Sayfalar

değerlerimiz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
değerlerimiz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Mayıs 25, 2026

DÜŞÜNÜRKEN...

 

* Toplumsal çalkantılar, umulmadık değişimler, tartışma ve kavgalar süreklilik kazandığında o toplum kalkınabilir mi?

* Değerleri altüst olunca bir toplumun; bireylerinde güvensizlik, endişe ve kaygılar, inançsızlık başlaması da yadırganmamalı.

* İhanete uğrayan insanların, bir süre herkesten kuşkulanması, çok normal sayılmalıdır.

* Çeşitli kurumlara büyük maaşlarla atanan danışmanlara gerçekten danışılır mı? Danışmanlar, görevlerinin sorumluluğunu yerine getirirler mi?

* Sadece 23 Nisan'larda değil, arada sırada çocuklar da bazı önemli toplantılarda bulundurulsa daha iyi olmaz mı? Çocuklar hiç çekinmeden, gerçeği olduğu gibi insanın yüzüne söylerler. 

* Sürprizler güzeldir denir. Ama insanı şoka uğratan, zihinleri altüst eden durumlar sürpriz sayılabilir mi?

* Hukuk Fakültelerinde ders işleyen öğretim üyeleri ve görevliler derslerde, öğrencilerin sorularına gerçek cevapları verebiliyorlar mı, yoksa susmayı mı tercih ediyorlar?

* Yalanın, aldatmanın, dedikodu ve kötü söz söylemenin yanlış olduğunu bellettiğimiz çocuklarımız, toplumda bu tür uygulamalarla karşılaşırlarsa neye, nasıl, kime inanacaklar, doğru ile yanlışı nasıl ayırt edecekler? 

Makbule Abalı- Eğitimci

25 Mayıs 2026-Urla-Türkiye

Not: Sağlıklı, huzurlu, mutlu günler, esenlikler diliyorum. Bu paylaşımımda yorum köşesini kaldırdım.





Nisan 22, 2026

SAĞLIKLI OLABİLMEK-SAĞLIKLI KALABİLMEK-2



Neden sağlığımız hep aynı rotada gitmez, sürekli iniş çıkışlıdır? Biz mi değişiyoruz. durum ve koşullar mı, mevsimler ve iklimlerin beklenmeyen sürprizleri, değişimleri mi? Sonuçlardan nedenlere ulaşmayı, kuralara uygun ve disiplinli bir şekilde yapmayan bir toplumuz. Hatayı kendimizde değil, hep başkalarında, yakın ya da uzak çevremizde arayan bireyleriz. Sobeleme gibi bir oyun oynansa asıl sobelenmesi gerekenleri değil de hep başkalarına pas vermeyi düşünenler grubundan mısınız?

Kendi adıma söylemek istersem; telefondaki mekanik seslere alışamayanlardanım. Yüz yüze, göz göze görüşme beni daha rahatlatır. Belki bilgisayar çağına yetişemeyişimizdendir bu sıkıntımız. Neyse ki MHRS(Merkezi Hasta Randevu Sistemi ) var. Çoğunlukla yumuşak tonda bir ses tonuyla konuşan elemanlar var. Ama çok acele etmek zorundasınız. 

Uzunca bir zaman müzik dinletisinden sonra (Bazen 7-8 dakikayı buluyor.) adınızı, TC kimlik numaranızı, tekrar hasta adını, hangi ilde, hangi branşta bir doktora muayene olmak istediğiniz soruluyor. Şansınıza, bazen çok nazik ve saygılı bir personel karşınıza çıkıyor. Bazen karşınızdaki kişinin konuşma tarzına göre; Baş üstüne ya da emret komutanım demek geçebilir içinizden. Oysa her zaman  sakin ve anlaşılır konuşmak nasıl da güzeldir. Hele karşınızdaki yaşlı bir insansa. MHRS'de en zor randevu alınabilen branşlar göz, kardiyoloji, psikiyatri. En erken yaklaşık 15 gün sonraya ya da hiç sıra gelmeyebiliyor.  Hastalıklar da toplum sağlığının göstergesi gibi. 

Sağlık Ocakları ve oralardaki deneyimli doktorlar gerçekten çok önemli. İyi bir hekime rastlarsanız çok fazla bir arayışa girmenize gerek kalmayabiliyor. Bazı sağlık ocaklarında doktor odalarının sanatsal objelerle, güzel sözlerle veya çiçeklerle düzenlenmiş olması hastalar için rahatlatıcı bir unsur. Kişilerin eczane tercihinde de personelin bilgili olduğu kadar ilgili, güler yüzlü ve nazik olması son derece önemli. Hastalığa çare ararken İNSAN faktörünü de göz ardı edemiyorsunuz.

Gittiğiniz her sağlık kurumunda "Hasta Hakları", kurallar ve işleyiş ile ilgili bilgiler var. Bazen farklı bir dünyada mıyım diye düşündüren uygulamalar olsa da yönetici veya başhekime göre değerlendirme ölçütleri de değişebiliyor. Çevremizdeki Devlet Hastanesi temizlik konusunda tam puan alabilir. Uygarlığın ölçüsü olarak düşünülecek bir konuda benzerlerinden çok daha iyi. Musluklarından su akan tuvaletlerinde, her zaman tuvalet kâğıdı , kâğıt havlu bulabiliyorsunuz. 

Hastanelerde küçücük çocukları, hatta pusette taşınan minicik  bebeleri gördüğünüzde içiniz burkuluyor. Bazıları orada olmayı oyun gibi algılıyor, ev ortamındaki oyunlarını sürdürüyor. Yetişkinler ve çocukların hemen hemen hiçbirinde maske yok. Sıra beklerken büyükler ellerindeki cep telefonlarıyla ilgileniyorlar. Koltukların altında kediler de hiç yabancılık çekmiyorlar.

Her ortamda "Günaydın, geçmiş olsun, teşekkür ederim" sihirli sözcükler Ah keşke anahtar sözcükleri gerektiğinde, zamanında, yerinde ve dozunda kullanabilsek. Bir personel hiçbir şey sormadan bir güzel söze; "15 yıldır çalışıyorum. kimse bana teşekkür etmedi." deyince şaşırmıştım. 

Genel anlamda her kurumdaki güzel işleyişler güzel örneklerle devam ediyor. İyiler diğer personele rol model olabiliyor. Vurdumduymazlık, adamsendecilik, umursamazlık uyarı alınmadığında kişiden kişiye geçebiliyor. Yerleşik bir ödül-ceza sistemine her kurumun ihtiyacı var. Bir çarşamba öğle arasında Devlet Hastanesi konferans salonunda bir "Şiir Günü" düzenlenmesine tanık oldum. Bir başka gün bir sekreterin işitme engelli bir hastayla görüşmesini izledim. Kendi isteğiyle "İşaret Dili" kurslarına katılmış, uyguluyor.

Her konuda, her işte, her kurumda "Fark Yaratmak, işini düzgün yapmak, onuruyla ayakta durabilmek, vicdanının sesini duymak" önemli. Duyarlılığımızı kullanarak, farkında olarak iyileri, iyilikleri bilebilsek, takdir edebilsek, değişikliklere yol açabilir miyiz acaba? 

Hiçbir sorun yüzeysel değildir. Nedenlere çare aramazsak, sorunlarda sadece sonuçlarla ilgilenirsek her tür hastalıkta bir kısır döngü içinde kalıp,  kördüğümü  çözemiyoruz. 

Makbule ABALI-Eğitimci

22Nisan 2026 Türkiye-Urla





Ekim 28, 2025

YÜZ YAŞINA ERİŞMİŞ BİR CUMHURİYET -CUMHURİYETİMİZ 102 YAŞINDA...

 


Dile kolay;  CUMHURİYETİMİZ 102 YAŞINDA.  Yüzyıl, bir asır, çok uzun bir zaman dilimi. O uzun yıllar nelere tanık oldu, neler yaşandı. kimler geldi, kimler geçti ? Her dönemin, o zaman diliminde yaşayan insanlara kazandırdığı belli davranış kalıpları, yoğun, kalıcı duygular var.  Gelişim aşamalarında, yaşadığımız topluma uyum sağlarken, birey  olmaya çalışırken  kazandıklarımız, yıllardan geriye kalan izler, birikimler... 

Yüzyıllık Cumhuriyetimizin bir dönem tanığı olmak adına dün gece ilkokul yıllarımı düşündüm:  Ta o yıllara anılarımda bir yolculuk yaptım. Neyse ki hafızam da gerçek bir dost gibi bana yardımcı oldu, pek çok şeyi hatırlamama fırsat verdi. Geldiğimiz yolu bilmezsek sonraki zaman dilimlerini nasıl değerlendirebiliriz, neye göre, nasıl önlemler alabiliriz? 

Hatırlayabildiğim kadarıyla o dönem; Aza kanaat etme, paylaşabilme, tutumlu olma, insani yönden büyüklere saygı, küçüklere sevgi gösterebilme, güven, dürüstlük, vefa, onur, hak, hukuk, adalet duygularının yoğun ve gerçekçi olarak yaşandığı yıllardı.

Atalarımız, büyüklerimiz, gerçek savaş öyküleriyle büyümüş, yıllarca askerlik yapmış , çok acı ve eziyet çekmiş , yoklukla mücadele etmiş bir neslin çocukları, torunları olarak her şeyi ince ve kapsamlı düşünürlerdi. 

Devlet Baba,  Toprak Ana, Asker Ocağı, Er Meydanı, Baba Ocağı, Ana Kuzusu, Ahde Vefa, Sorumluluk Bilinci, Vazife Anlayışı, Sadakat, Liyakat o nesillerde yerinde ve sık kullanılan sözcüklerdi.  

Bir tas sıcak çorba, bir yudum su, bir bardak dost çayı, kırk yıllık kahve,  Tanrı misafiri, adam gibi adam, helâl süt emmiş, yuvayı yapan dişi kuş,  altın kalpli, alnı pak, yüreği pak" gibi deyimler, sözcükler de ta o yıllardan belleğime kazınmış gibi adeta. Kimler bu sözcükleri, bu güzel deyişleri unutturdu bize, kimler anlamlarını değiştirdi ya da başka anlamlar yükledi? Belki yeni eklemelerle, bu anlamlı sözcüklere yeniden yer verebiliriz dilimizde. 

Milli ve Dini Bayramlar bayram gibi kutlanır, acılar yaşandığında hep birlikte yas evine gidilerek İmece usul kısıtlı  imkânlarla  hazırlanan yöresel yemekler bırakılırdı. Yere düşen ekmek parçasını hemen alır, üç kez öper, uygun bir yere koyardık. Ekmek kutsaldı. 

Yazın en sıcak günlerinde bile oruç tutmak isteyenler olurdu biz çocuklar arasında. Her şey sadelik ve içtenlik üzerine kurgulanmıştı sanki. Korkarak değil, inanarak, olması gerektiği gibi yapardık. Sevap- günah içimizde idi. Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi Derslerimizde de çok şey öğrendik. O dönemde fotoğraflar çekilerek yardım kolileri dağıtılmazdı ama yoksullar için adları bilinmeyen yardım melekleri, aşevleri vardı. 

Evlilikte sadakat, anlayış, vefa, dostluk esastı. Görücü usulü evlilikler çoğunluktaydı ama ayrılma boşanmalar bu kadar yaygın değildi.  Evlenme yaşı şimdikinden daha genç idi ancak  çok küçük yaşta evlendirilen kız çocukları yoktu.  Kadın sığınma evlerine de ihtiyaç yoktu sanırım. 

Ekonomik sıkıntılar aileleri sarsardı ama Orta Direk aileler ; temelden, çatıdan, yan kolonlardan, kirişlerden güç alarak ayakta kalmayı, geçinmeyi bilirdi. Tarımla, çiftçilikle uğraşan aileler biraz daha şanslıydı. Çukurova'nın verimli toprakları zor günlerde cankurtaran simidi gibi olmuş, aza kanaat eden insanları doyurmuştur. 

Adana'da doğmuş, üniversite öğrenimine kadar çocukluk ve ilk gençlik yılları Adana'da geçmiş eski bir Adanalı olarak  ne çok severim Adana'yı, sıcak iklimi gibi sıcak  dostluklarını, yöresel yemeklerini, gönülleri kadar zengin dost sofralarını. belki biraz gürültülü ancak içten söyleşilerini. 

Üniversite sonrası ilk görev yıllarım gene Adana'da başladı. Yaş aldıkça, çocukluk yılları ne kadar gerilerde kalsa da kolay kolay unutulmuyor, anılar deposundan silinmiyor. Narenciye çiçeklerinin kokusu burnunuzda, ağaçtan koparıp yediğiniz meyvelerin tadı damağınızda kalıyor. Fayton arabaların tekerlek sesi, arabacıların atlara seslenişi halâ kulaklarımda.

 Adana Namık Kemal İlkokulu  ilk eğitim yuvam sayılır. İlk dört yılım orada, son yılım da taşınmamız nedeniyle Celâlettin Seyhan İlkokulunda  tamamlandı. O yıllarda anaokulları, ana sınıfları yoktu. 

Sınıflarımız yaklaşık 40-50 kişi olurdu. Her sabah Atamızın gülümseyen yüzü karşılardı bizleri, güç alırdık. Sınıfımızda her kesimden, her yöreden arkadaşlarımız vardı. Doktor, mühendis, hukukçu, öğretmen, işçi, esnaf  her kesimden insanların çocukları. Hepimiz bir arada kardeş gibi büyüdük. Okul sadece öğretim değil aynı zamanda bir eğitim yuvasıydı. 

Önlüklerimiz tek tipti. Kocaman kurdelelerimiz, beyaz yakalarımızla adeta akla karanın temsilcileri gibiydik. Ancak her zaman griye de yer vardı. Hayal kurmasını hepimiz iyi bilirdik.  Sadece okur yazar olmadık,  dinlemeyi,  anlamayı, insan ilişkilerini, tarih bilincini, yurt sevgisini, adaletli olmayı, bilimsel düşüncenin  değerini de orada belledik. 

Her okulda Öğretmenlerden daha kıdemli bir Başöğretmen olurdu. Eğitim müfettişlerinden ayrı, okulda genel anlamda bir denetleyici. Bir arabulucu gibi işleyişten sorumlu, deneyimli bir kişi. Okullarda okuma yazma bilmeyen yetişkinler için çok yararlı  Okuma-Yazma Kursları açılırdı. Eğitimde her kademede  usta öğreticilerle yürütülen kaliteli çalışmalar sonucunda  diploma sahibi olmak bir onurdu.

Bayramlarda Belediye binası önünde yapılan  Resmigeçide en temiz, giysilerimiz, en düzenli yürüyüşümüzle katılırdık. Marşlar, bayraklar, flamalar, şiirler , günün anlam ve önemini belirten konuşmalar o törenlerin ayrılmaz bir parçasıydı. 

Coşkuyla, heyecanla kutlamalara günler öncesinden hazırlanırdık. Sınıflar renkli kâğıtlarla, fenerlerle, bayraklarla süslenir, kızlara  grapon kâğıdından  giysiler hazırlanır, kurdeleler, şeritlerle süslemeler yapılırdı. Bazen ansızın yağan güz yağmuruyla ıslanmışızdır  da o törenlerde. Aldırmazdık, yağmur bereket getirirdi. Öğleden sonra çocuk baloları düzenlenir, gece fener alaylarıyla sonlanırdı.

 Günlükler, anı defterleri birer canlı tanıktır o özel günlere... İş derslerinde yaptığımız karton kumbaralar dini bayramlarda verilecek küçük harçlıklar için bir kenarda sırasını beklerdi. Çocuklar için; tatlı dil, güler yüz, bir küçük mendil ya da çorap, birkaç  şeker her zaman kabul görürdü. 

Yaş aldıkça dinlemek kadar anlatmayı da seviyor dünkü çocuklar. Daha anlatacak öyle çok ince ayrıntılar var ki dağarcığımızda. Geçmiş zaman anlatıcıları geçmişte yaşadıklarını anlatmalılar tüm çocuklara. Sadece torunlarla sınırlı kalmamalı bu halka. Dinlemesini, gözlemesini, izlemesini  bilmeyenlerin yarınlara da güvenilir,  kalıcı katkıları olamaz. 

Başöğretmen Atatürk'ün çocuk ve gençlere emanet  ettiği Cumhuriyetimiz 100 yaşında. Yürekten kutluyoruz. O zor yıllarda bile idealist insanlarla ne güzel işler gerçekleştirildi, çok büyük başarılara imza atıldı. Bilimsel gerçeklerden uzaklaşmadan, aklın sağduyunun, hoşgörünün yol göstericiliğinde aydınlık, umutlu yarınlara ulaşabilme çabasıyla uzun yollar hedeflendi.

Yolunuz açık, hayalleriniz büyük, çalışmalarınız daim  olsun sevgili çocuklar, değerli  gençler. Sizler bizim umudumuz, güvencemizsiniz. Yarınlar sizin...

Makbule ABALI-Eğitimci

28.Ekim 2023 -Urla

Not: İki  yıl önceki yazımı güncelleyerek yayınlıyorum. 

CUMHURİYETİMİZİN 102. YILI KUTLU OLSUN.

Makbule ABALI-Eğitimci

28 Ekim 2025 Urla Türkiye





Ekim 01, 2024

HAYATIN ARTI DEĞERLERİ- BCP-Eylül-2024



Bir Sonbahar Mevsiminin Eylül Ayını da yolcu ediyor, Ekim Ayını karşılamaya hazırlanıyoruz.  Her ayın, her mevsimin kendine özgü  başkalıkları,  olumlu olumsuz yanları var.  Tıpkı insanlar gibi; Ancak biz insanlar kişiliğimize, değer yargılarımıza, umut ve beklentilerimize, geçmiş yaşantılarımıza  göre günlere, aylara, mevsimlere farklı anlamlar yüklüyoruz. 

Elbette yöresel farklılıklar, kişisel sorunlar ya da yaşanılan coğrafyanın, doğanın, toplumsal veya psikolojik olayların getirileri- götürüleri bakış açımızı, düşünce ve  fikirlerimizi etkiliyor. Ekonomik farklılıklar, maddi ya da manevi yetersizlikler, yaşam kaygıları, endişeler, korkular yaşamı daha gerçek boyutlarıyla algılamaya- değerlendirmelere yol açıyor.  Sonuçta; dünyanın neresinde olursak olalım hepimiz  mutsuzluk değil mutluluk özlemi içindeyiz. Hangi yaşta olursak olalım, kendi içimizde de dışımızda da dengeli bir yaşam ve huzur arıyoruz.

Doğallık ve sadelik içinde, abartısız-önyargısız sezişlerle çevrenizi gözlemlediğinizde aradığımız mutluluk kaynaklarına ulaşmak çok da zor değil. Bir lâbirentin çıkılmaz sanılan yolları, zor hesapların kolay çözümleri, inceliklerin gizemli yanları,  iyi niyetle , hoşgörü ve karşılıklı anlayış çabaları ile atılan birkaç adım, yaşanılan  an'ı  güzelleştirmeye yetebiliyor. Eksilen, azalan, tüketilen öyle çok şey var ki; hayatı zenginleştiren, anlam kazandıran, artı değerler yükleyen enerji kaynaklarını göz ardı ederseniz kayıplar giderek çoğalmaz mı?

Bazen öyle güzel yaşanmışlıklar vardır ki; kısacık örneklerle tanımlasanız da kocaman mutluluklar yaratır yaşamda. Sonbaharın uyumlu soluk renkleri capcanlı-parlak renklere dönüşür bir anda. aydınlanır dünya...

*Güneşin biraz naz yaptığı bulutlu bir sonbahar sabahı  ansızın fark edersiniz ki, günlerdir açmayan kaktüsünüz bir tomurcukla güne hazırlanıyor. Yer değişiminden ötürü küstü sandığınız kaktüs, dikenler arasından tekrar  içindeki güzelliği sergilemeye karar vermiştir. Kırılganlıkların ardından barış ilân edercesine... Oysa ömrü bir günlüktür. Bir günlük saltanatını harika bir çiçekle sonlandırır. 




*Bazen olumsuzluklar ardı ardına sanki yığılır birden üstünüze. Ekonomik sıkıntılar, rahatsızlıklar, güveninizin sarsıldığı anlar-günler. İnsan olmanın mücadelesini vermeye çok da hazırlıklı olmadığınız , güçsüz düştüğünüz bir zaman diliminde evinizin tam karşısında bir dost gözlerinizin içine bakarak sevgi gösterileri yapar. O güne kadar hep uzaktan bakmıştır oysa. Kuyruğunu sallar, kendi diliyle seslenir, kapıya bıraktığınız suyu içer, bir kap içine sunduğunuz kahvaltının tadına bakar. Adeta "Ben buradayım, meraklanma." der. Tuhaftır, sokağın kedileri de eşlik eder bu olaya. Zaten kedilerle köpekler hep dosttur buralarda.


* Bir gün bir duyuru yapılır; Yaşadığınız çevrede gönüllülerin katılabileceği bir "Çevre Temizliği Seferberliği" düzenlenmiştir. İki kez farklı noktalarda düzenlenen bu etkinliğe isteyen el arabasıyla, tırmık ya da çapasıyla, kazmasıyla katılır. Doğayı-çevreyi korumak-yaşatmak amacıyla düzenlenen bu etkinliğe her yaştan insanın, kadınların hatta çocukların katılması mutluluk verici değil midir? Biz (sağlık nedeniyle) katılamasak bile , sokak kapımızın önünü süpürüp temizleyerek katılanlara "Kolay gelsin" demeye , teşekkür etmeye gittik o gün. 



Eylül Ayında bir Pazar Günü öğleden sonra Ovacık Köyü'nde bir Dost Evine konuk olduk. Elimiz boş gitmeyelim diyerek ben de Akdeniz Yöresine özgü  küçük çapta yöresel yiyecekler yaptım. Ağız tadıyla, damak lezzetiyle, sözüyle- sohbetiyle adeta bir Halil İbrahim Sofrasında ağırlandık. Götürdüğümüz kaplar bile dolu döndük. Bütün bunlara ek olarak; Bal kabağını özenle oyarak, nakış işler gibi işleyerek sanatçı duyarlılığı ile yaratılan , gecemizi aydınlatan harika bir masa lâmbasına sahip olduk. O gün gene hassas bir dostun hediyesi saksıda yetiştirilmiş taze reyhan salatalarımıza tat katmaya devam ediyor.


*İyi niyetle, içinden gelerek, çıkarsız,  vefalı dostluklar  oluşturabilmek, iyi günde-kötü günde birlikte kayda değer saatler geçirebilmek. Yaş aldıkça, belki hayatın sonbaharında bunun ne büyük bir şans olduğunu çok daha iyi anlıyor insan. 

*Eylül Ayı'nda bir Pazar günü bir başka büyük mutluluk; Kışın çok şiddetli yağmurlarda evimizin bazı bölümlerinde oluşan sıva çatlakları, döküntüler, kabarmalar; Eskilerden ama eskimemiş, kafası, elleri, kolları  mükemmel çalışan, biyonik bir büyük ustanın enerjisi ve hüneriyle onarıldı. Eski Meslek Liselerimizde "Ara Eleman" yetiştirmeye yönelik bölümlerden yetişen kalfalar, ustalar gibi çalışan gerçek yapı ustalarını görünce nasıl da mutlu oluyoruz. Çoğalabilselerdi belki depremler de daha az hasarla atlatılırdı.

*İnsan hayatının her döneminde sağlık sorunları yaşayabiliyor. Her meslekte ama bilhassa Tıp alanında görevinin ve sorumluluğunun bilincinde, insana-insani değerlere önem veren, dinleyen-anlayan doktorlar ve sağlık personeli gönüllerde taht kurabiliyor. Hele çağdaş bilimlerin ışığında, yeniliklere açık, gözlemci, araştırmacı kişiler, yaşam kalitesini yükselterek mutluluk katsayısını arttırıyorlar. 



*Hangi meslekte olursa olsun; Kendisiyle ve çevresiyle barışık olmayan, sevgiden-saygıdan yoksun, manevi değerlerin çok üstünde maddeyi-parayı gerçek güç gibi gören insanlar kendileri mutlu olamadıkları gibi çevrelerine de zarar veriyorlar. Doğruluğundan kuşku duyduğumuz güvenemediğimiz insanlarla değil yüz yüze gelmek , varlıklarını bilmek bile mutsuzluk nedeni olabiliyor. İyiler; iyilerin ve iyiliklerin çoğalmasına katkıda bulunurken, tam tersine kötüler de yakın ve uzak çevreye hatta tüm dünyaya kötülük tohumları ekiyorlar. "Aranan Kişi" olabilmek, İNSAN olabilmekle eşdeğer. 

*Henüz 4 yaşında bir çocuk; kendisine verilen bir kutudan birkaç çikolatayı arttırıp "Ben bunu da anneanneme vermek istiyorum." diyebiliyorsa ( Hele bir de bu durumu gerçek anneannesinin yanında,  sevgi ve ilgi gördüğü bir başka anneanne için düşünüyorsa) O çocuk paylaşımı, içtenliği öğrenmiş, sevgi ve ilgiyi sindirmiş demektir. Ne mutlu O'nu yetiştiren,  emek harcayan, uğraş veren  büyüklerine... 

Hayatımızın her döneminde iyilerin-güzelliklerin , "Artı Değerler" in çoğalması dileği ile...

NOT: Bu yazı Blogları Canlandırma Projesi (BCP) 2024-Eylül Ayı kapsamında, "Sonbahar " teması seçilerek yazılmıştır.


Makbule ABALI-Eğitimci 

İzmir- Urla- 1.Ekim. 2024  







 


Mart 09, 2024

BİR CUMHURİYET KADINI - Müzeyyen Gültekin


Cumhuriyetimizin 100. yılında güneşli bir Mart Günü. 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü. Dünyanın her yerinde bir ana, bir eş, bir kardeş, bir evlat, bir akraba, bir dost, arkadaş, komşu kimliğinde kadınlar.  Farklı dillerde, farklı ırklarda, farklı renklerde dünya kadınları. 

Ülkemizde Cumhuriyetle birlikte dünya kadınlarından önce nice haklara sahip olmuş kadınlarımız. Vefalı, duyarlı, hassas, hamarat, üretken kadınlarımız... Bazen can yoldaşı, bazen yol arkadaşı, sırdaş, arkadaş, eş, örnek insanlar.

Her zaman, her vesileyle anarız sevdiklerimizi; Bugün eski siyah-beyaz fotoğraflara bakarken düşler ülkesinde gezindim, huzur buldum, duygulandım, mutlu oldum, hüzünlendim. Bu yılın Kadınlar Günü'nde içimizden birini anmak, kısaca tanıtmak istedim. Bazen yıllar önce yaşamış, yaşadığı sürece çok kişiye dokunmuş, iz bırakmış farklı kadınlar vardır. Adını bilmeseniz de, hayat hikâyesini okumasanız da onlar bir yerlerde çok uzaklarda yaşamış olsalar da tanıdıkça benimser, seversiniz. Belki çok kişi tarafından tanınmadan bu dünyadan göçüp gitmişlerdir  ama sessiz sedasız  anılarda yaşarlar  unutulmaz katkılarıyla... 

Benim hiç anneannem, ya da ninem, ebem olmadı. Ancak geride kalanların büyük ailesinde kuşaktan kuşağa bir özveri, vefa ve sadakat örneğiydi kadınlar. Kadın olmak, ana olmakla eşdeğerdi büyüklerin gözünde. Eşe sadakat temel değerlerden idi. "Bir yastıkta kocamak" deyimi öylece üretilmiş olmalıydı. "Yuvayı dişi kuş yapar", Ana evin temel direğidir.",  "Kol kırılır yen içinde." Hep bu sözlerle, deyişlerle büyütülmüş o kuşaklar. 

Annem, annesini çok küçük yaşta kaybetmiş, hiç tanımamış. Onu büyük ablası büyütmüş-bir anne gibi. Annesini  hiç tanımadan büyüdüğünden belki, çocuklarına çok düşkündü. Annesiz bir çocuk nasıl büyür, nasıl genç kız olur ve gün gelir nasıl  annelik yapar kendi çocuğuna, hep hayal etmiş annem. Belki o yüzden buram buram hüzün kokardı yazıları, şiirleri, mektupları. Neşesi bile bir süre sonra hüzünle buluşur ama hiçbir zaman acısını, sıkıntısını dile getirmezdi. 

Zaman zaman sessizce ağladığını bilirdim, hissederdim belki de. Gurbeti, acıyı iyi bilen o kuşağın duyguları , davranışları sanki uzun, soluk bir perdenin ardına gizlenmiş gibiydi. Kimse perdeyi aralamaz, fakat meraklı gözler hep bir elin o perdeyi çekmesini beklerdi. Meraklıdır insanlar; özel yaşamları hep merak ederler. Nedendir bu merak duygusu...? 

Annem bir Cumhuriyet kadınıydı. Öyle yaşadı, çocuklarının ve öğrencilerinin öyle yetişmesine özen gösterdi ve  Cumhuriyetin değerlerine hep sahip çıktı. Antalya'da ilkokulu bitirdikten sonra Ankara İsmet Paşa Kız Enstitüsü ve daha sonra Ankara Kız Ertik Öğretmen Okulu (Kız Teknik Öğretmen Okulu) Dikiş Öğretmeni olarak mezun olur. O yıllarda başarılı öğretmenler yurt dışına eğitime gönderilmektedir. Ankara Olgunlaşma mezunu olarak o haktan yararlanabilecekken ülkemizde öğretmen olmayı tercih eder. Uzun yıllar kaymakam olarak görev yapmış çok sevdiği babası Celâl Bey'i  kaybetmiştir.  Anı defterleri, şiirleri  bu acının izlerini taşır. 

Evlilik hikâyesi ilginçtir. Babam Ankara Hukuk Fakültesini bitirdikten sonra Kâhta'ya savcı olarak atanır. Daha sonra Adana'da göreve başlar. Yakınlarına Cumhuriyet değerlerini ve ilkelerini savunan bir öğretmenle evlenmek istediğini söylediğinde, Adana İsmet Paşa Kız Enstitüsünde dikiş öğretmeni olarak görev yapan annemi önerirler. O yılların Kız Enstitüleri, kız meslek liseleri çok seçkin bir kadroyla çok donanımlı öğrenciler yetiştirirlerdi. Dünya küçük; Rumeli kökenli bir aileden, Kıbrıs kökenli bir aileye uzanan yaşam bağı... 

Evliliklerinin üçüncü gününde babam  ihtiyaç üzerine muvazzaf subay olarak yeniden askerlik görevi için Konya'ya gitmiş. Zaman zaman ikisi de görevlerini aksatmadan Adana- Konya arasında tren yolculukları yapmışlar. Adana'da iki ayrı semtte geçti yıllar. Önce Yağ camii  civarında bir evde,  sonra Gazipaşa Bulvarı'na ve yeni Vali Konağı'na yakın tek katlı, bahçeli evimizde. 

Çevremizde kooperatif kurularak yapılmış tek  katlı Öğretmen evleri vardı. Ve bomboş tarlalar. Sonraki yıllarda oralar Adana'nın çok değerli bir semti olacaktır. Çok katlı apartmanlar arasında müteahhide kat karşılığı verilen son  ev, bizim ev oldu. Zamanında ne mutlu anılara eşlik etti o ev. Bahçesinde biz çocukları düşünerek kurulmuş iki büyük salıncak, zeytin, muz,  erik ve türlü çeşitli çiçekler., her çeşit narenciye ağacı, kayısı. Ve bir köşede tavuk kümesi, her gün yumurtalarını alırdık. Doğa sevgimizin temeli o yıllardan kalmadır.

Cumhuriyet kadınları,  öğretmenleri, Cumhuriyetin Kılık -Kıyafet Devrimine de hemen uyum sağlamışlardır.  Sonraki yıllarda babam ilk tanışmalarını anlatırken: " O gün annenizin üzerinde çok şık bir döpiyes, başında da güzel bir şapka vardı, yüzünü tam göremedim "diye gülerek anlatırdı. Karşılıklı sevgi ve saygıya dayanan, fedakârlıklarla güçlenen çok mutlu bir evlilikleri oldu. Milli ve dini bayramlar evimizde tam anlamıyla yaşanırdı. Orta direk bir aileydik ama  soframızda her zaman konuklarımız olurdu. Gösteriş, kibir, başkalarını aşağılamak, alay etmek, saygısızlık , ayıptı.  

Bu kuşaklar yokluğu, savaşı  bilen,  ekmek karnesini, karartmaları gören, kayıpların, ölümlerin acısını ta derinden yaşayan insanlardı. Azla yetinmesini bilir, israfa karşı çıkar, her şeyi yeniden değerlendirir, tüketimden üretime yönelirlerdi. Büyük kardeşin giysisi küçük kardeşe ayarlanır, okul kitapları her yıl değişmediğinden kardeşten kardeşe kalırdı. Çocukları tasarrufa alıştırmak için iş derslerinde kumbaralar yapılır,  basit tarım etkinliklerine yer verilirdi.  Annem o yıllarda Kız Enstitüsü dikiş derslerinde en basit ve ucuz malzeme olan çuvaldan (Telis ) elbise diktirdiğini anlatırdı. 

Annemin öğrencileri, arkadaşları, dostları, komşuları arasındaki adı "Hocanım" idi. Her yaştan insanla iletişim kurup sohbet ederdi. Adana İsmet  İnönü Kız Enstitüsü'nde genç yaşta Biçki- Dikiş Atölyesi Şefi olmuştu. Çalışkanlığı, titiz ve düzenli çalışmaları ile çok sevilen bir öğretmen olarak anılır. Ancak çocuklar büyüdükçe işi zorlaşır. Eşinin de uygun görmesi ile evinde çalışmaya başlar. İlkokul sonrası dikiş öğrenmek için gelen öğrencilerden ücret almaksızın dışardan siparişler alarak terzilik yapar. Belli yazılı kuralları vardır :Kadınlara yakışan giysileri özenle diker. Moda göz ardı edilmez ama her yaşa uygun modeller önerir.  Gelinlikler, abiye kıyafetler, manto ve döpiyesler, elbiseler Sipariş Atölyesinde provayla dikilir. İç dikişler, sürfile ve baskılar hep elde yapılır. 

Evde sürekli ses veren iki ana ses kalmış belleğimde: Annemin dikiş makinesi sesi, babamın eve getirip çalıştığı dava dosyalarını düzenlerken kullandığı daktilo sesi. İkisinin de işlerinde gösterdikleri titizlik, sorumluluk bilinci, görev anlayışı bizleri de etkilemiştir. Annem özel çalışırken bile Devlete gelir vergisi ödemeyi hiç ihmal etmedi. Defterlerini babam tutardı. Özellikle bayram günleri yoğun çalışmaların ardından nasıl olurdu da çocukların bayram giysileri yatak  odasında asılı olarak sevinç ve mutluluk haykırışlarını  beklerdi ?

O yorgunlukla ev düzeni nasıl sağlanır, ev mis gibi kokan taze çiçeklerle donanır, kahvaltı sofrası hazırlanır, misafirler ağırlanırdı ? Bunun cevabı, yuvasının kadını ya da iyi anne olmanın sırrında  gizli  sanırım. Onlar yoktan var etmesini bilen kadınlardı. Kuru ekmeklerden yapılan soğanlı, domatesli, naneli çorbayı çok severdik. Babam "Annenizin pilavı , yemekleri  bir başkadır der, mutfakta yardımcı da olurdu.  Şiirleri, şarkıları, türküleri her ikisi de çok severdi. Güzel sanatlara meraklıydılar. Babamın büyük boy yağlı boya tabloları usta bir elden çıkmış gibiydi. 

Bu güzel uyum, gün geldi  hastalık ya da kazalar, rahatsızlıklarla sekteye uğradı. Babamın Trigeminus nevraljisi hastalığına uzun süre teşhis konamadı, tedavi aksadı, ardından bir trafik kazası  onu yatağa bağlı kıldı. İşlerliğini hiç kaybetmeyen bir bellek, ancak yaşama uyumu güçleştiren yetersizlikler hepimizi çok üzdü. O zor yıllarda eşine çok bağlı, seven bir kadının hem çalışıp evini çekip çevirmesi,  çocuklarını yetiştirmesi, her şeye rağmen ortak hayallerini  sürdürmesi çok takdir gördü, kuşaktan kuşağa aktarıldı. Öyle alçakgönüllü idi ki "Ben sadece yapmam gerekenleri yaptım."  derdi. 

Tanımadığımız, adlarını bile bilmediğimiz nice Cumhuriyet Kadını; Yurdunu, vatanını seven, insani özelliklere değer veren, gerektiğinde zorluklardan yılmayan, pes etmeyen, yüreği sevgi dolu, vefakâr, fedakâr kadınlarımız... Kitaplara konu olacak öykülerini bilmediğimiz Anadolu Kadınları. Doğuda, Batıda, Güneyde, Kuzeyde ülkemizin her yöresinde, kimi zaman kendilerine ayrılmış günlerin farkında bile olmadan çevresine katkıda bulunan, maddi- manevi yardım elini uzatan tüm kadınlarımız: İYİ Kİ VARSINIZ. Varlığınızın farkında olan, değerinizi bilen, anlayan tüm Erkeklere de vefa borcuyla... 

Makbule ABALI 

9 MART 2024. Urla