Sayfalar

Mayıs 16, 2016

ELLERİN SUÇU NE...? (PAZARTESİ NOSTALJİSİ)



El var el ele / el var "el" gibi,
El var el veren / el var reddeden
El var öpülesi / el var itilesi
El var insan arar / el var insandan kaçar
El var tokalaşır / el var uzaklaşır
El var sıcacık / el var buzdan beter
El var paylaşımcı /el var toplayıcı
El var nasırlıdır / el var pamuk gibi
El var sevmek için /el var dövmek için
El var yapmak için /el var yıkmak için
El var üretmek için / el var dilenmek için
El var kurtarıcı / el var ezici
El var yaşatmak için / el var öldürmek için

...........................
Ellerin suçu ne...?

                                       Makbule Abalı-2010






Mayıs 12, 2016

VEFA MI, VEFASIZLIK MI...?



"Vefa" içerik olarak çok zengin bir terim. İçinde ne çok sözcük barındırır; Dostluk, sevgi, arkadaşlık, bağlılık, beraberlik... Eskiden daha çok rastlardık vefa örneklerine.  Şimdilerde giderek azaldı, belki zamanla kaybolacak. Yıllar önce yapılmış bir iyiliği unutmuyorsanız vefalısınız. Karşılığını veremezseniz bile bir minnet borcu duyuyorsanız vefakarsınız. 

Bazen vefanın bedeli ağır ödenir. Yakınlarına bir böbreğini bağışlayanlar, bir can kurtaranlar, iyiliğin karşılığını maddi olarak ödemek isteyenler... Oysa gönül borcuna paha biçilebilir mi? Günlerin, ayların, yılların getirisi bir anda karşılanabilir mi? Ancak vefa duygusunu kanıtlamak için hiçbir zaman onur, kişisel değerler, kişilik, ayaklar altına atılmaz. "İtibar" vefaya, bazı değerlere yenik düşmemeli.

Her zaman vefanın şiddetle, ihanetle, acımasızlıkla anlaşamadığı söylenir. Onların olduğu yerlerden "vefa" kaçar. Ne yazık, şiddet; okullarda, evlerde, cadde ve sokaklarda, spor alanlarında, her yerde... Toplumun her kesiminde görülen şiddet, vefasızlıkla birlikte Meclis'e de girdi. Dostluk, itibar, saygınlık, güven, içtenlik uzaklaştılar o zaman.

Son günlerde kişisel çıkarlar uğruna nasıl da kötü örnekler sergileniyor. Ansızın başlayıveren kavgalarda yumruklar, hakaretler
kameralar karşısında bile çekinmeden aktarılıyor. Uzun zamandır aynı yolda yürüyenler ya da yürüdüklerini düşünenler yolları ayrılınca neden farklı davranıp vefasızlık örneği sergilerler. 

Topluma örnek olması gereken kişilerden öyle kötü örnekler görüyoruz ki bazen. İnsanoğlu neden böyledir diye düşünüyorsunuz; Tokalaşmayanlar, selam vermeyenler. birbirlerinin yüzüne bakmayanlar, konuşmayanlar. "Dünya hali" bu mu, yoksa bu "insanlık hali" mi...?

Mevlana sanki bu günleri görmüş gibi yıllar öncesinden ne güzel seslenmiş: 
"Sen uzattığın eli 
Tutmayan ele mi dargınsın,
Yoksa onu tutmayacak birine
Uzattığın için kendine mi kızgınsın?



Günümüzde sanatçı Müjdat Gezen de düşüncelerini şöyle aktarıyor:



Son sözü Mevlana'ya bırakmak...

Kazandıkça bölüşemiyorsan
Elini sorgula
Konuştukça kırıcı oluyorsan
Dilini sorgula
Yürüdükçe menzilden çıkıyorsan
Yolunu sorgula
Ömür geçtikçe yerinde sayıyorsan
Gününü sorgula
Sevildikçe vefasızlaşıyorsan
Gönlünü sorgula.
Hangi halde olursan ol
Sonunu sorgula...
                         Mevlana






Mayıs 08, 2016

GEÇMİŞİ ANMAK...



Bazı günler sevdiklerimizi anmak için bir fırsattır. O günler anmaya vesile olur, anıları yeniden tazeler. Yeniden hatırlamak değil elbette. Hiç unutulmazlar ki... 

Eski fotoğraflara bakarken bu fotoğrafı görünce öyle mutlu oldum ki. Yeniden çok şey düşündürdü bana. Bir bayram günü çekilmişti;
Üstümüzdeki giysileri dikiş öğretmeni olan annem dikmişti.
O günkü  saç tuvaletimiz de annemin eseri.
İkimiz de çocuktuk o yıllarda. Aramızda sadece 1.5 yaş fark vardı. Ben büyüktüm, ama hiç abla demedi. Ben de demesini istemedim. 
Kardeşim, sırdaşım, oyun arkadaşım idi. 

Bugüne kadar blogda ondan hiç söz etmedim, edemedim... Ama bugün, bir "Anneler Günü"nde yıllar öncesinin nostaljik bir öyküsünden küçük izler kalsın istedim. Zaman zaman hayallerinizde geçmişe küçük yolculuklar yapar mısınız? Bazen bir evcilik oyunu, bazen hayali bir canlandırma, bir drama gözlerinizin önüne gelir mi? Çocukluk günlerinizi, çocukça bir şeyleri özler misiniz...?

O zamanlar henüz televizyonlar yoktu. Tabii bilgisayarlar da. Ekranda ithal çocuk programlarını izleyip heyecanlı oyunlar oynayamazdık böylece. Ancak hayal gücümüzle yönettiğimiz, kendimizin kurguladığı evcilik oyunlarımız vardı. Çocuk oyunları çocuğun kişiliğinin, ailenin göstergesidir denir.
 
Biz oyunlarımızda hep mutlu idik. Bebeklerimize hiç incitmeden özenle bakardık.  Çok nadir kırılır, küserdik. O zamanlarda parmaklarımızla "küs" işareti yaptığımızı hatırlıyorum. İşaret parmağıyla orta parmak üst üste konup gösterilirdi. 5 dakika geçmeden "küs-barış" denip parmaklar indirilir, barışılırdı. 

Evcilik oyunlarında onun büründüğü rol genellikle "doktorculuk" idi. Ciddi bir doktor görünümünde eski bir kordonla kalp dinler, reçeteler yazar, ilaç yerine küçük şekerler dağıtırdı. Bir mesleğe gönül vermek ta o yaşlardan başlamıştı. Sonraki yıllarda çok iyi bir puanla İstanbul Çapa Tıp Fakültesini kazandı. Tıp diplomasını aldıktan bir süre sonra evlendi. 2 çocuğu oldu. Dokuz yıl Güneydoğu'da görev yaptı. Çocukları çok iyi öğrenim gördüler. Kızı annesinin mesleğini sürdürüyor, oğlu iyi bir mühendis.

Hastalarının çok sevdiği idealist bir doktordu. İşini iyi yapan, okuyan, araştıran, yenilikleri izleyen, sorulara sabırla cevap veren, işini seven bir doktor. İdealistti, hümanistti. İyi bir insan, iyi bir eş, 
iyi bir dost, iyi bir anne idi... Hala tedavisi tam bulunamayan, hatta son yıllarda giderek çoğalan kötü bir hastalık sonucu kaybettik onu.

Kaybettiklerimizi çok özlediğimiz anlar vardır. "Keşke yanımda olsaydı da konuşabilseydim" dersiniz. Anılar canlanır belleğinizde. Ve sonra hayatın uğraşlarıyla baş başa kalırsınız yeniden. Hayat devam eder tüm hızıyla...

Günler, aylar, yıllar hızla ardı ardına geçiyor. Yitirdiklerimizi anıyor, özlüyoruz. Bizim yapabileceğimiz anıları yaşatmak, geride kalan değerleri korumak.

Annem, kız kardeşim ve ebediyete göçmüş tüm anneleri saygıyla, rahmetle anıyorum. Yüreğinde insan sevgisi, çocuk sevgisi olan tüm annelerin, anne adaylarının ve kendini anne gibi hisseden tüm kadınlarımızın "Anneler Günü" kutlu olsun...


Mayıs 05, 2016

BİR DİLEK DİLEMEK...



Birkaç yıl önceydi. Sabah erken saatlerde Mersin Mezitli Sahili'nde  yürürken dikkatimizi çekti. Denizin üzerinde ikiye, dörde katlanmış yüzen beyaz kağıtlar vardı. Birkaç kişi de sahildeki kayaların üzerine çıkıp, denize arkalarını dönerek ellerindeki kağıtları denize atıyorlardı. Günlerden 6  Mayıs'tı;  Hıdırellez...

Geleneklerimize ve göreneklerimize göre dileklerin dillendirildiği, bir gece öncesinden kağıtlara yazılıp, gül fidanlarının dibine gömüldüğü, veya ağaçlara asıldığı, duaların edildiği ve ertesi sabah erkenden denize bırakıldığı önemli dilekler... İnançla sürdürülen bir ritueller sıralaması.



Herkesin dileği,  kendince önemli elbette. Bazen bir ev, bazen bir araba, iyi diploması huylu-uyumlu bir eş, sağlıklı bir bebek, iyi bir üniversite diploması... İstemenin sınırı yok ki. Tüm dilekler yürekten, tüm dilekler içten. Hızır ve ilyas Peygamberlerden bekleniyor bu istekler. 

Kıştan bahara geçişi müjdeliyor Hıdırellez. Yöreye göre, inanışlara göre, adetlerin uygulanışı da değişiyor. Bazen ateşler yakılıp üstünden atlanıyor. Bazen türküler eşliğinde dilekler dilenip ağaçlara bezler bağlanıyor. Bazen sofralar düzenleniyor, ortaklaşa-İmece usulü yapılan yemekler paylaşılıyor. 


Gül, bu günün anlamlı, sembolik çiçeği. Sevgiyi, emeği, aşkı, fedakarlığı,  sabrı dile getiriyor. Kişi dilek tutar veya tutmaz, inanır ya da inanmaz, bu rituelleri grupla birlikte uygulamak haz veriyor kişiye... 
Dileği gerçekleşirse seviniyor, mutlu oluyor insan.. İşte o an, nasıl da güzel gelir dünya. İşte o zaman, kışın bitip baharın hüküm sürdüğüne inanır insan. Karanlıklar aydınlığa dönüşür ve içinde güller açar...



Sanatçı Semih Sergen'in seslendirmesiyle Ahmet Haşim'in ünlü "Akşam" şiiri bir Hıdırellez akşamına ne güzel yakışır:



İlk defa blogda bir video bağlantısı gerçekleştirmeye çalıştım. Başaramadım. Umuyorum ki bir başka yayında olacak.
Başarısızlıklarımızla da yüzleşmek gerek. M.A


Not: O zamanki eksiğimi, daha sonra tamamladım. Hepimiz, hata ve yanlışlarımızla varız. Küçücük şeyler bile mutlu ediyor insanı...

Makbule Abalı- Eğitimci 
Mersin 5.05. 2016 
Güncelleme:
İzmir- Urla 5. 05. 2025

Mayıs 02, 2016

ZAMANSIZ BAHARLAR...( Pazartesi Nostaljisi )



Gene iklimleri, mevsimleri ayırt edemez olduk. Baharın ortasında Nisan'da kar yağdı bazı illerimize. Bitkiler de alıştıkları ortamda şaşkına döndüler, kararsız kaldılar. Soğuk vurdu meyve ağaçlarının çiçeklerine. Oysa nasıl da güzel donanmıştı ağaçlar. Görücüye çıkan gelinlik kızlar gibiydiler; öylesine güzel, pırıl pırıl, hafif utangaç... Her yer bahar kokuyordu buram buram. 

Üretici sevinçliydi; iyi ürün alacak, satacak, belini doğrultacaktı. Şans bu ya, doğa izin vermedi. Don vurdu meyve olmaya hazırlanan çiçeklere... Doğa nasıl da hızla değişime hazırlanıyordu.
Ağaçlar süslü gelin gibi, pembe-beyaz çiçeklerle kendilerini yeniliyorlardı. Ama don vurdu çiçeklere; O güzelim çiçekler alışılmışın dışında birden büzüldüler, içe kıvrıldılar, kapandılar ve kuruyarak dökülmeye hazırlandılar. Açmaktan, meyve vermekten vazgeçtiler.

Sanki küstüler, kırıldılar, alındılar. Belki de bir ders vermek istediler biz insanlara: "Siz kendi içinizde bir uyum sağlayamazsanız biz nasıl sağlayalım?" diye seslendiler. Bu durumda bizi meyvelerinden yoksun bırakmakla cezalandırdılar. 
Adeta şiddete dayanamayan narin, hassas insanlar gibi, şiddetli soğuklara ayak uyduramadı güzel çiçekler. Dallarda kuruyan tomurcuklarla mahzun gelinlere benzedi görkemli ağaçlar. Yoksa biz mi onları kandırdık? Güneşi, güzel havayı görünce aldandılar, zamansız serpildiler...


Mevsimler birbiri ardınca geliyor ama bazen birbirlerinden yer kapıyorlar. Belki de doğanın dengesi bozuldu. Dünya hızla dönüyor; Biz mi hızına ayak uyduramıyoruz, bitkiler. ağaçlar mı?
Kavramlar birbirine karıştı kafamızda. Bir türlü düzeni sağlayamadık. 


Bahar çiçekleri zamansız açtı ya da zamansız bir don oldu. Zamansız baharlar da bazen acımasız oluyor. Acaba kışın da amansız soğuklarda farklı çiçekler boy verip hayatımızı renklendirir mi? Umut bu, neden olmasın...?
                                                                         Nisan 2014 



Nisan 28, 2016

ARKADAŞIM BADEM AĞACI



Aziz Nesin'i hep yazılarıyla anarız. Oysa az da olsa ne güzel şiirleri de var. "Badem Ağacı" da bunlardan biri. Bazı yörelerimizde beklenmedik zamansız soğukların çiçek açmış ağaçları hırpaladığı bugünlerde, Aziz Nesin'i bu güzelim şiiriyle bir kez daha anmak istedim...

ARKADAŞIM BADEM AĞACI

Sen ağaçların aptalı
Ben insanların
Seni kandırır havalar
Beni sevdalar
Bir ılıman hava esmeye görsün
Düşünmeden gelecek kara kış...
Açarsın çiçeklerini...
Bense hayra yorarım gördüğüm düşü...
Bir güler yüz bir tatlı söz...
Açarım yüreğimi hemen
Yemişe durmadan çarpar seni kara yel
Beni kara sevda 
Hem de bilerek kandırıldığımızı
Kaçıncı kez bağlanmışız bir olmaza
Koş desinler bize şaşkın
Sonu gelmese de hiçbir aşkın
Açalım yine de çiçeklerimizi
Senden yanayım arkadaşım
Havanı bulunca aç çiçeklerini
Nasıl açıyorsam yüreğimi
Belki bu kez kış olmaz
Bakarsın sevdan düş olmaz
Nasıl vermişsem kendimi son sevdama
Vur kendini sen de bu güzel havaya...

Aziz NESİN 


Nisan 25, 2016

KAKTÜSLER ÇİÇEK AÇTI...(Pazartesi Nostaljisi)




Çok eskiden de düşünür, insanlarla bitkileri, hayvanları özdeşleştirip , onlarla ilgili öyküler kurardım kafamda. Doğada her canlının bir başka yönü, bir başka özelliği, güzelliği var. Her biri bir başka dünya adeta, tıpkı "insanlar" gibi; Nasıl bakar, nasıl yaklaşırsanız, ona göre tepki alıyor, yarar ya da zarar görüyorsunuz...

Bitkiler, hayvanlar da aynı insanlar gibi; Bir "can" sonuçta, durağan değil hareketli, yaşıyor, bir şekilde "nefes" alıyor, etkiye karşılık "tepki" veriyor... İnsan gibi "dilleri", "düşünceleri" yok belki ama; "dilinden anlarsanız" can katıyor, anlamazsanız can yakıyor...

Baharla birlikte kaktüsler çiçek açtı: Mevsimler ardı ardına geçerken; yaz bitiminde bir sonbahar yaşadık önce, ardından uzun bir kış geçti, baharın son günlerini yaşarken kaktüsler çiçek açtı, yaz'ı beklemediler, bir bahar daha yaşayıp kendilerini kanıtlamak istediler...

Baharla birlikte can buldu kaktüsler: Görünürde gene dikenleri olsa da, güzelliklerini paylaştılar. Belki uzun süreli değil, birkaç günlüğüne de olsa sergilediler, paylaştılar... Değmez mi...?


Güzel bir özellikleri vardır kaktüslerin; Göründükleri gibidirler, tehlikeyi görür, bilirsiniz; sinsi ya da içten pazarlıklı değildirler, önlem alabilirsiniz. Dikeni batar, acıtır, kanatır belki, ama sonra "iz" bırakmaz. "Dil yarası" gibi değildir yarası... 

Seviniyorum; kaktüsler çiçek açtı... Öfkeli, sinirli, can yakan, yürek inciten insanlar gibiydiler kış boyu."Yanıma yaklaşma" dediler adeta, eliniz kazara bir dokunsa canınız acırdı, dikenleri çıkarıncaya kadar akla karayı seçer, yorulurdunuz. 

Kış boyu çok keskindi dikenleri; "Bana dokunma, sınırları aşma" deyip hiç yumuşamadılar... Ama aldırmadım, ara sıra su verdim onlara, canımı acıtsa da gocunmadım; daha çok can yakan öyle çok şey var ki yaşamda...

Kaktüsler çiçek açtı; Güneşi, suyu, sevgiyi, özenli bakımı görünce hele bir de baharı yaşayınca, onlar da daha fazla dayanamadılar. Dokunulmazlıkları sürdü gene ama, güzelliklerini paylaştılar, gözümüzü, gönlümüzü doyurup evimize "yaşam enerjisi" taşıdılar...

Tanımak gerek canlıları: Bitkileri, hayvanları, insanları; ön yargılarımızdan uzaklaşıp, tanıdıkça, benimsedikçe-bazen canımız yansa bile- ne güzellikler barındırdıklarını görebiliyoruz... Tıpkı "tanımadan" itici gelen insanlar gibi.

Her şey önce tanımakla başlıyor: zaman, sabır ve emek istiyor, tıpkı kaktüsler gibi... Bekleyince görüyor ve yaşıyorsunuz; Mevsimi gelince, ortamını bulunca kaktüsler de çiçek açıyor; Tıpkı insanlar gibi...

                                                                     Mayıs 2010 

Nisan 23, 2016

ÇOCUKLAR ! İYİ Kİ VARSINIZ...



İçimizdeki çocukla hepimiz zaman zaman konuşuruz. Kah gülümseriz, geçmişe kısa bir yolculuk yaptığımız zamanlardır bunlar. Bazen öfkelenir içimizdeki çocuk; Kızar, söylenir, hoşuna gitmeyen şeylere tepki gösterir. Tıpkı çocuklar gibi sevgisi de, öfkesi de içtendir, anlıktır. 

Çocuklar kimseden çekinmeden kızdığı kişinin yüzüne karşı söyler kızgınlığını. Severse, hoşlanırsa boynuna sarılır, kucaklar, öper. İçtendir kucaklaması da, bağırması da. Düşüncelerini düşünce süzgecinden geçirmeden sıralar. Pişmanlık duymaz, kendini suçlamaz. Güler yüze güvenir, ilgilenilmezse alınır. Hayaller kurar, bazen gerçekleşmeyeceğini bilse de. Çiçekler, ağaçlar, kuşlar, böcekler hep can dostudur. Yüreği uçurtmalarla havalanır gökyüzüne, salıncaklarla sallanır yeryüzünde... 



Farklıdır çocuklar,,, Sakin bir ses tonu onu rahatlatır, yüksek ses rahatsız eder. Ona değer verirseniz o da sizi özler ve arar. Ve gün gelir, biz nasıl büyüdüklerini anlamadan büyür çocuklar. Sevgi ve güven ortamında büyüyen çocuklar daha rahattırlar. Kendisiyle barışık ise çevresiyle de sağlıklı ilişkiler kurar. Dünyaya aydınlık bir pencereden bakar. Korkutulan, ürkütülen, aşağılanan çocuklar ise içinde nefret, kin, öfke tohumlarını büyütür. İçindeki öfkeyi çevresine yöneltebilir.


Çocuklar; İyi ki varlar... Dünya çocuklarla güzel, dünya çocuklarla aydınlık, dünya çocuklarla mutlu...
"Bayram" en çok çocuklara yakışıyor. Asıl coşkuyla kutlanması gereken bayram onların bayramı. Bu bayramın dünyada ilk ve tek olma özelliği var. 
Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk'ün çocuklara armağan ettiği,
23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramınız kutlu olsun sevgili çocuklar...

Nisan 11, 2016

ESKİ FOTOĞRAFLAR...(Pazartesi Nostaljisi)




Geçmişe küçük bir yolculuk yapmak istediğinizde, eski fotoğraflar nasıl da işe yarar. Yalnızca onlar mı? Eski mektuplar, küçük kağıtlara yazılmış notlar, günlükler, kartlar, kurutulmuş çiçekler...
Bazı özel eşyalar insanı yıllar öncesine sürükler. Her biri "parmak izi" gibi kişiseldir, kişiye özeldir. Depolamayı seven insan büyük olasılıkla hayatın güzelliklerini kaçırmak istemeyen insandır. Her bir eşyada saklanmaya değer güzellikler bulmuştur. Bakmasını bilen gözler saklamasını da, korumasını da bilir. 

Şimdilerde fotoğraflar bilgisayarlarda depolanıyor. Eski albümler giderek kullanılmaz oluyor. Bilgisayarlarda dosyalarda, klasörlerde arşivlenen fotoğraflara sadece belli zamanlarda, istediğinizde açıp bakma şansınız var. Oysa albümlerde veya özel zarflarda dokunarak, hissederek, tekrar tekrar bakmak öylesine başka bir duygu ki... Siyah beyaz fotoğrafların klasik görünümüyle asaleti tartışılmaz. Sanki hayata daha ciddi, daha keskin bir bakışları vardır. Sadece eskilerden kalan siyah beyaz fotoğraflar değil, şimdikiler için de aynı şey söylenebilir. Bir başkadır siyah beyaz, renkleri hayal gücünüz tamamlar. 

Kalın kitapların arasında özenle kurutulmuş çiçekler de yılların anılarını ta derinlerden yeryüzüne çıkarır sanki. Kokuları, hatta renkleri kalmamıştır belki ama, buram buram dostluk kokarlar. 
Anılar denizine insanı batırıp çıkarırlar. Artık gençler arasında çiçek kurutma modası da kalmadı. Hediyelik eşya sektörü, kimyasal ilaçları farklı bir şekilde çiçekleri kurutup pazarlıyor. Oysa sizin emeğinizle kurutulmuş bir çiçek, kişiye özel bir yazıyla sunulduğunda, veren için de, alan için de daha bir anlam kazanmaz mı? 

Anıları tazelemenin öyle çok yolu var ki... Geçmişten bugüne uzanan bir köprüye yürüdüğünüzde, elle yazılmış eski mektuplar da sayfalarca anılar zinciri oluşturur. Mail, e-posta gibi değildir o mektuplar. Karakterinizin aynası el yazınızla da mühürlenmiştir o sayfalar. Size özeldir; mürekkebiyle, silinti ve eklemeleriyle, hatta yıllar öncesinin pullarıyla... Kişinin nasıl yaş aldığının, hangi hastalıkları yaşadığının da habercisidir el yazısı. Çok düzgün bir el yazısı yılların götürüsüyle kargacık burgacık bir el yazısına dönüşebilir. Beyinle ilgili bazı rahatsızlıklarda harfler eksik yazılabilir, titrek bir el yazısı olabilir. Bazen sadece çizgiler kalır geriye. Hatta bazen yazı tümden unutulabilir. "Söz gider yazı kalır" dense de... Ancak geçmişte yazılanlar kalır geriye...

Eskiden Türkçe-Edebiyat öğretmenlerimiz sözlü ve yazılı anlatıma, kompozisyona nasıl da önem verirlerdi. Büyük harf, küçük harf, noktalama işaretleri, yazıda giriş- gelişme - sonuç bölümleri. Derslerde hayali mektuplar bile yazılırdı. Artık cep telefonlarında bile örnek kısaltmalar veriliyor, en kısa yoldan, en çabuk biçimde iletişim amaçlanıyor. Teknoloji çağının sloganları hız üzerine oluşturulmuş. 80'li yıllarda PTT "10 yıl sonrasına mektup yaz" adıyla bir kampanya başlatmıştı. Yıllar sonra 10 yıl öncesinin umut ve beklentilerini bilmek heyecan vericiydi. Yakınlarıma göndermiştim.
Pembe mektup kağıtları, çiçekli zarflar da bulunurdu kırtasiyecilerde. Onlar kişiye özeldi, fark yaratırdı. Bugün bilgisayarlar da bu konuda sınırsız seçenekler sunuyor. Kalpler, çiçekler, gülen-ağlayan yüzler ve daha niceleri... Bilgisayarlarla daha genç yaşta tanışanlar özelliklerini de daha iyi biliyor ve daha bilinçli kullanıyorlar.

Geçmişten bizimle birlikte gelen, bizi "biz" yapan her şey; iyi saklanıp, özenle korunması gerekmez mi? Gün geldiğinde insanın onlara öylesine ihtiyacı oluyor ki. Hepimiz sevdiklerimize çok özel eşyalarını koyabileceği birer kutu armağan edebilsek ne iyi olurdu. Belki çok para harcamadan alınan, güzel bir kağıtla kaplanarak şekil değiştiren şık bir kutu. İçerisine değer verdiği mektupları, kartları, fotoğrafları saklayabileceği küçük bir depo. Yıllar sonrasına ne güzel küçük bir hazine kalır. Uçakların kara kutusu gibi... Bazen insanı kendisi bile öylesine şaşırtabiliyor ki; Duygusal değişim, değerlerimiz, insan yanımız... Her şey bir başka biçimde düşündürüyor insanı.

Eski fotoğrafların yıpranmış, sararmış, kıvrılmış, belki biraz da yırtılmış kartlarında kısa bir "ömür turu" nasıl da mutlu eder insanı. Olumsuzlukları hatırlatan mutsuzluk fotoğrafları da var elbette ama, onlar da hayatın tuzu-biberi gibi ağızda buruk bir tat bırakıyorlar. Belki de geçmişten bir ders almaya davet ediyor bizleri. Geçmişe yolculuk bazen acı gerçekle de baş başa bırakabiliyor insanı. Ama hayat acısıyla, tatlısıyla, iyisiyle, kötüsüyle bizim. Güzel anları çoğaltıp deklanşöre basmak da elimizde... 

Makbule ABALI

                                                                                    4.11.2013 


  

Fotoğraflar: 
1- Sanırım 2. yaş günümde ben.
2- Annem, kız kardeşim ve ben.
3- Bahçeden bir çiçek.





Nisan 06, 2016

MUTLULUK SATIN ALMAK...




Hayat boyu inanmışımdır; Parayla, pulla satın alamayacağımız şeyler vardır. Değeri paha biçilmez. Örneğin; Yoğun bakımdaki bir hastanızın iyilik belirtileri göstermesi, günler sonra hayata dönmesi. Bir trafik kazasından kıl payı kurtulmak. Uzun zamandır çocuk sahibi olmak isteyen bir insanın test sonucu müjdeli haberi alması. Hayat tesadüflerle dolu. Daha ne çok örnek verilebilir hayatın içinden, karmaşık insan yaşamından... 

Bazen de toplumda; sokakta, markette, hastanede, lokantada, pazarda, çiçekçide karşılaştığınız küçük olaylardır sizi mutlu kılan, yüzünüzde bahar tebessümleri açtıran... Bazen çevrenizdekiler, bazen siz katkıda bulunursunuz mutluluk satın almaya. Küçük küçük olaylardan öyle büyük bir sermaye biriktirirsiniz ki...



Bazen bir hastane asansörüne adım attığınızda çektikleri sıkıntılar nedeniyle asık ve soluk yüzlü bir grup insanla karşılaşırsınız. İçten bir "günaydın" ya da "geçmiş olsun" demeniz nasıl da mutluluk yaratır o mutsuz yüzlerde. Oysa çoğu kez basit bir tebessüm bile kimsenin aklına gelmez. 

Çarşıdan geliyorsunuzdur; Elinizde torbalar, çantalar, yorgunsunuz. Birden arkanızda tanıdık bir ses,  "yardım edebilir miyim?" Bakarsınız, çok samimi olmadığınız, sadece selamlaştığınız bir komşu. Elinizdeki yükü alır, asansör kapısını açar. Bu centilmence davranışa gönülden teşekkür edersiniz. Etkisi ne kadar sürer bilinmez ama "kısa süreli" bir mutluluktur bu.

Trafiğin çok yoğun olduğu bir caddede karşıdan karşıya geçeceksiniz. Trafik ışıkları yanmıyor. Son hızla gelip geçen arabaların arasından bir tanesi durur, yol verir. Gülümseyerek, başınızla teşekkür ederek geçersiniz. Mutluluk yoludur bu. Etkisi belki akşama kadar sürer. 

Bazen mutluluk geçmişten gelir. Bir gün ansızın eski bir öğrenciniz telefon eder. Övgü dolu sözlerle geçmişi anar. Kocaman bir mutluluk balonu gün boyu başınızda uçuşur durur. Hastasınız, sakin, güler yüzlü bir doktor sorularınıza açıklayıcı cevaplar verir, rahatlatır. Stres yükünüzü azaltır, çantanıza mutluluk depolarsınız...


Yaşlı bir çift, bazen el ele, bazen kol kola, yürüyüş yolunda ağır adımlarla yürürler. İkisi da hayatın ağır çekim yıllarını yaşamaktadırlar. Birisi birden düşer, baston elinden fırlar. Hemen yardıma koşar, bir şişe su alırsınız.Yüzünde utangaç bir gülümsemeyle "Su gibi aziz ol yavrum" der kadın. Anneannesini hatırlar delikanlı," aynı sözcükler" diye mırıldanır. Biraz hüzün ama kucak dolusu mutluluk satın alınmıştır. Karşılıklı güzel bir alışveriştir bu...

Toplu taşımaya binmek üzere sıraya girmiş bir engelliye hiç düşünmeden sıranızı vermek, yer bulmasına yardımcı olmak... Bazıları için bu zahmetli bir iş sayılabilir ama o engelli için dünyalara değer. Gazeteden bir fotoğraf karesi, mutluluğun fotoğrafı çekilmiş. Göstermelik olmadığı öylesine belli ki; Bir asker, yürüyemeyen yaşlı bir adamı sırtına almış, yıkık dökük sokaklardan geçiriyor. Yaşlı adam da en az evler kadar yıpranmış ama anlık mutluluk yaşıyor. 

Sokakta annesinin elinden tutmuş yürürken muzipçe arkasına dönüp yüzünüze gülerek bakan akıllı bir çocuk... Işıltılı gözler, tertemiz, masum bir yüz. İki eski dost gibi, karşılıklı el sallarsınız. 
Genç Türkiye yeniden umutlandırır sizi. Kafanızdaki onca olumsuzluğa rağmen "Onlar bizim geleceğimiz" dersiniz.
Yüzünüzde mutluluk tomurcukları açar, gülümseyerek uzun, ince bir yola devam edersiniz...