Sayfalar

Mayıs 22, 2014

BABALARINI KAYBEDEN ÇOCUKLAR...

 SOMA Faciasında belirlemelere göre 432 çocuk babasız kalmıştır. Acılarını paylaşıyor, başsağlığı diliyoruz.                                                   
 
Babalar ve çocuklar... Akşamları gün batımında özlemle beklenen. Çalan kapı ziline sevinilen. içeriye girdiğinde karanlığa güneş gibi doğan. Elinizi tuttuğunda sımsıkı kavrayan, sıcacık avucundan sevgi taşan. Omuzlarına aldığında dünyanın hakimi gibi duran. Çocuklarının gözünde en güçlü, en kahraman, her şeyi bilen babalar... Erkek erkeğe yapılan güreşlerde hiç yenilmeyen,  mahalleler  arasında düzenlenen futbol maçlarında nice ünlü sporcudan daha güçlü. Çocuklarının gözünde en farklı: "Benim babam her şeyi bilir."  "Benim babam senin babanı döver."  "Babam hepinizi haklar." Çocuklarının gözünde sırtı yere gelmeyen, yenilmez babalar...

Bazen anneler "Akşam baban eve gelince şikayet edeceğim" deseler de hem çekinilen hem de sınırsız sevilen babalar... "Ana kucağı", "ana şefkati" deyişleri vardır ama, "baba evi", "baba ocağı", "baba yurdu" deyişleri hep barınılan, sığınılan, güvenle kalınan bir yuvayı simgeler. İyi bir baba, kız çocukları için bir idol, erkek çocuklar için bir rol modeldir. Her yaş için zordur ama, özellikle 18 yaşın altındaki çocuklar için  babanın ölümü büyük bir travma yaratabilir.

 Acıdır, zordur babanın ölümü, hayatından kayıp gitmesi, kuş gibi uçup gitmesi...Yeryüzü cehenneminden bir başka diyardaki cennete yolculuğu. Her gün yattığı yataktan, evinden, soğuk bir mezara bırakılması. O koca kahramanın bir tabuta sığdırılması. Bütün çocuklar babalarını cennette bilir. Cennet onlar için gök yüzündedir. Her yıldız ayrı bir haber iletir gidenlerden. Babalar yıldızlarla göz kırpar. 

Ekonomik durum ne olacak, eve artık kim ekmek getirecek, kim harçlık verecek düşünceleri şimdilik dert değildir onlar için.  Neden kendi babaları gitmiştir, neden onları bırakmıştır, şimdi nerededir? Onlar için asıl cevap verilmesi gereken sorular bunlardır. "Neden benim babam?" sorusu kafalarda karmaşa yaratır en çok. "Benim babam öldü" diyen bir çocuğu anlamak için ta gözlerinin içine bakmak lazım; Hele başlangıçta hep buğu vardır o gözlerde, her an yaşlar akmaya hazırdır. Bakışlarını kaçırır, omuzları düşmüştür. Ellerini nereye koyacağını bilemez. Ellerini, parmaklarını bir açar bir kapar, bir açar bir kapar. Bazen kısık bir sesle tekrarlar: "Benim babam öldü." Bu deyiş bir çaresizliğin ifadesidir, yalnızlığın, güçsüzlüğün dile gelişidir. 

Bazen geceleri sessiz ağlamalar, hıçkırıklar duyulur. Yemeklerin tadı- tuzu, evin düzeni değişmiştir. Dünya bir başka dünyadır sanki. Çocuklar belli bir yaşa kadar her şeyi somut algılarlar. Küçükken kızım yağmur yağdığında: "Allah Baba ağlıyor mu anne?" derdi. Soma faciasında özellikle küçük çocuklara sorulan sorular düşündürücüydü. Aslında özenle seçilecek sorular incitici ve üzücü de olmayacaktı. "Baban madende çalışacak mı?" diyerek soruyor muhabir. Gözleri çakmak çakmak bir kız çocuğu adeta haykırıyor: "Hayır... hayır... hayır.... çalışmayacak. Görüntüler  "acının tablosu" adeta. Mezarın üstündeki çiçekleri testiyle sulayan çocuklar, elleriyle mezara toprak ekleyen çocuklar. Ölüm ve yaşamın iç içe olduğu en çarpıcı anlar. 

Ölenin silueti fotoğraflarda, anılarda, bölük pörçük eşyalarda... Ardında kalanlar Onun yaşamından kesitlerle sürdürüyorlar anları. Her şey düşlerde zenginleşiyor, düşlerde kayboluyor:
"Babam madene gitmeden her gün  vedalaşırdık. Ben şimdi okula gitmeden mezarlıkta mı  vedalaşacağım?"
"Babam bisiklet alacaktı, doğum günümü kutlayacaktık."
"Yeni kardeşim doğacak. Babam derdi, ona iyi davranacağım,  abilik yapacağım."
"Babamla bazen gezerdik. Kardeşimi de ben gezdireceğim." 
"Babamı yer altından aldık. Neden gene yer altına veriyoruz anne?"
"Anne mezarı bir açıp kapatsak. Babamı son kez bir görsem..."

Ölümle yaşam ince bir çizgidir bazen. Sevdiğiniz birden kayıp gider elinizden. Şaşkına dönersiniz. Acı çöker yüreğinize. İsyan edersiniz. İnanmak, kabullenmek zordur geride kalanlar için. Hele çocuklar için; Kötü bir rüyadır, korkunç bir kabustur ölüm. Bu çocuklara yapılacak maddi-manevi yardımlar da incelik ister. Ancak kırıcı olmadan, gösterişe kaçmadan yapılan yardımlar yerini bulacaktır. O çocuklara yapılacak en önemli yardım, uygun kurumlarda yeteneklerine uygun biçimde eğitim-öğretimlerinin sürdürülmesidir. Örneğin, babası olmayan çocukların sınavla alındığı Darüşşafaka gibi Eğitim Kurumlarında eğitim-öğretimleri planlanabilir. 

Yeniden hayata tutunmak çok kolay olmasa da imkansız da değildir. Ancak öncelikle tıbbi destek ve psikolojik yardım gerekli olabilir. Hayatın normal akışı içinde güzel şeyler planlanabilir, farklılıklar yaratılabilir. Babaların anısı ancak böyle yaşatılabilir. 

Makbule ABALI-Eğitimci 
22.05.2014 Mersin

                                                           

          

Mayıs 18, 2014

GÜNEŞ HER GÜN UMUTLA YENİDEN DOĞAR...

                                                           

Yarın 19 Mayıs Atatürk'ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı. Soma felaketi nedeniyle bu yıl kutlamalar iptal edildi. 301 insanımızı yer altından çıkarıp tekrar yer altına yerleştirdik. Her fotoğraf karesi acıyı resmediyordu adeta. Yaşlılar, anne-babalar, gencecik yeni gelinler, yüzlerinde, mimiklerinde isyanı yaşayan çocuklar, babasız kalmış bebeler, karnında doğmamış bebesiyle anne adayları... Bir insanlık dramı, bir ıstırap destanı...Umarız böyle facialar tekrar yaşanmaz. Her acı insanda onulmaz yaralar açıyor, bir şok etkisi yapıyor ama yeniden düşünmeyi sağlıyor, hayata bakış açısını geliştiriyor, yeni bir ufuk açıyor. Her doğan güneş, bir başka aydınlığı müjdeler. Ve hayatın içinde umut hiç tükenmez. Yaşama tutunabilmek için incecik bir daldır bazen umut...

 Bu olumsuz tabloyu izlerken, eğitimin, gelecek güvencesinin ne denli önemli olduğunu daha iyi anlıyor insan. Gençler bizim umudumuz, güvencemiz. Onlar adeta geleceğe açılan aydınlık kapımız. Çocukluktan gençliğe geçerken onların "birey" olmalarını, kendileriyle ilgili kararlar almalarını da bekliyoruz. Birey olmak; kimlik kazanmak, kişilik kazanmak, "toplumda artık ben de varım" diyebilmek. Zor bir süreç elbette ama beraberinde olgunlaşmayı da getiriyor. 

18 Mayıs Prof. Dr. Türkan Saylan'ın da ölüm yıldönümü. Ölümünden bu yana 5 yıl geçmiş. Evinin penceresindeki son vedası hala gözlerimizin önünde. Gençlerin eğitimine yetiştirilmesine büyük emek vermiş bu değerli insanın, yaklaşık 20 yıl önce gençlerle ilgili deyişleri günümüzde de anlamını yitirmemiş. O görüşlerden bazı satır başları:




"Anneler, babalar(veliler) gençlik sizin gençliğiniz değildir belki, ama onların en az sizin kadar sevgiye, saygıya ve adam yerine konmaya hakları vardır. Siz onları yanlış yöne itmez ve sürüklemezseniz çocuklarınız sizden farklı ama çok daha bilinçli, yapıcı ve yaratıcı olacak ve dünyamızı sizin, bizim bıraktığımızdan daha güzel aşamalara getireceklerdir. Onlara güveniniz, onların haksızlığa uğramalarına tepki gösteriniz, onları kem gözlerden, kötü yüreklerden ve hasta beyinlerden sakınınız. 

Günümüzde ilk, orta ve yükseköğretimde çalışan cumhuriyetin öğretmenlerine son derece önemli görevler düşüyor. Yetiştirecekleri genç kuşaklara vermeleri gereken pek çok şey var. Gençlerimize, dünyayı tek bir delikten görmenin yanlışlığını, evrensel değerlerin, bilimsel olmanın anlamı ve önemini algılatabilmeli, bununla birlikte ülkemizin yakın geçmişini, Batılılaşma hareketlerinin çıkış noktası ve evrimini, bulunduğumuz coğrafyada yakın ve uzak çevremizle ilişkimizi, yansız ve abartısız , güvenilir ve gerçekçi kaynaklar belirterek gerçek anlamıyla çağdaş bir eğitim verebilmeliyiz.

Ülkemizin çağdaş öğretmenleri, ufkunuzu, bilgi dağarcığınızı genişletin, nasıl bir ülkede yaşadığınızı, neden var olduğunuzu ve görevinizin ne olduğunu bir kez daha gözden geçirin ve sizlere emanet edilen gençlere düşünmeyi, araştırmayı, kafa karışıklıklarını gidererek gerçeklere ulaşmayı öğretin. Gerisini onlar en doğru şekilde bulacaklardır."

Bilinçli yurttaşlar, hem evrensel insan, çocuk ve kadın haklarına inanmış ve onların savunucusu olmuşlardır hem de doğayı, hayvanları, tarihi, emeği esirgemeyi insanlık görevi olarak benimsemişlerdir. Sorumluluk bilinci gelişmiş yurttaşlar, kendi kendilerine hesap vermeyi, duygu ve davranışlarını denetlemeyi, özeleştiriyi, yeri geldikçe de kendileriyle alay etmeyi yaşam biçemi (üslubu) olarak benimsemişlerdir. Yanlışlarını bu yöntemlerle giderip, hoşgörülü olma, başkalarını anlama ve sayma, bunun için de yaşantılarını sınırlayabilme olgunluğuna kavuşan gerçek bireyler demokrasiyi oluşturup yaşatabilirler."
Saygıyla, rahmetle anıyoruz.

Makbule Abalı


Mayıs 14, 2014

BİR BAŞKA CEHENNEM...




                                     CEHENNEMİ YAŞAMAK

Bahardı mevsimlerden, aylardan Mayıs
Dışarıda güneş yakıcı, gün sıcak
Soğuk geceler için kömür lazım;
Oysa kömür yüzlerce metre yer altında.
Güneşten uzak, ateşe yakın
Yıldızlardan uzak, karanlığa yakın
Oksijenden uzak, karbona yakın
Hayatın içinde, ama ölümün eşiğinde...
Üç kuşaktır madenciydiler,
Bir başka iş düşünemedi bile.
Bembeyazdı yüzü önce,
Maske takmış gibi bembeyaz
Yüzlerce metre yerin altına indi;
Renk değiştirdi birden;
Yüzler eller kapkara,
Yürekler isli, gözler bulutlu
Dışarıda ekmek aslanın ağzında,
Yerin altında ekmek, bir başka cehennemdeydi.
Güneş çok uzak, yıldızlar uzak, ölüm yakındaydı.
Oysa O henüz hayatın baharındaydı... 

Makbule Abalı


















                                                                

Mayıs 10, 2014

ANNELER GÜNÜNDE "ÇOCUK ANNE" OLMAK...



İstatistiklere göre Türkiye'de yaklaşık 120 bin çocuk ergenlik çağında anne oluyor. Dünyada her yıl 15-19 yaşlarındaki 15 milyondan fazla kız çocuğu doğum yapıyor. (2014)

ÖYKÜ- ANNELER GÜNÜ'NDE ÇOCUK ANNE OLMAK...

Dünyanın her yerinde anne olmak zordur belki. Ya "çocuk anne" olmak... Yaşamadan kim bilebilir ki? Ben küçükken "Bu kız büyüyünce çok akıllı olacak" derlerdi. Akıllı olmaya zaman yetmedi. Büyümedim ki...
Okuldayken öğretmenimiz söylemişti, hiç unutmadım; Her yıl Mayıs Ayının ikinci Pazar Günü Anneler Günüymüş. Halbuki biz her gün babaların günüdür sanırdık. Kadınlar sadece çocuk doğurduğunda, o gün onların günüdür, o gün değerlidirler diye bilirdik. Hatta kız doğurursa pek kabul de görmez. Ama oğlan doğurursa... O zaman ailede şenlik vardır. 

Babam bile "Kaç çocuğun var?" dediklerinde oğlanları sayar, "üç" derdi. Dört kızını unuttu mu derdim önceleri, sonra bilerek öyle dediğini, kızları adamdan saymadığını anladım. Yedi çocuk; dördü işe yaramaz, üç tane aslan parçası... Ağlardım gizli gizli, duymazlardı. 
Ben bu dünyada hiç çocuk olamadım, çocuktan sayılmadım. Ama çocuk gelin oldum, çocuk eş oldum, en sonunda çocuk anne oldum. Ama zaman bulur da oynayabilirsek, evcilik oyunlarımızda doya doya çocuk olduk, çocuk gibi şımardık, oyunlar oynadık bez bebeğimizle. 

Çocukluktan çıkmadan henüz ergenlik çağında, 13 yaşımda evlendim. 14 yaşımda çocuğumu kucağıma aldım. Anne oldum. Ben çocuk, o bebek. O ağlar, ben ağlarım. Neden çocuklar canları yanınca hep "anne" diye ağlarlar? Ve neden bazen seslerini kimseler duymaz? Ben de çok ağladım, çok çığlık attım, avaz avaz bağırdım. Sesim dağlarda yankılandı, duyan olmadı. 
Çocuk yetiştirme ve anne olmakla ilgili önceleri hiçbir şey bilmezken, sonradan çok şey öğrendim. Ama nasıl öğrendim, bana hiç sormayın. Okulda da yanlış yapa yapa doğruyu bulurduk. "Sınama-Yanılma" derdi Aysel Öğretmenim. Hata yapa yapa doğruyu bulurmuş insan. Ya bulamazsak derdim, içim cız ederdi...

Sınıfın en çalışkanları Fatma ile bendim. Çok kıskanıyorum, Fatma  okula devam ediyor. Evlenmedi, anne olmadı. Yarın okulda öğretmenimizin  Anneler Gününü kutlar. Benim günümü kimseler kutlamayacak. Ben bile anneliği daha tam anlamadım ki; Çocukluğumu, genç kızlığımı, kadınlığımı, anneliğimi... Ben hiçbir şeyi tam anlayamamışım. Oysa annem; "En akıllı çocuğum sensin" derdi. Aklım dünyayı anlamaya yetmedi. Aklım küçük, dünya büyük kaldı. Bu dünyada bana göre yer yok muydu acaba? Benden sonra çocuk istemediği için annem adımı Kader koymuş. "Sen benim kaderimsin." derdi. Adımı değiştirseydi ne değişirdi acaba?

Bebeğim küçük doğmuş. Ebe kızımın küçük doğduğunu söyledi. Ben küçük, O küçük. Nasıl büyüyeceğiz biz? .Büyüyecek... beraber büyüyeceğiz. Umutluyum, O benden daha iyi bir dünyada yaşayacak. Onun adı Kader olmayacak. Onun kızının adı da Kader olmayacak.  O değişecek, kızının kaderini de  değiştirecek. Yıllar sonra göğsümü gere gere ben de kızımın Anneler Gününü kutlayacağım. Yıllar sonra, yaşanmış, yaşanmamış onca yıl adına...Dünyadaki pek çok kadın adına...Kadınlığının bile farkında olmayan anneler adına... "Anneler Günün kutlu olsun" diyeceğim.

Makbule ABALI- Eğitimci 
Mersin-2014

                                               




Nisan 28, 2014

AYDINLANMA...

  Bir döneme damgasını vurmuş, pek çok kişiyi etkilemiş kurumlar Köy Enstitüleri. Kuruluşlarından bu yana tam 74 yıl geçmiş... 74 yıl, dile kolay. Anılar hala tazeliğini, değerini yitirmemiş. O kadar çok insana güzel, yararlı dokunuşlar yapmış ki, sudaki halkalar gibi izleri büyüyerek yıllara yayılmış. Yeni Kuşak Köy Enstitülüler Dernekleri; geçmişte kalan bu güzel kurumların yaşatılması,  unutulmaması için bir avuç idealist, güzel insanla önemli adımlar atıyor. Yurt içinde 20 şubeye ulaşmışlar. 
                                                          
  
Yeni Kuşak Köy Enstitülüler Derneği Mersin Şubesi , Köy Enstitülerinin kuruluş Yıl dönümü    17 Nisan'da düzenlediği anlamlı etkinliklerin ardından 26 Nisan 2014 Cumartesi Günü Mersin Tece'de Köy Enstitüleri Parkı'nın açılışını yaptı. (Bir hafta önce yağmur nedeniyle ertelenmişti.) Bir parkın içinde adeta "düşünce şenliği " düşünün. Böyle ortamlar hayal kurmak için ideal. İnsanın hayal gücü var gücüyle çalışmaya başlıyor. 
90 yaşın üstünde, zekası, belleği pırıl pırıl eğitimciler anılarını anlatıyorlar. Halef ve selef iki Belediye Başkanı konuşmalarında projeyi desteklediklerini söylüyorlar. Bu bir dayanışma, bir ekip çalışması. Mersin Üniversitesi Eğitim Fakültesi, Mezitli Belediyesi, Eğitim İş Mersin Şubesi de Yeni Kuşak Köy Enstitülüler Deneği ile yardımlaşma içindeler. 

Eski eğitimciler, yöneticiler, emekli öğretmenler, sanatçılar, konuya inanmış insanları burada görmek, ayrı bir heyecan veriyor insana. Mersin Üniversitesi Eğitim Fakültesi Dekanı, bazı hocalar ve öğrencileri de burada. Programda konuşmalar, anılar ve müzik dinletisi var. Uygun köşelere fidan dikimleri yapılıyor. 
Yakın bir gelecekte burada neler yapılabileceğini hayal etmek bile güzel. İnsana umut veriyor, mutlu ediyor. 
Gençlere söz hakkı vermek, konuşma fırsatı yaratmak  nasıl da özlem duyduğumuz bir davranış. Kavgasız, tartışmasız, konuşma ve dinleme adabına uygun bir ortamda onları dinleyebilmek nasıl da güzel olurdu. 

Gençler artık Köy Enstitülerini sadece sormakla kalmayacaklar, kendileri de başkalarına anlatacaklar, açıklama yapacaklar. Köy Enstitülerini anılarda yaşatmak, düşündürmek bile ne güzel, nasıl da anlamlı. Aydınlanmayı nasıl da özlemişiz...

                                                      

Nisan 23, 2014

ÇOCUK BAYRAMINDA BÜYÜK OLMAK...


(23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramında tüm çocuklara sevgiyle )

ÇOCUK BAYRAMINDA BÜYÜK OLMAK...

Çocuk Bayramında büyüklerin yerine geçti çocuklar;
Oturdular kocaman koltuklara,
Ama bacakları kısaydı, ayakları bile yere değmedi,
Sadece başları, gözleri göründü, kocaman masanın üzerinden.
Flaşlar yandı, kameralar çalıştı, mikrofonlar uzandı,
İrkildi çocuklar önce ışıklardan, bakışlardan,
Gürültüden, karmaşadan.
Ve sonra alıştılar...

Yeni görevinde arkasına yaslandı bir çocuk;
"Sorun" dedi, "ne öğrenmek istiyorsunuz?"
İlk soru geldi;
"İlk icraatınız ne olacak Sayın Bakanım?"
"Sınavları güvenilir kılmak, sınav iptal etmemek"
Dedi yeni çocuk bakan.
Ve ardından ekledi;
"Her şeyin okulda öğrenilmesini sağlamak."

Tekrar sordu gazeteciler;
"Programlarda değişiklik yapacak mısınız?"
"Program geliştireceğim, ama sık sık değiştirmeyeceğim."
Gazeteciler alkışladı,
Çocuk bakan arkasına yaslandı,
"Her şey yolunda" dedi, gülümsedi.
"Son soru lütfen" dedi çocuk bakan,
Soruldu: "Halktan, büyüklerden bir isteğiniz var mı?"
Cevapladı: "Bizi sevin, kimseyi incitmeyin, kavga etmeyin."

Bayramlık çocuklar indiler koltuklardan, kürsülerden;
Gene çocuklar gibi şen,
Çocuklar gibi içten, rahat,
Çocuklar gibi doğal, saf, tertemiz,
Sürdürdüler çocuk olmayı,
Çocuklar gibi özgür yaşamayı... 

 Makbule Abalı-Eğitimci
23.04. 2014 Mersin



Nisan 20, 2014

KUŞAKTAN KUŞAĞA İLETİŞİM


Bazen onca olumsuzluk arasında güzel şeyler de oluyor. Onları her zaman televizyon ekranlarında, gazete sayfalarında da göremiyoruz. Güzel haberleri paylaşmak istiyor insan; 19 Nisan Cumartesi Günü Mersin'de farklı bir etkinlik yaşandı. Türkiye Alzheimer Derneği Mersin Şubesi, 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı öncesinde "Torununu da al gel" sloganı ile kuşakları buluşturmayı hedefleyen bir çalışmaya imza attı. 

O gün Yenişehir İlçe Belediyesi ek binasında bayram gibi bir şenlik vardı. Balonlar, küçük bayraklar, küçük ikramlar... Ve günün asıl kahramanları; 7-8 aylık bebeklerden üniversitede okuyan gençlere kadar torunlar.Yanı başlarında dedeler, anneanneler, babaanneler ve tabii anneler, babalar. Üç kuşak bir arada. Öyle güzel bir görüntü ki. Hastalar, hasta yakınları, gençler, yaşlılar farklı bir tablo oluşturuyor. Her yaştan, her renkten, her kişilikten onlarca insan. Ancak farklılıklar bir potada eritilmiş, "yaşsız" insanlar...

Çocuklar için kukla gösterileri, büyükler için Türk Sanat Müziği fasıl dinletisi var. Kukla gösterisi sırasında Hacivat ile Karagöz arasındaki yüksek sesle konuşmalar bazı çocukları ürkütüp korkutsa da, hatta ağlatsa da sevindiriciydi de. Yeni kuşaklar oyun bile olsa gürültülü seslerden, tartışmadan hoşlanmıyor. Daha sakin, sevgi dolu bir ortamda mutlular. 


O gün orada kuşaktan kuşağa bir sevgi seli aktı. Bebeklikten yaşlılığa uzun bir yoldan gelen bir anneannenin, bir babaannenin, bir dedenin elini tutmak, yardımcı olmak insanın içini ısıtıyor. Hastalıkta da, yaşlılıkta da ilgi, sevgi bekliyor insan. Yetişkinler çocuklarına, torunlarına bakarken gözlerdeki ışıltı görmeye değerdi. Anlık mutluluk bu olsa gerek. 



O gün bir kez daha inandım ki; bebekler, çocuklar ve yaşlılar uzun yıllar boyunca aynı ortamda birlikte olabilirlerse hayat daha da kolaylaşacaktır. Ve belki de o zaman dünyanın gidişatı da daha güzel, daha yaşanabilir olacaktır. Kuşaktan kuşağa süzülerek geçen gerçek sevginin, vefanın, ilginin değerine paha biçilmez. 
Kuşaktan kuşağa böyle buluşmalar sürdükçe, her kuşak birbirinin özelliklerini daha iyi tanıyacak; iyi günde, kötü günde, zor günde, güzel günlerde birliktelikler, paylaşımlar devam edecektir. 




Nisan 13, 2014

ÜNLÜ ŞAİRLERİN ÇOCUKLUK ÖZLEMİ...

Ünlü şairlerimiz zaman zaman çocuk şiirleri de yazmışlar. Bu bahar günlerinde dünyanın ilk ve tek "Çocuk Bayramı" yaklaşırken Onların deyişlerini anımsayalım istedim. Onların bakış açısıyla çocukluğumuza dönmek ilginç olmaz mı?... 
(Bugün aynı zamanda Orhan Veli'nin 100. doğum yılı.)



BAYRAM

Kargalar, sakın anneme söylemeyin!
Bugün toplar atılırken evden kaçıp
Harbiye Nezaretine gideceğim.
Söylemezseniz size macun alırım,
Simit alırım, horoz şekeri alırım;
Sizi kayık salıncağına bindiririm kargalar,
Bütün zıpzıplarımı size veririm.
Kargalar, ne olur anneme söylemeyin.

Orhan Veli Kanık (13 Nisan 1914-14 Kasım 1950) 



ANUŞKA

Bitirdin dokuzunu Anuşka
Sanırsın oldukça değişecek
Yüzün gözün
Boyun bosun
Aklın fikrin
Doksanını bitirdiğinde 
Bitirdin dokuzunu Anuşka
Değişmesin yüreğinin içindeki billur çekirdek
Doksanını bitirdiğinde.

Nazım Hikmet Ran (15 Ocak 1902- 3 Haziran 1963)



ÇOCUKLUK

Affan Dedeye para saydım,
Sattı bana çocukluğumu, 
Artık ne yaşım var ne adım;
Bilmiyorum kim olduğumu.
Hiç bir şey sorulmasın benden;
Haberim yok olan bitenden.
Bu bahar havası bu bahçe;
Havuzda su şırıl şırıldır.
Uçurtmam bulutlardan yüce, 
Zıpzıplarım pırıl pırıldır.
Ne güzel dönüyor çemberim;
Hiç bitmese horoz şekerim!

Cahit Sıtkı Tarancı (2 Ekim 1910- 13 Ekim 1956)



SEVGİNİN ÖNÜNDE

Bütün insanları dostun bil, kardeşin bil kızım.
Sevincin ürünüdür insan, nefretin değil kızım.
Zulmün önünde dimdik tut onurunu,
Sevginin önünde eğil kızım.

Ataol Behramoğlu (13 Nisan 1942-       )
Ataol Behramoğlu'na sağlıklı bir ömür diliyoruz.


Nisan 08, 2014

ZAMANSIZ BAHARLAR...


Gene iklimleri, mevsimleri ayırt edemez olduk. Baharın ortasında Nisan'da kar yağdı bazı illerimize. Bitkiler de alıştıkları ortamda şaşkına döndüler, kararsız kaldılar. Soğuk vurdu meyve ağaçlarının çiçeklerine. Oysa nasıl da güzel donanmıştı ağaçlar. Görücüye çıkan gelinlik kızlar gibiydiler; öylesine güzel, pırıl pırıl, hafif utangaç...Her yer bahar kokuyordu buram buram. 

Üretici sevinçliydi; iyi ürün alacak, satacak, belini doğrultacaktı. Şans bu ya, doğa izin vermedi. Don vurdu meyve olmaya hazırlanan çiçeklere... Doğa nasıl da hızla değişime hazırlanıyordu. Ağaçlar süslü gelin gibi , pembe-beyaz çiçeklerle kendilerini yeniliyorlardı. Ama don vurdu çiçeklere; O güzelim çiçekler alışılmışın dışında birden büzüldüler, içe kıvrıldılar, kapandılar ve kuruyarak dökülmeye hazırlandılar. Açmaktan, meyve vermekten vazgeçtiler. 

Sanki küstüler, kırıldılar, alındılar. Belki de bir ders vermek istediler biz insanlara: "Siz kendi içinizde bir uyum sağlayamazsanız biz nasıl sağlayalım?" diye seslendiler. Bu durumda da bizi meyvelerinden yoksun bırakmakla cezalandırdılar. Adeta şiddete dayanamayan narin, hassas insanlar gibi, şiddetli soğuklara ayak uyduramadı güzel çiçekler. Dallarda kuruyan tomurcuklarla mahzun gelinlere benzedi görkemli ağaçlar. Yoksa biz mi onları kandırdık? Güneşi, güzel havayı görünce aldandılar, zamansız serpildiler...

Mevsimler birbiri ardınca geliyor ama bazen birbirlerinden yer kapıyorlar. Belki de doğanın dengesi bozuldu. Dünya hızla dönüyor; Biz mi hızına ayak uyduramıyoruz, bitkiler, ağaçlar mı? Kavramlar birbirine karıştı kafamızda. Bir türlü düzeni sağlayamadık. 
Bahar çiçekleri zamansız açtı ya da zamansız bir don oldu. Zamansız baharlar da bazen acımasız oluyor. Acaba kışın da amansız soğuklarda farklı çiçekler boy verip hayatımızı renklendirir mi? Umut bu. neden olmasın...?


Nisan 03, 2014

BEBEK AĞIDI...


                           BEBEK AĞIDI...

Bir bebek ağladı uzun uzun
Gecenin sessiz karanlığında,
Dünyanın herhangi bir yerinde.
Henüz göbek bağı yeni kesilmiş bir bebek,
Yeni açılmış gözleri kocaman.
Küçücük elleri yumuk yumuk,
Ayakları mini minnacık bir bebek,
Neden ağladı; bilinmez...
Ne istedi; bilinmez...
Anne karnı sıcak, dış dünya soğuk;
Daha uygun bir çevre mi?
Daha çok oksijen mi, daha çok hava mı?
Annesinden ılık süt mü?
Dışarıda gürültü, patırtı, sesler uğultulu.
Çevrede sular azalmış, ağaçlar tüketilmiş,
Balıklar ölmüşler denizin kirliliğinde,
Nükleer santraller kurulmuş en güzel köşelerde,
Kuşlar göç etmiş başka diyarlara...

Bir bebek ağladı uzun uzun;
Gecenin karanlığında,
Dünyanın uzak bir yerinde...
Neden ağladı bilinmez;
Dünyanın haline mi,
Kendi geleceğine mi,
İnsanların çaresizliğine mi,
Bilinmez... 

                                         Makbule Abalı