Sayfalar

Nisan 08, 2015

BİR ÖĞRETMENİN DRAMI...




Yıllarla birlikte bazı değerler "değer aşımı"na uğruyor. Anlamını yitiriyor ya da eskiden bilinen anlamı zayıflıyor; Onur, namus, itibar, saygınlık... Çocuklar anne-babalarının anlattıklarını tam kavrayamıyorlar bazen; "Peki ama diyorlar o neden öyle yaptı, o neden aldırmadı?" Çocuklar haklı... Farklı şeyler duyuyor, yanlış örnekler görüyor, ne doğru, ne yanlış" çelişkiye düşüyorlar. 

Konusu "insan" olanlar insan davranışları konusunda eğitim görürler. Öğrenme Psikolojisi Derslerinde öğretmen adaylarına ısrarla vurgulanır: "Öğrencilerinizin kişiliğini zedelemeyin, onuruyla oynamayın, aşağılamayın. Arkadaşlarının yanında öğrencinizin gururunu incitmeyin. Ayrıca görüşün" denir. Bu deyişler Eğitim- Öğretimde bir olumsuzluk yaşanmaması içindir. Bir yöneticinin de tutum ve davranışlarında, söylemlerinde dikkatli olması, özen göstermesi beklenir. 

O yüzden televizyonlarda haberleri izlerken, gazetelerde haberi okurken şaşırdık, üzüldük, nedenlerle ilgili kafamızda sorular oluştu...Yalova Valisi Selim Cebiroğlu Termal Fen Lisesi'ne gidiyor. Tübitak Ödülü almış Matematik Öğretmeni Halil Serkan Öz'ün sınıfına giriyor. Öğrencilerinin önünde öğretmene: "Ne biçim öğretmensin. İnsanlar dışarıda görseler dilenci zannedip para verirler." diyerek azarlıyor. Öğretmen Öz sadece ders anlatan bir kişi değil, öğrencilerine Türk ve dünya klasiklerinden kitaplar öneriyor.Öğrencileri; "Bizlere her zaman doğruyu ve onurlu insanlar olmayı öğreten bir öğretmendi" diyorlar. 

Serkan Öğretmen artık yok. O'nun ölümü büyük acı elbette ama aynı zamanda bazı değerlerin ölümü, öğrencilerin gözünde bazı değerlerin kaybı. Bir okulda, bir sınıfta sadece işini seven bir öğretmen değil, asıl bir yönetici, bir Devlet adamı büyük itibar kaybına uğradı. Yadırganacak söz ve davranışlarıyla öğrenciler tarafından kınandı.  

42 yaşında, öğrencilerinin çok sevip saydığı Tübitak ödüllü gencecik bir Öğretmen stres sonucu kalbine yenik düştü. Ölüm nedeni "kalp krizi" olarak yazıldı." Ölüm nedenleri" denseydi neler eklenirdi acaba? Bazı isimler kolay kolay unutulmaz. Dilden dile bir efsane gibi söylenir anlatılır. Halil Serkan Öz çalışkanlığıyla, zekasıyla, onurlu davranışlarıyla bir simgeydi öğrencileri için. Hep öyle kalacak, yıllar boyu anlatılacak...
Rahmetle anıyoruz...


Nisan 05, 2015

BAHARLA GELEN...



Bahar gelip de narenciye çiçeklerinin kokusu ve görüntüsü dünyamızı sardığı zaman inanılmaz bir mutluluk duyuyorum. Çok uzun yıllar öncesi aşina olduğum bir görüntü ve koku bu. Bir şekilde insanda iz bırakan tatlar ve kokular belleğe kazınıyor adeta.
Bu izler, mutlu anılar  içeriyorsa mutluluk çağrıştırıyor, mutsuz anılar içeriyorsa mutsuzluk yaratıyor.

Narenciye ağaçları baharları seviyor. Ürünlerini, üretkenliğini baharlarda ortaya koyuyor. İlkbaharda tüm güzelliğiyle çiçeklerini sergiliyor, sonbaharda tüm bereketiyle meyvelerini sunuyor. Mevsimsiz soğuklarda kırılıyor, küsüyor, çiçekler meyveye dönüşmüyor... Son yıllarda bu çiçekler adına karnavallar, festivaller düzenlenmeye başladı: 4 Nisan'da Adana'da Portakal Çiçeği Karnavalı, 15 Kasım'da Mersin'de Narenciye Festivali yapılıyor.


Baharda havaların ısınmasıyla-genellikle Mart sonu, Nisan başı- narenciye ağaçları beyaz dantel giysileriyle düğüne giden genç kızlar gibi bir görüntüyle doğayı süslüyorlar. Çiçeklerin yaprakları o kadar narin ki dokunsanız dökülüyorlar. Ama öyle üretken bir ağaç ki, dökülen onca çiçeğe rağmen sonbaharda cömertçe meyvelerini sunuyor. Hatta bazen çiçekler arasında bitmemiş meyvelere de rastlanır. Turuncu- beyaz ne güzel bir renk uyumudur.

Özellikle geceleri narenciye çiçeklerinin iç bayıltıcı çok hoş bir kokusu vardır. Narenciye çiçeklerini toplayıp su dolu bir kaseye koyduğunuzda evin içi mis gibi kokar. Bir yakınım gezi amaçlı gittiği İtalya dönüşü "limon kokulu" defter getirince nasıl da mutlu olmuştum. Düşünen romantik insanlar güzel kokuları da pazarlıyorlar.

Doğa sunduklarıyla şaşırtır, heyecanlandırır beni... Kısa zamanda öyle bir gelişim ve değişim nasıl gerçekleşir?  Çiçeklerin meyveye dönüşmesini izlemek çocuklar için de nasıl da güzel bir gözlemdir. Doğa, bakmasını bilene eşsiz bir doğal laboratuvar. Hep düşünürüm; O bembeyaz narin çiçekler sağlam turunçlara, iri turuncu portakallara ve ekşi sarı limonlara nasıl dönüşür? 

Güzel görüntüsüyle gözlerimizi kamaştıran her ağaç meyve vermiyor. Örneğin sarı mimozalar; Adlarına onca şiirler yazılmış, şarkılar yapılmış narin ince çiçekleriyle mimozalar... Halk arasında "küstüm çiçeği" de deniyor. Kırılgan, alıngan insanları temsil ediyor. Çiçeklerin dilinden anlarsak belki insanları da daha kolay çözeceğiz...




Bahar gelince birbiriyle yarışırcasına çiçek açan ağaçlardan biri de akasya. Meyvesi yok ama kokusuyla, görüntüsüyle lise mezuniyet balosuna hazırlanan genç kızlar gibi...Erguvanı da unutmamak lazım. Kışın kupkuru ağaçların baharda böylesine donanması inanılmaz bir şey. Keşke tüm şehirlerimiz çiçek açan ağaçlarla donatılsalar. Çiçek sevgiyi, mutluluğu çağrıştırıyor, insanı şiddetten, kaba kuvvetten uzaklaştırıyor. Gözleri dinlendiriyor. Acaba o yüzden mi çiçek sever insanlar sevgiyi de daha kolay yansıtırlar? 

Kışın kupkuru dallarıyla yapraksız ve çiçeksiz kalan ama baharda çiçeklerle donanan ağaçlar hep bana zor insanları hatırlatır; İletişim kurulamayan, çevresine katı davranan, kendinden başkasına fırsat tanımayan insanlar... Çoğu kez konuşma derinleştiğinde "nasıl da yanlış tanımışım" diye düşündüğümüz insanlar. Sığ değil de derin insanlar. Böyle insanları tanıdıkça seversiniz, yeni özelliklerini keşfedersiniz. Sonradan çiçek açan ağaçlar gibidirler.




Doğanın bahar şöleninde koku ve çiçek beraberliği gözleri ve ruhları dinlendiriyor. Doğanın canlanması o kadar güçlü  ki bahar bizi de canlandırıyor, içimize neşe katıyor, enerjimizi tazeliyor...

Nisan 01, 2015

ÇATLAMIŞ SEVGİLER...



Deniz kenarında küçük bir çay bahçesi. Çevrede sessizliğin huzuru var adeta. Ahşap masa ve sandalyeler özenle dizilmiş. Her şey ortamın sadeliğine uygun. Kenarda bakımlı rengarenk çiçekler, birkaç palmiye, biraz uzakta birkaç kırmızı çiçekli zakkum var. Yeşil bir çevrenin göz dinlendirici, rahatlatıcı  etkisi hissediliyor. 
Birkaç masa dolu. Masalardan birinde genç bir çift oturuyor. Sandalyelerinde eğreti bir oturuşları var.Sanki hemen kalkmak üzereler. Yüzlerinde kederli bir ifade var. Hatta kadının yanaklarında birkaç damla gözyaşı.
Gözyaşı ne çok şey anlatır, ne farklı anlamlar taşır; Acı da bildirir, sevinç de, korku da, merhamet de... Bazen içe akıtılır, bazen dışa taşar. Bazen anlıktır, bazen yılların birikimidir.

Sessizliğin içinde birden bir ses kaplıyor etrafı; Çay ocağı bölümündeki görevli radyoyu açmış, nostaljik istekler programı. İki genç de konuşmalarını kesip şarkıya kulak kabartıyorlar... "Bir bahar akşamı rastladım size/ Sevinçli bir telaş içindeydiniz /Derinden bakınca gözlerinize /Neden başınızı öne eğdiniz..."
Delikanlı gözleri parlayarak gülümsedi: "Bak senin en sevdiğin şarkı." Genç kadın acı bir gülümsemeyle: "Bir zamanlar öyleydi" dedi. Sesi güç duyuluyordu: "Zaman akıp geçti. Sadece gene bahar mevsimlerden. Ama baharlar bile artık eski baharlar değil."

Genç adam suskundu, masanın üstünde jelatinli bir kağıda sarılmış kır çiçekleri demetine dikmişti gözlerini. Beyaz kır papatyaları mevsimin gözde çiçekleriydi. Genç kadın içindekileri dökmek istercesine tekrar konuşmaya başladı. Kelimelerini özenle seçiyordu:" Baksana , soğuk vurmuş tüm çiçeklere. Onlar bile eskisi gibi değil. Kokusuz limon çiçekleri...duygusuz insanlar gibi. Mevsimler de bize uydu, eski gerçek baharları yaşayamaz olduk."

"Evet" dedi genç adam. Sesinde biraz kırılganlık, biraz pişmanlık vardı."Bazen yağmur, bazen güneş, bazen kar... Tıpkı insanlar gibi, inişli çıkışlı duygular. Her şey yeniden-yeniden yaşanıyor sanki. 
"Artık her şey bitti" dedi kadın. "Kırılan hiçbir şeyi onaramazsın, eski haline döndüremezsin. Çatlaklar hemen kendini belli eder."
"Bazen güçlü yapıştırıcılar bulunur, yeniden denenebilir." dedi genç adam. "Çatlayan sevgi sadakati, güveni içinde barındırabilir mi? " diyerek düşük bir sesle konuştu genç kadın...

Bir taraftan önündeki bardak altını bilinçsizce çeviriyordu. İki kez çevirdi, tam tekrar çeviriyorken cam bardak altı yuvarlanarak düştü ve paramparça oldu. "Bak, şimdi her şey böyle paramparça" dedi genç kadın. "Her şey paramparça; Duygular, planlar, dostluklar, arkadaşlıklar hatta evlilikler..."

Genç adamın gözlerinde bir umut ışığı yanıp söndü sanki. "Kırıklar bile onarılabilir". " dedi heyecanla. "Yeter ki insan istesin. İlişkileri neden onarmaya çalışmıyoruz. Her şey tükeniyor ve ansızın bitiyor. Çaresiz, umarsız, nefessiz kalıyoruz. Uzun yol yarışını tamamlayamamış yarışçılar gibiyiz; Başlangıç çizgisinde çok enerjik, çok umutlu, ama bitişe gelmeden pes etmiş, tükenmiş..."

İkisi de bir süre konuşmadılar. Çay dağıtan çocuk masalarına geldi, kırıkları topladı. Radyoda yeni bir istek parçası başlamıştı; Azeri bir parça, "Ayrılık." "Fikrinden gece yatabilmirem /Bu fikri başımdan atabilmirem /Neyleyim ki sene çatabilmirem /Ayrılık ayrılık aman ayrılık /Her bir dertten ala yaman ayrılık..."

Adam elini uzattı, kadının elini tutmak istedi. Ama elini hızla çekti kadın. Birden elini çay bardağına çarptı, çay bardağı devrildi. İkisi de aldırmadı. Hatta çayın bir kısmı kadının eteğine döküldü.  
"Sen eskiden çok titizdin" dedi genç adam. "Eskiden" diye cevap verdi genç kadın. "Her şey yenilendi, değişti biliyorsun. İnsanlar bile... Bazı şeylere aldırmamayı öğrendim..." diye devam etti. 

Sanki sözcükler tükenmişti. Sustu ikisi de. Göz göze gelmemeye çalışıyorlardı . Kadın masadaki sessizlikten rahatsız oldu sanki. "Sevgi bu kadar değersiz olmamalı" diyerek sürdürdü konuşmasını.
"Bir etek lekelenir, tüm lekeleri çıkaran en güçlü ağartıcılar var artık. Asıl başka şeyler çıkmaz izler bırakıyor." İkisinin arasında bir diyalog kalmamıştı artık. Bir monolog vardı sadece... Genç adam görevliyi çağırdı, hesabı ödedi. 

İki genç insan aynı anda kalktılar. Ağır adımlarla çay bahçesinin çıkışına yöneldiler. Bahar mevsimiyle hiç de bağdaşmayan havanın hüznü onlara da yansımıştı. Genç adam son bir hamle yaptı; "Arabayla bırakabilirim."  "Hava almaya ihtiyacım var." dedi genç kadın. İlk selamlaşma ne kadar soğuksa, son vedalaşma da o kadar soğuk oldu. Birbirinden kopmuş iki genç insan sadece tokalaşarak bahçe kapısından çıktılar iki farklı yöne doğru uzaklaştılar...

Taş yolda önce topuklu ayakkabı sesleri duyuldu ve giderek uzaklaştı. Çay ocağındaki radyodan Tanju Okan'ın sesinden başka bir şarkı yükseliyordu; "Kadınım"...
                      " Eşyalar toplanmış seninle birlikte
                       Anılar saçılmış odaya her yere
                        Sevdiğim o kadın yok artık bu evde
                        Sen... kadınım..." 

                        Makbule Abalı -Mersin 
                        2015 Nisan









Mart 25, 2015

BİR KİTAP TANITIMI- CEHENNEM DERESİ (Gülsen Varol)



Bir kitabı seçerken türlü nedenlerle seçersiniz: Yazarını tanırsınız, hakkında iyi şeyler duymuşsunuzdur, adı cazip gelmiştir veya başka nedenlerle okumaya başlarsınız. Bazı kitaplar zor okunur, elinizde günlerce sürünür. Bazıları çok kolay okunur, akar gider, kısa sürede biter. Bazı kitapları kitaplığınızın herhangi bir yerine kaldırırsınız, bazısı da yakınlarınız da okusun diye ön sıralarda yer bulur. 

Gülsen Varol Öğretmenimizi "Yapraklar" ve "Kuytular" adlı bloglarıyla tanıdım önce. Yazılarını okurken duygulanmamak imkansızdı. Yorumlara yazdığı cevaplar bile öylesine anlamlıydı ki. İlk kitaplarıyla henüz tanışmadım. Ben sondan başladım; "Cehennem Deresi".  Doğrusunu söylemek gerekirse kitabın adı önce düşündürdü beni. Ancak sonra düşündüm ki kafamdaki sorular kitabı okurken açıklığa kavuşacak. Gerçekten de öyle oldu. Cehennem Deresi kesinlikle şiddete dayalı bir roman değil. 

Kitabı okumadan Cehennem Deresi'nin nerede olduğunu merak ettim. İnternette haritalara baktım; Şırnak'ta, Rize'de hatta Mersin'de bir Cehennem Deresi var. Romandaki ana karakterler 5 kişi. Çok güzel kurgulanmış. Bölümler arasında sanki kayar gibi ilerliyorsunuz. Adeta bir sinema filmi izler gibi düş kuruyor ve okuyorsunuz. 

Karakterler çok ustaca seçilmiş, kişilikler açıklayıcı betimlemelerle belirtilmiş. Hiçbir rol abartılı değil. Gülsen Varol hayatın içinden çarpıcı bir olaydan yola çıkarak sürükleyici, etkileyici bir roman yaratmış. Romanda ana kahramanın öyküsü çok çarpıcı. Gün gelir kimliğinizi, kişiliğinizi hatta görüntünüzü kaybedebilirsiniz... Bazı bölümleri ürpererek okuyorsunuz. Kitapta orta yaşlarda yaşanan tutkulu bir aşk da var. Öyle çarpıcı anlatılmış ki o iki kahramanla mutlu oluyor ya da üzülüyorsunuz. 

Bazı tıbbi deyimler öylesine uygun kullanılmış ki sanki bir sağlık personelinden dinler gibi okuyorsunuz. Psikolojik çözümlemeler de çok yerinde. Anlatım dili sade ve yalın. 282 sayfa 2-3 günde bitebiliyor. Ben zamanı paylaşarak eşimle okudum. Cehennem Deresini rahatlıkla dostlarıma önerebilirim.  Kitabı okurken bazı sürprizlere hazırlıklı olmak lazım. O sürprizler hiç beklenmedik bir anda devreye girebiliyor. Zaten hayat da her an sürprizlerle dolu değil mi...?

Kitaptan bazı bölümlerle tamamlamak isterim yazımı: 

"Damarlarımızda deli kan akar bizim bilirsin, ama soğuk ülkelerin insanlarının kanı donuk oluyor, adına temkinli olmak deniyor."
---------------------------------
"Erkekler ağlamaz diye niye denmiş bir türlü bulamamıştı bu sorusunun cevabını o güne kadar. O gün de yine izinsiz akmaya başlamıştı gözünün yaşı. İçindeki yıllanmış acılara merhem olan torununu kendisine doğru çekip, çenesinin altına yasladığı başını öpe öpe ağlamış ama bir türlü konuşamamıştı."
-----------------------------------

Gülsen Varol yaşamın içindeki acı-tatlı birçok olayı kalemiyle dans ettirmiş, onlara ritim ve anlam kazandırmış. Farklı bir "hayat dansı" bu; Bazen yavaşlayan, bazen hızlanan...Dikkatlice okunup izlendiğinde içinde ders alınacak çok şey var.
Siz hep yazın, yazdıklarınızı biz hep okuyalım çok sevgili Gülsen Öğretmenim...

Makbule Abalı-Eğitimci 
25.03.2015 Mersin


Mart 21, 2015

DÜNYA ŞİİRLE GÜZEL...


Deli eder insanı bu dünya,
Bu gece, bu yıldızlar, bu koku,
Bu tepeden tırnağa çiçek açmış ağaç.

                                   Orhan VELİ


Birkaç dize bize bir mevsim değişimini vurgular anında. Ne güzeldir şiirle yaşamak, şiir diliyle anlaşmak. 21 Mart Dünya Şiir Günü. Şiir duyguların dışa vurumu.Bazen zor anlarda güzel, anlamlı bir şiir nasıl da rahatlatıcıdır. Şiir bir esintidir, insanı ferahlatan. Şiir bir dokunuştur, iyileştirici etkisi vardır. Okunduğu mekanı adeta aydınlatır. Dünya Şiir Günü'nde ünlü şairlerin diliyle düşünüp dünyayı anlamaya çalışmak iyi olur diye düşündüm...






EN UZAK MESAFE

En uzak mesafe ne Afrikadır
Ne Çin,
Ne Hindistan,
Ne seyyareler
Ne yıldızlar geceleri ışıldayan
En uzak mesafe iki kafa arasındaki mesafedir
Birbirini anlamayan...
                                 
                                         Can YÜCEL





PÜLÜMÜRÜN YAŞSIZ KADINI

Pülümürün bir dağ köyünde gördüm onu
yaşını sordum bir giz gibi güldü
Kimi seksen dedi köylülerden kimi yüz
yüzüne baktım bir giz gibi güldü

bir asa vardı elinde
bir solmuş krallığın
kadifeden harmonisi üzerinde
bir hititliydi o bir selçukluydu
bir ermeniydi bir kürttü
bir türk

yaşını sordum bir giz gibi güldü
koluma girdi bir soylu kadınca
tozlu köy yolunda sürüyerek eteğini
beni tek gözlü sarayına götürdü
köy yapısı kulübesine

zamanı onda yitirdim ben
yitik zamanlara onda eriştim
en soylu yoksulluğun toprak döşeli sarayında
bir taç gibi kondu başıma Türkiyeliliğim

                                    Bülent ECEVİT




DUVARA TEBEŞİRLE YAZILAN

Savaş istiyoruz!
En önce vuruldu
Bunu yazan...

                            Bertolt BRECHT



ANUŞKA

Bitirdin dokuzunu Anuşka
Sanırsam oldukça değişecek 
Yüzün gözün
Boyun bosun
Aklın fikrin
Doksanını bitirdiğinde. 
Bitirdin dokuzunu Anuşka
Değişmesin yüreğinin içindeki billur çekirdek
Doksanını bitirdiğinde.

                                            Nazım HİKMET


Not:
(Savaş görüntüsüyle ilgili resmi, Sunay Akın Oyuncak Müzesi'nde çektim.)

Mart 12, 2015

ESKİ BİR SEVDA HİKAYESİ...



                                     



Yıllar önce biri Antalya'dan, biri Kıbrıs'tan gelmiş , birbirlerini hiç tanımayan bir kadın ve bir erkek, güneyde bir kente yerleşmişler. Sanki "sarı sıcak" çekmiş onları. Güneyin uzun yağmurları , içten insanları, meyve-sebze bolluğu cazip gelmiş belki de. Farklı semtlere farklı düşünceler, farklı umutlarla yerleşmişler.Biri hukukçu, biri öğretmenmiş. Erkek kadından 10 yaş büyükmüş. 

Biri annesini çok küçük yaşta kaybetmiş. Diğeri annesini hiç tanımamış, ablası annelik etmiş. Belki de o yüzden sevgiyi kutsal bilmişler.Belki de kader o yıllarda ağlarını örmeye başlamış. Aslında biri mantıksaldı, diğeri duygusal. Biri sayılarla uğraşmaktan hoşlanırdı, diğeri sözcüklerle. Ama bu farklılık hiçbir zaman zıtlık yaratmadı. Aksine tamamlayıcı oldu, bütünleşmeyi sağladı...

Fizik olarak da, ruhsal olarak da çok benzemezlerdi birbirlerine. Biri uzun boylu, mavi gözlü, kumral, diğeri kahverengi gözlü, kahverengi saçlı, orta boyluydu. Biri sakin, çekingen tavırlı, az konuşan biri, diğeri sosyal, neşeli, güler yüzlü, arkadaş canlısıydı. Ama ikisi de çevrelerinde aranan, sevilen iki insandı.

Biz çocukları onların birbirlerine olan sevgisini kıskanırdık. Paylaşılınca sevgileri bize yetmez diye mi düşünürdük acaba? Ah çocukluk... 
İkisi de rahmetli olan annemle babamın sevgisinden söz ediyorum. Birbirlerine bağırdıklarını, kırıcı söz söylediklerini hiç duymadık. Babama göre annem, her şeyin en iyisini bilir, en güzelini yapardı. Örneğin; "iç pilavı onun kadar mükemmel kimse yapamaz" der, ne kadar güzel yapsak da ona hiçbir zaman 
beğendiremezdik.Yöntem aynıydı ama belki de içine katılan sevginin dozu farklıydı.

Bugün de fırında pişmiş taze ekmek kokusu bana yıllar öncesinin Adana-Bürücek Yaylasını hatırlatır. Kokular, görüntüler,tatlar ve renkler, hayata nasıl da izler bırakıyor. Annemi mutlu etmeye bayılırdı babam.
Yaylada bir ustadan yardım alarak tuğladan çok güzel bir taş fırın yapmıştı. Minyatür fırının uzun tahta kürekleri bile vardı.Fırında her iş ortaklaşa yapılır, pişen ürünler güzel kır sofralarında ortaklaşa yenirdi. Bugün bile o tadı arıyorum. 

"Aşkla, sevgiyle midenin ilgisi var" diyenler haklı belki de. Sevginin yoğunluğuna göre, ulaşımı bazen kısa, bazen uzun bir yol bu... Hayatımızda özel günler de önemli ve anlamlıydı. Ama hiçbir özel günde pahalı hediyeler alınmazdı. Güzel sofralar kurulur, küçük, anlamlı hediyeler verilir, kutlanırdı. Ama bu özel günlerden en önemlisi, 11 Mart evlilik yıl dönümleri idi. Yıllar sonra bile 11 Martları hep hatırlarım.


Evliliklerinin ilginç bir öyküsü var; Evliliklerinden 3 gün sonra babam muvazzaf subay olarak yeniden askere çağrılmış. O yıllarda haberleşme imkanları çok kısıtlı, telefonlaşma olamıyor, cep telefonları zaten yok. Askerlik süresince onların birbirlerine yazdıkları uzun mektuplar hala bir pakette saklanmış olarak durur.Çocukluğumuzda merak dürtüsüyle hep anneme okutmaya çalışırdık. 

Her 11 Mart'ta babamın anneme hediyesi genellikle çiçek kokulu bir parfüm olurdu. Aslında parfüm kültürü olmayan bir insanın sevdiği kişinin hoşlandığı bir şeyi alma çabası ilginçtir. O yıllarda her şey bu kadar pahalı değildi tabii.

Son yıllarda adeta sevgi yoksunu bir toplum olduk. İnsanlar birbirinden sevgiyi esirgiyor veya sevgisini farklı ifade ediyor.Hep dikkatimi çeker; Evlilik törenlerinde evlendirme memurunun "iyi günde-kötü günde" diye başlayan konuşması layıkıyla  yapılırsa ne güzeldir. Bazıları da konuşma yapmadan rutin bir töreni robot gibi uygular. Düşünürüm, bu tipler evlilikte aradığını bulamayanlar mıdır acaba?

Evliliği, sevgiyi, aşkı sağlamlaştıran, temeli güçlendiren, birbirinden destek alarak, güç alarak hayatı sürdürmek değil midir? Ben bunun en yakın tanığıyım. 
Babam hayatının son 10 yılını yatağa bağımlı-felçli olarak geçirdi. Adeta gözleriyle konuşan bir insandı. Bu durumuna nasıl üzüldüğünü, gözlerinin buğulanmasından, sesinin titremesinden bilirdik. 

Bir trafik kazası sonrası, önce koltuk değnekleriyle yürüme, tekerlekli sandalye dönemi ve yatağa bağımlı geçen yıllar... Zor yıllardı, sevgiyle, içtenlikle zorlukların üstesinden geldi annem. Tuvalet kontrolünün sağlanamadığı yıllarda bile tertemiz bakıldı. Bir bebek gibi yemekleri ezerek, mama gibi hazırlayarak, elini, yüzünü, ayaklarını silerek ... Ve hiç şikayetçi olmadan, yakınmadan, üşenmeden bunları yaptı.

Yüz sinirlerinin felci (Trigeminus Nevraljisi) hastalığı dünyanın en şiddetli ağrılarından biri olarak anlatıldı bize. Babam hastalığından önce uzun yıllar avukatlık yapmıştı. Dosya numaralarını,müvekkillerinin adlarını hatırlar, yakınlarımızın telefon numaralarını unuttuğumuzda bize hatırlatırdı. Ölümüne kadar hafızada en küçük bir kayıp olmadı. O'nun ölümünden yıllar sonra anneme Alzheimer teşhisi kondu. Bugün düşünüyorum da adeta gene birbirlerini tamamlamışlar.

O sürede annem dikiş dikti, öğrenci yetiştirdi.(Zaten Olgunlaşma mezunu çok iyi bir dikiş öğretmeniydi.) Hiç unutmam, O yan odada çalışırken, babam çağırdığında duyabilmesi için yatağının başucuna küçük bir zil koymuştu. Sık sık kontrol etmesine rağmen bazen zil sesi duyulurdu. Annem koşarak gittiğinde babam gülümseyerek  "Sadece seni görmek,  sesini duymak için çağırdım" derdi. Bir ses, bir nefes, bir tebessüm bazen nelere bedeldir.

Aralarındaki sevgi, dostluk ölünceye kadar hiç tükenmedi. İki sevgili değil, hayat arkadaşı oldukları yıllardı o zor yıllar. Şimdi de var bazı ailelerde ama o zamanlar karyolalarda  baş yastıkları iki kişilikti.Bu yastıklar bana hep paylaşmayı hatırlatır. Günümüzde bazı eşler ikili yastığa bile sığamaz oldular. Zaman mı değişti, yürekler mi küçüldü, yoksa dünyamız mı daraldı?

Kutladığımız ne çok gün var yıl boyu. Ama bu günlerin anlamını yeterince biliyor muyuz? Ya da anlamlarına uygun yüklemeler yapabiliyor muyuz? Bazen sevgisizliğin öylesine yoğun olduğu olaylar yaşıyoruz ki neden sevgiyi aşılayamadık insanlarımıza diye üzülüyoruz. Günümüzde insanın insana kıyımı, eziyet etmesi, hırpalaması ne kadar çoğaldı. İnsanın canı yanıyor, içi acıyor.


Sevgililer Günü bu yıl da özel olarak kutlandı ve bitti. Sevgililer günü neden tek güne indirgenmiş olsun? Her gün sevginin anlatılabileceği bir gün olamaz mı? Tek güne sıkıştırılan sevgi de kendini preslenmiş gibi hissetmez mi? Şimdi düşünüyorum da o yıllarda sevgi, saygı, vefa, sabır, ve fedakarlık hayatın merkezindeydi. Nitelikli "gerçek sevgi" çok değerliydi.

Dünyanın neresinde olursa olsun; iyi günde, kötü günde, el ele, göz göze eşiyle hayatı paylaşabilen, yüreği sevgi dolu güzel insanları saygıyla anarak...
















Mart 08, 2015

BİR TUTAM MUTLULUK... BİR TATLI HUZUR...



Bir tutam mutluluk satın almış gibi olursunuz bazen. İçinizi karartan, yüreğinizi yakan onca kötü haber arasında "iyi ki varlar" dediğiniz bir iyilik, bir güzellikle nasıl da mutlu olursunuz. "Keşke devam etse bu güzellikler" der insan. Çoğalsa, sürse, yaygınlaşsa...

Mersin'in Mezitli İlçesi büyük bir ilçe. Mezitli'ye bağlı çok sayıda köy var. Mezitli Belediye Başkanı Sn. Neşet Tarhan çok güzel bir sosyal proje geliştirmiş; Mezitli köy kadınlarıyla üretici kadınlar halk pazarı kurmuş. Birkaç aydır faaliyette olan pazara biz de ilk defa dün gidebildik. Orada mutlu kadınları görünce gerçekten  mutlu olduk, huzurla eve döndük.



Kadınlarımız öylesine rahat ve sakindiler ki fotoğraf çekmek için izin istediğimde hiç reddedilmedim. Ama üstünü, başını, saçlarını düzeltenler oldu. "Kadın olmak" başka bir şey. Çoğu güler yüzlüydü. Kendi aralarında çay yapanlar, birbirlerine ikramda bulunanlar da vardı. "Yarın Kadınlar Günü" deyip beni kutlayan bile oldu."Kozasından çıkmış ipek böcekleri gibiydiler" desem sanırım yanlış olmaz.



Bundan sonrasını sözcükler değil, fotoğraflar anlatsın diye düşünüyorum. Ancak sözcükler belki tanıtıma biraz yardımcı olacak. Kadınlara, insana yapılan haksızlıkları, şiddeti elbette unutmayacağız. Her zaman kınayacağız. Ama yapılan iyi ve güzel şeyleri de görüp anacağız...

Yüzlerde belki yılların yaşanmışlığı var. Ama yaşlılık değil bu, belki olgunluk, bilgelik...


Gözünde gözlüğü, elinde gazetesi, dünyadan da haberdar olmak istiyor. Masada bir bardak içinde taze kır çiçekleri de ihmal edilmemiş. Her şey düzenli, gençler de çalışıyor, ancak kontrol elde...


Rahmetli Özgecan için nazarlıklar, anahtarlıklar satışa sunulmuş.



Bebek patikleri büyük özenle yapılmış, öyle şirin görünüyorlar ki...
Kadınlarımız kendilerini kanıtlamışlar.Üretimi kazanca dönüştürmüşler. Bir tutam mutluluk bir tatlı huzura dönüşüyor o zaman. Dileriz örnekleri çoğalır...
Teşekkürler Sn. Neşet Tarhan, kadınların ufkunu genişleterek onlara yol açtığınız için.



Mart 07, 2015

KADINLAR DAYANIŞMASI...





Kadınlar el ele verdiler,
Üretime geçtiler çeşitli alanlarda,
Var güçleriyle çalıştılar ayakta kalabilmek için.
Bazen ince ince nakışlar işlediler,
Güzel renklerle kilimler dokudular,
Bazen reçeller yaptılar, tarhana kuruttular,
Pazarda sebze-meyve sattılar.
Köyde, kentte, kırsal kesimde.
Kadınca bir dayanışma;
Eve katkı sağlamaktı amaç,
Para kazanmanın hazzı,
Kendi kendine yetmenin güveni
Kadınlar yeni bir dünya yarattılar;
Aydınlık, pırıl pırıl.
El ele verdiler, kenetlendiler,
Yeni dünyada yerlerini aldılar.






Mart 03, 2015

DERİN MAVİ...



Renklerin dili olsa, mavi neler anlatırdı kim bilir. Mavi huzurun, sakinliğin, barışın rengi... Derin mavi bana engin denizleri, ufukla birleşen gökyüzünü, mavinin derinliklerdeki farklı tonlarını çağrıştırıyor. Biraz da özgürlüğü, cesareti...


"Derin Mavi" bir kitap adı. Kitabın yazarı Deep Tone. Belki hayal dünyamızı biraz daha zorlamak için Deep Tone henüz adını açıklamadı. Bir kitap yazmak kolay değil. Cesaret, emek ve zaman istiyor. Derin Mavi rahat okunan bir kitap. İki bölüm halinde öykü ve şiirlerden oluşuyor. İçinde 41 şiir ve 41 öykü var. 

Yazar okuyucuyu düşler alemine sürüklüyor. Rüyalar da birçok öyküye zenginlik katıyor. Çoğu kez rüyalar eşlik ediyor düşüncelere. İnsan, doğa, dağlar, çiçekler, kısaca hayat şiir ve öykülere konu olmuş. Okuduktan sonra dönüp tekrar okuduğum şiir ve öyküler oldu. Okuyucular şiir ve öykülere farklı anlamlar yükleyebilirler. Özellikle öykülerde gerçek dünyadan birden düşler dünyasına geçiyorsunuz. "Toz Perisi", "Dördüncü kattaki Kız", "Defne'nin rüyası" böyle öykülerden. Bazı öyküleri okurken Franz Kafka öykülerini hatırladım.

Şiir ve öykülerden birkaç dize, birkaç paragraf almak isterdim:
"Dizginlenemez tutkuların 
Konçertosu gibi yaşam
Hepimizinki birleşip
Sonsuz özlemlerin
Hayalet senfonisine dönüşüyor."
-----------
"Bir zarfa koyarsın yazdıklarını
Umutların gibi bir beyaz zarfa
Alıcısı yüreklerdir"
-------------
"Dünya dönüyor
Bizim başımızda kavak yelleri
Güneş bile eritemiyor egolarımızı
Bir gün bizsiz kalacak dünya"
---------
Ben kitaptaki "Geç" adlı şiiri de çok sevdim. Ancak uzun bir şiir.

Kitaptaki bir öyküden bir bölüm;
"Anne babalarımızın 80'lere 90'lara ait fotoları da artık eski. Hepsi eski İstanbul. 70'lere ait foto bulmaksa zor, o fotolar da çok değerli. Ama içinde sadece insan olan fotolar değil. Genelde, böyle bir dolu binlerce foto çekilirmiş ve içinde biz olmayan fotolar atılırmış. Halbuki içinde yol, şehir, çeşme bina olan fotolar ileride önem kazanıyor. Çünkü o binalar bir süre sonra yok oluyor."
-------------
Öykülerde de gerçekle gerçeküstü iç içe yaşanıyor bazen. Yazar okuyucuyu düşündürüyor, hayallere yöneltiyor...


Mavinin derinliklerine süzülürseniz duygu yüklü bir şiir ve öykü kümesiyle karşılaşıyorsunuz. Adeta derin sularda gizemli bir arayış bu. Zaten kitabı elinize aldığınızda arka kapaktan şöyle sesleniyor Deep Tone; "İnsanı tanımaksa zor sanat. Ama değer. Bütün şiirler, öyküler, şarkılar insanı anlatıyor. Anlayana selam olsun."

İNSAN'ı tanımak, anlamak kolay değil gerçekten. Ama anlamak için çaba harcıyoruz. "Derin Mavi" kitabının yazarına ben de "Selam Olsun" diyerek yürekten kutluyorum...

 



Mart 01, 2015

ÇUKUROVA'DA BADEMLER ÇİÇEK AÇTI, AMA...



Çukurova'da bademler çiçek açtı. Ama ne yazık, Yaşar Kemal artık yok. Çok sevdiği bahar çiçeklerini göremeyecek...
Saygıyla ve rahmetle anıyoruz.



Evrensel bir sanatçı, eserleri 40 dile çevrilmiş.Küçük yaşta bir gözünü kaybetmesine rağmen yılmamış, onlarca roman,öykü, tiyatro eseri yazmış. Hayatı boyunca barışı özlemiş. Deyişlerinden bazıları:

"İnsan evrende gövdesi kadar değil, yüreği kadar yer kaplar."
                                                                

"Düşünmek, en küçük anlamda var olmak demektir."

"Dağlar, insanlar ve hatta ölüm bile yorulduysa, şimdi en güzel şiir barıştır."
                                                                 

"Dünya on binlerce çiçekli bir kültür bahçesidir. Bir çiçeğin koparılması bir rengin, bir kokunun yok olmasıdır. Tek dile, tek renge kalmış bir dünya hapı yutmuştur."
                                                                    Yaşar Kemal