Sayfalar

Nisan 28, 2016

ARKADAŞIM BADEM AĞACI



Aziz Nesin'i hep yazılarıyla anarız. Oysa az da olsa ne güzel şiirleri de var. "Badem Ağacı" da bunlardan biri. Bazı yörelerimizde beklenmedik zamansız soğukların çiçek açmış ağaçları hırpaladığı bugünlerde, Aziz Nesin'i bu güzelim şiiriyle bir kez daha anmak istedim...

ARKADAŞIM BADEM AĞACI

Sen ağaçların aptalı
Ben insanların
Seni kandırır havalar
Beni sevdalar
Bir ılıman hava esmeye görsün
Düşünmeden gelecek kara kış...
Açarsın çiçeklerini...
Bense hayra yorarım gördüğüm düşü...
Bir güler yüz bir tatlı söz...
Açarım yüreğimi hemen
Yemişe durmadan çarpar seni kara yel
Beni kara sevda 
Hem de bilerek kandırıldığımızı
Kaçıncı kez bağlanmışız bir olmaza
Koş desinler bize şaşkın
Sonu gelmese de hiçbir aşkın
Açalım yine de çiçeklerimizi
Senden yanayım arkadaşım
Havanı bulunca aç çiçeklerini
Nasıl açıyorsam yüreğimi
Belki bu kez kış olmaz
Bakarsın sevdan düş olmaz
Nasıl vermişsem kendimi son sevdama
Vur kendini sen de bu güzel havaya...

Aziz NESİN 


Nisan 25, 2016

KAKTÜSLER ÇİÇEK AÇTI...(Pazartesi Nostaljisi)




Çok eskiden de düşünür, insanlarla bitkileri, hayvanları özdeşleştirip , onlarla ilgili öyküler kurardım kafamda. Doğada her canlının bir başka yönü, bir başka özelliği, güzelliği var. Her biri bir başka dünya adeta, tıpkı "insanlar" gibi; Nasıl bakar, nasıl yaklaşırsanız, ona göre tepki alıyor, yarar ya da zarar görüyorsunuz...

Bitkiler, hayvanlar da aynı insanlar gibi; Bir "can" sonuçta, durağan değil hareketli, yaşıyor, bir şekilde "nefes" alıyor, etkiye karşılık "tepki" veriyor... İnsan gibi "dilleri", "düşünceleri" yok belki ama; "dilinden anlarsanız" can katıyor, anlamazsanız can yakıyor...

Baharla birlikte kaktüsler çiçek açtı: Mevsimler ardı ardına geçerken; yaz bitiminde bir sonbahar yaşadık önce, ardından uzun bir kış geçti, baharın son günlerini yaşarken kaktüsler çiçek açtı, yaz'ı beklemediler, bir bahar daha yaşayıp kendilerini kanıtlamak istediler...

Baharla birlikte can buldu kaktüsler: Görünürde gene dikenleri olsa da, güzelliklerini paylaştılar. Belki uzun süreli değil, birkaç günlüğüne de olsa sergilediler, paylaştılar... Değmez mi...?


Güzel bir özellikleri vardır kaktüslerin; Göründükleri gibidirler, tehlikeyi görür, bilirsiniz; sinsi ya da içten pazarlıklı değildirler, önlem alabilirsiniz. Dikeni batar, acıtır, kanatır belki, ama sonra "iz" bırakmaz. "Dil yarası" gibi değildir yarası... 

Seviniyorum; kaktüsler çiçek açtı... Öfkeli, sinirli, can yakan, yürek inciten insanlar gibiydiler kış boyu."Yanıma yaklaşma" dediler adeta, eliniz kazara bir dokunsa canınız acırdı, dikenleri çıkarıncaya kadar akla karayı seçer, yorulurdunuz. 

Kış boyu çok keskindi dikenleri; "Bana dokunma, sınırları aşma" deyip hiç yumuşamadılar... Ama aldırmadım, ara sıra su verdim onlara, canımı acıtsa da gocunmadım; daha çok can yakan öyle çok şey var ki yaşamda...

Kaktüsler çiçek açtı; Güneşi, suyu, sevgiyi, özenli bakımı görünce hele bir de baharı yaşayınca, onlar da daha fazla dayanamadılar. Dokunulmazlıkları sürdü gene ama, güzelliklerini paylaştılar, gözümüzü, gönlümüzü doyurup evimize "yaşam enerjisi" taşıdılar...

Tanımak gerek canlıları: Bitkileri, hayvanları, insanları; ön yargılarımızdan uzaklaşıp, tanıdıkça, benimsedikçe-bazen canımız yansa bile- ne güzellikler barındırdıklarını görebiliyoruz... Tıpkı "tanımadan" itici gelen insanlar gibi.

Her şey önce tanımakla başlıyor: zaman, sabır ve emek istiyor, tıpkı kaktüsler gibi... Bekleyince görüyor ve yaşıyorsunuz; Mevsimi gelince, ortamını bulunca kaktüsler de çiçek açıyor; Tıpkı insanlar gibi...

                                                                     Mayıs 2010 

Nisan 23, 2016

ÇOCUKLAR ! İYİ Kİ VARSINIZ...



İçimizdeki çocukla hepimiz zaman zaman konuşuruz. Kah gülümseriz, geçmişe kısa bir yolculuk yaptığımız zamanlardır bunlar. Bazen öfkelenir içimizdeki çocuk; Kızar, söylenir, hoşuna gitmeyen şeylere tepki gösterir. Tıpkı çocuklar gibi sevgisi de, öfkesi de içtendir, anlıktır. 

Çocuklar kimseden çekinmeden kızdığı kişinin yüzüne karşı söyler kızgınlığını. Severse, hoşlanırsa boynuna sarılır, kucaklar, öper. İçtendir kucaklaması da, bağırması da. Düşüncelerini düşünce süzgecinden geçirmeden sıralar. Pişmanlık duymaz, kendini suçlamaz. Güler yüze güvenir, ilgilenilmezse alınır. Hayaller kurar, bazen gerçekleşmeyeceğini bilse de. Çiçekler, ağaçlar, kuşlar, böcekler hep can dostudur. Yüreği uçurtmalarla havalanır gökyüzüne, salıncaklarla sallanır yeryüzünde... 



Farklıdır çocuklar,,, Sakin bir ses tonu onu rahatlatır, yüksek ses rahatsız eder. Ona değer verirseniz o da sizi özler ve arar. Ve gün gelir, biz nasıl büyüdüklerini anlamadan büyür çocuklar. Sevgi ve güven ortamında büyüyen çocuklar daha rahattırlar. Kendisiyle barışık ise çevresiyle de sağlıklı ilişkiler kurar. Dünyaya aydınlık bir pencereden bakar. Korkutulan, ürkütülen, aşağılanan çocuklar ise içinde nefret, kin, öfke tohumlarını büyütür. İçindeki öfkeyi çevresine yöneltebilir.


Çocuklar; İyi ki varlar... Dünya çocuklarla güzel, dünya çocuklarla aydınlık, dünya çocuklarla mutlu...
"Bayram" en çok çocuklara yakışıyor. Asıl coşkuyla kutlanması gereken bayram onların bayramı. Bu bayramın dünyada ilk ve tek olma özelliği var. 
Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk'ün çocuklara armağan ettiği,
23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramınız kutlu olsun sevgili çocuklar...

Nisan 11, 2016

ESKİ FOTOĞRAFLAR...(Pazartesi Nostaljisi)




Geçmişe küçük bir yolculuk yapmak istediğinizde, eski fotoğraflar nasıl da işe yarar. Yalnızca onlar mı? Eski mektuplar, küçük kağıtlara yazılmış notlar, günlükler, kartlar, kurutulmuş çiçekler...
Bazı özel eşyalar insanı yıllar öncesine sürükler. Her biri "parmak izi" gibi kişiseldir, kişiye özeldir. Depolamayı seven insan büyük olasılıkla hayatın güzelliklerini kaçırmak istemeyen insandır. Her bir eşyada saklanmaya değer güzellikler bulmuştur. Bakmasını bilen gözler saklamasını da, korumasını da bilir. 

Şimdilerde fotoğraflar bilgisayarlarda depolanıyor. Eski albümler giderek kullanılmaz oluyor. Bilgisayarlarda dosyalarda, klasörlerde arşivlenen fotoğraflara sadece belli zamanlarda, istediğinizde açıp bakma şansınız var. Oysa albümlerde veya özel zarflarda dokunarak, hissederek, tekrar tekrar bakmak öylesine başka bir duygu ki... Siyah beyaz fotoğrafların klasik görünümüyle asaleti tartışılmaz. Sanki hayata daha ciddi, daha keskin bir bakışları vardır. Sadece eskilerden kalan siyah beyaz fotoğraflar değil, şimdikiler için de aynı şey söylenebilir. Bir başkadır siyah beyaz, renkleri hayal gücünüz tamamlar. 

Kalın kitapların arasında özenle kurutulmuş çiçekler de yılların anılarını ta derinlerden yeryüzüne çıkarır sanki. Kokuları, hatta renkleri kalmamıştır belki ama, buram buram dostluk kokarlar. 
Anılar denizine insanı batırıp çıkarırlar. Artık gençler arasında çiçek kurutma modası da kalmadı. Hediyelik eşya sektörü, kimyasal ilaçları farklı bir şekilde çiçekleri kurutup pazarlıyor. Oysa sizin emeğinizle kurutulmuş bir çiçek, kişiye özel bir yazıyla sunulduğunda, veren için de, alan için de daha bir anlam kazanmaz mı? 

Anıları tazelemenin öyle çok yolu var ki... Geçmişten bugüne uzanan bir köprüye yürüdüğünüzde, elle yazılmış eski mektuplar da sayfalarca anılar zinciri oluşturur. Mail, e-posta gibi değildir o mektuplar. Karakterinizin aynası el yazınızla da mühürlenmiştir o sayfalar. Size özeldir; mürekkebiyle, silinti ve eklemeleriyle, hatta yıllar öncesinin pullarıyla... Kişinin nasıl yaş aldığının, hangi hastalıkları yaşadığının da habercisidir el yazısı. Çok düzgün bir el yazısı yılların götürüsüyle kargacık burgacık bir el yazısına dönüşebilir. Beyinle ilgili bazı rahatsızlıklarda harfler eksik yazılabilir, titrek bir el yazısı olabilir. Bazen sadece çizgiler kalır geriye. Hatta bazen yazı tümden unutulabilir. "Söz gider yazı kalır" dense de... Ancak geçmişte yazılanlar kalır geriye...

Eskiden Türkçe-Edebiyat öğretmenlerimiz sözlü ve yazılı anlatıma, kompozisyona nasıl da önem verirlerdi. Büyük harf, küçük harf, noktalama işaretleri, yazıda giriş- gelişme - sonuç bölümleri. Derslerde hayali mektuplar bile yazılırdı. Artık cep telefonlarında bile örnek kısaltmalar veriliyor, en kısa yoldan, en çabuk biçimde iletişim amaçlanıyor. Teknoloji çağının sloganları hız üzerine oluşturulmuş. 80'li yıllarda PTT "10 yıl sonrasına mektup yaz" adıyla bir kampanya başlatmıştı. Yıllar sonra 10 yıl öncesinin umut ve beklentilerini bilmek heyecan vericiydi. Yakınlarıma göndermiştim.
Pembe mektup kağıtları, çiçekli zarflar da bulunurdu kırtasiyecilerde. Onlar kişiye özeldi, fark yaratırdı. Bugün bilgisayarlar da bu konuda sınırsız seçenekler sunuyor. Kalpler, çiçekler, gülen-ağlayan yüzler ve daha niceleri... Bilgisayarlarla daha genç yaşta tanışanlar özelliklerini de daha iyi biliyor ve daha bilinçli kullanıyorlar.

Geçmişten bizimle birlikte gelen, bizi "biz" yapan her şey; iyi saklanıp, özenle korunması gerekmez mi? Gün geldiğinde insanın onlara öylesine ihtiyacı oluyor ki. Hepimiz sevdiklerimize çok özel eşyalarını koyabileceği birer kutu armağan edebilsek ne iyi olurdu. Belki çok para harcamadan alınan, güzel bir kağıtla kaplanarak şekil değiştiren şık bir kutu. İçerisine değer verdiği mektupları, kartları, fotoğrafları saklayabileceği küçük bir depo. Yıllar sonrasına ne güzel küçük bir hazine kalır. Uçakların kara kutusu gibi... Bazen insanı kendisi bile öylesine şaşırtabiliyor ki; Duygusal değişim, değerlerimiz, insan yanımız... Her şey bir başka biçimde düşündürüyor insanı.

Eski fotoğrafların yıpranmış, sararmış, kıvrılmış, belki biraz da yırtılmış kartlarında kısa bir "ömür turu" nasıl da mutlu eder insanı. Olumsuzlukları hatırlatan mutsuzluk fotoğrafları da var elbette ama, onlar da hayatın tuzu-biberi gibi ağızda buruk bir tat bırakıyorlar. Belki de geçmişten bir ders almaya davet ediyor bizleri. Geçmişe yolculuk bazen acı gerçekle de baş başa bırakabiliyor insanı. Ama hayat acısıyla, tatlısıyla, iyisiyle, kötüsüyle bizim. Güzel anları çoğaltıp deklanşöre basmak da elimizde... 

Makbule ABALI

                                                                                    4.11.2013 


  

Fotoğraflar: 
1- Sanırım 2. yaş günümde ben.
2- Annem, kız kardeşim ve ben.
3- Bahçeden bir çiçek.





Nisan 06, 2016

MUTLULUK SATIN ALMAK...




Hayat boyu inanmışımdır; Parayla, pulla satın alamayacağımız şeyler vardır. Değeri paha biçilmez. Örneğin; Yoğun bakımdaki bir hastanızın iyilik belirtileri göstermesi, günler sonra hayata dönmesi. Bir trafik kazasından kıl payı kurtulmak. Uzun zamandır çocuk sahibi olmak isteyen bir insanın test sonucu müjdeli haberi alması. Hayat tesadüflerle dolu. Daha ne çok örnek verilebilir hayatın içinden, karmaşık insan yaşamından... 

Bazen de toplumda; sokakta, markette, hastanede, lokantada, pazarda, çiçekçide karşılaştığınız küçük olaylardır sizi mutlu kılan, yüzünüzde bahar tebessümleri açtıran... Bazen çevrenizdekiler, bazen siz katkıda bulunursunuz mutluluk satın almaya. Küçük küçük olaylardan öyle büyük bir sermaye biriktirirsiniz ki...



Bazen bir hastane asansörüne adım attığınızda çektikleri sıkıntılar nedeniyle asık ve soluk yüzlü bir grup insanla karşılaşırsınız. İçten bir "günaydın" ya da "geçmiş olsun" demeniz nasıl da mutluluk yaratır o mutsuz yüzlerde. Oysa çoğu kez basit bir tebessüm bile kimsenin aklına gelmez. 

Çarşıdan geliyorsunuzdur; Elinizde torbalar, çantalar, yorgunsunuz. Birden arkanızda tanıdık bir ses,  "yardım edebilir miyim?" Bakarsınız, çok samimi olmadığınız, sadece selamlaştığınız bir komşu. Elinizdeki yükü alır, asansör kapısını açar. Bu centilmence davranışa gönülden teşekkür edersiniz. Etkisi ne kadar sürer bilinmez ama "kısa süreli" bir mutluluktur bu.

Trafiğin çok yoğun olduğu bir caddede karşıdan karşıya geçeceksiniz. Trafik ışıkları yanmıyor. Son hızla gelip geçen arabaların arasından bir tanesi durur, yol verir. Gülümseyerek, başınızla teşekkür ederek geçersiniz. Mutluluk yoludur bu. Etkisi belki akşama kadar sürer. 

Bazen mutluluk geçmişten gelir. Bir gün ansızın eski bir öğrenciniz telefon eder. Övgü dolu sözlerle geçmişi anar. Kocaman bir mutluluk balonu gün boyu başınızda uçuşur durur. Hastasınız, sakin, güler yüzlü bir doktor sorularınıza açıklayıcı cevaplar verir, rahatlatır. Stres yükünüzü azaltır, çantanıza mutluluk depolarsınız...


Yaşlı bir çift, bazen el ele, bazen kol kola, yürüyüş yolunda ağır adımlarla yürürler. İkisi da hayatın ağır çekim yıllarını yaşamaktadırlar. Birisi birden düşer, baston elinden fırlar. Hemen yardıma koşar, bir şişe su alırsınız.Yüzünde utangaç bir gülümsemeyle "Su gibi aziz ol yavrum" der kadın. Anneannesini hatırlar delikanlı," aynı sözcükler" diye mırıldanır. Biraz hüzün ama kucak dolusu mutluluk satın alınmıştır. Karşılıklı güzel bir alışveriştir bu...

Toplu taşımaya binmek üzere sıraya girmiş bir engelliye hiç düşünmeden sıranızı vermek, yer bulmasına yardımcı olmak... Bazıları için bu zahmetli bir iş sayılabilir ama o engelli için dünyalara değer. Gazeteden bir fotoğraf karesi, mutluluğun fotoğrafı çekilmiş. Göstermelik olmadığı öylesine belli ki; Bir asker, yürüyemeyen yaşlı bir adamı sırtına almış, yıkık dökük sokaklardan geçiriyor. Yaşlı adam da en az evler kadar yıpranmış ama anlık mutluluk yaşıyor. 

Sokakta annesinin elinden tutmuş yürürken muzipçe arkasına dönüp yüzünüze gülerek bakan akıllı bir çocuk... Işıltılı gözler, tertemiz, masum bir yüz. İki eski dost gibi, karşılıklı el sallarsınız. 
Genç Türkiye yeniden umutlandırır sizi. Kafanızdaki onca olumsuzluğa rağmen "Onlar bizim geleceğimiz" dersiniz.
Yüzünüzde mutluluk tomurcukları açar, gülümseyerek uzun, ince bir yola devam edersiniz...



Nisan 04, 2016

BEBEK AĞIDI... (Pazartesi Nostaljisi )


BEBEK AĞIDI...

Bir bebek ağladı uzun uzun
Gecenin sessiz karanlığında,
Dünyanın herhangi bir yerinde.
Henüz göbek bağı yeni kesilmiş bir bebek,
Yeni açılmış gözleri kocaman,
Küçücük elleri yumuk yumuk, 
Ayakları mini minnacık bir bebek,
Neden ağladı; bilinmez...
Ne istedi; bilinmez...
Anne karnı sıcak, dış dünya soğuk;
Daha uygun bir çevre mi?
Daha çok oksijen mi, daha çok hava mı?
Annesinden ılık süt mü? 
Dışarıda gürültü, patırtı, sesler uğultulu,
Çevrede sular azalmış, ağaçlar tüketilmiş,
Balıklar ölmüş denizin kirliliğinde,
Nükleer santraller kurulmuş en güzel köşelerde,
Kuşlar göç etmiş başka diyarlara...

Bir bebek ağladı uzun uzun;
Gecenin karanlığında,
Dünyanın uzak bir yerinde...
Neden ağladı bilinmez;
Dünyanın haline mi,
Kendi geleceğine mi,
İnsanların çaresizliğine mi,
Bilinmez...

3 Nisan 2014






Mart 28, 2016

ŞİDDETTEN ARINMAK... (Nostaljik Pazartesi)



Kirden, pastan, tozdan, kötülükten arınmak isterse insan, ne kadar su gerekir acaba? Hangi sabun en yoğun kirleri en etkili biçimde temizler? Ya şiddetten arınmak, yılların birikimini temizlemek, içimizdeki canavarla baş etmek ne derece mümkündür? Gazete, televizyon muhabirleri de doğru sayıyı bulmakta güçlük çekiyorlardır herhalde. Bir günde çeşitli nedenlerle kaç insan öldürüldü, kurallara uyulmadığından kaç trafik kazası oldu, kaç kişi tacize uğradı, kaç hayvana eziyet edildi...? 

Eskiden "Köpek insanı ısırırsa değil, insan köpeği ısırırsa haber olur." denirdi. Şimdilerde insan insanı ısırabiliyor. 7 yaş altındaki çocuklar televizyonun karşısında merakla vurdulu-kırdılı filmleri izliyorlar. Bazen el çırpıyorlar, alkışlıyorlar. Beğenmekle kınamak arasındaki ince çizgi burada başlıyor belki de. Çocukken beğendiği, onayladığı davranışları kalıcı olarak yıllar sonrasına taşıyabilir insan, korku filmleri, savaş filmleri hep tercihleri arasında yer alabilir. Bazı sahneler bilinç altına kazınır adeta.

"Genel izleyici" adı altındaki programları yetişkinler ve çocuklar izliyor. Ama haberlerden başlayarak her gün en az 10-15 kadar öldürme olayı var. Bazen polislerin öğrencilere tepkisi, copla dövmesi, su ve gaz püskürtülmesi de genel izleyicilerin o saatte izlediği sahnelerden. Her kötü haber beynimize bir balyoz gibi inmekte. 

Haberler başlı başına bir şiddet kaynağı bazen. 5-10 haberden biri savaş haberi. Dünyanın her yerinden en acımasız saldırılar çarpıcı görüntülerle sunuluyor. Kötüler-kötülükler orkestrası adeta en yüksek perdeden, en rahatsız edici biçimde ses veriyor; "Güç bende, ben yaparım, kırarım, dökerim, vururum, yok ederim..."

Her toplumda görülebilen bu insanlar nasıl bu hale geldi, onları bu denli şiddete iten şey neydi? Bu olaylara tanık olan küçükler ilerde bu yaraları nasıl saracaklar? Yetişkinlerde görülen pek çok ruhsal sıkıntının kökeninde çocukluk yıllarındaki travmalar yatıyor. 
Bütün bebekler kaynağını bilmese de yüksek sesten korkarlar. Sıçrayarak, ağlayarak bu tepkilerini dile getirirler. Gürültülü bir ortamda büyüyen bebek daha sinirli, daha saldırgan oluyor.

Çocuklar, gençler gördüklerini örnek alarak hayata geçirmek isteyebilirler. Şiddet küçükken hayvanlara eziyet etmekle başlar, yetişkin olduğunda "Güç bende" diyerek kaba kuvvetle, zorbalıkla her işini halletmeye çalışır. Kendince benimsediği "rol model" kimse, onun davranışlarını taklit eder. Bu, bazen yakın çevreden biri, bazen bir roman ya da dizi kahramanıdır. Spora, maça bile giderken elinde şiddet aracı sopasıyla yola çıkabilir. Ekrandaki hayal dünyası gerçek hayata taşınmıştır artık.

Şiddet, vahşet içimizde hüküm sürer. Kimi birey öfke kontrolünü gerçekleştirerek duygularını bastırabilir. Ama bazen de gün gelir kimisinde kendinden daha zayıf, güçsüz, korunmasız gördüğüne yönelir öfke, kin, hırs, kıskançlık... Ve telafisi mümkün olmayan olaylar yansır gazetelere, televizyonlara; şiddet, vahşet, acımasızlık, hırpalama, zarar verme...

Her yıl şiddetle ilgili istatistikler açıklanır. Bu tablolar çarpıcı, düşündürücü elbette ama, kayıtlara geçmeyen, bilmediğimiz, duymadığımız daha nice olay vardır kim bilir .  Evde, sokakta, okulda, alışveriş merkezinde, hastanede, stadyumda, şiddet her yerde, içimizde, aramızda... Şiddet batağına saplanmış gibi insanımız. Gördükleri karşısında tüyleri diken diken olmuyor, gözleri fal taşı gibi açılmıyor, kulakları çınlamıyor. Belki sadece başını çeviriyor, belli belirsiz, "görmedim, duymadım, söyleyemem" düşüncesiyle kaybolup gidiyor...

İçimizdeki karanlığı aydınlığa çevirmek çok mu zor? Karşımızdakiyle empati kurabilmek ve biraz anlayış, biraz hoşgörü, biraz sabır ile başlıyor her şey. Hepimiz insan olarak insanca davranışlar bekliyoruz. Önce beyinleri, sonra yürekleri şiddetten arındırmak gerek. Yürekte insan sevgisi, merhamet yoksa, vicdan da, akıl da donup kalıyor elbette... 

Makbule Abalı-Eğitimci 
Kasım 2013 Mersin
                                                           



Mart 24, 2016

AİLEDEN SORUMLU BAKANIMIZ- İSTİSMAR EDİLEN 45 ÇOCUK...



Ülkemizde Aileden Sorumlu bir Bakanlık var. Yüzlerce kadının dövüldüğü, yaralandığı, öldürüldüğü, çocukların kaçırıldığı, cinsel tacize uğradığı bir ülkede böyle bir Bakanlığın adı, varlığı bile insanı mutlu etmeli. Ama hayır. ne yazık ki öyle değil. 

İnsan olarak "gündemde hiç mi iyi bir haber, bir umut ışığı yok" diye aranırsınız bazen. Ama kimi zaman da onca kötü haber arasında çok önemli bir başka haber gündemde yer almaz, kaybolur, gider. Neyse ki o korkunç haber yeniden gündeme geldi;
Konya Karaman'da bir vakıfta orada kalan 45 erkek çocuk cinsel istismara uğruyor. 55 yaşındaki erkek öğretmen bu çocuklardan 10 tanesi için Konya Ereğlisi'nde bir ev açıyor.

4 Mart'ta olay duyuluyor, 12 Mart'ta bir yerel gazetede yer alıyor.
Ulusal kanallarda olayın haber olarak verildiği gün terör olayları da tüm şiddetiyle gündemdeydi. Haber tam yerini bulamadı. Oysa bu olay da tam anlamıyla "cinsel terör" sayılmaz mı? Suç, Adli Tıp raporlarıyla da sabit. 

Haber duyulduktan sonra Aileden sorumlu Bakanımızın bir açıklaması var; "Bir kere rastlanmış olması, karalamalar için gerekçe olamaz." Anne olarak, kadın olarak, eğitimci olarak bu açıklamanın yanlışlıkla söylenmiş olabileceğini düşünüyorum.
Bu durumun günlerce, aylarca sürdüğü söyleniyor. Ardında acı, gözyaşı, pişmanlık, suçluluk duygusu bırakan her olay kişide travma yaratmaz mı? 

"Çocuk istismarı" ülkemizde ne yazık, sık sık gündeme gelen bir konu; Kaçırılan, tecavüze uğrayan, küçük yaşlarda çalıştırılan, koruyamadığımız çocuklar... Koruma altındayken  bile zarar gören çocuklar. Bu konuda bir Bakanlığımızın olduğuna bile sevinemiyor insan. Bu tür sapkınlıklarla karşılaştıklarında ne yapabilecekleri konusunda çocuklara şu açıklamalar yapılmıştı; Sesinizi duyurun, avazınız çıktığı kadar bağırın. Düşünüyorum: Bağırabildiler mi, sesleri çıktı mı, onları duyan, yardıma koşan oldu mu? Anne-babaları yanlarında değildi, cazip vaatlerle aldatıldılar mı?

Bu çocukların hayatında kocaman bir yara açan ve yıllar sonrasını da etkileyebilecek bu olayda kimler sorumlu, kimler görevi ihmalden suçlu? Denetim ihmali var mıdır, kimler göz yumdu, kimler duyup da aldırmadı ya da konuşmadı... Olayı incelemek amacıyla kurulan Meclis Komisyonunda görev alan bir kadın milletvekili, "Dosyada yazılanları okuyunca hüngür hüngür ağladım." diyor.  Suçlu öğretmen için 600 yıllık ceza isteniyor.

Olay öylesine geniş kapsamlı ve etkileyici ki önce toplumsal vicdanların rahatlatılması lazım. İnsanın aklına hemen "istifa" sözcüğü geliyor. Ancak bizim ülkemizde hayal etmek bile zor. 



Mart 21, 2016

"DOSTLAR BENİ HATIRLASIN..." Aşık VEYSEL.




21 Mart 1973 tarihinde dünyaya veda etti. "Dostlar Beni Hatırlasın" demişti. Sözleri, şiirleri, türküleri hala dillerde. Ölümünün ardından onca yıl geçti. Hiç unutulmadı.




"Derdim yüreğimde
Eller ne bilsin."

        Aşık Veysel 







Kim okurdu kim yazardı
Bu düğümü kim çözerdi
Koyun kurt ile gezerdi
Fikir başka başka olmasa.

           Aşık Veysel

Ünlü Halk Ozanımızı rahmet ve saygıyla anıyoruz.



Mart 20, 2016

ASYA BEBEK...



Henüz hastaneden çıkamadı;
Zor soluk alıyor, yoğun bakımda,
Serumlar bağlanıyor küçücük bedenine.
Oysa gezmeye gelmişti İstanbul'a...
Önce kulakları sağır eden bir ses duyuldu;
Havada uçuşan metal parçacıkları,
Bir ateş çemberi, alevler... alevler...
Meydanın ortasında boş bir bebek arabası kaldı,
Asya Bebek arabasında yok...
Bir hastanede kocaman bir odada,
Kocaman bir yatakta baygın yatıyor,
İstanbul'u gezemeden 
Hastanede buldu kendini...
Daha ne çok şey vardı göreceği, öğreneceği.
Henüz 2,5 yaşındaydı, koşamadı, kaçamadı cehennemden...