Sayfalar

Ocak 19, 2018

SEVGİNİN BÖYLESİ...



"İster bir kral, ister bir köylü olsun, dünyada en mutlu insan evinde huzuru olandır. "
Goethe 

Reklamlar ilginç gelir bana. Hayatın ta içinden gerçekleri görüntü ve müzikle sunar. Bazıları çok itici olsa da genellikle çekicidir. Çocuklar nasıl da zevkle izlerler; sesli, renkli, müzikli görüntüleri... Bazen dans ederler müzik eşliğinde, bazen kalakalırlar ekran karşısında.

Bir süre önce bir sigorta reklamının müziği aynen çocuklar gibi beni ekran karşısına çekmek için yeterli oldu: Yaşlı bir bey piyanoda eski bir parçayı çalıyor:
İnsanı rahatlatan, sakinleştiren bir müzik; 
"Güllerin içinden canım
Koşarak koşarak gel bana gel
O güzel gözlerini canım
Süzerek süzerek gel bana gel
Bu küskün yüzün gayrı gülsün canım..."

O sırada içeriye orta yaşın  en hoş halinde bir bayan giriyor. Birbirine sevdalı bir çifti izliyoruz ekranda. Adeta gözleriyle konuşuyorlar. Müziğiyle, görüntüleriyle insanın içini ısıtan çok güzel bir reklamdı; ince, naif, hoş... 
Keşke dedim arada sırada böylesi müzikler kulaklarımızı dinlendirse. Toplumsal olayların, kişisel hırs ve çatışmaların yorduğu, yıprattığı insanımızı biraz rahatlatsa...

Her gün gazetelerin 3. sayfa haberleri kadın cinayetleri, kayıp çocuk haberleri, trafik terörü ile dolu. Şiddete karşı tavır alanlardansanız hiçbir diziyi tam izleyemezsiniz. Dövüş sanatı, insanlara eziyet yapma ile ilgili her türlü ders (!) var. Ancak 1-2 dizi bu çizginin dışında.

Kadın ölümlerinde, yıkılan yuvalarda gerekçe hiç değişmiyor: "Çok sevmiştim" ya da "aşıktım, cezalandırdım." "Çocuklarına çok düşkündü, o yüzden onları da öldürdüm." İnsan gerçekten severse öylesine büyük bir aşkla sevdiği, sevdalandığı birine kıyabilir mi? Aşk bir anda nefrete dönüşebilir mi? O zaman sevdiğini değil de kendini daha çok seven, düşünen insanlar çoğunlukta.  Birinin ölümü diğerinin kurtuluşu mu oluyor?

İnsan ister istemez düşünüyor ; Toplum, daha sinirli, daha gergin, daha tahammülsüz insanlarla doldu. Elbette nedenleri vardır. Ama cinnet geçirecek kadar kendini kaybetmenin bağışlanacak yanı yok. Masum çocukları öldürmenin açıklaması yok. Kimisi için meşhur olmak, gazeteler ve haber kanallarında yer bulmak çok kolay. Ama sevgi tükendikten sonra, kalpler bomboş kaldıktan sonra neye yarar ? Kırılan kalplerin, yaralanan kişiliklerin onarılması çok zor.

Makbule ABALI 
2018


Ocak 15, 2018

YAŞAMAYA DAİR- Nazım HİKMET RAN





Bugün dünyaca ünlü şairimiz Nazım Hikmet Ran'ın 116. doğum yıldönümü. 15 Ocak 1902 yılında doğmuş, 1963 yılında 61 yaşında vefat etmiş.Saygıyla anıyoruz.
"Yaşamaya Dair " adlı şiiri en sevdiğim şiirlerinden.
Her okuyuşta ayrı bir tad alıyor insan.İçinde bir yaşam felsefesi barındırıyor.

YAŞAMAYA DAİR

Yaşamak şakaya gelmez,
büyük bir ciddiyetle yaşayacaksın
bir sincap gibi mesela, 
yani, yaşamanın dışında
ve ötesinde hiçbir şey beklemeden,
yani bütün işin gücün yaşamak olacak
yaşamayı ciddiye alacaksın
yani o derecede, öylesine ki,
mesela, kolların bağlı arkadan, 
sırtın duvarda,
yahut kocaman gözlüklerin,
beyaz  gömleğinle  bir laboratuvarda
insanlar için ölebileceksin,
hem de yüzünü bile görmediğin
 insanlar için,
hem de hiç kimse
seni buna zorlamamışken,
hem de en güzel, en gerçek şeyin 
yaşamak olduğunu bildiğin halde 
yani öylesine ciddiye alacaksın ki yaşamayı
yetmişinde bile, mesela, zeytin dikeceksin
hem de öyle çocuklara falan kalır diye değil,
ölmekten korktuğun halde
ölüme inanmadığın için,
yaşamak yanı ağır bastığından...

Nazım Hikmet RAN




Ocak 10, 2018

HABER ALMAK...



Yeni yılda bir mektup, bir kart, elle çizilmiş bir resim aldım. Benim için farklılıktı, güzel birer sürprizdi. Telefon trafiğimiz yoğundu, epeyce elektronik posta, mesaj geldi, ama artık unutulmaya yüz tutmuş, el yazısıyla yazılmış, gönderenden izler taşıyan o üç gönderinin tadı başkaydı, düşündürdükleri farklıydı.

Bizim gençlik yıllarımızda haberleşme kalıpları farklıydı. En çabuk giden telgraf idi. Ama mektup daha önemliydi. Sayfalarca mektup yazılabilirdi. Çünkü içimizde birikmiş, anlatılması gereken çok şey vardı. Bir yakınımız, güvenli bir dost, bir arkadaş, ya da aileden bir kişi... Mektuplar sayesinde pul da biriktirilirdi. Gönderilecek kişiye göre mektup kağıdının kalitesi, cinsi, rengi değişebilirdi.

Mektupların içine özenle kurutulmuş çiçekler konurdu bazen. Mektuplar öykü tadında olurdu. Mektuplarda yazı yeterliydi sanırım. Sembol, simge pek kullanılmazdı. Ama küçük işaretler konabilirdi. Kuş, kelebek ya da küçük kalpler gibi... O zamanlar mektup cevabı beklemek heyecanlı bir süreçti. Çünkü posta ile cevabı ancak bir haftada elinize ulaşırdı. Zamanımızda adrenalin kaynakları farklı. 

Saniyelerde kişiye ulaşan elektronik postalar hayranlık uyandırabilir. İnternette bir şiiri ya da şairi ararken birkaç harfi yazdığınızda sayfalarca seçenek sunulması da çok hoş. Ama kısaltmaları hala benimseyemedim. Ya okuyan başka anlam çıkarırsa, ya yeterince anlatamazsam, ya kişi saygısızlık gibi algılarsa gibi düşünceler, endişeler takılıyor kafama. Hassasiyet. insanla teknoloji arasındaki hızlı geçişi de engelliyor belki.

Sonuçta gene eski yöntemle bilgisayarda ya da cep telefonunda ilk göz ağrımız harfler, noktalama işaretleri imdadımıza yetişiyor. Düşünüyorum; zamana ayak uyduramamak mıdır bu? Ama sanmıyorum. ince düşünüyoruz, biraz geriden yol alıyoruz. Teknoloji, zamanı yanına alarak uzaya yolculuk yapıyor, biz ise yeryüzünde adımlarımızı hızlandırarak çağa ayak uydurmaya çalışıyoruz. Ağır ama emin adımlarla. 

21. Yüzyılda, 2018'in ilk günlerinde eski dostlardan şirin bir kart, bir mektup aldım. Ve henüz 4 yaşındaki küçük torunumun annesinin rehberliğinde minik elleriyle hazırladığı bir yeni yıl kutlama kartı. mutluluğum doruklara tırmandı. Şimdilerde üzerinde "görülmüştür" ifadesi olan asker mektuplarıyla tutuklu mektupları dışında mektup gönderilmiyor artık..

.Her türlü incelik, duyarlılık biz insanlar için. Ömürlük belki zor, ama an'lık mutluluklar öyle kolay ki. Küçük şeylerle mutlu olmak, "farkındalık" da gerektiriyor tabii. Kültür, anılar, yaşam tarzı, yaşanılan çevre, zevkler, beğeniler hepsi hayatın özünde, bir bütünün parçaları tabii... Yeni yıl mektubum hayat arkadaşımdan bir sürprizdi; İçinde vefa, sevgi, iyilik barındıran kısacık ama anlamlı bir mektup. 

Mutlu olmak için pahalı hediyelere gerek yok. Ruhumuzu doyuracak gıda, çeşitli kaynaklardan sağlanabiliyor.

Makbule Abalı 
2018




Aralık 15, 2017

SİYAH BEYAZ ÇOCUKLUK...



İnsan düşünmek için hafızasına yol açtığı zaman ne çok şey hatırlıyor. Bellekte gizlenmiş yüzlerce anı yüzeye çıkmak için sabırsızlanıyor. Dünle bugün arasında kıyaslamalar yaptıkça geçmişin anılar denizinde uzun bir yolculuğa çıkıyoruz. Deniz bazen dalgalı, bazen sakin olsa da beyin jimnastiği sağlayan bu yolculuk iyi geliyor hepimize. İçimizdeki çocukla el ele, kol kola sanal ya da gerçek alemde bir gezinti yapıyoruz..

Kuşaklar X-Y-Z kuşakları olarak adlandırılsa da bu kuşak Internet kuşağı. Bizler kalemlerin, daktiloların hüküm sürdüğü çağda yetiştik. Fotokopiler vardı. Kopyalar çoğaltılırdı. Kafa yorardık; imza nereye atılacak, yazım hatası olmamalı, damga pulu nereye yapıştırılacak...? Zamanımız mı çoktu, bizi uğraştırırlar mıydı bilmiyorum. Geçmiş zaman...

Şimdilerde gençler beğenilerini kolayca iki tık tıkla tıklayarak ifade ediyorlar. Onca emek verilmiş çalışmalarda da tık tık... Yazı zor geliyor belki. Zaten kısaltmalar ve emojiler var. (Görsel mesajlar demek doğru olur mu bilemiyorum.) Ama iyice bilmeyince anlamakta zorlanıyor insan. Çiçekler, böcekler, hayvanlar, insan yüzünün türlü çeşitli halleri, eller, parmaklar. Bilgisayarla adeta oynayın dese de çocuklar, biz temkinli kuşağız. "Ya yanlış yere dokunursam" endişesinden kolay kolay kurtulamıyoruz halâ.
 
Yazıyla mesajlaşmada; slm - iki harf eksiğiyle selam. Selam, yarım yamalak oluyor böylece. msj-mesaj demek. İyi akşamların kısaltması yok galiba, uzun kelime. Lütfen, saygıyla sözcüklerinin kısa mesajla dile gelmiş haline ben rastlamadım. Çok da ihtiyaç duyulmuyor belki de...

Emojiler, kısaltmalar anlatmak ya da anlaşılmak için her zaman yeterli midir ? Ben pek emin değilim. Belki bizler henüz Internet diline çok aşina değiliz. Şair "Melali anlamayan bir nesle aşina değiliz." diyordu . Oysa melal değil de, çağa ayak uydurma sorunları var pek çok yetişkinin.
 
Örneğin ben, telefonda insan sesi yerine talimatlar veren mekanik seslere halâ alışamadım. Ne kadar hızlı davransanız da saniyelerle yarışırken onların istediği zamanda çözüme ulaşamıyorsunuz. Mekanik ses: "Yanlış tuşladınız." diyor. Oysa doğru tuşladım. Bazen çağın gerisinde hissediyorum kendimi.

Bizler zengin insanlar değildik. Ama yoksul da sayılmazdık. O yıllarda zengin-yoksul arasında uçurum yoktu. Gösteriş merakı da yoktu. Orta direk henüz çökmemişti. Çok zenginler çoğunlukta değil, azınlıktaydı. Dolmuşlar yoktu. Toplu taşıma araçları otobüslerdi. Cep telefonları zaten yoktu. O yüzden otobüslerde, kimse yüksek sesle anlatılan hayat öykülerini veya farklı sohbetleri dinlemek zorunda kalmazdı. Henüz dinleme-anlama-anlaşma gündemdeydi.

Renkli fotoğraflar yoktu. Dijital fotoğraf  makineleri de. Karanlık odada tabedilirdi fotoğraflar. Düşünüyorum da her işte daha titiz olmak zorundaydı insanlar. "Beğenmedin, at" psikolojisi henüz her alana yayılmamıştı. Tüketim toplumuna henüz geçmemiştik. Üretme eğilimindeydi insanlar. Renkler her zamanki gibi cazibesini koruyordu. İsteyen, fotoğrafçılarda siyah beyaz fotoğrafına- çok gerekli olmasa da.- renkli düzenleme yaptırabilirdi.

Hayatımız da çok renkli değildi zaten. Önlüklerimiz siyah, yakalar beyazdı. Gösterilerde giydiğimiz şortlar beyaz, kara tahtamız siyahtı. Okulların dış boyaları şimdiki gibi renkli değildi. Televizyonlar bile siyah beyazdı. Ama o yıllardaki filmler bir başkaydı. Filmlerde rolü olan kadın-erkek sanatçılar da farklıydı. Çok sayıda kişi tarafından taklit edilirlerdi. 

Cep telefonları olmayınca iletişim belki kısıtlıydı ama, daha çok hayal kurulur, daha çok özlem çekilirdi. Günlük tutulur, anket defteri doldurulur, mektuplar haberleşme aracı olarak kullanılırdı. İstanbul'da üniversitede okurken yazdığım uzun mektupların hepsini bir kutuda saklamış annem. Bulduğumda nasıl da şaşırmış, sevinmiştim..

Okula giderken kızların makyaj yapma adeti yoktu. Şimdi yeşile, maviye boyanmış saçları görünce çok yadırgıyorum. Tutucu değilim ama, kuralların yer ve zamanla, kurumlarla sınırlı olması gerektiğini düşünürüm.

Biz "Güzellik sadelikte gizlidir. gençliğiniz güzelliğinizdir" anlayışıyla büyüdük. Ama platonik aşklar vardı. "Hayallerinizin sınırını siz çizeceksiniz" derdi bir öğretmenimiz. Sınırları çizmek, sevgi, güven, vefa,  vicdan, ahlak, namus şemsiyesi altında yer almak önemliydi.

Varlık Dergisi, Varlık Yayınlarından kitaplar, mizah dergileri  okurduk. Bu kitaplar şimdiki kitaplar gibi kuşe kağıda basılı değildi. Parlak, resimli kapakları yoktu ama gözümüz gibi korurduk. Şaka gibi geliyor şimdi; Sınıf kitaplıklarımız, okul kütüphanelerimiz bile vardı. 

Lisede okul salonunda Moliere'in bir oyununu sergilemiştik. Bir Kız Lisesinde, erkek kılığında oynadığım rolümü nasıl da ciddiye almıştım. Doğum günlerinde birbirimize kitap hediye etmek gibi bir alışkanlığımız vardı ve hiç de garip kaçmazdı. Kız çocukları için Barbie bebeklerimiz yoktu. Bez bebekler dikerdi anneler çocuklarına. Ortaokulda Ev-iş dersinde bez bebek yaptığımızı hatırlarım. Sümerbank Dokuma Fabrikası'nın ürettiği pazen kumaşlardan  kullanmıştık.

 Alışveriş Merkezlerinde çocuklara, bebeklere satılan giysiler bile payetli, pullu günümüzde. Şimdiden süslü bebekler yetiştiriyoruz. Satış elemanına soruyorum: Çocuklar bunları hiç mi kirletmeyecek, hiç mi bu giysiler yıkanmayacak? Öyle isteniyor diyorlar. Modayı kimler belirliyor, kimler aldatılıyor, kimler aldatıyor?

Günümüzdeki gibi kafeler yoktu. Pastaneler ve küçük çay ocakları vardı. Yazlık-kışlık sinemalar vardı. Hatta Adana'da tiyatro salonu bile vardı. O yıllarda Yıldız Kenterleri, Müşfik Kenterleri, Genco Erkalları izleme şansımız oldu. 

Dans okulları, jimnastik salonları, diskolar, barlar yoktu, ama İl Halk Kütüphanemiz vardı. Şimdi düşünüyorum da, acaba çok şeyden mahrum muyduk yoksa pek çok yönden kazançlı mıydık? Ama halimizden memnunduk, yakınmazdık. Kendi kendimize yeterdik sanırım. Alışkanlıktan belki de, günlerce evde kalsam sıkılmadan kendime bir uğraş bulabilirim.. Beklentilerimiz çoktu, gene de. Umudumuz, hayallerimiz, ideallerimiz vardı.

Dünyaya bakış açısı olarak kendimizi zengin sayardık. Şimdi de öğrenim görmemiş ama kendini geliştirmiş, yürek zenginliği olan insanı yoksul ya da cahil saymıyorum ben. İnsan isterse çok yararlı, güzel işler yapabiliyor. Beyin kaydediyor, göz görüyor, kulak duyuyorsa çok şey gerçekleştirilebilir. Bunlardan birinin yetersiz olduğu durumda yürek ve beyin imdada yetişecektir.

O yıllarda çoğumuzun fotoğrafçıda çekilmiş siyah-beyaz bir fotoğrafı vardı. Fotoğraflar siyah-beyaz, anılar rengarenk idi. Doğal değil de poz vererek çekimler yapılırdı. Belki o yüzden hiç sevmem fotoğraf çektirmeyi. Ama çocukluktan kalma bu fotoğraf bilmem neden, baktıkça mutlu eder beni. Belki 23 Nisan çocukları gibi eteklerimizi tutarak yapay gülüşlerle poz vermediğim için. O yıllardan pek çok kişinin öyle bir fotoğrafı vardır sanırım.

Küçük şeylerle mutlu olan, elindekiyle yetinmesini bilen bir kuşak,  yaşadığı döneme ayak uydurmaya çalışıyor şimdi... Bazen sanal alem denen bir okyanusta boğulmamaya çalışarak, bazen gençleri anlamaya, bazen de kendini anlatmaya uğraşarak...

Eski kuşak teknik konularda çok yeterli olmasa da kendini yeniliyor. Hayat boyu öğrenme devam ediyor. Mutlulukla mutsuzluk arasındaki uzun ince yolun ucu nerede başlar, nerede biter hiç bilinmiyor. Hayat bilinmezlerle dolu. Ne zaman... nerede... nasıl...? Teknoloji bu kadar ilerlemişken renkli hayatlarda hayatın sonunu kim tahmin edebilir? 
Bilgisayarlar ve Yapay Zekâ günümüzde  ona yanıt veremiyor...

Makbule ABALI- Eğitimci
Aralık-2017







Aralık 08, 2017

BİR DÜNYA MASALI...



İnsan yaşamında anıların, hayallerin büyük rolü var. 
Çoğu zaman anılar hayatımızı yönlendiriyor. Anıların bıraktığı izler
.olaylara ya da kişilere bakış açımızı etkiliyor.Hiçbir ay veya mevsimi olumsuz saymıyorum. Ama, herkesin geçmiş algıları faklıdır elbette . Bazen bir ad bile ne çok şey çağrıştırabilir insana. Bir tarih, bir şehir, bir kitap adı ya da bir şiir. Her birinin belleklerde ayrı bir yeri vardır...

Aralık Ayı bizim için zor bir ay, geçmişte olumsuz anıların olduğu bir ay.Farklı yıllarda 8 Aralık'ta annemi, 12 Aralık'ta kız kardeşimi, 
daha sonra da dayımı kaybettik.Tabii ki hayat devam ediyor. Anılarla yol alıyor insan.Bir süre hayatın yükü daha çok biniyor omuzlara.Ve sonra normal yaşantıya dönüyor insan...

Annem Alzheimer hastası idi. Aslında sosyal medyada yazı ya da fotoğraflarla özel hayatlardan söz edilmesini yadırgıyorum. Ama bu konu farklı geliyor bana. Günümüzde Alzheimer, kalp hastalıkları ve kanserden sonra en sık rastlanılan 3. hastalık. Dünya Alzheimer Günü 21 Eylül. Önemli bir günü tek bir güne indirgemek yerine farkındalık yaratarak zaman zaman düşündürmek çok daha yararlı. "İNSAN'ın olduğu yerde hiçbir şey şaşırtıcı gelmiyor bana." diyor bir düşünür.

Zor bir hastalık Alzheimer. Hastanın yanında her şeye tanık olan hasta yakınları için daha da zor. Anne, baba, eş ya da bir yakınımız sevdiğimiz insan gözümüzün önünde adeta bir başka insan olurken çaresiz kalmak, bir şey yapamamak... Alzheimer'de tedavi şansı yok, ancak ilaçlarla hastalığın ilerlemesini yavaşlatabiliyorsunuz.
Alzheimer evreler halinde görülen bir hastalık. Hastanın muhakemesini, hafızasını  zayıflatıyor, uyumunu bozuyor, dil gelişimini aksatıyor. Son evrede artık söz de bitiyor.

Annem bir zamanlar Faruk Nafiz Çamlıbel'in, Tevfik Fikret'in, Mehmet Akif'in, Rıza Tevfik Bölükbaşı'nın uzun şiirlerini ezbere okurdu. Dikiş öğretmeniydi .Çevresinde çok sevilirdi. Fedakar bir insandı. Hastalığında bir bebek gibi bakıldı. Zor günlerdi tabii. Sabahlara kadar birlikte uyuyamadığımız zamanlar oldu .Eşimin yardımlarını unutamam. 
O yıllarda, yaşadıklarımızın bir bölümünü kağıda döktüm. Bazen şiir bazen yazıyla dile getirdim. 
Bunlardan bazıları Uçun Kuşlar adlı bloğumda yayınlandı. Geliri Türkiye Alzheimer Derneği Mersin Şubesine kalan "Geriye Kalan" adlı bir kitabım çıktı. Yazmak ya da sevdiğiniz bir işle ilgilenmek rahatlatıyor insanı. "Bir Dünya Masalı" adlı şiirimi ölümünden bir yıl önce yazdım.

BİR DÜNYA MASALI...

Bir anneanne, bir anne, bir de çocuk
Değişim kuralına uydu üç kuşak;
Yıllar değişirken onlar da değişti...
Yüzler, eller, gözler değişti,
Çağ değişti, insanlar değişti,
Hastalıkların adı bile değişti...

Bir gün ansızın bir "konuk" geldi eve, 
Kapıyı bile çalmadan, sessizce...
Evdekiler hep konukseverdi, 
Ama bu yabancı da bir başkaydı.
Davetsiz konuk yerini kendi seçti,
Anneannenin beyninde bir köşeye yerleşti...
Korkuttu, incitti, üzdü evdekileri,
Adını öğretti, belletti, yineledi;
Demans, Bunama ya da Alzheimer.

Yeni konuk altüst etti düzeni;
Çanta, para, anahtarlar hep kayıp, 
Anneannenin kafası karmakarışık...
Anneanne şaşkın, anneanne çaresiz;
Kimdir, kiminledir, nerededir...?
Unuttu; günü, ayı, yılı
Unuttu; nerede, nasıl, kiminle olduğunu
Unuttu; ne yediğini, nasıl, kiminle yediğini
Unuttu, unutmak istemediklerini bile...

Roller değişti durmadan,
Kimlikler karıştı birbirine;
Kızı "annesi", ya da ablası, damadı "babası"
Oysa sahne aynı, oyuncular aynı,
 Değişen yalnızca insandı...
Anneanne huy değiştirdi onca yıl sonra;
Sinirli, öfkeli, uykusuz,
Kırılgan, alıngan, huzursuz...

Bir güzel düş oldu çocukluk,
Film hep geriye sarılıyor artık;
Yakın geçmiş silindi bitti,
Uzak geçmişe köprüler döşendi.
Dünya kocaman, dünya soğuk,
Gün bitti, güneş batıyor artık...

Anneanne başını dayadı sevdiklerine;
Elini tuttular sımsıkı, okşadılar usulca,
Dünya küçüldü birden, dünya ısındı...
Acıyı paylaştılar üç kuşak;
El ele, yürek yüreğe, omuz omuza
Direndiler hastalığa sevgiyle,
Tutundular yaşama umutla...
Yorgun belleklerden silindi pek çok şey ama ;
"Unutulmaması gerekenleri" unutmadılar...

Ülkemizde ve tüm dünyada Alzheimer hastası olup, "ikinci çocukluğunu yaşayanlara" saygıyla...

Makbule ABALI- Eğitimci



Aralık 03, 2017

ENGELLENEN HAYATLAR...



Hepimizin hayatında davranışlarımızı farklılaştıran, ket vuran engeller var. Bu engellerin topluma yansıyan kısmı bazen normal koşullarda, bazen en uç noktalarda yaşanıyor. Üzülüyor, kırılıyor, sitem ediyoruz. Öfke kontrolü yapamayanlar, zihnindeki ön yargılarla baş edemeyenler ya da iç dünyasında kin, öfke, nefret biriktirenler kendilerine de çevrelerine de aşılamaz engeller çıkartıyorlar. Öfke patlaması yaşayanlar,çok sevdiği insanı vahşice katleden, çocuklarının yanında öldüresiye eşini dövenler, trafik kazalarında ölüm saçan, bazen kaçan, hoşlanmadığı durumlarda kaba kuvvete baş vuran, yasal olmayan işler yapan insanlar.

Bu insanlar toplumun her kesiminde. Engel yaratanlar, zarar verip düzeni bozanlar. Hep şöyle düşünmüşümdür; Bu insanlar yürekten engelli tipler. Yüreğinde merhamet, acıma duygusu olmayan insanlar. Bunlar genellikle beyinlerine, yüreklerine sanki engel konmuş insanlar. Öfkelendiklerinde herkese, her şeye zarar verebiliyorlar.

  Gerçek engelliler asıl konumuz. Doğuştan veya sonradan bir kaza ya da hastalık sonucu engelli olan insanlarımız.Onların durumu çok farklı.Ülkemizde onlar için çok uygun koşulları sağlayamadığımız halde tepki göstermeyen,isyan etmeyen insanlarımız: Görme engelliler, işitme engelliler, bedensel engelliler, zihinsel engelliler, otistik çocuklar, down sendromlu çocuklar... Hepsinin hayatı farklı açıdan engellenmiş ama pek çoğunun kocaman yüreği var. Çoğu iletişim kurabiliyor, bazı konularda başarı zor yakalansa da didiniyorlar, çırpınıyorlar sonuçta başarıyorlar. Takdir etmemek mümkün değil.

Ampute Milli Futbol Takımımız Avrupa şampiyonu oldu. Bedensel engellerine rağmen ellerinde ikili bastonları ya da tekerlekli sandalyeleriyle adeta destan yazdılar. İlk bakışta sanki üzülmüştüm ama izledikçe büyük saygı duydum, gururlandım... Ertesi gün gazete başlıklarını TV.de izlerken özellikle iki başlık dikkatimi  çekti;" Engellere sığmaz taşarız." Ve bir diğeri; "Şampiyonluğa engel yok." Her türlü engelde karşımızdaki insanı anlayabilmek, durumunu kavrayabilmek için empati yapabilmek yani kendimizi o insanın yerine koymayı denemek gerekir.

Örneğin; Zifiri karanlık bir odada bir saat işinizi yapmayı düşünseniz. Ya da kulaklarınıza pamuk tıkayıp belli bir süre sadece dudaktan okumayı deneseniz. Veya bir tekerlekli sandalyeye binerek işlek bir ana caddede, yanınızdan kurallara uymadan son hızla araçlar geçerken yol almayı düşünseniz... Otistik ya da down sendromlu bir çocuğunuz olduğunu varsayıp onunla bir  alışveriş merkezinde birkaç saat geçirmeyi planlasanız. Meraklı bakışlardan rahatsız olmamayı deneseniz.
Zor hayatlar yaşanmadan tahmin edilemez. Acılar derindeyse pek bilinmez, anlaşılmaz.

Engelli kişilerin dünyasında sevgisizliğe yer yok. Acıma, hakaret, aşağılama, kaba davranışlar, ilgisizlik... Her biri yeni bir engel yaratabilir. Bunların hepsi normal bir dünyada da aranmaz mı?
Engellilerle ilgili başarı öyküleri keşke gazetelerin 3. değil de 1. sayfalarında yer alsa. Her biri azim, çaba, öz güven, sistemli ve planlı çalışma ile alınan güzel sonuçları ellerimiz çatlayıncaya kadar ayakta alkışlasak, o koşullarda o sonuçları elde eden çocuklarımızı, gençlerimizi yürekten kutlasak...

Kendini kanıtlamış ünlülerin sözlerine kulak verirsek:

"Ne olursa olsun, hayat yine de güzel. Daha yapacak, okunacak, öğrenecek ne çok şey var."
Stefan Zweig 


"Kişi kendini kurtaramazsa onu başka kimse kurtaramaz." Cesare Pavase.

Aklımızda iz bırakan kendini kanıtlamış engelliler var. Aşık Veysel denince önce görme engelli oluşu değil, sazı, sözü, türküleri geliyor aklıma. Dünyaca ünlü fizikçi Stephan Hawkings'i nasıl unutabiliriz? Hareket kabiliyeti yok denecek kadar az ama beyni hala bilim üretiyor. Yatağa bağımlı olmasına rağmen karamsar değil.

Engelli insanların büyük çoğunluğu duyarlı, hassas ama o ölçüde kırılgan, naif insanlar. Duyu organlarının eksikliğini gönül gözü karşılıyor belki de. Engelinden çok, yetenekleriyle, insanlığıyla, duyarlılığıyla anılan insanlara büyük saygı duyuyorum. İyi ki varlar. Varlıkları pek çok insana ışık tutuyor. Tüm engelli kardeşlerimize daha iyi  koşullarda hayatlarını sürdürebilecekleri sağlıklı, mutlu, aydınlık günler diliyorum...

Makbule ABALI-Eğitimci
3Aralık 2017 Mersin.





Kasım 24, 2017

BİR ZAMANLAR BİZ DE ÖĞRENCİYDİK...



Belirlediğimiz günler, gereği gibi kutlanıyor ya da anılıyor mu? Yoksa...? Kullan-at mantığıyla günlerin tüketilmesine karşıyım. Bir gün övgüler yağdırmak, törenler düzenlemek, ertesi gün tüm sorunlarla baş başa yalnızlığa terk etmek.

Fotoğraflarıma bakarken yıllar öncesinin ilkokul fotoğrafıma rastladım. Müdür yerine baş öğretmenli yıllardı o yıllar. Özel okullar henüz yoktu. Varsa da biz bilmezdik. Sınıfımızda yaşı epey büyük arkadaşlarımız da vardı. Okula gecikmeli başlamışlardı. Okulumuz bulunduğum kentin en iyi okullarından biriydi. Namık Kemal İlkokulu. Eve yakındı. Sınıflar arasında daha iyi-daha kötü ayrımı yoktu. 

Önlüklerimiz tek tipti. Zengin-fakir ayrımı hissedilmezdi. Yardım yapılacaksa, maddi durumu uygun olmayan arkadaşlarımıza, kimse bilmeden yapılırdı. Gazeteciler çağrılıp da bu öğrenciler teşhir edilmezdi, kimsenin haberi olmazdı. Yerli Malı Haftası kutlar, ülkemizde üretilmiş şeyleri tüketirdik, güvenirdik. 

Kitaplara açlık duyardık adeta. Okumak bir tutkuydu. Öğretmenimiz yaşça büyüktü belki ama, çok iyi bir öğretmendi. İlk görüşte yaşlı ve erkek olduğu için evde gizli gizli ağlamıştım. Sanki bütün öğretmenler kadın olurdu. Çocukluk işte...

Çok güzel şiir okurdu, şairdi. Celal Sahir Muter. Adını İnternet sayfalarında bulamadım. Sunulan onca seçenek arasında adı yer almıyor. Ama ben unutmadım, unutamadım. Şimdi düşünüyorum; İnsana saygılıydı, hümanistti, adildi, demokrattı, öğrenci kayırmazdı. Bunlar bir öğretmen için ne kadar önemli özellikler.

İnkar edemeyiz, okul bize ailelerimizin dışında çok şey verdi; Tasarrufu öğrendik. Kumbaralarımız vardı. Sınıfta Ev-İş dersinde kartondan kumbara yaptığımızı hatırlarım. Her hafta temiz tırnak kontrolü yapılırdı. Saçlarımızı ya iki örgü örer, ya da kulak memesi hizasında kestirirdik. Eğitim sistemi şekilciydi belki ama, güzel ve kalıcı davranışlar kazandık. Hep iyi insan-iyi yurttaş olmak için çabaladık.

Kalemlerimiz çıt çıt kırılan kalemlerden değil, gerçek kalemlerdi. Çok açmamızı önermezdi öğretmenimiz. Hatta kalem açacağı pek çok kişide yoktu. Kalem küçülürse uzatmak için kalem başlıkları vardı. Ayrıca yazı derslerimiz vardı. Anlatmak istediklerimizi sembolize edecek, kısaltacak emojiler yoktu. Kenar süslerini biz yapardık.
 
Bilgisayarlar yoktu ki kısa mesajlar olsun. Şimdilerde zamandan kazanalım derken, insanı kaybediyoruz Biz; konuşurduk, yazardık, birbirimizi anlamaya çalışırdık. En kısa yoldan anlatmak değil, yeterince anlamak  önemliydi.

İşleyen eğitsel kollarımız vardı. Seçimlerimizi biz yapardık. Kitaplık kolundaydım. Sınıf kitaplığımız vardı. Kitaplar, insanlar konusunda seçici olmayı; ilk gençlikte, çocuklukta aileden ve okuldan öğrendik. Herkesin özel yaşamına saygı duyardık. Hangi arkadaşımızın kökeni nereden, babası kim, ne iş yapar, bilmezdik. Sormak ayıp sayılırdı. Ama öğretmenimizin tuttuğu, gelişimlerimizin, psikolojik ve sosyal yapımızın kaydedildiği ruhsal dosyalarımız vardı. Sınıfta herkesin merak ettiği kilitli bir çekmecede dururdu.

23 Nisanlarda renkli grapon kağıdından elbiseler hazırlanırdı. Kağıt olunca yağmurlu bayramlarda çok kötü olurduk. Ama çocuklukta, o  dahi güzeldi Eriyen kağıtlar bile coşkumuzu bozamazdı.
İyi ahlaklı olmak önemli idi. Din dersinde (Adı öyleydi o zaman) iyi insan olmak,  özellikleriyle vurgulanırdı.

Merhametliydik, paylaşımcı, vefalıydık,  onurluyduk, kişiliğimizden ödün vermezdik. Anılarımda yer etmiş çok örnek hatırlıyorum.

Öğrencileri arasında ayrım yapmayan, sevgi dolu, çağdaş,  görev bilinci içinde, sorumluluğunu bilerek çalışan tüm öğretmenlerimize selam olsun. Tüm günleri aydınlık, huzurlu olsun.

(Yukarıdaki fotoğrafta en önde oturan iki öğrenciden soldaki benim.)

Makbule ABALI-Eğitimci 
24 Kasım 2017 







Kasım 15, 2017

YARIM KALAN BİR FOTOĞRAF... (ÖYKÜ )



Yaş aldıkça insanın değişimi beni hep kaygılandırır, düşündürür ve duygulandırır. Yaş almanın belli göstergeleri var. Yüzdeki kırışıklıklar yılların izlerini taşır çoğu zaman. O izler değil midir ki hayatın bir panoramasını düşündürür. Eller de yaşı gösteren en geçerli kanıt gibidir. Kahverengi lekeler, kırışıklıklar, bazen romatizma hastalıklarına bağlı kıvrılmalar.

Bazen hayat ne kadar acımasız diye düşünürüm. Ünlü şairimiz Cahit Sıtkı Tarancı 35 yaş şiirinde "Zamanla nasıl değişiyor insan, hangi resmime baksam ben değilim" diyordu. "Gözler ruhun aynasıdır." derler. Gerçekten de çocukluktan yetişkinliğe çok değişmeyen tek şey gözler değil midir? Sanırım iyimser ya da karamsar bakış açımıza göre yüz ifademiz de değişiyor.

 Tarancı'nın değişimle ilgili o nefis şiirini içimden mırıldanıyorum; 
"Şakaklarıma kar mı yağdı ne var?
 Benim mi Allahım bu çizgili yüz?
 Ya gözler altındaki mor halkalar?
 Neden böyle düşman görünürsünüz,
 Yıllar yılı dost bildiğim aynalar?"

Çocuk ya da insan yüzüyle ilgili fotoğrafları o yüzden çok seviyorum. O yüzlerde insanın iç dünyasıyla ilgili ne çok izler var. Her yüz bir öykü yazıyor, kişinin iç dünyasını yansıtıyor sanki. Ama anı yakalamak ustalık istiyor. Gözlerin her hareketi ne çok şey anlatıyor; Konuşurken gözünüzün içine bakamayanlar, gözlerini sürekli kaçıranlar, duvarlarda gezdirenler... Eller de öyle değil midir? Bazen ellerini nereye koyacağını bilemez insan. Bazen eller ter içindedir. İnsanız... Hepsi doğal. Ve insana dair bir öykü anlatılsa söylenecek ne çok şey var. 

Dışarıda yazdan kalma bir gün vardı. Güneş ısıtmasa da ışınlarını yeryüzüne gönderiyordu. Deniz kenarına doğru yürüdüm. Sahil yolundaki inşaat devam ediyordu. Yürüyen az sayıda insan vardı. Yüzlerini incelediğinizde her yüzde farklı bir yaşam öyküsü gizli. Birden fotoğraf makinemi evde unuttuğumu hatırladım. Eski makinemin objektifi kırılınca aldığım bu yeni makinemle henüz anlaşamamış, uyum sağlayamamıştım.

Başımı kaldırdığımda birden onları gördüm. Bir ağaç altında, bir çiçeğin yanında eski bir bankta oturuyorlardı. 70 yaşlarında olmalılardı. Acemi ama çok istekli amatör bir fotoğraf sever olarak içimden gelen bir dürtüyle onlara doğru yöneldim. Önce yanlarındaki banka, sonra izin isteyerek bankta yanlarına oturdum. Günlük konular çerçevesinde konuşuyorlardı. Bu arada onları göz ucuyla inceleme fırsatım oldu; Birbirlerine nasıl da uyumlulardı. Saçları muntazam kesilmiş, koyu mavi bir eşofman giymiş sade bir kadın. 

İlerlemiş yaşının verdiği bir asalet, çok anlamlı izler vardı yüzünde. İri gözleri ve elleri önce dikkatimi çekiyor.  Çok şey yaşadığı buğulu ela gözlerinden belli. Denize bakarken gözler renk değiştiriyor, rengi yeşil oluyor. Kumral, hafif kırlaşmış boyasız saçlar, makyajsız bir yüz, kısa kesilmiş tırnaklar. Ellerini iç içe geçirerek oturuyor, arada sırada açıp kapatıyordu. Naif, kırılgan bir ruh halinin işaretiydi sanki bu duruş. 
Acaba mesleği neydi" diye düşündüm. Elleriyle yaptığı çalışmalar var mıydı, bu ince uzun parmaklar bir zamanlar bir enstrüman mı çalmıştı yoksa ?

İnsan bir kere hayal kurmaya başlamasın hayaller peş peşe beynimize üşüşüyor. Eşi daha konuşkan ve girişkendi. Uzun bir yüz, kalın kaşların altında  gözler, üstünde onu daha genç gösteren spor bir kazak. Sakalı yoktu ama, herhalde o gün tıraş olmamış haliyleydi. Gençliğinde çok yakışıklı olduğunu düşündüm.

Şair Ümit Yaşar Oğuzcan'ın dizeleri geldi aklıma;
"Unuttum yüzünü kadının,
Adamın gözleri aklımda..."

Sanki yanlarında oturmak, yavaşlatılmış bir aşk ve yaşam filmini izlemek gibiydi. Hayatın ta içinden karelerdi bunlar. Akşam serinliği başlıyordu. Denizden esen rüzgar etkileyiciydi. Eşinin ürperdiğini hissedince adam hemen kolunu onun omuzuna attı. Üstündeki hırkayı çıkarıp onun omuzlarına sardı. "Daha yeni hastalıktan  kalktın. Tekrar bir hastalık çıkarmayalım" dedi. 

Mutluluk tablosu gibiydi görünümleri. Bir kez daha baktım, fotoğraflarını çekmek için dayanılmaz bir arzu duydum. Bu huzur görüntüsünü ölümsüzleştirmek, böyle insanların da varlığını kanıtlamak istedim. Tüm cesaretimi toplayıp sordum: "Sakıncası yoksa bir fotoğrafınızı çekebilir miyim? "

Önce şaşırdılar, neden der gibi birbirlerine baktılar. Sonra "Neden olmasın" dedi adam. Ve mırıldandı "Güz gülleri..." Ne diyeceğimi bilemedim. "Estağfurullah" dedim. Kadın ekledi; "Alınmayın, bizim şarkımızdır." Üçümüz de gülümsedik. Biraz sonra küçük çapta poz vermeye bile giriştiler. Kadın başını eşinin omuzuna dayadı, el ele tutuştular. Elleri kenetlendi adeta. Belli ki sevdaları fotoğraflar üzerinde de kalıcı olsun istiyorlardı. 

Uzun zamandır yakalamak istediğim pozu nihayet bulmuştum. Bir akşam üstü günün en güzel saatinde açık havada, sahilde, çiçeklerin arasında. Mutluluğun resmi değil belki ama, sevginin, huzurun resmini yakalamıştım. Aslında bir konusu, bir öyküsü olan fotoğrafları seviyorum. Ama insanla ilgili her çalışma ustalık ve sabır istiyor.

Emektar fotoğraf makinem yanımda değildi. Olsa da kullanamazdım artık. Onarılamaz bir kırığı  vardı. Neyse cep telefonum imdadıma yetişti ve bu güzel görüntüye tanıklık etti. Ama sanırım içlerindeki o yaşama sevinci, gözlerindeki aşk ekrana sığmadı. Yarım kaldı çekimim...

Makbule ABALI-Eğitimci 
Kasım 2017








Kasım 08, 2017

HOŞGÖRÜ...



Son yıllarda "hoşgörü" sözcüğünü çok kullanır olduk. Ama ne yazık, davranışlarımıza doğru biçimde yansıtamıyoruz. Çabuk sinirlenen, alıngan,her an tartışmaya hatta kavgaya hazır ne çok birey var aramızda. Daha gürültülü, daha bencil, daha merhametsiz bir toplum haline dönüştük.Neden saygı ve sevginin, vefanın, dostluğun, insanlığın yerine başka kavramları yerleştirdik? Değerlerimiz altüst oldu.

Bu değişim toplumun tüm yaşamına yansıdı. Televizyonda hiçbir diziyi sonuna kadar izleyemiyorum. Başlayıp yarım bıraktıklarım var. Bazen "senaryo keşke şöyle yazılsaydı" dediklerim oldu. Bir zamanlar merakla, keyifle izlediğimiz yerli yapımlar vardı. Gençlere "rol model" olabilecek kişilikler canlandırılırdı. 

Kavga, çatışma sahnelerinde gerçekmiş gibi rahatsız oluyoruz. Bazen acaba diyorum toplum değiştikçe, şiddete yönelik eylemler çoğaldıkça filmler, diziler de mi onlara uyuyor? Hep "Halk öyle istiyor." denmiyor mu? Kabalık, bencillik, hilebazlık, yalancılık üst düzeyde.

Oysa bizim insanımız böyle değildi. Daha vefalı, daha insancıl, merhametli, hatırlı, güzel insanlardı. Sanki kin ve nefretle, yalanla kuşatılmış insanlar yetiştiriyoruz adeta. Nerede hata yaptık? Ekonomik sıkıntılar yuvaları yıkarken insanlar da bölündü. Çocuklar parçalanmış ailelerde çaresizlik içinde nerede duracaklarını bilemediler.

Eğitimde yanlışları düzeltmek isterken doğruları da kaybettik. Yıllar eksikleri gideremedi. Hatalarla, yanılgılarla savaştık, yenildik. Sanki şimdilerde normalle anormal yer değiştirdi. Yolda bulduğu parayı teslim eden kişi alkışlanıyor, ödüllendiriliyor. Haklı olarak" Ben bir şey yapmadım ki, doğrusu buydu" diyor.

TV.' de yarışma programlarının sayısı 2-3 taneyi geçmezken evlenme programları veya ülke çapında dedikodu programları sayılamayacak kadar çok. Sanata bakış açısı en hoşgörüsüz biçimde sürüyor. Öte yandan acımasızca insanlar, hayvanlar katlediliyor. 

Bir zamanlar masallar mutlu son'la biterken "hoşgörü" diye bir değerimiz de vardı. Karşılıklı kusurları hoş görmeyi bilirdik. Küçükleri, yaşlıları, tecrübesiz insanları, hastaları, zayıfları hoş görmek gerektiğine inanırdık. Çok farklı davranışta olanları mahcup etmek, utandırmak aklımıza gelirdi bazen. Utanmak insana özgüydü. Yüz kızarması diye bir davranış biçimi vardı.

Hoşgörülerimiz tavan yapsa; sevgi, saygı, anlayış, merhamet, vefa, insanlık da biraz kıpırdanıp yer değiştirir miydi acaba?




Kasım 04, 2017

SADAKAT



Sözcükler vardır, içeriğinde pek çok anlam yüklüdür. Bazen anlamını öğrenmek için sözlüğe bakarız. Ama anlamı öylesine zengindir ki yaşadıkça farklı  yönlerini keşfederiz. Sadakat ya da onur, güven, vefa sözcükleri de böyle değil midir?

Sadakat tüm canlılar için söz konusu olabilir. İnsandaki gibi çok kapsamlı olmasa da bazı duygulara hayvanlarda da rastlıyoruz. Sahibi öldükten sonra günlerce mezarı başından ayrılmayan köpek öykülerini duyarız. Kilometrelerce yol giderek; evini, sahibini bulan kediler. Yaralandıktan sonra vurulacağını anlayan atların gözyaşı döktüğü söylenir. Evcil olmayan hayvanlarda bile şaşırtıcı bağlılık öyküleri vardır. Ormanda yaralı bulunup tedavi edilen ayı yavruları gibi.

İnsanın sadakatinde zaman önemli rol oynar. Anlayış, vefa, güven kavramları da sadakatle yakından ilgilidir. Ama sevgiyle sadakatle esareti kalın çizgilerle ayırmak gerekir. Sadakat düşünmeksizin  itaat değildir. Adeta gözü bağlı bağlanmak hiç değildir.
 
Belki ülkemizde pek çok evlilik kısa zamanda bu anlayışlar yüzünden sonlanmaktadır. "O ne derse o olur" mantığı bir süre sonra çatışmayı getirmektedir. Çocukluğunda anne babanın aşırı disiplini, korkusuyla büyüyen çocuk, ergen olduğunda evlilikten çekinmekte ya da eşinden çekinerek korkuyla dediklerine uymaktadır.

Sadakat karşılıklı olur. İnsan eşine, dostuna, arkadaşına, komşusuna, beslediği canlılara sadakatle bağlanabilir. Bu duygunun içinde sevgi, anlayış, bağlılık, güven, vefa vardır. Onu kaybetmenin kendisine ne kadar acı vereceğinin bilincindedir. Oysa sevdiklerine ihanet eden insan sadakati yaşamamıştır ki. O bir başka dünyada bencilliğiyle oyalanmıştır belki de. 

Sadık olmayı, sadakat göstermeyi farklı algılayanlar olabilir. Sadakat körü körüne bir bağlılık değildir. Benimsediği insanın her yanlışını alkışlamak, her söylediğini onaylamak da değildir. 
Sadakat; bilinçli insanların bir can yoldaşı arayışı, karşılıklı vefa, güven, sevgi beklentisidir.
Bir düşünür-Campbell- şöyle diyor: "Arkada bıraktıklarımızın yüreklerinde yaşamak, ölmemektir."

Makbule ABALI-Eğitimci
Kasım 2017