![]() |
Başöğretmen Mustafa Kemal ATATÜRK Ölümünün 85. yılında rahmetle, minnetle, özlemle anarken; Açtığın yolda, kurduğun ülküde, gösterdiğin amaçta hiç durmadan yürüyeceğimize ant içeriz. |
![]() |
Başöğretmen Mustafa Kemal ATATÜRK Ölümünün 85. yılında rahmetle, minnetle, özlemle anarken; Açtığın yolda, kurduğun ülküde, gösterdiğin amaçta hiç durmadan yürüyeceğimize ant içeriz. |
BİR YANLIŞI DÜZELTMEK
Hayat boyu hepimizin hataları, yanlışları olabiliyor. Çünkü insanız. Önemli olan bilerek, kasıtlı olarak hatalı davranmamak, zaman içinde yanlışı düzeltmek değil midir? Bazı hatalı davranışlar maddi, manevi çok büyük hasarlara neden olabiliyor. Yaşadığımız yüzyılda robotlar, ya da yapay zekâ çok şeyin üstesinden gelse de İNSAN kırılganlığı bir başka. O pek kolay onarılamıyor. Yüzyıllar ötesinden düşünürler gönül kırgınlığı ile ilgili ne güzel sözler söylemişler. Onun tamiri çok zor ama insana değer veren toplumlar kırılan eşyaları onararak yeniden kullanmayı da görev bilmişler. "Kullan, bozulunca, kırılınca at" felsefesi her yerde, her zaman geçerli değil. Usta ellerde her şey değer kazanıyor. Restore edilen binaları o yüzden çok seviyorum. İlmek ilmek dokunan, kök boyalarla boyanan ve onarılınca yeniden can bulan eski kilimleri de. Yanlışını kabul edip özür dileyen insanlara da güven duyuyorum.
Bu yazı, bir yanlışı düzeltmek için yazılmış bir ÖZÜR yazısıdır! Bir önceki yazım, Blogları Canlandırma Projesi (BCP) kapsamında Uzak Doğu ile ilgili olarak Japon Kültürü'nden kesitler aktaran bir yazıydı. Yazımın sonuna bir de şiir eklemiştim. Pek çok İnternet sayfasında Japon Şiiri (!) olarak yer verilen bir şiir. Saygın bir Üniversitemizin sayfasında da, çok satan iki gazetenin sayfasında da aynı şiir, Japon şiiri olarak sunuluyordu. "Anlar" daha önce de okuduğum ve çok sevdiğim bir şiirdi. Altında Jorge Luis Borges adı vardı. Nasıl olursa olsun yanılmamalıydım. Yayından sonra okurken önce kızım fark etti. "Borges Japon değil" dedi. Amerikan asıllı bir Japon olabilir mi diye sordum. "Araştır istersen tekrar" diye yanıtladı sorumu.
Aynı gün akşamı değerli Blog arkadaşım ( Aynı zamanda meslektaşım) Manxcat çok ince bir hatırlatmayla yorumuna bir de şiir ekleyerek sanal ortamda kapımı tıklattı. Yorumlarımızı bir önceki yazımın yorumlar bölümünde okuyabilirsiniz. Her zaman derim; "Bizim gençlerden ve çocuklardan öğreneceğimiz çok şey var." Yanılan beni hiç olmazsa bu konuda doğruladılar. İki Yeni Kuşak temsilcisine de çok teşekkür ediyorum. Bir Japon Atasözü "Okuduğun her şeye inanacaksan hiç okuma." diyor. Okumak, araştırmak ama daha seçici olmak lâzım demek ki. Ama bu hatam olmasaydı sonraki engin bilgilere nasıl ulaşırdım?
Japon şiirleri hakkında daha detaylı bilgi edinmek istediğinizde İnternette çok güvenilir sayfalar da var. Ülkemizde Ankara Üniversitesi'nde Japon Dili ve Edebiyatı Bölümü de var. Kadim Japon Şiiri Man'yöshü Şiir Antolojisi üzerine doktorasını tamamlamış ilk Türk akademisyenimiz Esin Esen. Gece Kitaplığı imtiyaz sahibi. Esin Esen bu Antolojiyi şöyle tanımlıyor: " Binlerce waka şiiri yer alır. Manzarası, doğası, her kesimden insanı, bu insanlara şiir söylettiren şeyler, yaşamları, duyguları, gelenekleri, inançları, ekonomik faaliyetleri, dönemin siyasi olayları ve kültürel etkinlikleri yansır dizelerde."
Eski Japon Ozanlarından "Aşk ve Özlem Şiirleri" başlığıyla güzel bir derlemesini bulduğum Onur Özkan'dan bir başka Japon Şiiri:
Çekip giderken bu dünyadan
Sana ne armağan alsam
Giderayak gönlün olsun diye?
Gökçe çiçeklerini mi ilkyazın,
Yaz boyu öten guguk kuşlarını mı,
Sarı yapraklarını mı sonbaharın?
RYOKAN
Japon şiirinde " Haiku", damıtılmış duyguların şiir hali olarak açıklanıyor. Mainichi Gazetesinin düzenlediği Haiku Yarışmasında 2007 yılında Türkiye'den Yelda Karataş (Bir anlamda Japon Edebiyatı'nın Nobel'i sayılan ) bu ödülü almış:
"Ölüm ne kadar yakın
Unutulmaz çocukluğumuz
Ağır çiçekli ıhlamur ağacı "
Yelda KARATAŞ
Haiku'da basitlik en temel kural, güncel ve evrensel konular, alglarımız paylaşılıyor. İlk iki mısra basit bir giriştir, en iyi izlenimi 3. mısra verir. 5-7-5 dizeden ve 17 heceden oluşuyor.
Bu düzeltme yazısını yazmayı görev bildim. Yazmasam bir yanlışın gerçek gibi algılanmasına yol açabilirdim. Japon hoşgörüsü, nezaketi, saygısı ve güvenine ters düşen bir bilgi aktarımım olmasın istedim. Sağlıklı, mutlu, huzurlu yarınlara...
Makbule ABALI Emekli Eğitimci
8 Ekim 2023 Urla
Bloglarda "Kelime Oyunu" etkinliği bir süredir devam ediyor. Deeptone Arkadaşımızın organize ettiği bu çalışmada beş kelime verilerek bu kelimelerin içinde olduğu ; bir öykü, bir şiir ya da bir deneme yazılması isteniyor. Herkes yazabilir, herkes beş kelime belirleyebilir. Bu hafta beş kelime, sevgili Deeptone tarafından belirlenmiş: (Ritüel, Kıyafet, Evlilik, Şüphe, Tapınak) Ben "Şiirimsi bir öykü denemesi" yazmayı tercih ettim. M. A
ŞİİRİMSİ BİR ÖYKÜ
Sabah gün ışırken fırtına öncesi bir sessizlik hakimdi doğaya;
Gökyüzünde ta uzaklarda geceden kalma bir ay,
Ve ondan yer kapmak isteyen bir güz güneşi
Akşamdan yağmur yağmış, suya doymuş tüm ağaçlar.
Kediler köpekler bile kavgasız, dövüşsüz yollarda...
Bir evcilik oyununda buluştular
Yukarı mahallenin çocukluk arkadaşları
Kızlar oyuna katıldı yalnızca,
Anne babalar geçim derdinde; evde, işte, uğraşta...
Ta eskilerden yıkık bir bina buldular,
Geçmiş ritüelleri anarak kapı girişine sıralandılar.
Bez bebekler vardı kiminin ellerinde,
Annelerden kalan eski topuklu ayakkabılar kiminde.
Kıyafetler derseniz tüllü, süslü püslü, simli, nakışlı.
Bir tiyatro sahnesinde gibi rol aldılar,
Oyunlarla, masallarla, türküler, şarkılarla
Çocukça tüm ritüelleri canlandırdılar ;
Alkışlar... alkışlar... sevinç, coşku, mutluluk.
Bir düdük öttü ansızın, farklı sesler yansıdı duvarlar ötesinden;
Şüpheli bakışlarla izlendiklerini gördüler.
Oyun bitti, herkes gitti, evcilik, evlilik hayalleri bitti,
Kuşlar hepten uçuştu ağaç dallarına,
Bez bebekler bile donakaldı şaşkınlıkla...
Kırık bir el yazısıyla yazılmış soluk birkaç cümle kaldı
Yüzyıllar öncesinden, geçmişten, tapınağın yıkık duvarında...
Eski bir tapınak yazıtı :
"Gürültü patırtının ortasında sükûnetle dolaş
Sessizliğin içinde huzur bulunduğunu unutma.
Başka türlü davranmak açıkça gerekmedikçe
Herkesle dost olmaya çalış.
Sana bir kötülük yapıldığında verebileceğin en iyi karşılık
Unutmak olsun. Bağışla ve unut."
Makbule ABALI
Urla-İzmir 21 Ekim 2023
Ağaç Ev Sohbetleri, Bloglar arasında üç yıldır her Pazartesi işlenen güzel bir etkinlik. Bir anlamda bir Sanal Sohbet. Taha Akkurt ve Edischar Arkadaşlarımız başlatmış, DeepTone Arkadaşımız organize ediyor. Kaystros Tyrha Arkadaşımız da büyük emek verenlerden. Zaten bir işbölümü ve yardımlaşma olmadan hiçbir etkinlik uzun soluklu olmuyor. Emek veren tüm arkadaşlarımıza teşekkürler. Bu haftanın konusu benden. Bir önceki yazımın (Doğal Tepkilerimiz) devamı niteliğinde düşündüm. Zamanı uygun olan her arkadaşımın yazı veya yorumlarıyla katkılarını beklerim. Teşekkürler.
DOĞAL TEPKİLERİMİZ- SAVUNMA MEKANİZMALARI
" Savunma Mekanizmaları bireyler için bir ihtiyaç mıdır? Yoksa daha gerçekçi çözümler bulunabilir mi?
Siz de zaman zaman kullanıyor musunuz? "
Bilindiği gibi Savunma Mekanizmaları, Psikoanalitik Ekolün kurucusu Sigmund Freud'un Kişilik kuramına dayanıyor. Freud'a göre KİŞİLİK : İd, Ego ve Super Ego olarak üç unsurdan oluşuyor.
İD-İç ben ya da alt ben: Temel ihtiyaçları, Dürtüleri, arzuları temsil ediyor. Haz ilkesince yönlendiriliyor.
EGO: Benlik-Kişiliğin gerçekle başa çıkmasını sağlar. İd in isteklerini gerçekçi yollarla tatmin etmeye çalışır.
SUPER EGO: Üst Benlik, ahlaki standartlar. Hayat boyu toplumdan ve özellikle anne babadan öğrendiğimiz kuralları barındırır.
Freud'a göre iç ben ve üst ben arasında çıkan çatışmalar kişide kaygı yaratabiliyor. Ego (Benlik ) bu kaygıyı azaltmak için çeşitli yollar deneyebiliyor, savunma mekanizmalarını kullanıyor. Savunma mekanizmalarının organizmanın sağlığı için kullanılması doğal ve normal. Kişinin olumsuz davranışlarını azaltarak rahatlamasını sağlayabilir. Ancak çok sık kullanılması, kişiyi gerçeklerden uzaklaştırarak hayatı zorlaştırabiliyor, kesin çözümlere ulaşmayı sağlamıyor.
Çocukluktan yetişkinliğe uzanan uzun, ince yolda zaman zaman türlü, çeşitli durumlarla, farklı insanlarla karşılaşabiliyoruz. " Değişim" hayatın en önemli gerçeklerinden biri. Toplum değişirken bireyler de, düşünce ve değerler de değişime uğruyor. Kişiliğimizi, kimliğimizi savunmak amacıyla zaman zaman bilinçsizce savunma mekanizmaları kullanıyoruz. " Hayatın zorlukları karşısında savaşmak ya da kaçmak iki temel dürtü. Her şey ruhumuzu rahatlatmak için. Geçici çözümler hayatı biraz daha kolaylaştırıyor belki de...
Bireylerin kişiliklerine göre savunma mekanizmalarının bilinçsizce kullanımı ve seçimi de değişiyor tabii. Çocuklukta en sık görülen: Gerileme-Regresyon. Yeni bir kardeşin doğumunda parmak emmeden altını ıslatmaya kadar değişen davranışlar olabiliyor. Yetişkinlerde: Yansıtma. Kişi kendi kusurlarını başkasında görüyor, suçluyor. İnkâr: Hatalı davranışları, kusurları reddederek geçici rahatlama sağlıyor. Mantığa bürüme: Mantıksal nedenler, mazeretler bularak kusurları kapatmaya çalışma. Kaçma: Problemi yok sayma, önemsememe, umursamama. Bilinç altına bastırma: Üst ben tarafından onaylanmayan, izin verilmeyen, duyguların, isteklerin bastırılması, saklanması. Yadsıma: Benlik için tehlikeli sayılan bir gerçeği yok saymak. Telâfi: Zayıf ya da yetersiz gördüğü bir eksiği kişinin başka bir alanda başarı sağlayarak gidermek istemesi. Dönüştürme: Zorlayıcı duyguların yön değiştirip bedensel olarak yaşanması, bayılmalar, baş ağrısı, nefes alma güçlüğü. Hayal dünyasına kaçma: Acı veren gerçeklerden uzaklaşma.
Daha olumlu sayılabilecek savunma mekanizmaları da var ; Özdeşleşme: Anne- baba , öğretmen, yakın akraba, siyasal kimliklerin fikir ya da davranışlarını taklit. Yüceltme: Eğilim ve isteklerin toplumca kabul görecek şekle bürünmesi, var olan yeteneklerin daha da geliştirilmesi. Mizah: En üst düzeydeki savunma mekanizmalarından biri kabul ediliyor. Mizahi yollarla, karikatür, komedi, şakalarla olay ya da durumları hafifletme.
Toplumda, yakın ya da uzak çevremizde ne çok örneklerini görüyoruz değil mi? Bazen yılların birikmiş kini, öfkesi, intikam duyguları karşımıza çıkıyor, bazen gerçekler görmezden gelinip inkâr ediliyor, yalanlarla insanlar aldatılıyor. Dünya çapında kazanılmış başarılar bile çeşitli nedenlerle karalanmaya, yok sayılmaya çalışılıyor. Oysa sporda, sanatta, bilimde, eğitimde, sağlıkta başarılara nasıl da susamış bir toplumuz. Deprem öncesi, deprem sonrası etik değerlerin, meslek ahlakının, yardım ve merhamet duygularını çöküşüne tanık olduk. Dayanıksız binalar gibi pek çok şey parçalandı, yıkıldı, enkazlar bile kaldırılamadı. Toplumsal hafızamız içler acısı. Her olumsuzluğu unutmaya mı çalıştık, bilinçaltımız neyi ne kadar süre saklama, depolama kapasitesine sahip?
Savunma mekanizmalarının uzun süre kullanılması zarar verir diyor uzmanlar. Kişi gerçeklerle yüzleşmeyip hayal dünyasına çekiliyor, inkar ediyor, yansıtmalar yapıyor. Çocukların serbestçe oynayacakları parkları beton yığınlarına terk ettik, ahşap yapılar, el işleri, eski ustalar, sabırla yaratılan eserler kalmadı . İnsanlarımız yorgun, sinirli, öfkeli. Gençler geleceklerinden kaygılı. Çok mu içimize kapandık, çok mu aldattık, yanılttık benliklerimizi. Sanatçılarımız etkinliklerini sergileyecek alan bulamıyorlar, festivaller, konserler , sergiler iptal edildikçe hayaller nasıl can bulacak?
Eskiye özlem o yüzden mi arttı acaba? Giderek doğallıktan uzaklaşıyor, yapay yollara başvuruyoruz. Kime, neye, nasıl inanacağız. güveneceğiz? Hayal ediyoruz; Günümüz çocuklarının büyümesine daha çok zaman var. Kimleri örnek alacaklar, kimler önlerinde idol olacak? Kayıp yıllarını nasıl karşılayacağız? Doğal tepkilerimiz anormal hale dönüşmeden, aklın, bilimin, mantığın yol göstericiliğinde, güvenilir, adil, dürüst kişilerin önderliğinde gerçekçi yollardan çözümler üretmeye çalışalım. Zaman sonsuz bir hızla akıp gitmeden, umutlar tükenmeden...
Makbule Abalı.
Emekli Eğitimci
16 Ekim 2023 Urla
Kaynaklar: Atalay Yörükoğlu, Doğan Cüceloğlu, Özcan Köknel, Vikipedi
Geçtiğimiz günlerde bir kitabın arka kapağında şu cümle dikkatimi çekti: "Hastalık, ruhumuzun çığlığından başka bir şey değildir, o halde neden ısrarla çareyi sadece bedende arıyoruz? "
İnsan olmanın, insan kalabilmenin, insanca yaşamanın bedelleri ağır çoğu kez. Yaşam boyu insanın mücadelesi, yaşama uğraşı, ayakta kalabilme, direnebilme isteği hiç bitmiyor. Belki de bu enerji, hayatın durağanlığını önlüyor, insana güç veriyor, yolunu aydınlatıyor, seçeceği yöntemleri belirliyor.
Bireysel veya toplumsal hayatların anlatımında "savaşmak ya da kaçmak" üzerine kurgulanıyor çoğu senaryo. Ya çeşitli yollarla kişiliğinizi korumayı, var olmayı seçiyorsunuz ya da pes edip boyun eğmeyi, susmayı... Tepkisiz, duyarsız kalmayı, aldırmamayı, boş vermeyi, umursamamayı... (Bu alanda dilimiz, kelime dağarcığımız ne kadar zengin. Yazdıkça ne çok sözcük kendiliğinden yerini buluyor.)
Hayat devam ettiği sürece yıllara, dönemlere göre dünyanın, ülkelerin gündemleri de değişiyor; Savaşlar, doğal afetler, küresel sorunlar, ekonomik sıkıntılar... Değişimi kayda alan araştırmacılar süratle yeni alanlara yöneliyorlar, arz ve talep dengesi yeniden belirleniyor. TV. programları. haber kaynakları, filmler, diziler, müzik programları, sanat etkinlikleri, kitaplar, seminerler yeniden düzenleniyor. İnsanların meraklarını gidermek, yeni bilgilerle ilgilerini çekmek önem kazanıyor.
Her alanda daha çok sayıda tüketiciye, son teknolojiye uygun daha çok ürün satmak üzerine planlanıyor her şey. "Güç bende" diyebilmek adına insan ya da insancıklar unutuluyor çoğu kez. Tüketici grubu değiştikçe reklâmlar da değişiyor. "Halk nasıl olsa anlamaz" kaygısıyla çok da özen gösterilmiyor pek çok şeye. Bol resimli, az yazılı, çok gürültülü müziklerle , tekrarlarla üretiliyor çoğu ürün. Mücevher ve araba reklâmları çok gözde bu aralar. Sanal marketler kaç kişiye hitap ediyor ? İletişim çağında iletişimsizlik söz konusu. Kurumların aranan telefonlarında insan sesi duymak yerine mekanik sesler duymaktan işinizi çözememekten ötürü yorgun düşüyorsunuz. İnsan kayıp, İNSAN aranıyor...
"Uzun yazıları okumaya, yorum yapmaya artık insanların sabrı ve zamanı yok " diyor uzmanlar. O zaman hoşgörünüze sığınarak, bu yazımın devamı 16 Ekim Pazartesi ) günü blogda (Ağaç Ev Sohbetlerinde) olsun.
Makbule Abalı
Urla . 13 Ekim
RİNDLERİN AKŞAMI
Dönülmez akşamım ufkundayız. Vakit çok geç;
Bu son fasıldır ey ömrüm nasıl geçersen geç!
Cihana bir daha gelmek hayal edilse bile,
Avunmak istemeyiz öyle bir teselliyle,
Geniş kanatları boşlukta simsiyah açılan
Ve arkasında güneş doğmayan büyük kapıdan
Geçince başlayacak bitmeyen sükûnlu gece
Gruba karşı bu son bahçelerde keyfince,
Ya şevk içinde harab ol, ya aşk içinde gönül!
Ya lâle açmalıdır göğsünde yahut gül!
Yahya Kemal BEYATLI
YAŞAMAYA DAİR ( Kısaltarak )
Yaşamak şakaya gelmez
büyük bir ciddiyetle yaşayacaksın
Yani öylesine ciddiye alacaksın ki yaşamayı,
yetmişinde bile meselâ, zeytin dikeceksin
.............
Bu dünya soğuyacak,
yıldızların arasında bir yıldız,
hem de en ufacıklarından,
mavi kadifede bir yaldız zerresi yani
yani bu koskocaman dünyamız
Bu dünya soğuyacak günün birinde,
hatta bir buz yığını
yahut ölü bir bulut gibi de değil,
boş bir ceviz gibi yuvarlanacak
zifiri karanlıkta uçsuz bucaksız
Şimdiden çekilecek acısı bunun,
duyulacak mahzunluğu, şimdiden.
Böylesine sevilecek bu dünya
"Yaşadım" diyebilmen için...
Nazım HİKMET
SON SÖZ
Boğazından lıkır lıkır geçen
Şu suyun kıymetini bil
Nedir ki bu mavilik deme
Pencereden görebildiğin kadar
Göğün kıymetini bil
Kıymetini bil çiçek açmış bademin
Güneşli odanın, çamurlu sokağın
Beyazın, siyahın, yeşilin,
Pembenin kıymetini bil
Dirilik öyle bir şey yürekte
Sevinçle çırpınır,
Kavak yelleri eser insanın başında
İnsanoğlu kızar, öfkelenir, savaşır
Halk için girişilen savaşta
O korkulu sevincin
Öfkenin kıymetini bil
Bil ki bu
Budur işte
Güneş yalnız dirileri ısıtır
Güneşin kıymetini bil.
Oktay RİFAT
AYRILIŞ
Bakakalırım giden geminin ardından
Atamam kendimi denize, dünya güzel,
Serde erkeklik var, ağlayamam.
Orhan Veli KANIK
BİR YOL HİKAYESİ
Günün yorgunluğuna,
geleceğin belirsizliğine,
gecenin karanlığına,
dostların vefasızlığına
inat,
sevmeli, sevmeli ki,
solmasın yaşam...
Tayfun TALİPOĞLU
Çalıştığınız her kurumda farklı insanlar, ayrı karakterler, kişilikler tanırsınız. Her biri ayrı bir dünya olan bu insanlardan bazısı derin izler bırakır hayatınızda. Hayatın içinde bir hayat dersi gibidir paylaşımlarınız. Emeklilik sonrası on yıl çalıştığım Mersin Test Teknik Dershanesi'nin yayını "Bir Eğitim Kurumunun 25 Yılı " adlı kitabı bugün yeniden okurken bir kez daha inandım; Eğitim-Öğretim alanında gerçek eğitimcilerle kaliteli uygulamalarla, gönül vererek yapılan özverili çalışmalar yararlı sonuçlar veriyor, yıllar sonrasında da en iyi duygularla anılıyor.
Çok büyük bir okul gibiydi çalıştığım kurum. Pek çoğu Yüksek Öğretmen Okulu mezunu, branşında güçlü, nitelikli, seçkin öğretmenlerden oluşan 100 kişilik bir kadro, yaklaşık 5000 öğrenciyi kapsayan 4 şube. Rehberlik hizmetlerini çok ciddiye alan, Öğrenci Seçme Sınavlarında üst derecelere pek çok öğrenci yerleştiren, sosyal etkinliklere yer veren, çok ciddi zümre ve Kurul toplantılarının düzenli yapıldığı , seçilmiş memur kadrosu ve çalışanlarıyla örnek bir kurum, 40 öğretmen ortaklı özel bir kuruluş. Biz ortak değildik ama bu Eğitim Yuvasında yıllarca özveriyle, görevimizi benimseyerek çalıştık.
Şerafettin Sunay o kurumda tanıdığım unutulmaz insanlardan biriydi. Balıkesir Eğitim Enstitüsü Matematik Bölümünden mezun çok değerli bir matematik öğretmeni. Gölgesi ağırdı, ciddi bir görüntüsü vardı, ancak tanıdıkça içindeki ince duyguları, yüreğindeki insan sevgisini, nezaketini, dürüstlüğünü de tanır, daha çok saygı duyardınız. Şimdi doktor olan büyük kızımız :" Dersi işlerken, problemleri çözerken karatahtayı bir sanatçı gibi özenli ve düzenli kullanan saygın bir öğretmenimizdi." diyerek anıyor. Küçük kızımın Çeşme'deki düğününe eşi Canay Hanım ile birlikte katılarak bizleri çok mutlu etmişlerdi. Konuşması, davranışları, yaklaşımı ile "Beyefendi" unvanını hak eden , sevilen, sayılan aynı zamanda çekinilen bir kişi.
Kurumda aynı zamanda Müdür Yardımcısı olarak Yönetim kadrosundaydı. O zamanlar yayınlanan Kurum Kitabına çok içimden gelerek şöyle yazmışım: "İnsanlar tanırsınız; kişilikli, bilgili, tutarlı, insana saygılı... 'Lider' olabilmenin ne denli güç olduğunu ya da 'gerçek yönetici' olmanın nasıl bir meziyet olduğunu bir kez daha fark edersiniz. " Bu duyguyu bizlere yaşatan arkadaşlarımı saygıyla anıyorum. Her üç ayda bir çıkan dershane bülteninde yazdığım yazıların çok dikkatli bir okuyucusu olduğunu sonraları öğrenmiştim. Hiç gecikmeden gelen geri bildirimleriyle yazı veya şiirlerimi en ince ayrıntısına kadar değerlendirir, ben mahcup dinlerken övgü dolu sözlerini sıralardı.
Aynı Dershanede 10 yıl İlköğretim Bölümünün müdürlüğünü yapan eşim Ahmet Abalı ile çok düzenli, tempolu sabah yürüyüşleri vardı. Sabahın erken saatlerinde çok hızlı yürümekten hoşlanan, sporun yararlarına inanan iki dost eğitimci. Rahmetli Rehber Öğretmenimiz Mustafa Kocabaş ile de çok iyi birer dost olduklarını biliyorum. Seçiciydi ama herkesle anlaşırdı.
Urla'ya taşındıktan sonra da telefonla görüşmelerimizi sürdürdük. Blogdaki yeni yazılarımdan haberdar ettim. Beni onurlandıran, destekleyen, motive ederek yazmamı teşvik eden övgü dolu olumlu sözleri halâ kulaklarımda. Bugünlerde böyle bir yazı yazacağımı hiç düşünmemiştim. Yaşasaydı ve okuyabilseydi eminim gene tane tane konuşarak şöyle söyleyecekti:" Yazılarınıza yazılan yorumları da tek tek okuyorum...... " Telefonda ölüm haberinizi aldığımızda hıçkırarak ağladığımı da yazmak istiyorum şimdi Öğretmenim. Diğer arkadaşlarımıza haber vermek ne zordu...
2 Ekim 2023 günü eğitime gönül vermiş çok değerli, duyarlı bir insanı, candan bir dostu kaybettik. Hepimizin başı sağ olsun. Işıklar içinde uyusun. Değerli eşi Ayşe Canay Sunay Öğretmenimize, tüm sevenlerine sabır ve baş sağlığı diliyorum.
Makbule Abalı Urla
4 Ekim 2023
Şerafettin Sunay ve eşi Ayşe Canay Sunay