin pişirdiği bir bazlamayı sofra bezine sardı. 3 yıldır kullandığı okul çantasının içine koydu. Bu yıl çizme alamamışlardı. Karda kaymamak için ayakkabısının üzerine bir çorap geçirdi. Boynuna atkısını taktı. Artık hazırdı karla mücadeleye...

Dere çok uzak değildi evlerine. Derenin başında durdu. Buz tutmuştu. "Kaymamı ayarlarsam sonuna kadar ulaşırım" diye düşündü. Ve gözlerini kapayıp kendini boşluğa bıraktı. Uçar gibi kayıyordu. Sonunda buzun üzerinde yüzükoyun, sırılsıklam uzanmış halde kaldığını başkalarından duymuştu. Yıllar sonra o gün anlatılanları çok net hatırlıyordu. Orada bir süre o halde kalmış. Dakikalar sonra öğretmen ve öğrenciler onu kurtarmaya gelmişler. Bir yanda bazlama, öte yanda okul çantası. Yüzünde, ellerinde hafif sıyrıklar.

O yüzden her kar yağdığında kendini gene okul yolunda sanır. Dumanı üstünde sıcacık bir çorbayı nasıl da özler. Kaybolan bazlaması gelir aklına-sacda pişmiş mis gibi kokan bir köy bazlaması . "Çocukluktan kalma alışkanlıkla bu kokular hala burnumda tüter." diye düşündü. Ve ekledi: "Şimdi olsa zor zamanlarımda portakal çiçeklerini de koklamak isterdim."

Kar lapa lapa yağıyordu çocukluk anılarının, hayallerin üstüne. Tıpkı yıllar öncesi gibi...



Ocak 12, 2017

HAN-I YAĞMA- TEVFİK FİKRET




Ünlü şairlerden seçmeler:

Lisede edebiyat derslerimizde şiir sevgisini pekiştirmek için sık sık şiir tahlilleri yapılırdı. Tevfik Fikret sevdiğim bir şairdir.Fikret
" Han-ı Yağma" adlı şiirini 1912 yılında yazmış. Bu şiir son 100 yılın en güncel şiiri seçilmiş .(Bu uzun şiiri biraz kısaltarak alıyorum.)


HAN-I YAĞMA

Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştiha sizin
Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin!
Yiyin, yemezseniz bugün, yarın kalır mı kim bilir?
Bu nadi-i niam , bakın kudumunuzla müftehir!
Bu hakkıdır gazanızın , evet, o hak da elde bir...
Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştiha sizin
Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin!
Bütün bu nazlı beylerin ne varsa ortalıkta say
Haseb, neseb, şeref, oyun, düğün, konak, saray, 
Bütün sizin efendiler konak, saray, gelin, alay;
Bütün sizin efendiler bütün sizin, hazır hazır, kolay kolay...
Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştiha sizin
Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin.
Verir zavallı memleket, verir ne varsa, malını
Vücudunu, hayatını, ümidini, hayalini
Bütün ferağ-ı halini, olanca şevk-i balini,
Hemen yutun düşünmeyin haramını, helalini...
Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştiha sizin
Doyunca,tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin. 
Bu harmanın gelir sonu, kapıştırın giderayak!
Yarın bakarsınız söner bugün çıtırdayan ocak,
Bugünkü mideler kavi, bugünkü çorbalar sıcak,
Atıştırın, tıkıştırın, kapış kapış, çanak çanak...
Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştiha sizin
Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin!