Mart 17, 2024
AĞAÇ EV SOHBETLERİ- 238- RAMAZAN AYININ GÜZELLİKLERİ
Mart 16, 2024
ÇUHA ÇİÇEKLERİ VE ÇOCUK GÜLÜŞÜYLE AYDINLANAN GÜNLER
Serin ama güneşli bahar günleri yaşıyoruz bugünlerde. Biraz kırsal kesim, biraz yayla havası karışımı. Henüz havalar da karar veremediler. Mevsim geçişleri yaşanıyor. Tarlalarda papatyalar boy verdi. Hatta bazıları Arnavut Kaldırım taşlarını arasından başlarını çıkarmışlar. Yanı başlarında sarı çiçekler de onlara eşlik ediyor. Ağaçlar farklı kuş türleriyle doldu. Ötüşleri farklı. Beyaz kelebekler çoğaldı birkaç gündür.
Mersin'deki evimizin balkonunda her bahar renkli çiçekler olurdu: Arpa zambakları , menekşeler mis gibi kokar, çuha çiçekleri renkleriyle gönüllere ışık ve enerji taşırdı. Sokaklarda mimozalar da sarı çiçekleriyle yerlerine daha derin kökler salmışlardır. Çiçeklerle gelen mutluluk bir başkadır. Çocuklar gibi saf, katıksız, iddiasız. Özellikle papatyaları ve çuha çiçeklerini çocuklara benzetirim; Gösterişsiz, abartısız, sade, minik çiçekler...
Dün öğleden sonra çiçeklerimiz gelmeden müjdesi geldi sanki. Bahçe kapımızın önünden uzun boylu, genç güzel bir kadın; yanında küçük, sevimli bir kız çocuğu ve iki köpeğiyle geçerken çocuk ansızın durdu, önce annesine, sonra eve baktı, gülümsedi. İnsanın içini ısıtan, sımsıcak bir gülümseme. Annesi yanındaki iki köpekten birini kucağına aldı, yola öylece devam ettiler.
Zaman zaman küçük bahçemize eli dokunan Serkan Usta'dan çuha çiçeği bulursa almasını rica etmiştim. Başka çiçekler vardı, onlar yoktu. Bulunca haber verdi, sevindim. Küçük kızın uğuru mu derken, birden tekrar onları gördüm. Anne- baba ve çocuk yürüyüşe çıkmışlardı. Henüz adlarını bile bilmediğim o güzel insanlarla ilk konuşmamız böylece oldu. Küçük güzel kız -NİL- gene bahçe kapısının önünde durdu, babasından kapının önünde kendiliğinden biten papatyalardan koparmasını istedi. Babası: "Ama onlar kopmaz" dedi. Çocuğun yüzü dalgalandı birden..
Nil ve anne babasıyla ayaküstü böylece tanıştık. Henüz 3 yaşında değildi sanırım. Bizlere ve çiçeklerimize güzel gülücüklerini, öpücüklerini bıraktı. Elinde sımsıkı tuttuğu bir papatya onu nasıl da mutlu etti. Çocuklarda küçük yaştan başlayan başlayan doğa ve insan sevgisi değil midir bizleri böylesine umutlandıran?
Bu sabah çuha çiçeklerimize ilk can sularını verdim. Gün ışığı aydınlattı onları. Sevgili Nil ve güzel ailesinden enerji de yüklenmişlerdi sanki...
Makbule ABALI
16 Mart 2024 Urla
Mart 12, 2024
RADYOAKTİVİTELİ YAĞMURLAR ÜSTÜNE - Nazım HİKMET
Kapayın pencereleri sımsıkı,
çocukları sokaklara bırakmayın,
yağmurlar ölüm taşıyor tohumlara,
paslı yağmurlar yağıyor.
Yağmurları temizlemeli,
yine gümüş gibi parlatmalı yağmurları,
yağmurlar yine yalnız güneşi taşımalı tohumlara,
çocuklar yine koşabilsin yağmurların içinde,
pencereleri yağmurlara açabilelim yine.
...
Ak bir karanfil gibi çatlayıp da çekirdek
atom bahçelerine yürüyünce aydınlık,
yalnız meraklıları değil, bütün insanlık
şiirin aynasında kendini seyredecek.
Nazım HİKMET
Mart 09, 2024
BİR CUMHURİYET KADINI - Müzeyyen Gültekin
Cumhuriyetimizin 100. yılında güneşli bir Mart Günü. 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü. Dünyanın her yerinde bir ana, bir eş, bir kardeş, bir evlat, bir akraba, bir dost, arkadaş, komşu kimliğinde kadınlar. Farklı dillerde, farklı ırklarda, farklı renklerde dünya kadınları.
Ülkemizde Cumhuriyetle birlikte dünya kadınlarından önce nice haklara sahip olmuş kadınlarımız. Vefalı, duyarlı, hassas, hamarat, üretken kadınlarımız... Bazen can yoldaşı, bazen yol arkadaşı, sırdaş, arkadaş, eş, örnek insanlar.
Her zaman, her vesileyle anarız sevdiklerimizi; Bugün eski siyah-beyaz fotoğraflara bakarken düşler ülkesinde gezindim, huzur buldum, duygulandım, mutlu oldum, hüzünlendim. Bu yılın Kadınlar Günü'nde içimizden birini anmak, kısaca tanıtmak istedim. Bazen yıllar önce yaşamış, yaşadığı sürece çok kişiye dokunmuş, iz bırakmış farklı kadınlar vardır. Adını bilmeseniz de, hayat hikâyesini okumasanız da onlar bir yerlerde çok uzaklarda yaşamış olsalar da tanıdıkça benimser, seversiniz. Belki çok kişi tarafından tanınmadan bu dünyadan göçüp gitmişlerdir ama sessiz sedasız anılarda yaşarlar unutulmaz katkılarıyla...
Benim hiç anneannem, ya da ninem, ebem olmadı. Ancak geride kalanların büyük ailesinde kuşaktan kuşağa bir özveri, vefa ve sadakat örneğiydi kadınlar. Kadın olmak, ana olmakla eşdeğerdi büyüklerin gözünde. Eşe sadakat temel değerlerden idi. "Bir yastıkta kocamak" deyimi öylece üretilmiş olmalıydı. "Yuvayı dişi kuş yapar", Ana evin temel direğidir.", "Kol kırılır yen içinde." Hep bu sözlerle, deyişlerle büyütülmüş o kuşaklar.
Annem, annesini çok küçük yaşta kaybetmiş, hiç tanımamış. Onu büyük ablası büyütmüş-bir anne gibi. Annesini hiç tanımadan büyüdüğünden belki, çocuklarına çok düşkündü. Annesiz bir çocuk nasıl büyür, nasıl genç kız olur ve gün gelir nasıl annelik yapar kendi çocuğuna, hep hayal etmiş annem. Belki o yüzden buram buram hüzün kokardı yazıları, şiirleri, mektupları. Neşesi bile bir süre sonra hüzünle buluşur ama hiçbir zaman acısını, sıkıntısını dile getirmezdi.
Zaman zaman sessizce ağladığını bilirdim, hissederdim belki de. Gurbeti, acıyı iyi bilen o kuşağın duyguları , davranışları sanki uzun, soluk bir perdenin ardına gizlenmiş gibiydi. Kimse perdeyi aralamaz, fakat meraklı gözler hep bir elin o perdeyi çekmesini beklerdi. Meraklıdır insanlar; özel yaşamları hep merak ederler. Nedendir bu merak duygusu...?
Annem bir Cumhuriyet kadınıydı. Öyle yaşadı, çocuklarının ve öğrencilerinin öyle yetişmesine özen gösterdi ve Cumhuriyetin değerlerine hep sahip çıktı. Antalya'da ilkokulu bitirdikten sonra Ankara İsmet Paşa Kız Enstitüsü ve daha sonra Ankara Kız Ertik Öğretmen Okulu (Kız Teknik Öğretmen Okulu) Dikiş Öğretmeni olarak mezun olur. O yıllarda başarılı öğretmenler yurt dışına eğitime gönderilmektedir. Ankara Olgunlaşma mezunu olarak o haktan yararlanabilecekken ülkemizde öğretmen olmayı tercih eder. Uzun yıllar kaymakam olarak görev yapmış çok sevdiği babası Celâl Bey'i kaybetmiştir. Anı defterleri, şiirleri bu acının izlerini taşır.
Evlilik hikâyesi ilginçtir. Babam Ankara Hukuk Fakültesini bitirdikten sonra Kâhta'ya savcı olarak atanır. Daha sonra Adana'da göreve başlar. Yakınlarına Cumhuriyet değerlerini ve ilkelerini savunan bir öğretmenle evlenmek istediğini söylediğinde, Adana İsmet Paşa Kız Enstitüsünde dikiş öğretmeni olarak görev yapan annemi önerirler. O yılların Kız Enstitüleri, kız meslek liseleri çok seçkin bir kadroyla çok donanımlı öğrenciler yetiştirirlerdi. Dünya küçük; Rumeli kökenli bir aileden, Kıbrıs kökenli bir aileye uzanan yaşam bağı...
Evliliklerinin üçüncü gününde babam ihtiyaç üzerine muvazzaf subay olarak yeniden askerlik görevi için Konya'ya gitmiş. Zaman zaman ikisi de görevlerini aksatmadan Adana- Konya arasında tren yolculukları yapmışlar. Adana'da iki ayrı semtte geçti yıllar. Önce Yağ camii civarında bir evde, sonra Gazipaşa Bulvarı'na ve yeni Vali Konağı'na yakın tek katlı, bahçeli evimizde.
Çevremizde kooperatif kurularak yapılmış tek katlı Öğretmen evleri vardı. Ve bomboş tarlalar. Sonraki yıllarda oralar Adana'nın çok değerli bir semti olacaktır. Çok katlı apartmanlar arasında müteahhide kat karşılığı verilen son ev, bizim ev oldu. Zamanında ne mutlu anılara eşlik etti o ev. Bahçesinde biz çocukları düşünerek kurulmuş iki büyük salıncak, zeytin, muz, erik ve türlü çeşitli çiçekler., her çeşit narenciye ağacı, kayısı. Ve bir köşede tavuk kümesi, her gün yumurtalarını alırdık. Doğa sevgimizin temeli o yıllardan kalmadır.
Cumhuriyet kadınları, öğretmenleri, Cumhuriyetin Kılık -Kıyafet Devrimine de hemen uyum sağlamışlardır. Sonraki yıllarda babam ilk tanışmalarını anlatırken: " O gün annenizin üzerinde çok şık bir döpiyes, başında da güzel bir şapka vardı, yüzünü tam göremedim "diye gülerek anlatırdı. Karşılıklı sevgi ve saygıya dayanan, fedakârlıklarla güçlenen çok mutlu bir evlilikleri oldu. Milli ve dini bayramlar evimizde tam anlamıyla yaşanırdı. Orta direk bir aileydik ama soframızda her zaman konuklarımız olurdu. Gösteriş, kibir, başkalarını aşağılamak, alay etmek, saygısızlık , ayıptı.
Bu kuşaklar yokluğu, savaşı bilen, ekmek karnesini, karartmaları gören, kayıpların, ölümlerin acısını ta derinden yaşayan insanlardı. Azla yetinmesini bilir, israfa karşı çıkar, her şeyi yeniden değerlendirir, tüketimden üretime yönelirlerdi. Büyük kardeşin giysisi küçük kardeşe ayarlanır, okul kitapları her yıl değişmediğinden kardeşten kardeşe kalırdı. Çocukları tasarrufa alıştırmak için iş derslerinde kumbaralar yapılır, basit tarım etkinliklerine yer verilirdi. Annem o yıllarda Kız Enstitüsü dikiş derslerinde en basit ve ucuz malzeme olan çuvaldan (Telis ) elbise diktirdiğini anlatırdı.
Annemin öğrencileri, arkadaşları, dostları, komşuları arasındaki adı "Hocanım" idi. Her yaştan insanla iletişim kurup sohbet ederdi. Adana İsmet İnönü Kız Enstitüsü'nde genç yaşta Biçki- Dikiş Atölyesi Şefi olmuştu. Çalışkanlığı, titiz ve düzenli çalışmaları ile çok sevilen bir öğretmen olarak anılır. Ancak çocuklar büyüdükçe işi zorlaşır. Eşinin de uygun görmesi ile evinde çalışmaya başlar. İlkokul sonrası dikiş öğrenmek için gelen öğrencilerden ücret almaksızın dışardan siparişler alarak terzilik yapar. Belli yazılı kuralları vardır :Kadınlara yakışan giysileri özenle diker. Moda göz ardı edilmez ama her yaşa uygun modeller önerir. Gelinlikler, abiye kıyafetler, manto ve döpiyesler, elbiseler Sipariş Atölyesinde provayla dikilir. İç dikişler, sürfile ve baskılar hep elde yapılır.
Evde sürekli ses veren iki ana ses kalmış belleğimde: Annemin dikiş makinesi sesi, babamın eve getirip çalıştığı dava dosyalarını düzenlerken kullandığı daktilo sesi. İkisinin de işlerinde gösterdikleri titizlik, sorumluluk bilinci, görev anlayışı bizleri de etkilemiştir. Annem özel çalışırken bile Devlete gelir vergisi ödemeyi hiç ihmal etmedi. Defterlerini babam tutardı. Özellikle bayram günleri yoğun çalışmaların ardından nasıl olurdu da çocukların bayram giysileri yatak odasında asılı olarak sevinç ve mutluluk haykırışlarını beklerdi ?
O yorgunlukla ev düzeni nasıl sağlanır, ev mis gibi kokan taze çiçeklerle donanır, kahvaltı sofrası hazırlanır, misafirler ağırlanırdı ? Bunun cevabı, yuvasının kadını ya da iyi anne olmanın sırrında gizli sanırım. Onlar yoktan var etmesini bilen kadınlardı. Kuru ekmeklerden yapılan soğanlı, domatesli, naneli çorbayı çok severdik. Babam "Annenizin pilavı , yemekleri bir başkadır der, mutfakta yardımcı da olurdu. Şiirleri, şarkıları, türküleri her ikisi de çok severdi. Güzel sanatlara meraklıydılar. Babamın büyük boy yağlı boya tabloları usta bir elden çıkmış gibiydi.
Bu güzel uyum, gün geldi hastalık ya da kazalar, rahatsızlıklarla sekteye uğradı. Babamın Trigeminus nevraljisi hastalığına uzun süre teşhis konamadı, tedavi aksadı, ardından bir trafik kazası onu yatağa bağlı kıldı. İşlerliğini hiç kaybetmeyen bir bellek, ancak yaşama uyumu güçleştiren yetersizlikler hepimizi çok üzdü. O zor yıllarda eşine çok bağlı, seven bir kadının hem çalışıp evini çekip çevirmesi, çocuklarını yetiştirmesi, her şeye rağmen ortak hayallerini sürdürmesi çok takdir gördü, kuşaktan kuşağa aktarıldı. Öyle alçakgönüllü idi ki "Ben sadece yapmam gerekenleri yaptım." derdi.
Tanımadığımız, adlarını bile bilmediğimiz nice Cumhuriyet Kadını; Yurdunu, vatanını seven, insani özelliklere değer veren, gerektiğinde zorluklardan yılmayan, pes etmeyen, yüreği sevgi dolu, vefakâr, fedakâr kadınlarımız... Kitaplara konu olacak öykülerini bilmediğimiz Anadolu Kadınları. Doğuda, Batıda, Güneyde, Kuzeyde ülkemizin her yöresinde, kimi zaman kendilerine ayrılmış günlerin farkında bile olmadan çevresine katkıda bulunan, maddi- manevi yardım elini uzatan tüm kadınlarımız: İYİ Kİ VARSINIZ. Varlığınızın farkında olan, değerinizi bilen, anlayan tüm Erkeklere de vefa borcuyla...
Makbule ABALI
9 MART 2024. Urla
Şubat 29, 2024
EN KISA AYDAN , EN UZUN BAHARLARA...
İlkbahar- Yaz- Sonbahar- Kış yazardı mevsim şeritlerinde;
Ezbere sayardı tüm çocuklar
Ardından ayları da öğrendiler birer ikişer
Onlar büyürken hayat da yol aldı molasız...
Hayallerle, umutlarla, emekle aktı geçti yıllar...
Ah çocukluk
Bir beşikte başlamıştı hayat;
Kaydıraklarla sürdü uçarcasına
Tahteravalli inişli- çıkışlı
Atlıkarıncadan salıncağa
Uçurtmalardan dönme dolaplara
Ha düştü ha düşecek, indi-bindi.
Sihirli aynalardan piyango çekilişlerine
Bir lunaparkta gibiydi insan;
Koşturup durdu günlerin, ayların, mevsimlerin ardından.
En kısa gün, en uzun gece hep yaşandı,
İyi gün de kötü gün de, var olmanın gereği.
Zıtlıklar- benzerlikler, her biri bir başka;
Soğuklar dondurdu, sıcaklar yaktı,
Mevsimler iklimler birbirine karıştı
Akla kara ayırt edilemedi kimi zaman.
İnsan insana ne kadar yakın, ne kadar uzak
Tam anlaşılamadı en hassas ölçülerle bile...
Makbule ABALI
29 Şubat 2024 Urla
Şubat 23, 2024
GÜNÜN EN GÜZEL ARMAĞANI
Evimizde gün erken başlar. Sabah saat 07.00 gibi gün ışığı pencereden süzülür, yeni bir günün başlangıcını müjdeler. Günler kısaldığında çalar saat gün ışığının görevini üstlenir. Erken başlayan gün erken de biter. Saat 22.30- 23.00 arası getiri ve götürüleriyle eski gün uğurlanır. Sıradan bir yeni günün planları da vardır tabii. Bazen sürpriz değişimler farklı bir gün yaratsa da hayat devam eder. Sürprizler hayata renk katar, duygularda, davranışlarda iniş çıkışlarla yaşamın bir başka yönünü görmemizi sağlar. O yüzden sürprizleri çok severim.
"Yazmak yaşamaktır." diyordu ünlü yazar Oktay Akbal. Gerçekten yazarken yaşadığını, var olduğunu hissediyor insan. Yazıya başlamak bir düşünce akışına yol açıyor. Algıda seçicilik başlıyor, Çevrenizi daha dikkatli gözlüyor, zihninizde yeni kayıtlara girişiyorsunuz. Görmek, duymak, koklamak, tat almak, dokunmak, duyarlı olmak, bir başka anlam ve değer kazanıyor. Böylece farkındalıklarınız da artıyor. Yazma tutkum, yazdıklarımı kalıcı kılma isteğine dönüşünce bir blogda yazmaya başlamıştım. İyi ki başlamışım, 14 yıldır ne güzel insanlar tanıdım.
Olabildiğince her sabah kahvaltı sonrası bloğu ziyaret eder, gözden geçiririm. Bu sabah ondan önce kapı zili çaldı, kargo diye seslendi bir görevli. Beklenmedik bir sürpriz. Kızımın benim adıma siparişleri vardı ama bu kadar erken beklemiyordum. Paketin üstünü okuyunca sürprizin kaynağı belli oldu: İstanbul'dan blog arkadaşım sevgili Kadriye Zihni Erdem, daha önce sözünü ettiği Şiir Gazetelerinin yanına "40 Şairin Eli " adlı harika bir kitap eklemiş, inci gibi bir el yazısıyla günün en güzel armağanını adresime postalamıştı. Yeni bir güne ta uzaklardan gönül dolusu mutluluk postalanmıştı...
"40 Şairin Eli " çok özenli bir baskıyla yayına hazırlanmış, içinde ünlü şairlerin fotoğrafları, el yazılarıyla verilmiş şiirleri ve yaşam öyküleri yer alıyor. Türkiye Yazarlar Sendikası ve Kadıköy Belediyesi iş birliği ile gerçekleşen " Nazım Hikmet'ten Bugüne El Yazması Şiirler Sergisi' 2017 yılında düzenlenmiş daha sonra 21 Mart Dünya Şiir Günü'nde kitap haline getirilmiş. Yıllar geçtikçe değer kazanan bu esere emeği geçenleri kutluyoruz.
Kitaptan bir sayfayı açtım; Orhan Murat Arıburnu- "Utanmak Lâzım" şiirini ekliyorum:
UTANMAK LAZIM
Çocuklar,
Ölüyorsa bir savaşta
Analar ana
Babalar baba değildir
Çocuklar,
Ölüyorsa açlıktan
İnsanlar, insan
Uygarlık , uygarlık değildir !
Orhan Murat ARIBURNU
ŞAİRİN EL YAZMASI ŞİİRİ
Merhaba. Yeni bir güne öyle güzel bir başlangıç yaptın ki. Belki yaş aldıkça, güzel olaylar, güzel insanlar da çoğaldıkça coşkulu anlarımıza gözyaşlarımız da eşlik ediyor. Duygu yoğunluğu yaşıyor insan.
İyi ki yazıyoruz. İçimizden gelerek paylaştıkça mutlu oluyoruz. Yüzünü görmediğimiz, sesini duymadığımız blog dostlarımızla iletişim kurabiliyoruz. Blog olmasa nasıl tanışırdık, bu güzel etkinliklerden nasıl haberdar olurdum ?
İnceliğine, duyarlılığına sonsuz teşekkürler. Gönül dolusu sevgiler.
Makbule Abalı
23 Şubat 2024 Urla
Şubat 21, 2024
BEKLENEN KONUK; CEMRE ((URLA'DAN NOTLAR )
Zaman sonsuz bir hızla akıp geçiyor. Geriye dönüp baktığımızda şaşırıyoruz. Yeni yerimizde iki yılı doldurmuşuz. "Nasıl geçti?" diye sorulsa bir an duraksarız herhalde. Bazı günler günlük tutmaya bile fırsat olmadı. Yeni bir çevrede gözlemler önem kazanıyor. Doğayı, insanları, yakın ve uzak çevrenizi tanıma çabasına giriyorsunuz. Sonuçta en gerçekçi karar şu sanırım; İnsan yaşamında büyük değişimler, kararlar gecikmeli olarak alınmamalı. İlerleyen yaşlarda uyum sağlamak da daha zor olabiliyor, daha büyük çaba istiyor.
Pişmanlık mı? Elbette hayır. Ama insan alışkanlıklarından kolay vazgeçemiyor. Gönül kabullense de göz arıyor. Önce küçük farklılıklarla sonra yeni arayışlar, umut ve beklentilerle hayat devam ediyor. Deniz kenarında bir yaşamdan orman içi bir başka yaşama ayak uydurmak... Mersin'de dayanılmaz sıcak yaz aylarında yayla kültürüne de alışık olunca burada da her şey bildiğimiz gibi. Küçük ayrıntılar hayata renk katıyor elbette. Her çeşit sürpriz küçük heyecanlarla yaşamı daha anlamlı kılıyor. Ah bir de sağlık sorunları üst üste yığılmasa, biraz zaman tanısa...
İnsanlar değişirken mevsimler de değişiyor elbette. Tüm mevsimler kendi içinde farklı güzellikler , farklı tatlar, farklı renkler sunar ama ben hep bahardan yana oldum. Her yerde, her konumda baharda başka güzellikler aradım, değişimi, yeniden doğuş gibi gelişimi gözledim. Baharlarda özlediğim güneşi bulurum, içim ısınır, kupkuru ağaçların yeniden can bulması, yeşil yapraklarla donanması, çiçek açması, kuşların koro halinde seslenişleri, akan dereler, hızlanan hayat... Yeni bir hayatı, canlanmayı, değişime ayak uydurmayı vurgular.
Mersin'deki evimizi satıp Urla'ya göç ederken bizim için ev arayan kızıma özellikle küçük de olsa bahçeli bir ev olsun demiştik. Her evimizde evin içi-dışı doğadan köşelerle düzenlenmiş, birer "Huzur Mekânı" haline dönüşmüştür. Eşim de ben de çiçekleri çok severiz. Urla'da yeni evimizle ilk tanıştığımızda bahçedeki yetişmiş badem ağacı bembeyaz çiçekleriyle gözümüzü, gönlümüzü fethetti. Hele binanın arkasında bir portakal ağacını, erik ağacını, önde zeytin ağaçlarını görmek güneyden gelen bizler için ne büyük mutluluktu.
Elektrikli testerenin o iç burkan sesi bahçede dakikalarca yankılandı. "Canlı bir bölgeye rastlayıncaya kadar keseceğim "demişti Serkan Usta. Ve eklemişti: "Olmazsa üzülmeyin, yenisini dikeriz..." O koca ağaçtan geriye bir kütük kaldı! Düşündüm; bile bile sağlıklı ağaçları pervasızca kesenlerin yürekleri hiç mi sızlamaz acaba? Büyük çıkarlar uğruna kıyıma uğrayan, yıkılan, yaralanan yüzyıllık ağaçlar, yok olan canlılar, heba edilen emekler... Yapmak zor, yıllar alıyor. Yıkmak, yakmak, yok etmek ne kadar kolay.
İnternet'ten aldanarak aldığımız iki limon ağacını başarıyla tutturmuşuz neyse ki. Onlar günün tesellisi oldu. Bir yıl geçti ama henüz çiçek vermediler. Bildiğim en doğal kokulardan narenciye çiçeklerinin kokusunu özledim. Bahar havası onlarla soluk aldırır insana. Ruhsal terapi gibidir.
Begonvil budandı, lâvantalar azaldı, papatyalardan kış soğuklarında kuruyanlar kesildi. Baharda koyunların da yünleri kırpılır. Bitkiler de kesilince onlar gibi üşürler mi acaba. Evin dışında kuruyan dallardan kesilen koca bir yığın oluştu. Sitedeki çalışkan görevliler onları ikinci gün bir kamyonete yüklediler, uzaklara taşıdılar. Gözden uzak olmak iç acısını dindirmiyor ki. Neyse ki yakında tarlalardaki papatyalar, çuha çiçekleri, cemreden sonra can bulan yeni doğa bitkileri, yaklaşan bahara merhaba diyecekler...
Makbule ABALI
Urla. 21 Şubat 2024
Şubat 17, 2024
KARDEŞ ÖZLEMİ...
Günler geçiyor. Yılın en kısa ayı Şubat'ın ikinci yarısına girdik bile. Bu yıl Şubat'tan bir gün alacağımız da var. Dört yılda bir gelen "artık" bir yıl bu yıl. Bu yıl neleri toplayacak acaba içine ? Çok bilinmeyeli denklemler gibi hayat. Bir yerlerde kesintiye uğruyor sonra yeni bir çaba ile onarmaya çalışıyor insanoğlu. Bugün yaşanırken dün unutulmuyor elbette. Anlar, anılar, yaşanmışlıklar, deneyimler hepsi bellekte bir köşede özenle saklanıyor, korunuyor. Yaşamın bozulan dengesi ancak öylece kurulabiliyor. Bu sabah burada içimizi ısıtan bir güneş vardı. Güneşle kurulan dostluk günün de kurtarıcısı oluyor. Her şeye rağmen fırtınalara daha dayanıklı oluyorsunuz.
Aklınızla, mantığınızla, sağduyunuzla kabullenseniz de gerçekleri, bazen sıcacık bir gülüşü, bir sesi, bir sohbeti özler misiniz siz de? Ta çocukluktan başlayıp yıllarca devam eden bir yolculuktan kalan güzel izler birer birer üşüşürler zihninize. Gerçekleşen her güzel şey "İyi ki..." dedirtirken "keşke" ler de sırada beklerler. Vicdanınız rahat, yüreğiniz ak olduğu sürece iç dünyanızda da uyum içinde, çok sesli bir korodan çıkan ahenkli seslerle huzura ulaşır, hayata yeniden katılım sağlarsınız.
Çok iyi bir İNSAN, can dostu bir kardeş, vefalı, anlayışlı bir eş, fedakâr bir anne, idealist bir doktor, neşeli, şakacı, muzip bir arkadaş... Bütün bu sıfatları bir insanda bulmak çok kolay olmasa da O, gerçekten öyleydi. Onu tanıyan herkes bu özelliklerini bilir ve içtenlikle dile getirirlerdi. Ardından yas tutulmasını istemezdi, yaşamı adeta dantel gibi işler, kusurları da hataları da bilgece kabullenirdi. Sakindi, alçakgönüllüydü. Çok akıllıydı. Geçmiş zaman, hiç ders almadan, kursa gitmeden Adana'dan ilkokul sonrası İstanbul Üsküdar Amerikan Koleji'ni parasız yatılı olarak kazanmıştı. (Burs kazanan 13 kişiden biriydi.)
Aramızda 1.5 yaş vardı, ben ablaydım. Ama hiç abla demedi, iki can dosttuk. Tüm çevresine mamografi çektirmeyi öneren bir hekim kendine geç davrandı. En kötü cins tümör, bu iyilik timsali bedende nasıl yer buldu? Teşhis ile kaybettiğimiz tarih arsında sadece iki yıl vardı. Geride pırlanta gibi iki çocuk kaldı; Babalarının da desteğiyle Kızı annesinin yolunda devam etti. Hacettepe Tıp Fakültesini (İngilizce ) bitirip Çocuk Doktoru oldu. Sonra çocuk gastroentrolojisini seçti. Akademik kariyerini tamamlama çabasında. Oğlu Fen Lisesinden sonra yüksek bir puanla ODTÜ Elektrik-Elektronik Mühendisliğini bitirdi, yüksek lisansını tamamladı. Doktora henüz bitmedi.
Bugün 17 Şubat- Rasime'nin doğum günüydü. Hüzünle değil, onun istediği gibi coşkuyla, sevgiyle, mutlulukla ama yoğun bir özlemle anıyorum, anıyoruz. Ünlü Sanatçı Hümeyra sınıf arkadaşıydı. Yahya Kemal Beyatlı'nın ünlü şiiri Sessiz Gemi'yi ne güzel yorumlar. Ve Mizah Ustamız Rıfat Ilgaz'ın "Gidişini Anlatıyorum" şiirini ekliyorum. Kitap okumayı, şiiri, doğayı, çiçekleri, ağaçları, tüm canlıları o da çok severdi.
(Yazımın sonuna eklediğim nergisleri bu sabah kızım Sezgi çok duyarlı, naif kızı L... ile birlikte getirdi. Kuşaktan kuşağa...
GİDİŞİNİ ANLATIYORUM
Sen gidiyorsun ya işine yetişmek için
Saçlarını, gözlerini, ellerini
Neyin varsa toplayıp gidiyorsun ya
Her seferinde bir şey unutuyorsun sıcak
Termometrede yükselen çizgi çizgi
Kim bilir nerelerde soğuyorsun
Senin gözbebeklerin var ya kadın kadın gülen
İnsan insan bakan gözbebeklerin
Beni tutsa tutsa gözlerin tutar ayakta
Beni yıksa yıksa gözlerin yerle bir eder
Ne gelirse onlardan gelir bana
Bir açarsın ki mutluyum
Bir kapatırsın her şey elimden gitmiş.
Rıfat ILGAZ
HÜMEYRA Sessiz Gemi
Şubat 10, 2024
NECATİ CUMALI' dan ŞİİRLER
GÜNEŞ DELİSİ
Bir günü
Güzel bir günü
Hiçbir şeye değişmem
Onun için zulmü sevmem
Onun için yalanı sevmem
Bilirim yaşamaz güneşte
Bilirim yaşamaz yan yana aşkla
Ne haksızlık
Ne korku
Ne açlık
Necati CUMALI
EKSİK GÜNEŞLER
Kaç günümüz varsa şunun şurasında
O kadar güneşimiz var
Her günlük hakkımızdır mutluluk
Anla
Dün bugün eksilen güneşler
Ödenmez yarınla
Necati CUMALI
BİR GÜL AÇIYORSA
Kanın aktığı yerde
Göz yaşının aktığı yerde
Karanlığı içinde kahrın
Güller açıyor işte
Güller ışık aydınlık içinde
Güller bütün güller bu sabah
Bir ağızdan türkü söyler gibi açıyor her bahçede
Geceler gündüze dönüyor işte
Karanlık ışığa dönüyor işte
Kahır sevince dönüyor işte
Akan kan dökülen yaş
Güle dönüyor işte
Hasetsiz korkusuz kinsiz
Binlerce güller açıyor işte
Dargın kardeşe dönüyor işte
Artık yaşamak bütün Türkiye'de
Bir ağızdan söylenen bir türküye dönüşüyor.
Necati CUMALI
( D:1921 Florina- Ö:2001 İstanbul)
Cumhuriyet Dönemi ünlü edebiyatçılarından. Roman, öykü, şiir, deneme, tiyatro alanlarında eserler vermiştir.
Şubat 01, 2024
AZİZ NESİN'LE , USTALARLA MİZAH -BCP-Ocak Ayı
Bu yılın ilk ayı Ocak, toplumda pek çok insan için biraz hüzün, biraz kaygı, biraz endişe ve çokça belirsizliklerin toplandığı bir ay oldu sanki. Neyse ilkini yolcu ettikten sonra yılın ikinci ayı Şubat'ı karşılıyoruz bugün. 2024'te Şubat Ayı 29 çekiyor. Dört yılda bir gün eklemeli bir Şubat ayı. Azla yetinmeye alışkın insanımız, o bir güne tüm umut ve beklentilerini de sığdırabilir elbette. Sırt çantamıza önce sağlık, ardından çokça enerji, hoşgörü, iyi niyet, sevgi, saygı yerleştirsek ve aydınlıklara doğru yola koyulsak...
"Blogları Canlandırma Projesi" kapsamında bu ay için seçilebilecek üç tema belirlenmişti: "Komedi, mizah, müzik." Zor zamanlarda, insanın çaresizliğinde ya da yalnızlığında mizahın, komedinin, esprinin, dozunda şakaların, gülümseten fıkra ve karikatürlerin, öykü ve romanların, oyunların iyileştirici, rahatlatıcı gücü inkâr edilebilir mi...? Gülmek, gülümsemek bulaşıcıdır deniyor. Gülen kişide stres hormonlarının azaldığı gözleniyor. Dünyanın neresinde olursak olalım, bir toplumda yüzler asık, kaşlar çatık, bedenler gergin, insanlar tahammülsüz ise o toplumun da mutlu olmadığı, toplumda mizah ustalarının azaldığı vurgulanıyor.
Çocuklar bir ülkenin en önemli göstergeleri. Çocukların gözleri ışıldamıyor, yüzleri gülmüyorsa, enerjileri azalmışsa ana babaların, yuvaların da çok keyifli olduğu söylenemez. Çocukların saflığı, katıksız dobra dobra halleri yetişkinlerden farklıdır elbette. Masallarda bile herkesin aldandığı durumlarda çocuklar saf, yalın gerçeği korkusuzca dile getirmişlerdir bilirsiniz. Memleketin birinde terzileri tarafından aldatılmış kral , bir çocuk sayesinde gerçeği öğrenir;"Aaa anne bak, kral çıplak! " seslenişi herkesi gerçekle buluşturur.
Gülmek ya da ağlamak; Doğal olmadıktan sonra bir rahatlama ya da iç boşaltma sağlayabilir mi? Siz de gülme efektleriyle gülemeyenlerden misiniz? Gülme efektleri gibi ağlama efektleri de var mıdır? Biz ezelden beri ağıtlar yakmasını iyi bilen, insanların çocuklarıyız. Yurdun dört bir yanı farklı tınılarda ses verir. Güneydoğuda sıra geceleri, İç Anadolu'da bozlaklar, türküler , Doğuda, Güneydoğu'da ağıtlar, Karadeniz'de horonlarla, Ege'de efelerle buluşup coşkuya dönüşür.
Bu topraklarda ne büyük güldürü ustaları yetişmiştir. Dünya bile bunu böyle kabul etmiştir. Birleşmiş Milletler Eğitim bilim ve Kültür Örgütü UNESCO 1996 yılını "Nasrettin Hoca Yılı" ilân etmişti. Üreten, yaratan, yazan, çizen, düşünen, soran, sorgulayan ,gülen güldüren insanlar nasıl oldu da yakmaya, yıkmaya, yok etmeye odaklandılar? Mizah yok oldukça yaratıcılık, hoşgörü empati azaldı, bağnazlık, katı düşünceler, nefret, öfke, kin de çoğaldı.
Mizah ustaları, komedyenler, halkı güldüren filmler, oyunlar, kitaplar bir dönem ayakta alkışlandılar, kabul gördüler, takdir edildiler. Yöneticiler bile farklı karikatürleri kınamadılar, cezalandırmadılar. Mizah, toplum için bir boşaltım aracı görevini başarıyla sürdürdü. O büyük ustalara; Kemal Sunal, Şener Şen, Adile Naşit, Perran Kutman, Nehar Tüblek, Rıfat Ilgaz, Aziz Nesin, İsmail Dümbüllü, Münir Özkul, Ferhan Şensoy, Zeki Alasya, Metin Akpınar, Müjdat Gezen, Uğur Dündar, Uğur Yücel, Yılmaz Erdoğan, Cem Yılmaz ve adını sayamadığımız nice değerli sanatçı, hepsine teşekkür borçluyuz. O dönemlerde mizah dergileri yok sattı, karikatür yarışmaları düzenlendi. Çocuklar, gençler mizahın yaratıcı gücünden yararlandılar, fikir ürettiler, yeteneklerini sergileyip kendilerini kanıtladılar. Övgü de, yergi de yerinde, zamanında, dozunda güzel.
Dünyaca ünlü mizah yazarımız Aziz Nesin'in defalarca basılmış Merhaba adlı öykü kitabından bir bölüm aktararak, tüm mizah ustalarımızı anmak istedim.
"ZAT" HASTALIĞI VE TEDAVİSİ
"Zat" Hastalığı üç değişik biçimde görünmektedir. Zatürre, Zatülcenp ve Zatıali... Zatıali hastalığı, zengin hastalığı denilen hastalıklardandır. Dünyanın her yerinde genellikle yoksullar hastalığa yakalanırken, "Zatıali" hastalığı daha çok zenginlerde görülür. "Zatıali" hastalığı ancak "Bendeniz" olan ortamda artar, yani bir insanın "Zatıali" hastalığına yakalanması için, çevresindekilerin daha önce "Bendeniz" hastalığına tutulmaları gerekir. "Bendeniz" olmayan yerlerde "Zatıali" hastalığı da görülmez. Her iki hastalık da yalnız "Şark memleketlerinde" üreyen bir mikroptan meydana gelir. Bu hastalık ülkemizde dünya rekoru düzeyindedir.
Bu mikrop daha çok bir insanın kafa bölgesinde yerleşip üreyerek beyin hücrelerini yer. Zatıali hastalığının ilk belirtileri burunda görülür. Burun yavaş yavaş büyür. Burun büyümesinden başka hastada bir kasılma, bir gerilme, göğsünü ve göbeğini ileri fırlatma ve kellesini geriye atma halleri görülür. Tetanos olmaktan beter kasım kasım kasılır. Konuşurken karşısındakine değil, duvarlara ve tavana bakar. Çünkü zihni sürekli olarak "hiçbirşey" ile meşguldür.
"Bendeniz" hastalığı ise, hastada kulakların düşmesiyle belli olur. Hastanın belkemiği, Hacivat'ınki gibi eklemli olduğundan durmadan eğilir, bükülür, ezilir. Hastalık ilerledikçe belkemiği büsbütün eridiğinden "bendeniz"ler ayakta dik, yani adam gibi duramazlar. Hastalığın tedavisi hemen hemen olanaksızdır, onun için yakalanmamaya çalışılmalıdır. Zamanla durmadan artan hastalık öldürücü değilse de, insanı insanlıktan çıkarır...
Aziz NESİN
***********
SON İSTEK (Şiirinin son dizelerinde de ince bir mizah anlayışı var.)
Kerpiç yapacaksanız beni
Okullarda kullanın
Cezaevlerinde değil
Soluğum tükenmez de kalırsa
Islık öttürsünler,
Aman ha düdük değil
Kalem yapın beni kalem
Şiirler yazan sevi üstüne
Ölüm kararı değil
Ölünce yaşamalıyım defne yapraklarında
Sakın ola ki
Silahlarda değil
Aziz NESİN
Ve "MİZAH" üstüne son deyiş bir başka ustadan ,Orhan Veli'den olsun.
DELİKLİ ŞİİR
Cep delik cepken delik
Yen delik kaftan delik
Don delik mintan delik
Kevgir misin be kardeşlik
Orhan Veli KANIK








































