Sayfalar

Ekim 28, 2013

HAYATIN İÇİNDEN BİR GÜN...(KISA ÖYKÜ)


( Halen yapımı devam etmekte olan "Türkiye Alzheimer Derneği Mersin Şubesi Yaşlı Yaşam Merkezinin" en kısa zamanda faaliyete geçmesini dileyerek... )

ÖYKÜ

Herkes için sıradan sayılabilecek bir gündü. Her evde farklı farklı hayatlar yaşanıyordu her zamanki gibi. Perdeler açık da olsa, kapalı da olsa, dışarıdan görünenle içerideki hayat bambaşkaydı. Sevinçler, mutluluklar, ya da acılar, hüzünler onları yaşayan kişilere özeldi. Derecesi, dozu, kişinin yüreğinde veya beyninde kapsadığı yer kadar rahatsızlık yaratıyordu. 

Dışarıda sakin ve güneşli bir gün vardı. Oysa sonbaharın bu son günlerinde artık yağmur bekleniyordu. Bu dar sokakta genellikle bahçeli, iki katlı evler sıralanmıştı. Pencerelerden birinde yarı açık tül perdeden içerisi seçilebiliyordu; İki kadın, zevkle döşenmiş küçük salonun ortasında ayakta bekliyorlardı. Aralarında en az otuz yaş fark olduğu söylenebilirdi. Genç olan arada saatine bakıyor, biraz sabırsızlanıyor fakat belli etmiyordu. Yaşlı kadın sinirli ve huzursuz görünüyordu; Yemek masasının etrafında dönüyor, arada sandalyeye oturuyor, tekrar kalkıyor, geziniyordu. Bazen parmaklarını ritmik olarak masaya vuruyor, daha sonra elindeki çantadaki bozuk paraları sayıyor ve tekrar aynı hareketleri tekrarlıyordu. 

Bir tanesi açık olan pencereden az sonra sesler gelmeye başladı. Önce yaşlı bayan konuşmaya başladı:
"Hani gezmeye gidecektik?" "Tamam annem, hani geçen gün de gittiğinde çok sevmiştin, Gündüz Yaşam Merkezi'ne gideceğiz. Şimdi gelip bizi alacaklar. Orada Cumhuriyet Bayramı kutlaması da yapılacak." Anne sabırsızlıkla masanın etrafında dolaştı. Sandalyeye oturdu, tekrar karar değiştirdi, kalktı. "Ben giyinmek istiyorum. Bu elbiseyle gidilmez, orada rezil olurum."
"Ama şimdi giyindik anneciğim. Hani geçen gün en şık bayan seçildiğinde de üstünde bu elbise vardı. Nasıl da mutlu olmuştun." "Gene en şık bayan seçecekler mi? Ama o gün herkes küpelerime bakıyordu. Ş imdi yok, bulamıyorum. Birisi aldı mutlaka... Acaba kim almış olabilir?

Aralarında kısa süreli bir sessizlik oldu. Sessizliği yaşlı bayan bozdu; "Ben bu elbiseyle gitmek istemiyorum..."
"Tamam canım az sonra değiştiririz, seninle elbise seçeriz." Israr etmeyince rahatladı, sakinleşti. Sandalyeye çökercesine oturdu. Elinde sımsıkı tuttuğu beş lirayı tekrar özenle cüzdanına yerleştirdi ve sordu; "Saat kaç?" 
"Saat on anneciğim." "Benim uykum geldi, uyumak istiyorum." "Az önce konuştuk ya, Yaşam Merkezine gideceğiz, arkadaşlarınla buluşacaksın. Hani geçen gidişimizde "Burası aynı evim gibi, çok sevdiğim 'Bir tatlı huzur almaya geldik Kalamış'tan' şarkısını bile dinledik" demiştin."  "Bugün boncuk dizme yarışı da var mı, gene şarkılar da olacak mı?" 

Saatlerin akrep ve yelkovanları en düşük hızda çalışıyorlardı sanki. Hafif bir esinti başlamıştı dışarıda. Anne mutfağa yöneldi, tekrar döndü;" Benim karnım acıktı, aç mı gideceğiz?" "Az önce yemekten kalktık canım, çok doyduğunu söylemiştin ya." "Ne yemek yedik??? Kafam çok karışık... Saat kaç??? Tuvalete gitmek istiyorum." Genç kadın sesini biraz yükseltti;" Saat onu geçiyor anneciğim. Az sonra bizi almaya gelecekler. Geçen gittiğimizde sen orayı çok sevmiştin, burası kimin dediğinde hepimizin demişlerdi"  "Kim gelecek, nereye gideceğiz, ne zaman gideceğiz?" 

Yaşlı bayan tekrar sandalyeye oturdu. Başını ellerinin arasına aldı, gözlerini kapattı. "Ne yapacağımı bilemiyorum. Kafamın içi karmakarışık. Yorgunum, sıkılıyorum... Tuvalete gitmek istiyorum. " Birlikte tuvalete gidip geldiler. Kızı mutfağa yöneldi. Bir bardak suyla iki tablet getirdi; "Hadi gitmeden ilaçlarını al canım."
Anne suyu içti, ilaçları el çabukluğuyla cebine koydu. Tam o sırada zil çaldı. "İşte geldiler hadi gidiyoruz" dedi kızı. Sorular ardı ardına geldi : Kim geldi, nereye gidiyoruz, saat kaç oldu, tuvalet neredeydi...?"

Sorular, sorunlar sonsuza kadar uzayabilirdi. İnsan dediğimiz karmaşık yapı değişik zaman ve durumda çok farklı davranışlar sergileyebiliyor. İyilik hali, hastalık hali, insanı nasıl da değiştiriyor, başkalaştırıyor. Unutmak, hatırlamak, yeniden düşünmek, sorgulamak kendini, hayatı, hastalığı... 
Belki hayatı kolaylaştırmak gerek...Zor zamanlarında sevdiklerimizin yanında olabilmek, uzman kişilerden, yerlerden yardım alabilmek... Aslında işin özü bu değil mi?

Anne-kız kapıya yöneldiler; Çıkarken kapının yanındaki büyük boy aynasının önünde durdular. Genç kadın baştan ayağa kendini süzdü, yakasını düzeltti. Yaşlı kadın  sadece bir göz attı. "Hadi"  dedi "hadi, çıkalım artık" Sesinde sanki yılların yorgunluğu vardı. Salonun kuytu bir köşesinde, gümüş bir çerçeve içinde, yıllar ötesinden sararmış fon kağıdıyla eski bir kadın fotoğrafı aynı anda aynaya yansıdı: Saçları özenle topuz yapılmış çok güzel bir kadın, sanki fotoğrafın içinden hüzünle gülümsüyordu...
Dışarıdaki saatler alışılmışın dışında bir hızla çalışıyorlardı . Yaşlı Yaşam Merkezine giden yolda araba da hızla ilerledi. Yağmur  çiselemeye başlamıştı... 

Makbule ABALI-Eğitimci 
2013-Mersin



Ekim 18, 2013

FIRTINALI HAYATLAR...


"Öldürmeyen her yara insanı daha güçlü kılar."


Gün gelir bir fırtına eser yaşantınızda;
Birden altüst olur her şey
Dikili ağaçlar, dizilmiş taşlar yerle bir olur.
Gelip geçer sanırsınız,
Oysa sürer günler, yıllar boyu.
Ansızın bir kaza, bir hastalık, belki alzheimer,
Adını bile anmak istemezsiniz,
Ama o unutturur size adınızı bile...
Vurgun yemiş gibi olur insan,
Yıldırım çarpmışa döner bedeniniz;
Bazen beyin darbe alır, bazen yürek,bazen tüm vücut.
Her şey yerle bir olur;
Hayaller, umutlar, tüm birikimler.
Çiçekler tarumar olur,
Kuşlar hepten susar
Kedere ortak olur...
Anne, baba, eş, çocuklar, yakınlar
Herkes perişan olur.
Her şey altüst, adeta bir yangın yeri,
Geride kızgın küller kalır,
Eviniz, yuvanız bir virane olur. 
Hortum sonrası yıkıntı gibi,
Fırtına sonrası büyük sessizlik... 
Düşünce kalkmak gerek geride kalanlar için 
Ve sonra yaşamı sürdürmek, mücadele etmek. 
Gelir geçer her şey bazen delip de geçse de. 
Bir rüzgar eser hayatınızda, göz gözü görmez olur, 
Sonra güneş açar, izler kapanır, her yer pırıl pırıl
Yeniden güçlenerek dört elle sarılır insan hayata...

Makbule Abalı



Ekim 08, 2013

ÇOCUKLARIN DÜNYASI

(Her yıl Ekim Ayının ilk Pazartesi Günü "Dünya Çocuk Günü" olarak kutlanıyor. Tüm dünya çocuklarının günü kutlu olsun.)


                                        ÇOCUKLARIN DÜNYASI

Çocuklar anlar birbirini;
Çocuk diliyle, çocukça, safça
Çocuk kalbiyle, çocuk gözüyle,
Bazen beden diliyle, sessizce, işaretle...
Ama her zaman dostça, kardeşçe, insanca,
Kırmadan, incitmeden,
Kırılmadan, gücenmeden.
Çocuklar anlar birbirini;
Dövüşmeden, savaşmadan,
Yaralamadan, berelenmeden,
Çarpışmadan, vuruşmadan,
Kansız, bıçaksız, silahsız.
Kızsa bile az sonra barışır,
Art niyetsiz öpüşüp kucaklaşır. 
Mal mülk davası olmaz,
Paraya gereksinim duymaz.
Elindekini- avucundakini paylaşır;
Yanı başındakiyle, en sevdiğiyle...
Kuşlar,balıklar, kelebekler, böceklerle konuşur,
Çiçekler, ağaçlar, hayvanlarla tanışır, selamlaşır, 
Dünyanın bütün dilleriyle,
Ya da kendi dilinde, kuş diliyle...
Yüreği kuşlar gibi hafif,
Dertsiz, tasasız, kuşlar gibi özgür.
Elinde uçurtması, sek sek taşları, bazen bez bebeği,
Oynar, zıplar,dans eder, selam verir dünya çocuklarına...
Tüm çocuklar bilir,
Çünkü, ancak çocuklar anlar birbirini...

Makbule ABALI


Ekim 05, 2013

YAŞ ALMAK ya da YAŞLANMAK...


Yunus Emre ömürden giden yılları ne güzel dile getirir:
"Geldi geçti ömrüm benim
Şol yel esip geçmiş gibi
Hele bana şöyle gelir,
Sol göz yumup açmış gibi."

"1 Ekim Dünya Yaşlılar Günü" olarak anılıyor. Eylül ve Ekim ayları her yıl adeta yaprak dökümü gibi... Bu yıl da her yıl olduğu gibi ünlü, ünsüz pek çok insanı kaybettik. Yahya Kemal "Eylül Sonu" şiirinde şöyle seslenir:
"Günler kısaldı, Kanlıca'nın ihtiyarları
Bir bir hatırlamakta geçen sonbaharları.
Yalnız bu semti sevmek için ömrümüz kısa...
Yazlar yavaşça bitmese, günler kısalmasa...

Yaşlanmak ya da yaş almak insan olmanın gereği. Nasıl olduğunu çok da bilemeden, yıllar birbiri ardınca akıp geçiyor. Gün geliyor şaşırıp kalıyoruz geçen zamana. Geri getirilemeyecek o yıllarda güzel anlar, anılar çoğunluktaysa mutluluk, değilse mutsuzluk duyuyor insanoğlu. Her gün onu yaşayan kişiye özgü, her gün kişiye özel... "Önemli günler" insanı yeniden düşündürdüğü, pek çok şeyi yeniden hatırlattığı için güzel. Günler öylesine çok ki, günleri anlamlandırmak, yeni dersler çıkarmak kişinin elinde.

"Kırk yaş, gençliğin yaşlılığı, elli yaş, yaşlılığın gençliğidir." Victor Hugo böyle düşünüyor. Cahit Sıtkı Tarancı ise 46 yaşında yazdığı bir şiirinde şöyle sesleniyor:
"Neylersin ölüm herkesin başında,
Uyudun uyanamadın olacak,
Kim bilir nerede, nasıl, kaç yaşında
Bir namazlık saltanatın olacak, 
Taht misali o musalla taşında." 

Yaşlanmak ya da yaş almak, dünyaya bakışımızı da sergiliyor. "Yaşlanmak" yıpranmışlığı, çöküntüyü çağrıştırıyor. Oysa "yaş almak" daha olumlu, daha iyimser bir deyiş. Deneyim kazanmayı, olgunlaşmayı, değişimi vurguluyor. Ama sonuçta, yaş almak ya da yaşlanmak ikisi de hayatın belli bir döneminin artık geride kaldığını anlatıyor. Yaş almanın belirtilerinden biri belki de , eski alışkanlıklarından kolay kurtulamıyor insan. ..

Yıllardır süregelen bir alışkanlık; Benimsediğim şiirlerden, özdeyişlerden küçük defterlere notlar almışım. Onları zaman zaman karıştırma ihtiyacı duyarım,yeniden yararlanırım. Bir bakıma yıllar öncesine küçük anlamlı yolculuklar gibi... Oysa biliyorum ki şimdilerde internet derya gibi. Belki yeniden, yeniden düşünmek de istiyoruz. Montaigne yıllar öncesinde şöyle diyordu; "Yaşlanmanın, yüzümüzden çok aklımızda buruşukluklar yaratacağından korkarım."

Defterlerimin, kitaplarımın arasında benimsediğim fikirleriyle eski dostlarla yeniden karşılaşmak cana can katmak gibi. İnternet geçmişi; gençliğimizde okuduğumuz, notlar aldığımız, altı çizilmiş cümlelerle dolu o kitaplara ulaşamıyor ki... Oysa deftere, kitaba dokunabiliyor insan. Ve belki de o geriye dönüşler yeniden insanı eski kimliğiyle buluşturuyor, belleğini tazeliyor.

"Umutlarını ve hayallerini bırakarak bezginliğe kapılan insan artık yaşlanmıştır." John Barrymore.


Eylül 21, 2013

BİR ALZHEİMER HASTASIYLA KOMŞU OLMAK...



"21 Eylül Dünya Alzheimer Günü'nde" tüm Alzheimer hastaları ve hasta yakınlarını saygıyla anarak,sonsuz dayanma gücü dileyerek...

ÖYKÜ
Etrafı son bir kez gözden geçirdi. Yastıkların yerini yeniden değiştirdi. "Renkleri uymadı" dedi, gene o tarafa yöneldi. Ayağı tökezledi. Tam düşmek üzereyken koltuğa tutundu. "Çocuklar artık yaşlandın anne diyorlar, galiba gerçekten yaşlandım." diye söylendi. "Yarın temizlikçi bayan gelecek, oysa hiç istemiyorum" diye düşündü. "Geçen gelişinde temizlik yaparken halının altına sakladığım paraları da buldu. Ne zamandır paralarım eksik çıkıyor, kuşkulanıyordum. Emekli maaşım da aldığım gün tükendi."

Bu arada çalan kapı ziline koşturdu. Marketteki çocuk siparişleri getirmişti; 3 ekmek (oysa evde 1 kişiydi) bulaşık deterjanı, çamaşır deterjanı, yumuşatıcı. Çamaşır deterjanını özenle buzdolabına yerleştirdi. Mutfakta bulaşık deterjanının yerini arandı. Aynı deterjandan daha önce de alınmış, üç tane deterjan ardı ardına dizilmişti. "Bu kadın nasıl da israfı seviyor, her şeyin yerini de karıştırıyor" diyerek öfkeyle kendi kendine konuştu. Bulaşık deterjanlarından birini aldı, dikkatle ekmek kutusunun içine yerleştirdi. Etrafına bakındı, iş bitirmenin hazzıyla gülümsedi. 

Ansızın çalan zille irkildi; Telefona yöneldi, açtı... ses yoktu. Zil tekrar çaldı. Birden kapıyı akıl etti.Ağır adımlarla gitti, açtı. Gelen yan dairedeki genç komşusuydu. "Nasılsın Fatma Teyze, bir ihtiyacın var mı?"Fatma Hanım yalnız yaşayanların konuşma tutkusuyla söze başladı: "Yorgunum yavrum, çok yorgunum. Kafam karmakarışık. Ne yediğimi, ne içtiğimi hatırlamıyorum. Bankada telefonumu sordular, bilemedim. Ben artık eski ben değilim. Ne oldu bana bilemiyorum. Evden çıkmak istemiyorum. Kaybolmaktan korkuyorum.Kızım"artık yalnız yaşayamazsın anne" diyor. Oysa ben kendi evimde olmak istiyorum. Kesik kesik anlatıyordu. Durdu, soluklandı. "Sana elimle köpüklü bir kahve yapayım hanım kızım." Mutfağa doğru uzaklaştı.

Mutfaktan tabak kaşık sesleri geldi önce. Sürekli akan su sesi duyuldu sonra. 10 dakika sonra tepside iki dolu kahve fincanıyla Fatma Hanım belirdi mutfak kapısında. Gülümsüyordu... "Ne güzel kahvemi senin elinden içeceğim, mis gibi de kokuyor" dedi komşusu.  Ancak kahvesinden bir yudum almasıyla püskürtmesi bir oldu. Öksürmeye başladı... "Fatma Teyzecim şeker yerine tuz koymuşsun." Fatma Hanım suçlu çocuklar gibi başını önüne eğdi, "Yapamadım değil mi... gene yapamadım... Gözlerinden aşağı yaşlar süzülüyordu. 

"Fatma Teyzecim ben zamanında senin çok güzel kahvelerini içtim, bugün içmesek de olur. Hem sen bana o nefis tarçınlı kurabiyelerinden de yaparsın" Fatma Hanım'ın kısık sesi belli belirsiz duyuldu; "Ah canım kızım, tarifleri de hatırlamıyorum artık. Geçenlerde bir tepsi kurabiyeyi yaktım. Amcan sağken böyle değildim. Onun sevgisi beni koruyordu sanırım. Şimdi neredeyse adımı sorsalar bilemeyeceğim. Geçen gün dolma yaptım, içine pirinç koymayı unutmuşum. Eskiden yarım saatte yaptığım işi şimdi iki saatte zor bitiriyorum. 

İkisi de tekrar oturdular. Uzun bir sessizlik arası oldu... Birden içerideki çamaşır makinesinin çamaşırı sıkma sesi duyuldu. "Ah unutmuştum" dedi Fatma Hanım. "Sabah kalktığımda makineyi çalıştırmıştım, az sonra biter. Güneş batmadan çamaşırları asmak gerek." Birlikte makineye yöneldiler... "Ama bu en kısa program Fatma Teyze. Program bitince bir daha, bir daha aynı programda yıkama yaptırmışsın." Fatma Hanım sustu.... Sanki o sessizliğe inat, çamaşır makinesi tüm gücüyle, tüm hızıyla çalışmaya devam etti. ..
Yılların yorgunu Fatma Teyze oturduğu koltukta kısa süreli bir gündüz uykusuna daldı. Kim bilir uyandığında, (eski zaman terbiyesiyle) komşusunun yanında uyuyakaldığı için ne kadar utanç duyacaktı. .

Genç kadın evden hemen ayrılamadı. O da çökercesine bir koltuğa oturdu. Düşünceler sonsuz bir hızla beyninden akıp geçiyordu: Makineler programlanıyor, istenen aklıkta, istenen parlaklıkta, istenen miktarda çamaşırı istenen sürede yıkayabiliyor. Oysa insan hayatı... Hayat başlangıçta nasıl başlıyor, nasıl sürüyor ve nasıl bitiyor. Yitirdiğimiz, geri getiremediğimiz ne çok şey var. Günler, aylar, yıllar birbiri ardınca geçiyor. Planlanmış, programlanmış hayatlar alzheimer'la parçalanmış hayatlara dönüşüyor. Alzheimer insan ömründen ne kadar sürede neler çalıyor, neleri, kimleri unutturuyor, nasıl bir tahribat yaratıyor ? Alzheimer, eski güzel, sağlıklı insanlara, yaşanmış muhteşem hayatlara hükmediyor... Ve ne yazık, henüz tedavi şansı yok...
........................
Çamaşır makinesi durmuştu. Genç kadın makineyi kapattı. Yaşlı kadını rahatsız etmemek için ayaklarının ucuna basarak sokak kapısını açtı, kendi dairesine geçti. Hayat tüm hızıyla devam ediyordu...

Eylül 15, 2013

ZİLLER ÇALARKEN



Yarın okullar açılıyor. Ziller yeniden çalmaya başlayacak. Uzun bir tatilin ardından okul yoluna dönüş heyecanı başladı. Geçen yılın ardından bir üst sınıfa devam edecekler var. Ama bir de bu yıl okula ilk kez adım atacaklar var. Henüz öylesine küçükler ki... Onlar için bir belirsizlikler yumağı, bir bilinmezler dünyası. İlk hafta onlar için "uyum haftası" olarak belirlendi. 

Okul... kocaman yeni bir dünya. Evinden uzakta, hiç tanımadığı kişiler, yeni arkadaşlar, bilinmeyen kurallar... Herkesin anlattığı bir şeyler var ama, henüz parçalar yerli yerinde oturmamış. Kafada yüzlerce soru işareti, yüzlerce cevapsız soru. Bu yıl okula başlayacaklar, geçen yılkilerden daha şanslılar. Onlar 60 aylıkken, 5 yaşındayken okula başlamışlardı. Bu yıl alınan kararlar daha esnek. Çocuklar 69 aylıkken (5 yaş 9 ay) öğrenim yaşantılarına başlayacaklar. O yaştaki çocuklarda birkaç ay bile bilgi ve beceride öylesine fark yaratıyor ki.

Küçük kas becerisi, kalemi kullanabilme, dil gelişimi, sosyal gelişim, sayısal beceriler... Çocukların bireysel ayrılıklarına göre; becerilerde, yeteneklerde, davranışlarda çok büyük farklılıklar sergilenebilir. Çocukların sosyo-ekonomik durumlarına göre veya çeşitli nedenlerle okul öncesi eğitimden yararlanamamış olmaları okula uyumu daha da güçleştirecektir. Kurallar dünyası çocuğun minicik kafasında tam bir karmaşa yaratabilir. Her şey 1. sınıf öğretmeninin sevgisi, sabrı ve ustalığıyla yavaş yavaş düzene girecektir. 

Elbette ilköğretim 1. sınıf öğretmeni çeşitli sorulara hazırlıklı olacaktır;
"Öğretmenim, zil ne zaman çalacak?"
"Öğretmenim, kalemim kırıldı ne yapayım?"
"Öğretmenim, zil ne zaman çalacak?"
"Öğretmenim sizi öpebilir miyim?"
Bazen "öğretmenim" sözcüğü de değişime uğrayabilir;
"Örtmenim çişim geldi."
"Ö-ret-meenim ben çok sıkıldım, ne zaman eve gitcez?"

İlkokul öğretmeninin adını unutmayan, davranışlarından büyük ölçüde etkilenmiş ne çok kişi vardır aramızda. Madalyonun diğer yüzünde adını bile hatırlamayanlar, davranışlarından olumsuz etkilenenler, hala o izleri taşıyanlar... Sevmiş ve benimsemişse çocuk için "öğretmen" her şeydir. Bu konuda anne babasını karşısına alabilir: "Siz bilmiyorsunuz, öğretmenim böyle söyledi, en doğrusunu o bilir."

Her şeyin ilki zordur; zaman ve sabır ister, yorucudur, emek harcamak gerekir. Ama hangi iş kolaydır ki? Zoru başarmak; hayatta bir basamak atlamaktır, mutluluktur, yaşama bir tutam güzellik katmaktır. Öğretim başladıktan belli bir süre sonra okuma yazmaya geçen çocukların yüzlerindeki tebessüm, gözlerindeki parıltı hiçbir şeyle ölçülemez. "Masal dinleyiciler" "masal anlatıcılar" olacaktır artık. 

Zil seslerini unutmuştuk. Yarın özlediğimiz ziller yeniden çalacak. Heyecanla, umutla bize pek çok şeyi yeniden hatırlatarak, yeniden düşündürecek. Çocuklar yarın okula hangi kıyafetlerle gidecekler? Önce "isteyen istediği kıyafetle gidecek" dendi, sonra bazı okullar formaya karar verdi. Çocuklar, veliler kime, neye, nasıl inanacaklar? Önlerinde uzanan uzun ilköğretim yıllarında hangi kararlar değişecek veya değişmeden uygulanabilecek?

Okullar açık olduğu sürece ziller beynimizde yankılanmaya devam edecek. Yarınlar için, çocuklar ve gençler için, eğitim-öğretimde daha iyiye ulaşmak için, zilleri var gücümüzle takip edeceğiz. Çalan okul zilleri yüreklerimizin bam telini hep titretecek. 

Eylül 06, 2013

YAZA VEDA


Eskiden ilkokullarda sınıf öğretmenlerinin özenle hazırladıkları mevsim şeritlerinde de belirtilirdi. Haziran, Temmuz, Ağustos/Yaz. Eylül, Ekim, Kasım/Sonbahar. Çocuklar o resimlere bakar, ritmik olarak sayarlardı.
Bir yaz daha geçip gitti. Sonbaharın ilk günlerini yaşıyoruz. Henüz çok belirgin olmasa da; değişen hava, esen rüzgarlar,yağan yağmurlar, fark edilen küçük telaşlar, yapılan hazırlıklar... Yaza veda ederken sonbaharı karşılamaya hazırlanıyoruz.

Yaz ne kadar hareketlilik, heyecan, coşku, sevinç ifade ederse, sonbahar tam tersi, hüzün, sessizlik, sakinlik, durgunluk içeriyor. Bir değişimi, başkalaşımı vurguluyor. Belki sonbahar,  insanın yazdan sonra adeta yeniden kabuk değiştirmesidir. Bir karar verme, düşünme sürecidir. Yeni başlangıçlara bir kapı aralamaktır. Artık tatil bitmiştir, göreve dönüş zamanı, bir sorumluluk üstlenmedir. Öğrenciler için okula dönüş zamanıdır. Benzetmek gerekirse; ilkbahar umutları yeşertme zamanı ise, sonbahar umuda yolculuk zamanıdır. Sonbahar içinde hüzün barındırır ama aynı zamanda farklı bir tat, farklı bir arayıştır. Rengarenk çiçekler nasıl yazın simgesi ise, sararmış yapraklar, solmuş bitkiler de sonbaharı vurgular. 

Yazın bitişi, sonbaharın gelişi en çok yaylalarda ve sayfiye yerlerinde hissedilir. Yazın sıcaklarından, alışılagelmiş yaşamlarından kaçan kent insanları birkaç aylığına yaylaları doldurmuşlardır. Geçici olarak nüfus artmış, alışveriş çoğalmış,sosyal ilişkiler zenginleşmiştir. Tatilciler için "dinlenme zamanı", belde halkı için çoğu kez "iş zamanıdır": Ağaçlar ilaçlanacak, aşılar yapılacak, meyveler toplanacak, hayvanlara bakım yapılıp ot toplanacaktır. Kışlık ürünler de bu mevsimde hazırlanır; Domates, biber salçası, reçel, marmelat, erişte, tarhana, kurutulmuş meyveler, yazdan sonbahara güçlü bir geçişin ön hazırlıklarıdır.

Yayla halkı için" tatil zamanı" kış mevsimidir, Yoğun kar hayatı durdurduğunda, yazın yorulan bedenler dinlenecektir artık. Köylerde, beldelerde hayat daha sade, daha yalındır. İnsan teninin toprakla teması, sadece bedene değil, ruha da iyi gelir. Hayatın renkleri kişinin beklentilerine göre değişir. Büyük kentlerdeki insanların değişik nedenler dışında bazen tükenmişlik sendromu ya da bıkkınlık, yorgunluk, usanma sonucunda kaçtıkları küçük yerlerdeki insanlar da onların iç yüzünü bilmedikleri yaşamlarına özenirler belki de... Başkalarının hayatı kimilerine ilginç gelir sırlarıyla, bilinmeyenleriyle.

Yaylalar, sayfiye yerleri "mevsimlik" geçici konuklarını yolcu ettikten sonra tekrar alışılagelmiş eski düzenlerine dönerler. Hayat normale dönmüştür artık. Kimisi için kazançlar, kimisi için kayıplar söz konusudur bu geçici gidiş gelişlerde. Karşılıklı bir kültür etkileşimi de inkar edilemez elbette bu geçici konaklamalarda. Organik ürünler, katıksız gıdalar, doğal yöntemler... Yeniden , yeniden gündeme gelecektir. 

Yeni bir döneme kadar küçük değişikliklerle sesler ve görüntüler yazın bitip sonbaharın geldiğini vurgular: Boşalan evler, insansız sokaklar, birikmiş çöpler, etiketlerde düşen fiyatlar... Sahipleri tarafından terk edilen kedi ve köpeklerin çaresiz yakarışları... Uzaklardan belli belirsiz duyulan bu yılın modası yeni sesler, yeni şarkılar...Ağaçların sararan yaprakları düşerken ansızın bastıran güz yağmurları, sanki bütün kiri, pası temizlemeye çalışmaktadır. 

Mevsimsel geçişler hep bir "uyum sürecini" zorunlu kılmaz mı? Kişinin daha güçlü, daha zinde ve istekli olması, bu uyumu da kolaylaştıracaktır elbette. Uzun bir yaza "veda" ederken sonbahara "merhaba" demek, eski bildik bir dostla yeniden karşılaşmak gibi...

Makbule Abalı- Eğitimci
Eylül-2013 Mersin




Ağustos 23, 2013

PAYLAŞMAK


Dünyanın değişimine çeşitli canlılar bir başka biçimde ayak uyduruyorlar. Hayatlarını devam ettirme çabası, barınma, beslenme, çoğalma sorunları yüzyıllardır bazen azalarak, bazen çoğalarak sürüp gidiyor. Çevrenizi dikkatlice gözlemlediğinizde, her şey bir başka biçimde görülüyor, fark ediliyor. Bazen hayvanlardan da alınabilecek ne güzel dersler var. 

Yazın son günleri İstanbul Moda'da kuş sürüleri gerçekten izlemeye değerdi. Belki de bu gözlemlerden nice öykü, nice film yaratabilecek ustalar bulunabilirdi. Zaten" hayat" bir öyküler bütünü değil midir? 
Bu yıl kargalar ne kadar çoğalmış. Sabahın ilk ışıklarıyla seslerini duyuyorsunuz. Bazen bir çocuk ağlaması, bazen bir insan haykırışı gibi...kimi zaman irkiliyorsunuz. 

Garip ama sanki yılların kargaları biraz da evcilleşmişler. Balkon demirlerine rahatça konuyorlar. Genellikle boş evlerin damlarını, çatıları mesken edinmişler. Pike yaparak inişleri bazen ürkütücü de olabiliyor. Öylesine korkusuz, pervasız hale gelmişler ki, kimi zaman parklarda hatta yollarda rahatça dolaşmalarına tanık olabiliyorsunuz. Adeta La Fontaine masallarındaki "aptal karga" gitmiş, yerine "uysal karga" gelmiş. 

Aynı cins kuşlar arasında inanılmaz bir dayanışma, düzen ve uyum var.Sanki birbirlerinin varlığına saygı duyarak geçimini elde etme, karnını doyurma, var olma mücadelesine girmişler. Adeta bir orkestranın ahenkli çok sesliliği içinde uyumlu bir bütünlük sağlanmış. Doğanın o karmaşıklığı, gürültü ve patırtısı içinde bu güzelliği fark etmemek, hayran olmamak elde değil. Göze, kulağa, ruha hitap eden bir güzellikler bütünü... Şaşırarak beğeni ile izliyorsunuz. 

Kargaların görünmez olduğu saatlerde martılar ortaya çıkıyor. Tarihi Moda İskelesi'ne inen yoldaki balık lokantaları öğleye doğru ellerindeki balık artıklarını, kuşlara yem olarak atıyorlar. Martılara gerçek bir ziyafet bu... Sanki o saati bilircesine önce büyük martılar çatılarda yerlerini alıyorlar. Sonra adeta çığlık çığlığa diğerleri de çağrılıyor. O an nereden çıktığı belli olmayan irili ufaklı bir sürü martı , o günün sunumunu paylaşıyorlar. 

Yemek sunumu tam bir seremoniye dönüşüyor izlediğinizde; önce kanat çırpışlarını duyuyorsunuz, sonra havada süzülüşlerini görüyorsunuz. Her şey beş dakikada tamamlanıyor. Onca martı ne zaman, nereden çıktı tahmin edemiyorsunuz. Yemek bitiyor, gene yerlerine dağılıyorlar. O güzelliği görüntülemeye ya da resmetmeye zaman bile yetmiyor. Bir varlar...bir yoklar...

Dünyanın pek çok köşesindeki canlılar gibi, hayatlarını devam ettirmek için boğaz derdine düşmüşler. Ama kavgasız, gürültüsüz, paylaşmayı bilerek, birbirlerine yer açarak, fırsat vererek karınlarını doyuruyorlar. "Mutluluğun resmi" gibi "açlık ve tokluk" resmedilse idi, tablodaki mat, silik renkler giderek parlak, aydınlık renklere dönüşürdü herhalde. Açlık hüznü, çaresizliği, tokluk ise neşeyi, coşkuyu çağrıştırıyor. Kuş seslerinde bile bunu duyumsuyorsunuz.

Gün boyu varlar ama genellikle öğleden sonra, kırlangıçlar ortaya çıkıyor. Sayıca daha azlar. "Merhaba" dercesine küçük çığlıklarla geçip gidiyorlar. En son serçeler uçmaya başlıyor. "Biz de varız" dercesine ve sanki küçük olmanın bilincinde olarak, sıralarını bilerek...  Gün boyunca başka mekanlarda, damlarda, pencerelerde kendilerine ikram edilen ekmek kırıntılarını bitirmişler, uzun bir günün sonunda ağaç evlerine çekilip, yeni bir güne hazırlanacaklar. 

Ve ertesi gün, gece bitip güneşin ilk ışıklarıyla yeni bir gün başlarken, yeniden bir "yaşam uğraşı" başlayacak tüm canlılar için. Belki biraz geç, belki biraz erken... Ağaçlarla, evlerle, damlarla, çatılarla, denizlerle, doğayla , insanlarla ve kendileriyle dost kuşların da karınlarını doyurma mücadelesi hep sürecek. Birbirlerini yemeden, incitmeden, hırpalamadan paylaşacaklar yemlerini. 
Kuşlardan öğreneceğimiz çok şey var.Uçun kuşlar uçun...

Ağustos 17, 2013

İÇİMİZDEKİ DUYGULAR...


Unutamadığınız bazı kitaplar, sözler vardır. Zamanında not almış, bazı cümlelerin altını çizmiş, tekrar tekrar okumuşsunuzdur.Ancak o tür kitapları kitaplığınızın karanlık bir köşesinde saklayamazsınız. Beyinleri aydınlatmak için, yeri geldiğinde belleklerde yeniden yer bulacaklardır. Faruk Erem'in " Bir Ceza Avukatının Anıları" yıllar önce okuduğum ve çok etkilendiğim böyle bir kitaptı. Gerçek insan öykülerinden yola çıkarak yazılmış bir öz eleştiri idi. Hukukçuların da hata yapabileceğini, yanlış kararlar alınabileceğini öyle güzel, akıcı bir dille anlatıyordu ki. O yıllarda " Hukuk Fakültesine başlayan her öğrencinin okuması gereken bir kitap" diye düşündüğümü hatırlıyorum.

Faruk Erem 10 yıl Barolar Birliği başkanlığı yapmış, Hukuk Fakültesi Dekanlığı görevinde bulunmuş. Deyişlerine katılmamak elde değil: "Hukukun en doğru tanımı şudur; Hukuk İnsanlıktır." "Bir ülkede bir tek masum kişi cezalandırılmış ise o ülkede herkes suçludur." "Hukuk insanlıktır." "Suçluyu kazıyınız, altından İNSAN çıkar."

"Adalet nedir, size ne çağrıştırıyor?" diye insanlara bir soru sorulsa herkes benzer şeyler söyleyecektir elbette. Oyun çağında bir çocuk belki de "Beni döveni dövmek" diyecektir. Bir başka çocuk belki biraz düşündükten sonra şöyle diyebilir; "Annemin bana kardeşimden daha çok süt vermesi, çünkü benim büyümem lazım."
Öğretmenin adil olması istenir. Notunu hakça veren, öğrencileri arasında ayrım yapmayan öğretmen "adil" öğretmendir. Anne-babanın adil olması, gelecekte çocuklarında da "adalet" kavramını pekiştirecektir. Yöneticinin adil olması çalışanların verimliliğini yükseltir.

Adalet duygusu güven verir insana, hayatın yolunda gittiğine dair bir teminattır, güvendir. Adaletin kaybolduğu duygusu huzursuzluktur, tedirginliktir, korkudur, güvensizliktir, endişedir.Eskiden bazı yabancı filmleri seyrederken, karar aşamasında jürinin değerlendirmelerini izler, "iyi ki bizde jüri sistemi yok" derdik. Adaletsiz bir sistem idi. Suç ve cezayı değerlendirirken hukuk emsal gösterir mutlaka, kıyaslamalar yapar. 

Bir hukukçu gözüyle değil elbette, ama sade bir vatandaş olarak da bilmek istiyor insan: Adaletin terazisi eğilince kimi insanlar da yerli yersiz eğilmeye mi başlarlar? Başı dik ve onurlu olmanın, insanın kişiliğine artı değerler yükleyeceğini öğrendik biz. Bizim kuşak yürekten inanmanın, yalancıktan inanmaktan bin kat iyi olduğunu belledi. Hiç tanımadığımız, görmediğimiz bir insanın acısı, hüznü, bizim acımız, bizim sıkıntımız olabiliyor.

Belki kadın duyarlılığıyla, belki eski bir eğitimci ruhuyla, ama en önemlisi insan kimliğimle merak ediyorum:
Gazeteleri karıştırırken, televizyonda tartışma programlarını izlerken biri beni inandırsın istiyorum. "Suç ve ceza" kavramları kafamda altüst olmuşken, onları eski yerlerine yerleştirmek istiyorum. 
Yoksa kim haklı, kim haksız, kim güçlü, kim güçsüz, kim içeride, kim dışarıda... Yargılarımızı oturtmak çok zaman alacak... 

Temmuz 29, 2013

HAYATIN ROTASINI BELİRLEMEK...

Yaşantınızda hiç büyük bir sınava girdiniz mi? Sınav heyecanını tüm benliğinizle hissettiniz mi? Sakin bir yapınız varken nasıl panikler yaşadınız? 

Hayatınızın düzeni altüst oldu belki de... Beslenme, uyku düzeniniz, sosyal etkinlikleriniz, arkadaşlık ilişkileriniz... 

Her şey sınava endekslendi o yıl. "Sınav" tüm ailenizin hayatını esir aldı adeta. Yaşayan bilir nelere nasıl göğüs gerdiğinizi. 

Her türlü olumsuzluğa rağmen amaç belirlidir; geminin limana varması gerek. Milattan önce 9. yüzyılda yazılmış bir yazı amaçla sonucu ne güzel dile getirir.: "Rüzgarın yönünü değiştiremiyorsan, yelkenleri rüzgara göre ayarla. Dünya karşılaştığın fırtınalarla değil, gemiyi limana getirip getiremediğinle ilgilenir."

Gençler için hayatlarının rotasını çizmek kolay değil. Alan seçimi, okul seçimi, meslek seçimi... hepsi birbirine bağlı. 

Yanlış kararlar, yanlış seçimler insanın geleceğini karartabiliyor, yaşamı sekteye uğratıyor. Gelecekte "diplomalı işsiz" olmamak için, sadece kişisel yeteneklerin  değil, ülke koşullarının da iyi bilinmesi gerekiyor. 

"Bu yılın ÖSYM  Yerleştirme Sonuçları belli oldu" haberi uzun uzun düşündürüyor insanı. Kim bilir kimler nerelerde hayata hazırlanacak, kimler olması gereken yerlerin çok uzağında olacak? Kimler gerçek anlamda "kazandı" ya da "kaybetti" ? Birinci ve ikinci sınav sonuçları incelendiğinde, genellikle kız adaylar erkeklerden daha başarılı. 

Birinci sınavda 8 bin 500 aday sıfır puan alırken ikinci sınavda ÖSYM bu rakamı açıklamadı. Bu sayı her yıl artarak ortaya çıkıyordu. Keşke bu yıl da açıklansaydı. Eğitim sistemimizdeki yanlışlar, eksiklikler bilinse önlem almak daha kolay olmaz mı? 

Yıllardır ilköğretimden itibaren uygulanan sınavlarda en büyük başarısızlık  Fen Bilimleri Testinde görülüyor. İkinci olarak Matematik Testi en başarısız olunan alan. 

Bu yıl 40 soruluk Fen Bilimleri Testinin ortalaması 3,5 . Yıllardır 4 netin üstüne çok nadir çıkılmış. Genel ders notu veya sınıf geçme, okul bitirme notlarında çok başarılı görünen bazı öğrenciler bile fen testinde çok başarılı değiller. Her alanda başarısızlığın nedenlerini bilmek, başarı grafiğini de yükseltecektir. 

Sınavlar aileler ve öğrenciler için bir kâbus olmamalı. Testler, objektif bir ölçme-değerlendirme aracı olarak kullanılmalı. Yıllardır değişmez bir biçimde Hakkari ve Şırnak, sınav sonuçlarında "en başarısız iller" sıralamasında en üst sıraları paylaşıyorlar. Elbette bunun pek çok nedeni olabilir, ancak oralarda da değerlendirilmeyi bekleyen nice beyin var. 

MEB ve Tübitak işbirliğiyle yapılan "Bu Benim Eserim" Yarışmasında Şırnak'ın Boyuncuk Ortaokulu öğrencileri Ahmet Özdemir ve Asya Erkol Kimya alanında "kara lahana ve kömürden mürekkep yapımı" projesiyle "Türkiye birincisi" olmuşlar. Yüz yüze kutlamak isterdim bu başarılı gençleri. Bu haberi aramızdan kaç kişi duydu acaba?

Eğitim-öğretimde yönlendirme, teşvik, değerlendirme ne kadar önemli. Gençleri motive etmek, kendilerine güven duymalarını sağlamak, dersleri sevdirmek, konuları hayatla bağdaştırmak... Bu tür çalışmalar öğretmeyi ve öğretmenliği de daha zevkli hale getirecektir. 

Rehber Öğretmenlik yaptığım yıllarda gençlere sorardım; "10 yıl sonra kendinizi nerede, nasıl görmeyi hayal ederdiniz?" Çok ilginç, çok farklı cevaplar alırdım. Bazen gerçek üstü cevaplar da olurdu, ama hayaller de gerçeğe giden yolda bir adım değil midir? 

Neden-sonuç ilişkisi içinde değerlendirildiğinde her şey daha anlaşılabilir ve yorumlanabilir oluyor. 

"Geminin rotası" ne kadar uygun saptanabilirse varılacak limanlar da o denli yaşanabilir olacaktır.

Makbule Abalı-Eğitimci
29.07.2013 Mersin