Sayfalar

Ekim 30, 2016

BAYRAM VE ÇOCUKLAR...



Bir zamanlar 29 Ekim Cumhuriyet Bayramları okullarda da kutlanırdı. Sınıflar hazırlanır, küçük bayraklar asılır, renkli krapon kağıtlarından süsler, fenerler yapılırdı. Coşkuyla rontlar oynanır, şiirler, şarkılar söylenirdi. Daha büyük sınıflar okul dışında resmi geçide katılırlardı. Biz büyümeyi beklerdik sabırsızlıkla. Bugün o günleri andım yeniden.


29 Ekim günü sabah saat 11.00 de Mersin Mezitli'de bir Gündüz Bakım Evinde bayram kutlamasına davetliydik. Çok yakınımızda yeni bir kurum burası.  Her sabah çocukların neşeyle gelişini, anne-babalarına el sallayıp binaya girişlerini gözlüyoruz. Öyle güzel bir tablo ki bu. Çocukların olduğu her yer güzelleşiyor. İçtenlik, doğallık içinde enerjikler, mutlulukları yüzlerine yansıyor. Şairin dizelerini mırıldanıyorum; "Çocuklar beni de alınız içinize ne olur..."


Mersin Mezitli Belediyesi ile işbirliği ile yapılmış bir kurum burası. Belediye yapının arsasını vermiş. Hayırsever bir emekli eğitimci     Bircan Tüfekçioğlu okulu yaptırmış. Okula öncelikle belediye personelinin çocukları alınıyor. Halen 130 çocuk var. 3-5 yaş arası çocuklar el ele tutuşmuşlar, öğretmenlerinin eşliğinde Cumhuriyet Bayramını kutluyorlar. Rengarenk harika bir görüntü bu. Mutluluk, heyecan, coşku var bu kutlamada. Ünlü şair-yazar Sunay Akın da aramızda.

Sınıfların içi ve bahçe çok güzel düzenlenmiş. Küçük bir dünya burası. Bu büyülü ortam insana çocuk olmayı çağrıştırıyor. Biz de heyecanlanıyor, umutlanıyoruz. Geleceğe dair güzel düşler kuruyoruz. Bu minicik eller büyüyecek. Ve Cumhuriyet emin ellerde olacak. Tören sonunda Belediye Başkanı Sn. Neşet Tarhan'a hediye olarak bir kutu veriliyor. Kutunun içinde çok anlamlı bir hediye var. Bir barış güvercini.  Başkan güvercini uçururken çocuklar, konuklar hep birlikte coşkuyla alkışlıyorlar.

Bu şiirsel ortam insana şiir dünyasını düşündürüyor. Ünlü şairlerden çocuk şiirlerini...

DÜNYAYI VERELİM ÇOCUKLARA

Dünyayı verelim çocuklara hiç değilse bir günlüğüne
allı pullu bir balon gibi verelim oynasınlar
oynasınlar türküler söyleyerek yıldızların arasında
dünyayı çocuklara verelim
kocaman bir elma gibi verelim sıcacık bir ekmek somunu gibi
hiç değilse bir günlüğüne doysunlar
dünyayı çocuklara verelim
bir günlük de olsa öğrensin dünya arkadaşlığı
çocuklar dünyayı alacak elimizden
ölümsüz ağaçlar dikecekler.

Nazım Hikmet Ran 

YÜREĞİM

Yüreğim ıslaktır benim
Kuytularda ağlamaktan
Ve hafif uçuktur rengi 
Kurusun diye kaç kez 
Güneşe asılmaktan

Sunay Akın 
2001

Tören bitiminde "Yüreğim ıslak" güneşe çıkarken, içimden tekrarlıyorum: "Ölümsüz ağaçlar dikecekler..."  Ve Barış Güvercinleri uçuşacak gökyüzünde...

Makbule Abalı-Eğitimci
2016-Mersin



Ekim 28, 2016

NASIL GEÇTİ ONCA YIL...?



CUMHURİYETİN İLANINDAN BU YANA 93 YIL GEÇMİŞ.

Onca yıla rağmen ATAM; henüz çocuklar, gençler ve kadınlar senin düşündüğün konumda değiller. Bir gün hak ettikleri yerde olacaklarına inanıyoruz.


Ekim 24, 2016

MİMLERLE DOST OLMAK...



Mimlere pek alışamamışken sanırım artık dost olmaya başladım. Her mimle birlikte kimliğimizden, kişiliğimizden küçük parçaları blog sayfalarına bırakıyoruz; Sevdiğimiz kitaplar, masallar, bloglarla ilgili düşüncelerimiz...vb.

Bu kez "Ayna Hikayesi" bloğunun sahibi sevgili Aytül Örcün'ün davetlisiyim. (aynahikayesi.blogspot.com. tr.) Aytül Örcün nazik, anlayışlı bir dost.İyi bir okuyucu.
 ( Satır Arası Mim  2:) Bu mimin ilkine katılmamıştım.

SORULAR:
1- Kendinizi nasıl bir blogger olarak görüyorsunuz?
Kendimi insandan yana, iyi ve güzel şeylerin olması için çaba harcayan, umutlu-iyimser bir blogger olarak tanımlayabilirim. Her konuda yazıyorum ama özellikle çocuklar, yaşlılar, doğa, güncel olaylar favori konularım. Duygu ve düşüncelerimi bazen bir şiir, bazen bir öykü, bazen de düz yazı ile ifade ediyorum. 

2- Bloggerda yapacaklarının ne kadarını yapabildin? Aklında neler var bahseder misin?
Önceleri hep günlüklere yazarken yazdıklarımın kalıcı olmasını istiyordum. İçimden geldiği gibi, kendimce koyduğum belli kurallar çerçevesinde yazıyorum. Yazmakla mutlu oluyorum.

Teknik konularda çok eksiğim olduğunu düşünüyorum. Bloğa video ekleme. fotoğrafları düzenleme... gibi.Keşke bu konularda bilgisi yeterli bir arkadaşımız bir kitapçık çıkarsa, bilmeyenler yararlansa.

3-Yazılarının arasında en başarılı gördüğün ve "bunu da okumalılar" dediğin iki yazın:
"En başarılı" deyince bunun değerlendirmesini okurlar yapmalı. Bütün yazılarımı içimden gelerek, severek yazıyorum ve hepsini seviyorum. Ama blogda sağda yazıların okunma oranına göre bir istatistik var. Orada daha öne çıkan yazılar var. Onlar benim de favorilerim.
"Yeniden Çocuk Olmak" çok sevdiğim bir yazımdır. Ve yazarken çok etkilendiğim, duygulandığım birkaç yazım:
"Bir Sevda Hikayesi"
"Bir Tren Yolculuğu"
"Geçmişi Anmak"

Sanırım nostaljik yazıları daha çok seviyorum.



Kimi mimleyeceğimi bilemiyorum. Sanki herkes yapmış gibi.
Tüm blog arkadaşlarıma sevgilerimi gönderiyorum.

Ekim 21, 2016

OKULLAR AÇILDIĞINDA...



Geçmişte bize bir konuda eğer haklıysak, hakkımızı uygun biçimde istemenin önemli olduğu vurgulanmıştı. Ailemiz, öğretmenlerimiz hep haklıyı, doğruyu savunurlardı. Kimseyi aşağılamadan, onurunu zedelemeden ama konuşarak, dinleyerek, anlatarak, nedenleri açıklayarak anlatmalıydık haklılığımızı. Yoksa haklı iken haksız sayılabilirdik. Öyle yapmaya çalıştık.

Şimdilerde eğitim-öğretimde bazı uygulamalar, haksızlıklar, kişiliği hedef alan yanlış davranışlar biz eski eğitimcileri şaşırtıyor, üzüyor, can yakıyor. Düşünüyorum da; unutamadığımız öğretmenler asla bol not veren, taraf tutan öğretmenler değildi. Özellikle ayrım yapmayan, hak yemeyen, davranışlarıyla örnek olan, öğrenciye sevgiyle, hoşgörüyle yaklaşan  öğretmenlerdi. Örnek davranışlarla ailede veya okullarda yetişen çocuk ve gençler yetişkin olduklarında da yasalara uygun davranan, başkalarına zarar vermeden haksızlıklara karşı çıkabilen birer birey oluyorlar.

Ben "Ama neden- niçin " diye soran-sorgulayan, araştıran  çocukları  çok seviyorum. Merakımızı uygun şekilde sormalı ve cevap aramalıyız.
Toplumda üst düzeyde görev alan yetkililer de böyle düşünmez mi acaba? Neden takdir-teşekkür almış, eğitime gönül vermiş öğretmenlerimizin ansızın görev yeri değiştirilir? Neden öğrenciler öğrenim gördükleri köklü okullardan alınıp başka okullara gönderilir? Amaç öğrenciyi mi, öğretmeni mi, veliyi mi cezalandırmak? Proje Okullarının işleyişi hala tam anlamıyla anlaşılamadı, anlatılamadı.

Dün televizyon haberlerinde Milli Eğitim Bakanını izlerken nasıl da üzüldük. Önemli bir soru soruluyor, Bakan Bey hiç dinlemeden "Hayır...hayır...hayır...hayır..." diyerek hızla uzaklaşıyor. En yetkili ağızdan öğrenilemeyen bilgi kimden ve nasıl, ne zaman öğrenilecek? 

Eskilerden daha şanslı olması gereken bir kuşak yıllardır neden hep sorunlarla boğuşuyor? Neden sınavlarda hep güvensizlik oluşuyor?
Öğretmenlerin mülakat sınavları neden hep kuşkular yaratıyor, bilinmezlikler içinde uygulanıyor. Belki güzel şeyler de oluyor ama bunca olumsuzluk gözümüzü karartıyor, içimizde isyan duyguları uyandırıyor. 

Daha şimdiden; okuma çağında, henüz yolun başındaki çocukların kafasında haklı-haksız, doğru-yanlış karmaşasını yaratmamak lazım. 


Ekim 19, 2016

KİTAPLARLA DÜŞÜNMEK...MİM- EN SEVDİĞİM KİTAPLAR.




Mimlerle yeni yeni tanışıyorum denebilir. Sevgili Buzlu Kalem tarafından mimlenmişim. Onunla da tanışıklığım yeni sayılır. Ama eski bir dost gibi seviyorum; yazılarındaki içtenlik, sadelik, yalınlık, güzel ifade beni onun bloğuna bağladı. 

Mim yazısında adımı görünce şaşırdım doğrusu. Hayır demek mümkün değil. Beni yeniden geçmişe yönlendirdiği için sevgili Buzlu Kalem'e çok teşekkür ederim. 

Kitaplar hayatımın her döneminde vardı. Bir dönem "Hızlı Okuma Kurslarına" uygulamacı öğretmen olarak katıldım. Ancak yıllar geçtikçe insanın okuma hızı yavaşlıyor. İnanıyorum ki ilk okuma  çağlarında, kitaplarda yazılan her şeyin doğru olduğunu düşünüyorsunuz. 

Sonra eleştirel okuma başlıyor, kitaplar konusunda daha seçici davranıyorsunuz. Bir yazarı benimsiyor, onun kitaplarını arıyorsunuz. Bazen konularına göre kitap ayırt ediyorsunuz. Zamanla yazarın anlatım biçimi, edebi dili, kahramanların karakter özellikleri de önem kazanıyor. Giderek seçimleriniz netleşiyor.

Ben insanın psikolojik  ve sosyal yapısına ağırlık veren kitapları çok seviyorum. Yazım dilini önemsiyorum. Sade ve yalın bir dili tercih ediyorum. Öyküleri romanlardan daha çok seviyorum.

Hep düşünmüşümdür; çok eskiden sevdiğim, etkilendiğim kitaplar hakkında yargım değişmiş midir? Sanırım çok büyük değişim olmadı. Eski kitaplarım itibarlarını kaybetmediler. Belki beğeninin derecesi düştü ya da yükseldi, sıralamada yer değiştirenler oldu.

İçindeki cümlelerin altı çizilerek, notlar alınarak okunan başucu kitaplarını da çok severim, onları gözüm gibi korur, saklarım. Kitaplar iyi ki hayatımızda varlar. Dünya kitaplarla güzel...

Yaşam boyu çok değerli kitaplarla tanıştım. "En çok sevdiğim kitaplar" başlığı altında onları 15'le sınırlı tutmak bazılarına haksızlık sayılmaz mı? "Etkilendiğim kitaplar" desem kural bozucu olmam değil mi? (Sıralamayı derecelendirme esasına göre yapmadan)

1- Küçük Kadınlar-Louisa m. Alcott
Çocukluktan ergenliğe, gençlik çağlarına geçerken çok severek defalarca okuduğum, kahramanlarıyla kendimi özdeşleştirdiğim harika bir kitap.


2-Küçük Prens- Antoine de Saint Exupery
Eminim pek çok kişinin başucu kitabı olmuştur. Altı çizilerek okunmuş kitaplar arasındadır.

3-Yenişehir'de bir öğle vakti-Sevgi Soysal
Öyle naif, ince düşünceli bir yazardı ki okumaya doyamazdınız Sevgi Soysal'ı. İyiler, duyarlı insanlar çok uzun yaşamıyor.

4- Yabancı- Albert Camus
İlk Varlık Yayınları arasında okumuştum. İncecik ama dopdolu bir eser. Okudukça bilgilenir, eğitiliriz adeta.

5-Fareler ve İnsanlar- John Steinbeck
İnsan karakterleri üzerine bir başyapıt. Çok duygulanarak okuduğumu hatırlıyorum.

6- Yaşama Uğraşı- Cesare Pavese
 Cevat Çapan'ın çevirisiyle yazarın günlüğü ve son kitabı. Bir başucu kitabı. Çoğu cümlenin altını çizmişim. Onlardan biri: "Yaşlanmak belki kötüdür ama çocuk kalmak en kötüsü."

Bir başkası: "Oysa herkes öldürür sevdiği şeyi,
Bu herkesçe biline,
Kimi sert bir bakışla yapar bunu,
Kimi övücü sözlerle."


7- Suç ve Ceza- Dostoyevski
Suç ve Ceza'yı okuduktan sonra Dostoyevski'nin bütün eserlerini okumuştum. İnsanın iç dünyasını ne güzel anlatır, insan psikolojisini nasıl anlayışla ele alır.

8- Gazap Üzümleri-John Steinbeck 
Bir yazarın sevdiğiniz bir eseri diğer bir eserini  çağrıştırıyor. Okuyor, çoğu kez yanılmıyorsunuz. Güçlü bir aşk işleniyordu Gazap Üzümlerinde.

9- Dinle Küçük Adam- Wilhelm Reich
Yıllardır okumaktan vazgeçmediğim bir kitap. Kitap eskidi, yıprandı ama içindeki deyişler güncelliğini hiç yitirmedi.

10- Açlık- Knut Hamsun
Tiyatroda da izlemiştim. Çok çarpıcıydı. Psikolojik romanlardan sayılıyor.

11- Kıyılara Kaçan Kadınlar- Seda Arun tarafından derlenen, 25 kadının gerçek yaşam öyküleri.
Türkiye'de kadınların durumunu sergileyen, mücadelelerini anlatan etkileyici bir kitaptı
.

12- Bir dinozorun anıları- Mina Urgan
İçtenlikle yazılmış, ülkemiz sorunlarından söz eden bir kitap. Mina Urgan'ın yaşama bağlılığına ve beyin gücüne hayran kalmıştım.

13- Geniş zamanlar- Ayşe Kulin
Ayşe Kulin'in "Adı Aylin" ve "Kardelenler" adlı eserlerini de okumuştum. Ama Geniş Zamanlar bence farklıydı. Düşündüren, duygulandıran, inceden inceye insanı işleyen bir kitap.


14-Kadından Kentler- Murathan Mungan
Farklı kentlerde yaşayan kadınların hikayeleri ayrı ayrı işlenip bütünleştirilerek kitap tamamlanıyor. Şiirsel bir anlatımı vardı.


15- Aslında kitapları 15'le sınırlamak çok zor. Son maddeye birkaç kitap  daha sığdırsam mim kurallara uymamış mı olurum? Ama konu kitaplar olunca...
Bütün hikayeleri- Sait Faik
Bütün şiirleri- Orhan Veli
Paulo Coelho- Simyacı
Dünde saklı yarınlar- Doç. Dr. Güliz Elal

Kitaplarla düşünmek, birlikte olmak ne güzel...
Teşekkürler sevgili Buzlu Kalem, kitaplarımla yeniden buluşma fırsatı yarattığın için...

Makbule ABALI-Eğitimci
Ekim 2016




Ekim 10, 2016

BİR BEBEK DÜNYAYA GELDİĞİNDE...



Dünya durulmadı bir türlü. Dünya karmaşık, dünya karışık. Dünya savaşlardan yorgun. Her ülke kendi göbek bağını kesmeye çalışıyor. Ama olmuyor. Paylaşımsız, gürültülü, bencil bir dünya. Çocuklar bile yadırgıyor bu durumu.


Bir bebek dünyaya geldiğinde bütün çirkin sesler kesilir... 
Yeryüzündeki bütün renkler ayrışır; Bütün maviler, yeşiller, beyazlar belirgin olur. Okyanuslar, denizler, nehirler masmavi. Umudun rengi. İyi ki tükenmiyor. Beyaz saflığın, temizliğin simgesi. Kirlense, lekelense de henüz yok edemediler. Yeşil doğanın rengi. Öylesine azaldı ki ama hala gözleri dinlendiriyor, yürekleri rahatlatıyor.



Bir bebek dünyaya geldiğinde; Bütün kuşlar kanat çırpar. En güzel şarkılar onun içindir. Nehirlerin sakin akışı duyulur sessizlikte. Bir rüya, bir hayal gibidir ağaçların görüntüsü. Yapraklar hışırdar sadece. Derelerin şırıltısı ortama uyar. Sanki bütün çiçekler rengarenk tomurcuklarını açar. Mevsimler en güzel geçişlerini yaşar.


Bir bebek dünyaya geldiğinde; Barış yeniden boy verir. Umut yeşerir içimizde. El ele verir bütün çocuklar, dostluğun şarkısını söylerler var güçleriyle. Öfke, kin, nefret bir süreliğine görünmez olur. Güneş sanki gülümser gökyüzünde. Ay göz kırpar yıldızlar arasından.




Geçmişten geleceğe bir ışık yayılır, aydınlatır tüm dünyayı. Umut taşınır, güven taşınır, sevgi taşınır Anka kuşunun kanatlarında.
Kaf Dağının ardında kalır bütün kötülükler. Bir bebek dünyaya geldiğinde...

Makbule ABALI
10 Ekim 2016 Mersin






Eylül 21, 2016

BİR TREN YOLCULUĞU... (Öykü )




Bir tren yolculuğunda karşılaştık onlarla. 8-10 saatlik bir yolculuktu bu. Tünellerden, ağaçların yakınından, mağaraların yanından geçerek yapılan bu yolculuk bana hep farklı ve heyecanlı gelmiştir. Bu güzergahta otobüs yolculuğunu hiç düşünmemiştim. Yorucu ve sıkıntılı geçer fikrindeydim. Trende koridorlarda, restoranda dolaşma imkanımız vardı. 

Eşyalarımı üst bagaja yerleştirdim, yer numarama bir kez daha bakarak yerime oturdum. 6 kişilik kompartımanda  3 kişiydik. Onlar tam karşımdaydılar. Biri 80 yaşlarında bir hanım-sanırım anne olmalıydı- ve yanında kızı. 45 yaşlarında gösteriyordu. İkisi de temiz ve şık giyimliydi. İkisinin de saçları topuz yapılmıştı. Doğrusu yaşlı bayana topuz daha çok yakışmıştı. Yaşanmış yıllar yüzünde derin çizgiler oluşturmuştu. "Ama neden bu yüz ifadesi bu kadar donuk?" diye düşündüm...


Çocukluğumdaki tren yolculuklarını hatırladım bir an... Nasıl da eğlenceliydi. Yola çıkmadan heyecanlanırdık, her şey bir masal tadındaydı. Ailece İstanbul'daki yakınlarımıza giderdik. O zamanki kara tren ya da buharlı trenler yüzümüzü-gözümüzü simsiyah yapardı. Ama dünyamız pırıl pırıldı. Koridorda durup, yarı açık camdan elimizi rüzgara uzatmak ne hoştu. Kendimizi güçlü masal kahramanları gibi hissederdik. 

O yıllarda ülkemizde demir yolları güçlüydü. Şehirler arası otobüsler bu denli yaygın değildi. Sanırım tren biletleri de çok pahalı değildi. Babam 4 çocukla annemin rahat etmesi için yataklı vagondan bilet alırdı. Tertemiz yataklarda beşik gibi sallanarak çalan tren zilleri arasında mışıl mışıl uyurduk. 

Yıllar sonraki yolculuğum devam ediyordu. Trenler eskiye göre daha gelişmişti. Buharlı trenlerin yerini motorlu trenler almıştı. Bu trenler eskilerden daha hızlıydı. Ben bunları düşünürken baktım, yaşlı bayan tepeden tırnağa beni süzüyor. bir ara elinde sımsıkı tuttuğu çantasını yere düşürdü. Hemen eğilip aldım, kendisine verdim. Önce şaşırdı, sonra dudaklarının ucuyla gülümsedi. Garip bir gülümsemeydi bu; ürkek, tedirgin... Teşekkür etmedi. O'nun yerine kızı teşekkür etti. Gülümsedim.

Tren yavaş yavaş hızlanıyordu. Çok yorgundum. Biraz uyumak için başımı arkaya yasladım. Birden tiz bir sesle irkildim: " Beni nereye götürüyorsun?" Gözlerimi açtım. Biraz önceki nazik bayanın yüzü allak bullaktı adeta. "Beni izinsiz götüremezsin. Önce annemden izin alman gerekirdi. " Genç bayan şaşkınlıkla konuştu: "Anneciğim biliyorsun, annen öleli yıllar oldu. Birlikte Ankara'ya gidiyoruz. "

Cümlesini tam tamamlayamadan yaşlı bayan bir çığlık attı: "Annem ne zaman öldü. Neden yalan söylüyorsun? Ben seninle gelmek istemiyorum. Genç kadının sesi titremeye başlamıştı: "Bensiz nereye gidersin anne? Zaten ablam bizi bekliyor." 
Yaşlı hanım giderek sesini yükseltiyordu: "Hem sen kimsin, ben seni tanımıyorum ki." 

Genç bayanın yanaklarından yaşlar süzülmeye başladı. Yüzü kıpkırmızıydı. Fısıldar gibi konuştu benimle: "Sizi de rahatsız ettik. Kusura bakmayın. Annem Alzheimer hastası." Bu arada çantasından çıkardığı ilacı  annesine verdi. Alzheimer deyince duraksadım. Duymuştum bu hastalığı. Bulunduğum kentte "Yaşlı yaşam Merkezi" vardı. Hastalıkla ilgili konferanslara, söyleşilere katılmıştım. Zor bir hastalıktı, dünyada hızla yayılıyordu. 

Bu arada anne uyuklamaya başlamıştı. Kızı düşük bir sesle anlatmaya koyuldu. Belli ki anlatma ihtiyacındaydı: " Annem emekli öğretmen. 35 yıl çalıştıktan sonra emekli oldu. Babamı 3 yıl önce kaybettik. Hastalık önce küçük unutkanlıklarla başladı. Giderek davranışları değişti. Kendi kendini idare edemez oldu. Korkuları,Kaygıları, halüsinasyonları var. An geliyor beni bile tanıyamıyor. Belki bir potansiyel vardı ama sanırım babamın ölümü de hastalığı tetikledi."

Artık ağlamıyordu. Hiç tanımadığı  ama yakınlık duyduğu birine sorunlarını anlatmak onu rahatlatmıştı. "Annem öğretmen" demişti.
Belki garip bir düşünceydi ama o anda düşünmeden edemedim; "Öğrencileri eski öğretmenlerinin bu halini görselerdi ne derlerdi acaba?" İdolünüz olan kişi imaj değişikliğine uğrarsa nasıl bir hayal kırıklığı yaratabilir? Eski bir şarkının sözlerini hatırladım; "Ateşe benzerdin, küle dönmüşsün sevdiğim güzel..." Ateşin yakıcı halinden sönmüş küle dönmek... Güfteyi yazan sanatçı kim bilir neler düşünerek yazmıştır.

Bir tünele daha girdik. Hayatın karanlık yüzü; hastalıklar, kazalar ve tünelin ucunda ölüm diye düşündüm. Zor zamanlarında yalnızlığı en yoğun şekilde yaşıyor insanoğlu. Güç anlarda tünelin ucundaki ışık gibi bir ışık arıyor. Aydınlanmak istiyor. Belli yaşlardan sonra dinlenmek için daha sakin, daha rahat günleri özlüyor. Oysa bazen her şey tesadüflerle gelişiyor. Yaşam sanki pamuk ipliğine bağlı...

Yaşlı bayan birden uyandı, Dehşet içindeydi. "Çantamı çaldılar, bulun çantamı..." Bağırıyor, ayağa kalkmaya çalışıyordu. Kızı çantasını eline verdi. Saki, rahatlatıcı bir ses tonuyla: "Bak çantan burada canım. Kimse çantanı çalmadı." dedi. Annesi çantasını göğsüne bastırdı, eliyle sımsıkı kavradı. 

Uzun bir yol vardı önümüzde. Hayatın zor, çetrefilli yolları gibi. Her an her şey olabilirdi. Hayat sürprizlerle doluydu. Neye, ne kadar hazırlıklı olabilirdik? Yaşlı bayan bana adeta bir "hayat dersi" vermişti. Öyle asil ve vakur bir duruşu vardı ki; iç dünyasını, rahatsızlığını bilmeseniz hastalığı konduramazdınız. Saçının taranış biçiminden giysilerine, çanta ve ayakkabılarına kadar zarafet akıyordu adeta. 

30- 40 yıl önceki halini düşündüm... Kim bilir ne kadar güzeldi. Öğretmenliğini hayal ettim; Tatlı-sert bir öğretmen olmalıydı. Yüzündeki bu sert ifade o zamanlar böyle değildi herhalde. Duygular yüz ifadesini nasıl da değiştiriyor. Gözler bizi en çok ele veren yanımız. Adeta iç dünyamızın aynası. Şimdi o güzel ela gözlerde güvensizlik, kaygı,korku okunuyordu. Yüz hatları gergindi. "İç huzursuzluk, mutsuzluk yüze de yansır elbette." dedim kendi kendime. 

Farkında olmadan yüksek sesle konuşmuşum."Anlamadım" dedi genç bayan. "Hayat öyle anlaşılmaz ve zor ki "dedim. Aynı duyguları paylaşıyorduk. Fazla konuşmaya gerek yoktu. Sözcükler anlamını yitirmişti. İkimiz de bir süre sustuk. Raylarda yankılanan ritmik ses aynen kulaklarımda da yankılanıyordu. 

Trenin keskin düdüğü beni gerçek dünyaya döndürdü bir an. Çocukluğumda bu sesler şarkı gibi gelirdi. Şimdi kulaklarımı tırmalıyor, beynimde uğulduyordu. Bu sesler, hayatın olumsuz yanları hakkında birer uyarı gibiydi belki de. Her yolculuk ya da her karşılaşma insan yüzlerinde hayatın bir başka yüzünü sergiliyor bana; İnsanın değişik halleri... insanlık halleri... Bazen hüzün, bazen keder, bazen mutluluk ya da mutsuzluk...







Eylül 17, 2016

UNUTTUM... UNUTTUN... UNUTTU...



Unutamadığımız insanlar, unutamadığımız olaylar ve unutamadığımız mekanlar vardır. Beynimizde kalıcı izler bırakmışlardır. Hatırlanması insanı mutlu eder.  Ama gün gelir, o konuda hiçbir şey hatırlanmayabilir. Çok iyi tanıdığınız ve sizi çok iyi tanıdığını düşündüğünüz bir dost bir anda sorabilir: "Biz sizinle tanışmış mıydık?" veya "Adınızı bilmiyorum, söyler misiniz?" Şaşırır, üzülürsünüz. Sorular çoğu kez cevapsız kalabilir.

Unutmak insana özgü elbette. Ama beklenmedik zamanda, beklenmedik biçimde unutmak... Aslında bazen unutmak istediğimiz ne çok şey vardır. İstesek de unutamayız; günlerce uykularımız kaçar, iştahımız yok olur, keyfimiz kaçar. Unutmak kolay değildir. 

Ama bazen elde olmayan nedenlerle sağlık altüst olur, unutmalar devreye girer; İnsan kimliğini unutur, yakınlarını unutur, dünyayı umursamaz. Okumayı, yazmayı, hatta konuşmayı unutabilir. Unutulmak zordur elbette. Ama unutmak daha da zordur. Sıkıntıyı, üzüntüyü, acıyı da beraberinde getirir. Çare arayamazsınız. Yakınlarınız sizin adınıza üzülür, çaresizlik içinde kıvranır.

Alzheimer dünyada ve ülkemizde giderek çoğalan bir hastalık. Belli bir zaman içinde hastalık giderek zorlaşıyor, ağırlaşıyor. Kişi sevdiklerini, özlediklerini, değer verdiklerini unutabiliyor. Acıktığını, susadığını, tuvalet ihtiyacını bilemiyor. Tam tedavisi olamıyor, ancak geciktirilebiliyor. Hasta yakınlarının bilinçlendirilmesi çok önemli. 

Belki gün gelecek biz de unutacağız, unutmak istemediklerimizi...
Ve belki dile getireceğiz:
"Ben unuttum."
"Sen unuttun."
"O unuttu."

21 Eylül Dünya Alzheimer Günü' nün unutulmaması dileğiyle.

Makbule ABALI-Eğitimci 

Ağustos 30, 2016

EMEK VE İNSAN- YAŞAMIN İÇİNDEN KARELERLE...


Yayla günlerini bitirdik bu yıl. Nerede olursa olsun insanoğlunun uğraşı hiç bitmiyor. Beslenme, barınma, sosyal yaşam hepsi belli bir emek ve çaba gerektiriyor. Küçük yerlerde günün ilk ışıklarıyla işler başlıyor, güneş battıktan sonra da "iş günü" bitmiyor. Kent insanı gün boyu yorgunluktan yakınırken kırsal kesimdeki insanlar beden gücüyle çalışıp ancak akşamları zaman zaman ağrılardan yakınıyorlar. "Yakınma lüksümüz yok ki "diyor bir yayla kadını. 

Bazen düşünürüm; Zamanında eski araç gereçlerle, en ilkel koşullarda, zahmetle, bin bir emekle, külfetle iş yapan, başaran insanlarımız... Alnından, sırtından ter damlayarak günlük ekmeğini çıkarabilmek için uğraş vermek... Bir zamanlar yol yok, iz yok. Beldeyi kente bağlayan yolları açmak için insanlar el ele vererek kazma, kürek ve balyozla yol açıyorlar. Köyün başarılı çocukları yatılı okul sınavlarına kayıt yaptırmak için 2 gün yürüyerek şehre gidiyorlar. Oysa şimdi o yol 1-1.5 saat. 



Geçmişle şimdi farklı elbette. Emek harcayarak, daha çok zaman harcayarak insan belli sonuçlara ulaşmış. Geçmişte kullanılan bazı araçları görünce "bunları gençlere de tanıtmak lazım" diyorum. Sabrı ve emeği anlatmak  gerek. Bazı araç gereçlerin adı bile bilinmiyor; "Loğ taşı" ya da diğer adıyla "yuvak" çok ağır bir taş. Toprak damlı evlerin üstünde toprağı sıkılaştırmak için kullanılmış. Böylece kar veya yağmur suyunun damdan içeriye sızması engellenmiş oluyor.





"Döven" yüzeyinde delikler oyulmuş ahşap bir pano. Deliklerine sivri keskin taşlar konarak tarla sürmede kullanılan bir araç. Döven atlara bağlanıyor, dövenin üzerine sürücü biniyor, tarlada dönerek sürüyorlar. Eskiden beldede çok sayıda at, eşek varken  şimdilerde çoğu kişi motorize olmuş durumda. Traktör, sulama motoru ya da 3 tekerlekli "pır pır" dedikleri araçları var. 

Fabrikalarda dev makinelerde dokunan dokumalar ya da kilimler halen Arslanköy'de "çulfalık" adlı tezgahlarda işleniyor. "El emeği-göz nuru" eserler yetkili kurumlardan onay da almış. Eski değerler yaşatılmaya çalışılıyor. Kalan son örnekler de yok olmamalı. 

"Çark" pamuğu ayrıştırıp ip haline getirmek ve ipi sarmak için kullanılan bir araç. Bazen yorgunluktan şikayet ederiz. Oysa asıl yorgunluk o zamanlarmış. Her dönem farklı yörelerde, değişen zamana bağlı olarak işler farklı şekillerde yapılmış. Kolaylık ya da zorluk, kişilere göre değişmiş.



Çağımızda her şey giderek makineleşiyor. Eskiden elde kullanılan pek çok araç, makineleşerek artık kısa zamanda işlerin bitmesini sağlıyor. Ancak makine faktörü devreye girdiğinde insanın etkisi de azalıyor. Makineye hakim olan insan olsa da insanlar arası paylaşım, yardımlaşma azalıyor. Bazen ruhsuz robotlar gibi her tür işlem yapılıyor ama neden bilinmez, duygudan yoksun ilişkiler, komşuluklar, yardımlaşmalar, arkadaşlıklar da başkalaşıma uğruyor. 

Makineler insanın işini çabucak, kolaylıkla çözümledikçe küçük yerlerde insan insandan biraz uzaklaşıyor. Paylaşım azaldı, imece bitti. İş yaparken saatler süren eski sohbetler azaldı, kazanç çoğaldı, rekabet çoğaldı. Çarklar hızla dönmeye başladı. Ve ardından makinelerin gürültüsü insanın sessizliğini, yalnızlığını  yarattı...

Makbule ABALI



Ağustos 21, 2016

SON DAKİKA HABERLERİ...


Bir anda görüntü donar ekranda;
Farklı bir müzik, farklı bir görüntü,
Kırmızı zemin üzerine beyaz yazılmış,
"Son dakika haberleri"...
Oysa yeni bitmişti  son katliam haberleri,
Bu en yenisi, en son dakika...
Tüyleriniz ürperir,
Kulaklarınızda siren sesleri çınlar,
Görüntüde ambulasların biri gider, biri  gelir.
Eğlence yeri matem yeri olmuş,
Her şeyden habersiz masum insanlar,
Bir savaş sürüyor dünyanın gözü önünde 
Kim savaş suçlusu , kim masum?
Silahlar nereden, kim ateş etti?
Kim taradı çocukları bile?
Cevapsız yüzlerce soru...
"Son dakika"...
Ölüme saniyelerle gidiş.
Her şey bir dakikada oldu,
Çocuklar, kadınlar kan revan içinde, şokta.
Çocuklar kaçamadılar, kurtulamadılar bombardımandan,
Bacakları cılızdı, yetmedi kurtulmaya.
Büyümelerine daha zaman vardı.
Yaşlılarsa takatsız, yorgun, nasıl kaçacak?
Yerlerde cam kırıkları, parçalanmış eşyalar,
Havada pis bir ölüm kokusu.
Cennet ülkemiz kirlenmiş, kirletilmiş,
Her yer tarumar...
"Son dakika" 1dakika... 60 saniye...
Ölüm gene yanıbaşımızda...
Yaşam nereye kadar,
Kim bilebilir...?