Sayfalar

Kasım 09, 2023

ATATÜRK GÜLÜMSEDİ ÖĞRETMENİM

 




Başöğretmen Mustafa Kemal ATATÜRK 

Ölümünün 85. yılında rahmetle, minnetle, özlemle anarken; Açtığın yolda, kurduğun ülküde, gösterdiğin amaçta hiç durmadan yürüyeceğimize ant içeriz.





ATATÜRK GÜLÜMSEDİ ÖĞRETMENİM 

Atatürk gülümsedi Öğretmenim
Siz sınıfa girince
Dağıldı kara bulutlar
Açıldı gonca

Baktı ki okul yenidir,
Siz yenisiniz, düşünceler yeni
Atatürk gülümsedi öğretmenim
Saklayamadı sevincini

Baktı ki gençsiniz, bilgili
Eğitiyorsunuz yolunca, yöntemince
Atatürk gülümsedi öğretmenim
Sevindi onca 

Baktı ki karışmış aramıza,
Çiziyorsunuz yolu,
Atatürk gülümsedi öğretmenim
Gözleri dolu dolu. 

Anlaşılan bütün yaz
Atatürk gözünü kırpmamış,
Çünkü boşmuş sıralar,
Çünkü harf okunmamış,

Kapkara bulutlar inmiş 
Işıklı gözlerine 
Bora gibi, fırtına gibi Atatürk'üm
Sanırım yönelmiş bilgisizliğe.

Ama baktı ki gün doğmuş,
Bir koşu varmışız okula
Özlemle açılmış kitaplar,
Bir iştah kızda oğlanda.

Baktı ki zil çalmış,
Sınıfa girmişsiniz. 
Bütün bakışlar sizde
Günaydın demiş.

Derse başlıyorsunuz 
Sımsıcak bir sevgi gözlerinizde.
Baktı ki Türkiye'si, Türkiye'miz
Aydınlık ufuklara  yürüyor hızla 

Atatürk gülümsedi öğretmenim
Övünüyor bizle 
Dağıldı kara bulutlar
Biz sınıfa girince. 

Atatürk gülümsedi öğretmenim
Kürsüde kendini görünce.

Talat TEKİN
D. 19 Temmuz1927
Ö .28 Kasım 2015






Kasım 08, 2023

HATALARIMIZ- BCP- Ekim Ayına Ek Bir Yazı ( Bir Yanlışı Düzeltmek )


 

BİR YANLIŞI DÜZELTMEK 

Hayat boyu hepimizin hataları, yanlışları olabiliyor. Çünkü insanız. Önemli olan bilerek, kasıtlı olarak hatalı davranmamak, zaman içinde yanlışı düzeltmek değil midir? Bazı hatalı davranışlar maddi, manevi çok büyük hasarlara neden olabiliyor. Yaşadığımız yüzyılda robotlar, ya da yapay zekâ çok şeyin üstesinden gelse de İNSAN kırılganlığı bir başka. O pek kolay onarılamıyor. Yüzyıllar ötesinden düşünürler  gönül kırgınlığı ile ilgili ne güzel sözler söylemişler. Onun tamiri çok zor ama insana değer veren toplumlar kırılan eşyaları onararak yeniden kullanmayı da görev bilmişler.  "Kullan,  bozulunca, kırılınca at" felsefesi her yerde,  her zaman geçerli değil. Usta ellerde her şey değer kazanıyor. Restore edilen binaları o yüzden çok seviyorum. İlmek ilmek dokunan, kök boyalarla boyanan ve onarılınca yeniden can bulan eski kilimleri de. Yanlışını kabul edip özür dileyen insanlara da güven duyuyorum.

Bu yazı,  bir yanlışı düzeltmek için yazılmış bir ÖZÜR yazısıdır! Bir önceki yazım, Blogları Canlandırma Projesi (BCP) kapsamında Uzak Doğu ile ilgili olarak Japon Kültürü'nden kesitler aktaran bir yazıydı. Yazımın sonuna bir de şiir eklemiştim. Pek çok İnternet sayfasında Japon Şiiri (!) olarak yer verilen bir şiir. Saygın bir Üniversitemizin sayfasında da, çok satan iki gazetenin sayfasında da aynı şiir, Japon şiiri olarak sunuluyordu. "Anlar" daha önce de okuduğum ve çok sevdiğim bir şiirdi. Altında Jorge Luis Borges adı vardı. Nasıl olursa olsun yanılmamalıydım. Yayından sonra okurken önce kızım fark etti. "Borges Japon değil" dedi. Amerikan asıllı bir Japon olabilir mi diye sordum. "Araştır istersen tekrar" diye yanıtladı sorumu. 

Aynı gün akşamı değerli Blog arkadaşım ( Aynı zamanda meslektaşım)  Manxcat  çok  ince bir hatırlatmayla yorumuna bir de şiir ekleyerek sanal ortamda kapımı tıklattı. Yorumlarımızı bir önceki yazımın yorumlar bölümünde okuyabilirsiniz. Her zaman derim; "Bizim gençlerden ve çocuklardan öğreneceğimiz çok şey var." Yanılan beni hiç olmazsa bu konuda doğruladılar. İki Yeni Kuşak temsilcisine de çok teşekkür ediyorum. Bir Japon Atasözü "Okuduğun her şeye inanacaksan hiç okuma." diyor. Okumak, araştırmak ama daha seçici olmak lâzım demek ki. Ama bu hatam olmasaydı sonraki engin bilgilere nasıl ulaşırdım?

Japon şiirleri hakkında daha detaylı bilgi edinmek istediğinizde İnternette çok güvenilir sayfalar da var. Ülkemizde Ankara Üniversitesi'nde Japon Dili ve Edebiyatı Bölümü de var. Kadim Japon Şiiri Man'yöshü  Şiir Antolojisi üzerine doktorasını tamamlamış ilk Türk akademisyenimiz Esin Esen. Gece Kitaplığı imtiyaz sahibi. Esin Esen bu Antolojiyi şöyle tanımlıyor: " Binlerce waka şiiri yer alır. Manzarası, doğası, her kesimden insanı, bu insanlara şiir söylettiren şeyler, yaşamları, duyguları, gelenekleri, inançları, ekonomik faaliyetleri, dönemin siyasi olayları ve kültürel etkinlikleri yansır dizelerde."

Eski Japon Ozanlarından "Aşk ve Özlem Şiirleri" başlığıyla güzel bir derlemesini bulduğum Onur Özkan'dan bir başka Japon Şiiri:

Çekip giderken bu dünyadan 

Sana ne armağan alsam

Giderayak gönlün olsun diye?

Gökçe çiçeklerini mi ilkyazın,

Yaz boyu öten guguk kuşlarını mı,

Sarı yapraklarını mı sonbaharın?

RYOKAN

Japon şiirinde " Haiku", damıtılmış duyguların şiir hali olarak açıklanıyor. Mainichi Gazetesinin düzenlediği Haiku Yarışmasında 2007 yılında Türkiye'den Yelda Karataş (Bir anlamda Japon Edebiyatı'nın Nobel'i sayılan ) bu ödülü almış:

"Ölüm ne kadar yakın

Unutulmaz çocukluğumuz

Ağır çiçekli ıhlamur ağacı "

Yelda KARATAŞ

Haiku'da basitlik en temel kural, güncel ve evrensel konular, alglarımız paylaşılıyor.  İlk iki mısra basit bir giriştir, en iyi izlenimi 3. mısra verir. 5-7-5 dizeden ve 17 heceden oluşuyor.

Bu düzeltme yazısını yazmayı görev bildim. Yazmasam bir yanlışın gerçek gibi algılanmasına yol açabilirdim. Japon hoşgörüsü, nezaketi, saygısı ve güvenine ters düşen bir bilgi aktarımım olmasın istedim. Sağlıklı, mutlu, huzurlu  yarınlara...

Makbule ABALI Emekli Eğitimci

8 Ekim 2023 Urla




Kasım 04, 2023

JAPON KÜLTÜRÜNE BİR BAKIŞ (BCP- Ekim Ayı )

 


Blogları Canlandırma Projesi (BCP) : önceden belirlenen temalara  göre, her ayın son haftasında seçilen konunun işlenmesi şeklinde bir etkinlik. İsteyen arkadaşlar katılabiliyor. Ekim Ayı teması: "Uzak Doğu Edebiyatı, Manga, Anime, Webtoon" olarak belirlenmiş. Bu ay ilk kez ayın son haftasında katılamadım, geç kaldım. Cumhuriyetimizin 100. yıl etkinlikleri ağır bastı.

Bir Uzak Doğu Ülkesi olarak Japonya ; 40'lı yılların başında ağır, zor bir savaşta büyük kayıplar vermiş, acılar çekmiş bir ülke olarak sonradan çok mücadele etmiş, bugünkü konumuna gelmiş bir dünya devi. Her alanda çok büyük atılımlar yapmış, başarıya ulaşmış bu ülke ve insanlarına hayranlık duymamak mümkün değil. Okuduğum her yeni bilgi o ülke ve insanlarına ilgimi arttırıyor, pekiştiriyor.

Blogları Canlandırma Projesi kapsamında Ekim Ayı Teması olarak Japon Edebiyatından seçtiğim bir şiiri yazacaktım.  Ancak önce, geleneklerine bağlı ama aynı zamanda çağdaş, bilim ve teknolojiden üst düzeyde yararlanan, eğitimde, sanatta, sporda, siyasette, sanayide, tarımda, turizmde büyük başarılara imza atmış,  sağlam karakterli, dürüst, onurlu, saygın insanlar yetiştirmiş bir ülke hakkında kısa bilgiler sunmak istiyorum. Bir ülkenin değer ölçülerini bilmek, o ülkeyi çok yönlü ve derinlemesine tanımayı sağlıyor.

JAPON  ATASÖZLERİNDEN ÖRNEKLER 

* Savaşı bilmeyen barışı da bilmez.

 * Bütün bir süreç boyunca susanın, süreç tamamlanınca konuşmaya hakkı olmaz.

* Senin değilse alma, doğru değilse yapma, gerçek değilse söyleme, bilmiyorsan sus.

* Dürüstlük en iyi siyasettir. 

* Okuduğun her şeye inanacaksan hiç okuma daha iyi. 

* Bilgi, eğer bilge değilsen, eşeğin sırtına verilmiş kitap yükü gibidir.

* Öğretmek öğrenmektir. 

* Kendine usta diyebilmek için önce ustanı geçeceksin, sonra kendini geçecek bir öğrenci yetiştireceksin.

EĞİTİM : 

* Japonya'da okur yazarlık  oranı  % 99 .  Yapılan anketlere göre % 85 öğrenci okulda mutlu.
 
* Öğretmenler öğrencilere ne sorulacağına değil, onları nasıl düşüneceklerine ve nasıl problem çözeceklerini öğrenmeye odaklanırlar. "Yaparak Öğrenme" temel ilkeleri. 

İ* İlkokulda bir öğretmene ortalama25 öğrenci,  ortaöğretimde 18 öğrenci, yükseköğretimde 11 öğrenci düşüyor. Çocukların öncelikle ahlâklı ve erdemli bireyler olarak yetişmeleri isteniyor. 
 
* Zorunlu Eğitim 6 yaşında başlıyor, 9 yıl sürüyor. 6 yıl ilkokul, 3 yıl ortaokul, 3 yıl lise, 4 yıl üniversite. 
* Anaokuluna 3 yaştan itibaren gidilebiliyor. zorunlu değil. Katılım oranı % 100'e yakın.
 
* Eğitim Öğretim Nisan Ayında başlıyor, Mart Ayı sonlarında sona eriyor. Yılda 6kez Veli toplantısı yapılıyor. İngilizce ortaokul ve liselerde zorunlu. Sınıfta kalma yok. 

* Öğrenciler 10 yaşına kadar (4. sınıfa kadar) sınava tabi tutulmazlar. Bu dönemde amaç; öğrencinin karakterinin oturması ve güzel davranışlar geliştirebilmesidir. Öğle yemeği sınıflarda, standart menü ile öğretmenleriyle birlikte yeniyor. 

* Okul çıkışı öğrenciler okulda Spor Kulüplerine katılabiliyorlar. Kulüplerde Geleneksel Japon Kültürü, Japon Sporları, Judo, Kendo  (Japon kılıç ustalığı ),  Sado ( Japon çay seremonisi ), Kado (Japon çiçek aranjmanı ), İkebana (Canlı çiçekleri düzenleme sanatı ) konularında eğitim alabiliyorlar.

* Japonya'da okullarda temizlikçi yok. Öğrenciler kendi sınıflarının temizliğinden sorumlu. 

JAPONYA'DA SANAT VE MİMARİ 

Japonların nezaket ve inceliklerinin, hassasiyetlerinin temelleri bu sanatlarda kendini kanıtlıyor adeta. İlk okuduğumda nasıl da hoşuma gitmişti;
* Kintsugi; Parçalanan ya da kırılan porselen eşyalar altın, gümüş ve platin tozu karışımıyla onarılıyor. Eksik ya da kusurlu olanın gözden çıkarılmaması, kusurların bile kucaklanmasını  ifade ediyor. Eskiye anlam kazandırıyor. 

* İkebana- Canlı çiçekleri düzenleme sanatı. "Kadınların Yolu" anlamına geldiği söyleniyor. Doğanın güzelliğini, canlılığını , çiçeklerin doğal güzelliğini vurgulamayı amaçlıyor. Maddiyat ve maneviyatı dengelemek anlamını da taşıyor. Yaşayan çiçek deniyor. Dikey ikebana stili tabiatın güzelliğini yedi dalla ifade ediyor. Yatay ikebana stili Yaradan, dünya, insan üçlemesini anlatıyor. 

* Japonya'da sakura ağacı yeniden doğuşu simgeliyor. Sakura hem mükemmel güzelliği hem de hızlı ve acımasız ölümü anlatıyor. Mart Ayının ilk günlerinden son kiraz çiçeklerinin döküldüğü Mayısın son günlerine kadar ilkbahar tüm ülkede doğanın ve insanlığın yeniden doğuşunun kutlandığı mevsim olarak kabul görüyor. 

* Japon Mimarisi gösteriş yerine işlevsellik ve amaca önem veren özellikler taşıyor. Görkemli çatıları olan ahşap evler, doğal ışık ve mahremiyetin korunuşu, doğa ile uyum içerisinde olmak tipik özellikleri. Evler genellikle güneye bakıyor. Doğal ışık Japonya'da bir insan hakkı. Yağmurlu bir ülke olması nedeniyle geniş saçaklı, kiremitli çatılar dikkat çekiyor. 


JAPON EDEBİYAT'INDAN BİR ŞİİR :

ANLAR 

Eğer yeniden başlayabilseydim yaşamaya 
İkincisinde daha çok hata yapardım.
Kusursuz olmaya çalışmaz, sırtüstü yatardım,
Neşeli olurdum, ilkinde olmadığım kadar,
Çok az şeyi
Ciddiyetle yapardım.
Temizlik sorun bile olmazdı asla. 
Daha çok riske girerdim. 
Seyahat ederdim daha fazla. 
Daha çok güneş doğuşu izler, 
Daha çok dağa tırmanır, daha çok nehirde yüzerdim. 
Görmediğim birçok yere giderdim. 
Dondurma yerdim doyasıya ve daha az bezelye. 
Gerçek sorunlarım olurdu hayali olanların yerine. 
Yaşamın her anını gerçek ve verimli kılan insanlardandım. 
Yeniden başlayabilseydim eğer, yalnız mutlu anlarım olurdu. 
Farkında mısınız bilmem, yaşam budur zaten. 
Anlar, sadece anlar. Siz de anı yaşayın. 
Hiçbir yere yanında su, şemsiye ve paraşüt almadan, 
Gitmeyen insanlardandım ben. 
Yeniden başlayabilseydim eğer, hiçbir şey taşımazdım. 
Eğer yeniden başlayabilseydim, 
İlkbaharda pabuçlarımı fırlatır atardım. 
Ve sonbahar bitene kadar yürürdüm çıplak ayaklarla. 
Bilinmeyen yollar keşfeder, güneşin tadına varır, 
Çocuklarla oynardım , bir şansım olsaydı eğer.
Ama işte 85'indeyim ve biliyorum...
Ölüyorum...

Jorge Luis BORGES 

Eskiden Japonya denince ilk aklıma gelen; Uluslararası yarışmalarda ödül almış bir fotoğraf olurdu. Savaşta acımasızca teknoloji harikası bombalarla bombalanmış şehirlerden yüzünde ve kocaman açılmış gözlerinde dehşet,  korku ifadesiyle, ellerini açmış,  yarı çıplak koşarak kaçmaya çalışan bir kız çocuğu... Savaşların bütün acımasızlığını, yıkımını, korkunçluğunu ortaya koyan bir fotoğraf karesi.
Japonya çok çalışarak, zamanında uygun atılımlar yaparak, insani değerleri öne çıkararak, el birliği, gönül birliği ile bir büyük yenilginin travmalarını atlattı. Bir ülke adeta yeniden yaratıldı, imaj değiştirdi.
Dileriz İNSAN için, İNSANLIK için tüm dünyada yaşanmış gerçekler ışığında iyi örnekler kabul görsün ve uygulansın...

Makbule ABALI- Emekli Eğitimci
 İzmir- Urla-2023



Görseller: İnternet'ten alıntı. 
Kaynaklar: Güvenilir İnternet Kaynakları
Vikipedi, Dergiler, makaleler, araştırmalar
Gezi izlenimleri, Abdülkadir Özbek.
Tüm kaynaklara teşekkürler. M. A
 


 

Kasım 01, 2023

URLA'DA BİR AKŞAM - Urla'dan Notlar

  • Sonbahar artık iyice kendini gösteriyor buralarda. Ağustos böcekleri çoktan gitti. Kuşlar bile yer değiştirdi. Başka kuşlar ötüyor artık ağaçlarda. Doğa renk değiştiriyor yeniden. Yazın parlak, ışıltılı renkleri yerini soluk, pastel tonlara bıraktı. Doğa her haliyle bir başka güzel. 

  • Urla Zeytinalanı Bölgesi denizden uzak, Az katlı evlerden oluşmuş çok sayıda sitenin yer aldığı bir yerleşim birimi. Sokaklarda bile yer alan zeytin ağaçlarının dalları silme zeytinle dolu. Bereketli bir yıl zeytin açısından. Oysa ülkemizin bazı yörelerinde zeytin ağaçları çok az meyve vermiş bu yıl. 

  • Bu yıl 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı , Cumhuriyetin 100. yılına rastlıyor. Bayrama birkaç gün kala eşim ve ben , yılların eğitimcileri olarak hüzünlüyüz. Yüz yıllık bir zaman dilimi; Özellikle çocuklar ve gençler için, yeterince bilmeyen, farkında olmayan vatandaşlar için günün  anlam ve önemi vurgulanmalı, günler, aylar öncesinden hazırlıklar yapılmalı, komisyonlar kurulmalıydı. Çeşitli etkinlikler planlanmalı, halkın içtenlikle katılımı sağlanmalıydı. Eski alışkanlıklarından kolay kolay vazgeçemiyor insan. Daha önce uzun yıllar yaşadığımız il Mersin'deki arkadaşlarımızdan, dostlarımızdan mesajlar geliyor,  kutlama programları, çeşitli etkinlikler, sergiler, konserler bildiriliyor. İmreniyoruz, içimiz buruk. 

Birkaç gün arayla bazen mutluluk, bazen mutsuzluk yaşar mısınız siz de?  Anlık hüzünler toplanır, bir  anda mutluluğa dönüşebilir, rahatlarsınız. Birikmiş can sıkıntıları, mutsuzluklar adeta küçük mutluluklara bir kapı aralar, " sıra sende" der.  Geçen gün de öyle oldu: Bir rahatsızlık dönemi henüz bitmemişken, akşam üstü yürüyüşlerimizi ihmal etmemeye çalışıyoruz. Güneş tam karşıdan gelirse gözleri yoruyor. Sokaklar Arnavut Kaldırımı stili taşlarla döşenmiş. Biraz yoruyor ama öyle güzel ki görünümleri. Zaman zaman durup ayak üstü dinleniyoruz.

 O sessiz sokakta birden bir demir kapı aralığından bir çocuk sesi geldi : " Merhaba " Hemen selâmı aldık, bir çift ışıl ışıl göz, gülen bir yüz, 3-4 yaşlarında yakışıklı bir küçük adam. Adını sordum, kendini tanıttı: "Ben Ali" Biz de kendimizi tanıttık. Ali sayesinde anne babasını da tanıdık böylece. Küçük yaşta toplumsal kuralları benimseyen çocukları çok seviyorum.  Ve onlara bu davranışları kazandıran anne baba, öğretmen, tüm yakınlarına saygı duyuyorum iyi ki varlar.   ( Prof. Dr. Üstün Dökmen Hocamızın harika şiiri "Selam Ver " yazımın sonunda.) 

Ne güzel rastlantı, Ali ile tanışmamızdan birkaç gün sonra Site Yönetiminden bir mesaj geliyor: " Sn. Üye  Cumhuriyetimizin 100. yılını 29 Ekim Pazar Akşamı 18.30-19.30 arasında geleceğimizin teminatı çocuklarımızla Yönetim binamız önünden başlayarak Fener Alayı yürüyüşü ile kutlayacağız.  Biz çocuklara bayrak, şeker hediye edeceğiz. Sizler de evlerde minik hediyeler (Şeker, çikolata vs ) hazırlarsanız , zili çalan çocuklarla bir şölen havasında kutlama yapmış oluruz. Öztuncer Yönetim."

 Çocukların görev aldığı her etkinlik iyi yönlendirilirse başarıya ulaşıyor. Benimsenen her davranış, sorumluluk bilincini de beraberinde getiriyor. Ne yapabilirim diye düşünüyorum: Site yöneticisi sevgili komşum Mediha Hanım'a soruyorum. Tahminen kaç çocuk olabilir? Yaklaşık bir sayı veriyor. Ah şimdi "eski ben" olsaydım,  çocuklar için hemen vanilyalı ay kurabiyesi ya da dere otlu lor peynirli poğaça yapardım. Bugünlerde o tür yapımlarda biraz zorlansam da çare tükenmez...

Sanırım Urla ve Zeytinalanı Bölgesinde yaşlı nüfus biraz daha yoğun. Ama çocuklar ve gençler de canlılıkları, neşe ve enerjileriyle dengeyi sağlıyorlar. Birkaç gün önce de yürüyüş sonrası parkta otururken Elif ile tanışmıştık. Eşim hemen Karacaoğlan'ın şiiri ile küçük bir sınav uyguladı. Resim yapmayı, şiiri çok seven Elif geçerli notu aldı tabii. Daha kimler kimler var , burada tanıdığımız çocuk ve gençlerden ?  Öyle çok ki: Doğa, Aslı, Derin, Nisa Nur, Buse, Asrın, Ali, Elif, Güneş, Su, Gökçe, Ezgi, Yaren, Güney, Timur, Rengin, Halit, Danie, Ali Mahir, Elif,  Utku, Kaan,  Polen. Çağla, Zeynep. Efe, Doğaç, Pınar, korkut ve tabii Sare Lina, Nehir Rüya... Hepsini çok çok seviyoruz. 



29 Ekim Günü küçük hazırlıklarımıza başladık. Önceki yıllarda Mersin'de Vitray Kursunda çok değerli öğretmenimin katkısıyla yaptığım cam-ahşap vitray tepsim çok işime yaradı. Renkli yapışkan kâğıtlara tek tek kısa bir anı yazısı yazdım. Aydınlanma simgesi olarak küçük mumları sıraladım, ve bir kenarda rengârenk küçük şekerler yerini buldu. Gönlümüzden geçenler o anki imkanlarla sınırlandı kuşkusuz.

 Saat tam 18.00 da evimizin önündeki küçük bahçemizde yerimizi aldık. Saat 19.30 civarında önce sesleri duyduk ve sonra göz kamaştıran ışıkları gördük. Sitenin nostaljik taşlarla döşenmiş yollarında ellerde meşaleler, bayraklar, balonlar, dillerde  özlediğimiz marşlar, şarkılar türküler eşliğinde çocuk, genç ve "gönlü genç" insanlardan oluşan muhteşem bir konvoy tam kapımızın önünde kısa bir mola verdi. Tepsideki şekerler, mumlar, anı yazıları paylaşıldı elbette. Sakin, sade yaşantımızda çok farklı bir akşamdı. Gurur duyduk, mutlu olduk, güven tazeledik, umutlandık.

Olumsuzlukları dile getirdiğimiz kadar olumlu, güzel şeyleri de vurgulamak gerektiğine inanıyorum. Cumhuriyetimizin 100. Yılını kutlamak amacıyla televizyonlarda -ne yazık çok az kanalda- emekle yapılmış muhteşem programlar izledik. Ticari amaçla yapılmış olsa bile ,ustaca çekimlerle aklın ve duygunun harmanlandığı,  anma amaçlı harika reklam filmleri seyrettik. Naklen verilen konserler gönlümüzü, kulaklarımızı doyurdu. Emek harcayanlara sonsuz teşekkürler, 

Ancak tüm bu güzelliklerin, etkinliklerin, sevinç ve coşkunun, mutluluğun yılların ötesine kalıcı izler bırakarak taşınabilmesi için keşke daha düzenli ve planlı hazırlıklar çok önceden yapılabilseydi. Kavgasız, dövüşsüz , marşlarla, türkülerle, Büyük Önder Mustafa Kemal Atatürk'e sevgi, saygı ve güven tazeleyerek gerçekleştirilen "Halk Kutlamaları"  eşsizdi.

Ekranlardan, radyolardan, medyadan izlediğimiz kutlamalara ek olarak emek harcayarak " Canlı bir gösteri" izleterek, bizlere unutulmaz bir akşam yaşatan Site Yönetimimize, katkıda bulunan emeği geçen herkese; anne-babalara, çocuk ve gençlere. site personeline , adsız kahramanlara yürekten teşekkürler. 

Makbule Abalı - Emekli Eğitimci
1.11.2023  İzmir-Urla 



SELÂM VER

Yola çıkınca her sabah,
Bulutlara selâm ver,
Taşlara, kuşlara, atlara, otlara
İnsanlara selâm ver.
Ne görürsen selâm ver.
Sonra çıkarıp cebinden aynanı
Bir selâm da kendine ver
Hatırın kalmasın el gün yanında
Üleştir dostluğunu varlığınla
Bir kısmı seni de sarsın.

Üstün DÖKMEN 










im
"Murat Dağlarından indik aşağı Teknik konularda eksiklerim var ne yazık ki. Bu bölümde İlkokul 3. sınıf Öğrencisi sevgili Doğa Oranüs'ün yöresel giysiler giyerek canlandırdığı "Nezahat Onbaşı" şiirini okurken çekilmiş videosu yer alacaktı. Yerleştiremedim. Şiirden bir bölümü kaydettim.

Göründü uzaktan Gediz Irmağı
Çocuk sendeki coşkunluğa
Yedi düvel şaşmalı...

Annesinin deyişine göre Fener Alayının başlangıcında Doğa çocukça bir utangaçlık ve çekinme ile şiiri okumaktan vazgeçmiş. Ama bizim evin önünde gür bir sesle, adeta o anı yaşayarak şirini okudu ve 
çok alkış aldı. Çocuklar harika... Teşekkürler hepinize. 



















Ekim 21, 2023

ŞİİRİMSİ BİR ÖYKÜ (Kelime Oyunu-120 )

 Bloglarda "Kelime Oyunu" etkinliği bir süredir devam ediyor. Deeptone Arkadaşımızın organize ettiği bu çalışmada beş kelime verilerek bu kelimelerin içinde olduğu ; bir öykü, bir şiir ya da bir deneme yazılması isteniyor. Herkes yazabilir, herkes beş kelime belirleyebilir. Bu hafta beş kelime, sevgili Deeptone tarafından belirlenmiş: (Ritüel, Kıyafet, Evlilik, Şüphe, Tapınak) Ben "Şiirimsi bir öykü denemesi" yazmayı tercih ettim. M. A 


 

ŞİİRİMSİ BİR ÖYKÜ

Sabah gün ışırken fırtına  öncesi bir sessizlik hakimdi doğaya;

Gökyüzünde ta uzaklarda geceden kalma bir ay, 

Ve ondan yer kapmak isteyen bir güz güneşi 

Akşamdan yağmur yağmış, suya doymuş tüm ağaçlar.

Kediler köpekler bile kavgasız, dövüşsüz yollarda...

Bir evcilik oyununda buluştular

Yukarı mahallenin çocukluk arkadaşları

Kızlar oyuna katıldı yalnızca,

Anne babalar geçim derdinde; evde, işte, uğraşta...

Ta eskilerden yıkık bir bina buldular,

Geçmiş ritüelleri anarak kapı girişine sıralandılar. 

Bez bebekler vardı kiminin ellerinde,

Annelerden kalan eski topuklu ayakkabılar kiminde.

Kıyafetler derseniz tüllü, süslü püslü, simli, nakışlı.

Bir tiyatro sahnesinde gibi rol aldılar,

Oyunlarla, masallarla, türküler, şarkılarla

Çocukça tüm ritüelleri canlandırdılar ;

Alkışlar... alkışlar... sevinç, coşku, mutluluk.

Bir düdük öttü ansızın, farklı sesler yansıdı duvarlar ötesinden;

Şüpheli bakışlarla izlendiklerini gördüler.

Oyun bitti, herkes gitti, evcilik,  evlilik hayalleri bitti,

Kuşlar hepten  uçuştu ağaç dallarına,

Bez bebekler bile donakaldı şaşkınlıkla...

Kırık bir el yazısıyla yazılmış soluk birkaç cümle kaldı 

Yüzyıllar  öncesinden,  geçmişten, tapınağın yıkık duvarında...

Eski bir tapınak yazıtı :

"Gürültü patırtının ortasında sükûnetle dolaş

Sessizliğin içinde huzur bulunduğunu unutma.

Başka türlü davranmak açıkça gerekmedikçe

Herkesle dost olmaya çalış.

Sana bir kötülük yapıldığında verebileceğin en iyi karşılık

Unutmak olsun. Bağışla ve unut."


Makbule ABALI

Urla-İzmir 21 Ekim 2023















Ekim 16, 2023

AĞAÇ EV SOHBETLERİ -217

 


Ağaç Ev Sohbetleri, Bloglar arasında üç yıldır her Pazartesi işlenen güzel bir etkinlik. Bir anlamda bir Sanal  Sohbet. Taha Akkurt ve Edischar  Arkadaşlarımız başlatmış,  DeepTone Arkadaşımız organize ediyor. Kaystros Tyrha Arkadaşımız da büyük emek verenlerden. Zaten bir işbölümü ve yardımlaşma olmadan hiçbir etkinlik uzun soluklu olmuyor. Emek veren tüm arkadaşlarımıza teşekkürler. Bu haftanın konusu benden. Bir önceki yazımın (Doğal Tepkilerimiz)  devamı niteliğinde düşündüm. Zamanı uygun olan her arkadaşımın yazı veya yorumlarıyla katkılarını beklerim. Teşekkürler.



DOĞAL TEPKİLERİMİZ- SAVUNMA MEKANİZMALARI 

" Savunma Mekanizmaları bireyler için bir ihtiyaç mıdır? Yoksa daha gerçekçi çözümler bulunabilir mi?

Siz de zaman zaman kullanıyor musunuz? "

Bilindiği gibi Savunma Mekanizmaları, Psikoanalitik Ekolün kurucusu Sigmund Freud'un Kişilik kuramına dayanıyor. Freud'a göre KİŞİLİK : İd, Ego ve Super Ego olarak üç unsurdan oluşuyor. 

İD-İç ben ya da alt ben: Temel ihtiyaçları, Dürtüleri, arzuları temsil ediyor. Haz ilkesince yönlendiriliyor.

EGO: Benlik-Kişiliğin gerçekle başa çıkmasını sağlar. İd in isteklerini gerçekçi yollarla tatmin etmeye çalışır. 

SUPER EGO: Üst Benlik, ahlaki standartlar. Hayat boyu toplumdan ve özellikle anne babadan öğrendiğimiz kuralları barındırır. 

Freud'a göre iç ben ve üst ben arasında çıkan çatışmalar kişide kaygı yaratabiliyor. Ego (Benlik ) bu kaygıyı azaltmak için çeşitli yollar deneyebiliyor, savunma mekanizmalarını kullanıyor. Savunma mekanizmalarının organizmanın sağlığı için kullanılması  doğal ve normal. Kişinin olumsuz davranışlarını azaltarak rahatlamasını sağlayabilir. Ancak çok sık kullanılması, kişiyi gerçeklerden uzaklaştırarak hayatı zorlaştırabiliyor, kesin çözümlere ulaşmayı sağlamıyor. 

Çocukluktan yetişkinliğe uzanan uzun, ince yolda zaman zaman türlü, çeşitli durumlarla, farklı insanlarla karşılaşabiliyoruz. " Değişim" hayatın en önemli gerçeklerinden biri. Toplum değişirken bireyler de, düşünce ve değerler de değişime uğruyor. Kişiliğimizi, kimliğimizi savunmak amacıyla zaman zaman bilinçsizce savunma mekanizmaları kullanıyoruz. " Hayatın zorlukları karşısında savaşmak ya da kaçmak iki temel dürtü. Her şey ruhumuzu rahatlatmak için. Geçici çözümler hayatı biraz daha kolaylaştırıyor belki de... 

Bireylerin kişiliklerine göre savunma mekanizmalarının bilinçsizce kullanımı ve seçimi de değişiyor tabii. Çocuklukta en sık görülen: Gerileme-Regresyon. Yeni bir kardeşin doğumunda parmak emmeden altını ıslatmaya kadar değişen davranışlar olabiliyor. Yetişkinlerde: Yansıtma. Kişi kendi kusurlarını başkasında görüyor, suçluyor. İnkâr: Hatalı davranışları, kusurları reddederek geçici rahatlama sağlıyor.  Mantığa bürüme: Mantıksal nedenler, mazeretler bularak kusurları kapatmaya çalışma. Kaçma: Problemi yok sayma, önemsememe, umursamama. Bilinç altına bastırma: Üst ben tarafından onaylanmayan, izin verilmeyen, duyguların, isteklerin bastırılması, saklanması. Yadsıma: Benlik için tehlikeli sayılan bir gerçeği yok saymak. Telâfi: Zayıf ya da yetersiz gördüğü bir eksiği kişinin başka bir alanda başarı sağlayarak gidermek istemesi. Dönüştürme: Zorlayıcı duyguların yön değiştirip bedensel olarak yaşanması, bayılmalar, baş ağrısı, nefes alma güçlüğü. Hayal dünyasına kaçma: Acı veren gerçeklerden uzaklaşma. 

Daha olumlu sayılabilecek savunma mekanizmaları da var ; Özdeşleşme: Anne- baba , öğretmen, yakın akraba, siyasal kimliklerin fikir ya da davranışlarını taklit. Yüceltme: Eğilim ve isteklerin toplumca kabul görecek şekle bürünmesi, var olan yeteneklerin daha da geliştirilmesi. Mizah: En üst düzeydeki savunma mekanizmalarından biri kabul ediliyor. Mizahi yollarla, karikatür, komedi, şakalarla olay ya da durumları hafifletme. 

Toplumda, yakın ya da uzak çevremizde ne çok örneklerini görüyoruz değil mi?  Bazen yılların birikmiş kini, öfkesi, intikam duyguları karşımıza çıkıyor,  bazen gerçekler görmezden gelinip inkâr ediliyor, yalanlarla insanlar aldatılıyor.  Dünya çapında kazanılmış başarılar bile çeşitli nedenlerle karalanmaya, yok sayılmaya çalışılıyor. Oysa sporda, sanatta, bilimde, eğitimde, sağlıkta başarılara nasıl da susamış bir toplumuz. Deprem öncesi, deprem sonrası etik değerlerin, meslek ahlakının, yardım ve merhamet duygularını çöküşüne tanık olduk. Dayanıksız binalar gibi pek çok şey parçalandı, yıkıldı, enkazlar bile kaldırılamadı. Toplumsal hafızamız içler acısı. Her olumsuzluğu unutmaya mı çalıştık, bilinçaltımız neyi ne kadar süre saklama, depolama kapasitesine sahip?

Savunma mekanizmalarının uzun süre kullanılması zarar verir diyor uzmanlar. Kişi gerçeklerle yüzleşmeyip hayal dünyasına çekiliyor, inkar ediyor, yansıtmalar yapıyor. Çocukların serbestçe oynayacakları parkları beton yığınlarına terk ettik, ahşap yapılar, el işleri, eski ustalar, sabırla yaratılan eserler kalmadı . İnsanlarımız yorgun, sinirli, öfkeli. Gençler geleceklerinden kaygılı. Çok mu içimize kapandık, çok mu aldattık, yanılttık benliklerimizi. Sanatçılarımız etkinliklerini sergileyecek alan bulamıyorlar, festivaller, konserler , sergiler iptal edildikçe hayaller  nasıl can bulacak?

Eskiye özlem o yüzden mi arttı acaba? Giderek doğallıktan uzaklaşıyor, yapay yollara başvuruyoruz. Kime, neye, nasıl inanacağız. güveneceğiz?  Hayal ediyoruz; Günümüz çocuklarının büyümesine daha çok zaman var. Kimleri örnek alacaklar, kimler önlerinde idol olacak? Kayıp yıllarını nasıl karşılayacağız? Doğal tepkilerimiz anormal hale dönüşmeden, aklın, bilimin, mantığın yol göstericiliğinde, güvenilir, adil, dürüst kişilerin önderliğinde gerçekçi yollardan çözümler üretmeye çalışalım.  Zaman sonsuz bir hızla akıp gitmeden, umutlar tükenmeden... 

Makbule Abalı. 

Emekli Eğitimci

16 Ekim 2023 Urla

Kaynaklar: Atalay Yörükoğlu, Doğan Cüceloğlu, Özcan Köknel, Vikipedi


Ekim 13, 2023

DOĞAL TEPKİLERİMİZ

 


Geçtiğimiz günlerde bir kitabın arka kapağında şu cümle dikkatimi çekti: "Hastalık, ruhumuzun çığlığından başka bir şey değildir, o halde neden ısrarla çareyi sadece bedende arıyoruz? " 

İnsan olmanın, insan kalabilmenin, insanca yaşamanın bedelleri ağır çoğu kez. Yaşam boyu insanın mücadelesi, yaşama uğraşı, ayakta kalabilme, direnebilme isteği hiç bitmiyor. Belki de bu enerji, hayatın durağanlığını önlüyor, insana güç veriyor, yolunu aydınlatıyor, seçeceği yöntemleri belirliyor. 

Bireysel veya toplumsal hayatların anlatımında "savaşmak ya da kaçmak" üzerine kurgulanıyor çoğu senaryo. Ya çeşitli yollarla kişiliğinizi korumayı, var olmayı seçiyorsunuz ya da pes edip boyun eğmeyi, susmayı... Tepkisiz, duyarsız kalmayı, aldırmamayı, boş vermeyi, umursamamayı... (Bu alanda dilimiz, kelime dağarcığımız  ne kadar zengin. Yazdıkça ne çok sözcük kendiliğinden yerini buluyor.) 

Hayat devam ettiği sürece yıllara, dönemlere göre dünyanın, ülkelerin gündemleri de değişiyor; Savaşlar, doğal afetler, küresel sorunlar, ekonomik sıkıntılar... Değişimi kayda alan araştırmacılar süratle yeni alanlara yöneliyorlar, arz ve talep dengesi yeniden belirleniyor. TV. programları. haber kaynakları, filmler, diziler, müzik programları, sanat etkinlikleri, kitaplar, seminerler yeniden düzenleniyor. İnsanların meraklarını gidermek, yeni bilgilerle ilgilerini çekmek önem kazanıyor. 

Her alanda daha çok sayıda tüketiciye, son teknolojiye uygun daha çok ürün satmak üzerine planlanıyor her şey. "Güç bende" diyebilmek adına insan ya da insancıklar unutuluyor çoğu kez. Tüketici grubu değiştikçe reklâmlar da değişiyor. "Halk nasıl olsa  anlamaz"  kaygısıyla  çok da özen gösterilmiyor pek çok şeye. Bol resimli, az yazılı, çok gürültülü müziklerle , tekrarlarla üretiliyor çoğu ürün. Mücevher ve araba reklâmları çok gözde bu aralar. Sanal marketler kaç kişiye hitap ediyor ? İletişim çağında iletişimsizlik söz konusu. Kurumların aranan telefonlarında insan sesi duymak yerine mekanik sesler duymaktan işinizi çözememekten ötürü yorgun düşüyorsunuz. İnsan kayıp, İNSAN aranıyor...

"Uzun yazıları okumaya, yorum yapmaya artık insanların sabrı ve zamanı yok " diyor uzmanlar. O zaman hoşgörünüze sığınarak, bu yazımın devamı  16 Ekim Pazartesi ) günü  blogda (Ağaç Ev Sohbetlerinde) olsun. 

Makbule Abalı 

Urla . 13 Ekim





Ekim 06, 2023

ÜNLÜ ŞAİRLERİN DİZELERİNDE YAŞAM

 


BU SABAH
Bu sabah çok güzel, mavi, tertemiz;
İçimden geçiyor aydınlık bir iz.
Öyle bir saadet ince belirsiz,
İnandım ki artık ben gülüyorum.
 
Bu sabah sütünü emdim sevincin;
Düştü kabuk gibi haset, fitne, kin;
Umut kirmeninde eğrilmek için
İpek gibi tel tel dökülüyorum.

Kovdum yüreğimde yatan garibi;
Bu sabah şu ufkun benim sahibi
Bir ufuk içinde akan su gibi
İçimden içime dökülüyorum.

Yaşar KEMAL








RİNDLERİN AKŞAMI

Dönülmez akşamım ufkundayız. Vakit çok geç;

Bu son fasıldır ey ömrüm nasıl geçersen geç!

Cihana bir daha gelmek hayal edilse bile,

Avunmak istemeyiz öyle bir teselliyle,

Geniş kanatları boşlukta simsiyah açılan

Ve arkasında güneş doğmayan büyük kapıdan 

Geçince başlayacak bitmeyen sükûnlu gece

Gruba karşı bu son bahçelerde keyfince,

Ya şevk içinde harab ol, ya aşk içinde gönül!

Ya lâle açmalıdır göğsünde yahut  gül!

Yahya Kemal BEYATLI 



YAŞAMAYA DAİR ( Kısaltarak )

Yaşamak şakaya gelmez

büyük bir ciddiyetle yaşayacaksın 

Yani öylesine ciddiye alacaksın ki yaşamayı,

yetmişinde bile meselâ, zeytin dikeceksin

.............

Bu dünya soğuyacak,

yıldızların arasında bir yıldız,

hem de en ufacıklarından,

mavi kadifede bir yaldız zerresi yani

yani bu koskocaman dünyamız

Bu dünya soğuyacak günün birinde,

hatta bir buz yığını

yahut ölü bir bulut gibi de değil,

boş bir ceviz gibi yuvarlanacak

zifiri karanlıkta uçsuz bucaksız 

Şimdiden çekilecek acısı bunun,

duyulacak mahzunluğu, şimdiden.

Böylesine sevilecek bu dünya

"Yaşadım" diyebilmen için...

Nazım HİKMET 



SON SÖZ

Boğazından lıkır lıkır geçen 

Şu suyun kıymetini bil

Nedir ki bu mavilik deme

Pencereden görebildiğin kadar 

Göğün kıymetini bil

Kıymetini bil çiçek açmış bademin

Güneşli odanın, çamurlu sokağın

Beyazın, siyahın, yeşilin,

Pembenin kıymetini bil 

Dirilik öyle bir şey yürekte

Sevinçle çırpınır,

Kavak yelleri eser insanın başında 

İnsanoğlu kızar, öfkelenir, savaşır

Halk için girişilen savaşta

O korkulu sevincin

Öfkenin kıymetini bil

Bil ki bu

Budur işte

Güneş yalnız dirileri ısıtır

Güneşin kıymetini bil.

Oktay RİFAT



AYRILIŞ

Bakakalırım giden geminin ardından

Atamam kendimi denize, dünya güzel,

Serde erkeklik var, ağlayamam.

Orhan Veli KANIK





BİR YOL HİKAYESİ 

Günün yorgunluğuna,

geleceğin belirsizliğine,

gecenin karanlığına,

dostların vefasızlığına 

inat,

sevmeli, sevmeli ki,

solmasın yaşam...

Tayfun TALİPOĞLU 


Ekim 04, 2023

EĞİTİMDE BİR KAYIP : Şerafettin SUNAY

 


Çalıştığınız her kurumda farklı insanlar, ayrı karakterler, kişilikler tanırsınız. Her biri ayrı bir dünya olan bu insanlardan bazısı derin izler bırakır hayatınızda. Hayatın içinde bir hayat dersi gibidir paylaşımlarınız. Emeklilik sonrası on yıl çalıştığım Mersin Test Teknik Dershanesi'nin yayını "Bir Eğitim Kurumunun 25 Yılı " adlı kitabı bugün yeniden okurken bir kez daha inandım; Eğitim-Öğretim alanında gerçek eğitimcilerle kaliteli uygulamalarla, gönül vererek yapılan özverili çalışmalar yararlı sonuçlar veriyor, yıllar sonrasında da en iyi duygularla anılıyor. 

Çok büyük bir okul gibiydi çalıştığım kurum. Pek çoğu Yüksek Öğretmen Okulu mezunu, branşında güçlü, nitelikli, seçkin öğretmenlerden oluşan 100 kişilik bir kadro, yaklaşık 5000 öğrenciyi kapsayan 4 şube. Rehberlik hizmetlerini çok ciddiye alan, Öğrenci Seçme Sınavlarında üst derecelere pek çok öğrenci yerleştiren, sosyal etkinliklere yer veren, çok ciddi zümre ve Kurul toplantılarının  düzenli yapıldığı , seçilmiş memur kadrosu ve çalışanlarıyla örnek bir kurum, 40 öğretmen ortaklı özel bir kuruluş. Biz ortak değildik ama bu Eğitim Yuvasında yıllarca özveriyle, görevimizi benimseyerek çalıştık. 

Şerafettin Sunay o kurumda tanıdığım unutulmaz insanlardan biriydi. Balıkesir Eğitim Enstitüsü Matematik Bölümünden  mezun çok değerli bir matematik öğretmeni.  Gölgesi ağırdı, ciddi bir görüntüsü vardı,  ancak tanıdıkça içindeki ince duyguları,  yüreğindeki insan sevgisini, nezaketini, dürüstlüğünü de tanır, daha çok saygı duyardınız. Şimdi doktor olan büyük kızımız :" Dersi işlerken, problemleri çözerken karatahtayı bir sanatçı gibi özenli ve düzenli kullanan saygın bir öğretmenimizdi." diyerek anıyor. Küçük kızımın Çeşme'deki düğününe eşi Canay Hanım ile birlikte katılarak bizleri çok mutlu etmişlerdi. Konuşması, davranışları, yaklaşımı ile "Beyefendi" unvanını  hak eden , sevilen, sayılan aynı zamanda çekinilen bir kişi.

Kurumda aynı zamanda Müdür Yardımcısı olarak Yönetim kadrosundaydı. O zamanlar yayınlanan Kurum Kitabına çok içimden gelerek şöyle yazmışım: "İnsanlar tanırsınız; kişilikli, bilgili, tutarlı, insana saygılı... 'Lider' olabilmenin ne denli güç olduğunu ya da 'gerçek yönetici' olmanın nasıl bir meziyet olduğunu bir kez daha fark edersiniz. " Bu duyguyu bizlere yaşatan arkadaşlarımı saygıyla anıyorum. Her üç ayda bir çıkan dershane bülteninde yazdığım yazıların çok dikkatli bir okuyucusu olduğunu sonraları öğrenmiştim. Hiç gecikmeden gelen geri bildirimleriyle yazı veya şiirlerimi en ince ayrıntısına kadar değerlendirir, ben mahcup dinlerken övgü dolu sözlerini sıralardı. 

Aynı Dershanede 10 yıl İlköğretim Bölümünün müdürlüğünü yapan eşim Ahmet Abalı ile çok düzenli, tempolu  sabah yürüyüşleri vardı. Sabahın erken saatlerinde çok hızlı yürümekten hoşlanan, sporun yararlarına inanan iki dost eğitimci. Rahmetli Rehber Öğretmenimiz Mustafa Kocabaş ile de çok iyi birer dost olduklarını biliyorum. Seçiciydi ama herkesle anlaşırdı.

Urla'ya taşındıktan sonra da telefonla görüşmelerimizi sürdürdük. Blogdaki yeni yazılarımdan haberdar ettim. Beni onurlandıran, destekleyen,  motive ederek yazmamı teşvik eden övgü dolu olumlu sözleri halâ kulaklarımda. Bugünlerde böyle bir yazı yazacağımı hiç düşünmemiştim. Yaşasaydı ve okuyabilseydi eminim gene tane tane konuşarak şöyle söyleyecekti:" Yazılarınıza yazılan yorumları da tek tek okuyorum...... "  Telefonda ölüm haberinizi aldığımızda hıçkırarak ağladığımı da yazmak istiyorum şimdi Öğretmenim. Diğer arkadaşlarımıza haber vermek ne zordu...

 2 Ekim 2023 günü eğitime gönül vermiş çok değerli, duyarlı  bir insanı, candan bir dostu kaybettik. Hepimizin başı sağ olsun. Işıklar içinde uyusun. Değerli eşi Ayşe Canay  Sunay Öğretmenimize,  tüm sevenlerine sabır ve baş sağlığı diliyorum. 

Makbule Abalı Urla 

4 Ekim 2023


                                                    Şerafettin Sunay ve eşi Ayşe Canay  Sunay 





Ekim 01, 2023

BİR DÜŞ GİBİYDİ HAYAT...



Yeni bir ayın bu ilk yayınında eski yazılarımdan birini seçtim. Geçmişe özlem değil ama geçmişi anmak iyi geliyor insana. 6Ocak 2017'de ikinci kez yayınlamışım. Bugün 1Ekim. "Dünya Yaşlılar Günü" olarak da anılıyor. Satırına dokunmadan  nostaljik bir yazımla günü kutluyorum. M.A
.................................................................................................

Gün geliyor bir gün tüm yaşadıklarımıza farklı bir pencereden bakıyoruz. Yaşamı adeta bir tül perdenin ardından gözleyip, yeniden değerlendiriyoruz olayları. Zamanın hızlı akışı içinde daha objektif, daha gerçekçi, eskisinden daha farklı biçimde bir bakış belki de... Yaşanmış onca olay, tanıdığımız onca kişi. Bir ömre, yıllara sığdırılmış onlarca gerçek öykü...  İnsan yaşamından anlar, anılar bütünü. Acı, tatlı, hüzünlü ya da neşeli...

Ancak "yaşanan zamanla- anılan zaman" birbirinden farklı olacaktır elbette; Her şey artık zaman tünelinde netliğini kaybetmiş, etkisi azalmış, bir düşler yumağına dönüşmüş. Gün gelip belli yaş sınırlarını aştığımızda, bellek ne kadarına "geçiş izni" verirse o kadarı yüzeye çıkacak. Belki bir gün kendimize dahi "yabancılaşmak" ya da yenilenen güzel düşler kurmaya devam etmek... Dünya sadece bizim için dönmüyor ya da durmuyor...

Kendimizi iyi hissettiğimiz sürece yazmak, okumak, yeteneklerimiz doğrultusunda güzel şeyler yapmaya çalışmak... Yıllar sonra o tül perdeyi aralamak, yaşadıklarımızı daha net görmemizi sağlayacak belki de. İşte o zaman "Güzel bir düş gibiydi hayat" diyebileceğiz sanırım. Yaşamın içinde eski bir yıla veda edip yeni bir yılı karşılarken her defasında yeni umutlar yüklenir insan. Geçmiş, hatalarıyla, kusurlarıyla geride kalmıştır. Koca bir yılın ne getirip ne götüreceği bilinmez. Ama değişen her yeni yıl insan için de bir değişimdir. Ne çok şey ister, ne çok şey bekler insan. Belki çoğu kez ertelense de hayaller, umduğuyla değil, bulduğuyla yetinir insanoğlu. Sürprizlerle dolu bir düş gibidir hayat.

Bir kitabı yeniden okuduğunuzda ya da bir filmi yeniden izlediğinizde daha önce dikkatinizi çekmeyen yeni şeyler keşfedersiniz. Yeniden geçmişe bakmak, hayatı bir başka zamanda , bir başka gözle gözlemek nice şeyleri hatırlatır insana. Ne çok iz kalmıştır yaşadıklarımızdan geriye. Bazen canımız yanar, bazen mutluluk duyarız. Yaşarken de öyle değil midir, mutlulukla hüzün, gözyaşıyla kahkaha aynı anda yaşanabilir...

Gün olur, geçmişe bir göz attığımızda önceden yaşanmış bazı olaylar çok net canlanır belleğimizde, bazıları silik görüntülerle gelir aklımıza, bazılarını bellek kayıttan silmiştir bile... İnsanın doğasında kötü şeyleri, acı veren anıları bilinçaltına itip unutmak vardır. Çok kolay olmasa da bazı şeyleri unutmak. Düşler sürer yaşadıkça, günbegün. Yeni bir gün başlar günün ilk ışıklarıyla. Her şey yeniden aydınlanır; Geçmişin yol göstericiliğinde yeni yollar açılır insanın önünde. Gün doğarken sabahın duru aydınlığında her şey netlik kazanır. Anılar ayıklanır etkisine göre; İyi-kötü, acı-tatlı, olumlu-olumsuz...

"Karışık, uzun bir düş gibidir hayat." Her hayat kişiye özgüdür, özeldir. Herkes aynı olayı bir başka biçimde yaşar ve etkilenir. Geride yaşanmış koca bir ömür ve paramparça düşler kalır. Bir çocuk parkında masum çocukların coşkusunu gözlediğinde kendi çocukluğunu hatırlar insan. O yıllardaki iyi-kötü anılar sonraki tüm hayatı etkiler. Mutlu bir çocukluk, mutlu bir yetişkin olabilmenin ön koşuludur. Çocuklukta karşılaşılmış bir şiddet, kişiyi asosyal yapabilir, çekingenliğe, güvensizliğe yol açabilir. Olumsuz bir öğretmen davranışı çocuğun tüm hayatını etkileyebilir. Anne-baba arasındaki şiddetli geçimsizlik de gelecekte nice şiddet öyküsünü yaratabilir. O zaman "kötü bir düş gibi" hatırlanır hayat...

Özelikle yaş aldıkça insana saygılı, nazik, anlayışlı, duyarlı, sakin insanların çoğalmasını diler insanoğlu. Bu güzel insanlar çoğaldıkça hoyrat, asabi, saldırgan, kaba insanların da gücü azalacaktır. Ama "şaşırtıcı bir düş" gibidir hayat.  Zamanlı-zamansız iyiler de kötüler de karşımıza çıkacaktır. Geride ancak izler kalacaktır. Bazen alışmak zor olsa da belki zamanla alışarak dayanma gücümüzü de test edeceğiz. İyi-kötü yanlarıyla iniş çıkışlıdır hayat. Çok güvendiğiniz bir dostunuzun hiç ummadığınız bir davranışıyla karşılaşırsınız bir gün. Üzerinize kilolarca ağırlık yıkılır bir anda adeta. Tam tersi güzel bir olay sizi havalara uçurur. Yeniden yaşama bağlanır, düşler ülkesinde yeniden bir gezintiye çıkarsınız...

Yaşam boyu türlü çeşitli hayatlar içinde varlığınızı sürdürürsünüz; Ev hayatı, iş hayatı, sosyal hayat, özel hayat. Her şey size bağlıdır. Duygu kontrolü, düşünce kontrolü, davranış kontrolü... İçinizde "görev aşkı" varsa kimse denetlemediğinde bile var gücünüzle çalışırsınız. Sorumluluk, vicdan, namus, utanç gibi kavramlar anlamını yitirmemişse kafanızda, her şey olması gerektiği gibi tanımlanır. Olumsuzlukları umursamaz, kötülükleri görmezden gelirseniz alışkanlıklarınız da bir başka biçimde gelişir. Kendi kişisel denetimini yapamayan insan dış denetimlerle de kolay kolay değişemiyor. Kendini kurtaracak yolları, açık kapıları hep bulabiliyor.

Bazen bir hastalık, bir kaza, bazen zamansız bir ölüm, sevdiklerinizi alır elinizden. Genç, yaşlı fark etmez, içiniz yanar, üzülür, çırpınır, ama sonuçta kabullenirsiniz. Bu dünyada acı da, hastalık da ölüm de vardır. Ve doğum kadar doğaldır. Uzun bir süre anılar üşüşür beyninize; Keşkeler, pişmanlıklar, nedenler, iyi ki'ler, acabalar... Bazen kader, bazen alın yazısı, bazen doğa kanunu deriz. Adı ne olursa olsun, her kayıp yeni bir "düş kırıklığıdır", isyandır, inkardır. Ama sonuçta kabullenme vardır. Bazen "kötü bir düş gibidir hayat."

"Bir düş gibidir hayat"... Ama gerçeklerle yüz yüze olmak, onları kabullenmek, yaşlılıkta çok da rahatlatıcı değildir. Haksızlıklara tahammülünüz azalır. Yaş aldıkça eleştirmenliğe başladığınızı fark edersiniz. Yanlışları düzelten, hataları vurgulayan bir yapıya bürünürsünüz giderek. Hoşgörü, anlayış azalmaz, ancak insanları, dünyayı düzeltme çabası da hiç bitmez. Bakış açısı giderek genişler, yaşlılık dokunulmazlığına bürünüp, olumsuzlukları konuşmak, söylemek rahatlatır insanı. Yıllar ilerledikçe evinde de yurdunda da sevgiye, nezakete, huzura, sakinliğe daha çok ihtiyaç duyar insan. Gelecek garantisi ister. "Kötü bir düş gibiydi hayat" demek istemiyordur. Çevresindeki insanlara, kurumlara inanmak, güvenmek, insanca yaşamak, insan gibi davranılmak ister.

Kafaca, bedence kendinizi hazır hissetmiyorsanız "emeklilik", bir çocuğun kararsızlığı ya da bir ergenin şaşkınlığına sokar sizi. Yoğun bir iş hayatının ardından "Hayat güzeldir" diye düşünür, yeni planlar yaparsınız. Ancak o güzellik hastalıklarla gölgelenir bazen. Yorgun yılların ağırlığı bazen omuzlarınıza, bazen belinize, bazen dizlerinize biner. Oysa hobilere zaman ayırabilmek nasıl da güzeldir. Dostlarla birlikte bir sabah kahvesi, bir sabah kahvaltısının tadı yıllarca damaklarda kalır. 

"Uzun, karmaşık bir düş gibidir hayat." Hayat devam ederken "beyin" hala dış dünyayla iletişimi sağlıyorsa, başka hastalıkların üstesinden gelebilir insan. "Umut" devam ediyorsa istediği gibi düş kurabilir insanoğlu.
Zorlu bir kışın içinde bile" dört mevsim bahar" olur o zaman...