Küçükken arkadaşlarımın anı defterlerine çok yazdım. Sonraki yıllarda öğrencilerimin anket defterlerine, anı defterlerine isteklerini kırmayıp hep yazdım. İçimden gelerek uzun uzun yazdım. Yazdıklarımın kalıcı olmasına özen gösterirdim. Örneğin çocukluk yıllarımda bile "sepet sepet yumurta- sakın beni unutma" deyişini hiç kullanmadım. Yıllar sonra bir öğrencim sakladığı anı defterinde yazdığım yazıyı gösterip : "Öğretmenim her zora düştüğümde yazınızı okudum. Öyle çok sıkıntımı paylaştım ki sizinle." dediğinde nasıl da mutlu olmuştum. Oysa ben ne yazdığımı unutmuşum, okuyunca hatırladım. Bir başka öğrencim yazdığım sayfanın çocuğunun başucunda olduğunu söylediğinde nasıl duygulanmıştım.
Blog hayatımda ilk defa bir mim yazacağım. Yapabilecek miyim bilemiyorum. İçimden geldiği gibi yazacağım. Tüm yazılarımda olduğu gibi.Bu mim; Kore günlüklerim adlı blog arkadaşımızın sorusu ve barış elçisi Deeptone arkadaşımızın yönlendirmesiyle elimize ulaştı.Ben soruyu çok sevdim. Şu bir gerçek ki hepimizin şimdiki hayatında çocukluğumuzdan izler var. Bazı davranışlarımız törpülenmiştir elbette, ya da bazı davranışlarımız çevreden kabul gördüğü için pekişmiştir.
Çocukluk en saf, masum halimiz. Ve en özgür, en rahat günlerimiz. Belki "büyük çocuk" olduğum için sakin, uslu ve mutlu bir çocuktum ben. Sorumluluk duygum güçlüydü. "Abla" olmak çok da kolay değildir çocuklukta. Abla hep örnek olmak zorundadır. Koruyucu, kollayıcı ve yardımcı olması beklenir. Annem babam her ikisi de sevgi dolu insanlardı Bizler o sevgi dolu ortamda büyüdük. Çok zengin değildik ama varlık içinde büyüdük. Elimizdeki parayı da, eşyaları da, insanları da çarçur etmemeyi belledik. Özür dilemeyi de bağışlamayı da benimsedik...
İnsanın çocukluk anılarında güçlü olan, baskın olan anılar daha net hatırlanıyor. Bazısı mutluluk veren, bazısı mutsuzluk yaşatan anılar. İz bırakan anılar unutulmuyor.
İlkokulun sonuna doğru çarşı içindeki evimizden merkezden uzak bahçeli, tek katlı yeni evimize geçtik. Yeni bir çevre, yeni arkadaşlar ama bahçesinde portakal, limon, nar, muz, zeytin ağaçları bulunan ve çiçekler, sebzeler yetiştirilen bir ev. Bir dönem tavuk kümesimiz bile oldu. Bahçemizdeki kocaman iki salıncak mahalledeki çocukların da oyun alanı idi. Belki o yıllardan kalma alışkanlıkla "paylaşmak" hep önemli oldu benim için.
Çok mutlu olduğum günlerden biri babamın bizi Doğan Kardeş Dergisine abone yaptığı gündür. Birkaç kitapla birlikte harika bir doğum günü hediyesiydi. Sonraki yıllarda mizah dergilerini, karikatürleri de çok sevdim. Akbaba unutamadığım bir dergidir. Gazetede Hoş Memo, Gülpembe ne güzel karakterlerdi. Hele Red Kit ve Düldülü.
Oyunlarımız; içeride evcilik, kitap okumak, isim- şehir- nehir, terzilik, berberlik gibi oyunlar Dışarıda ise sek sek, 5 taş, istop oyunları oynanırdı.
Çocukluğumda saçlarım sapsarı ve uzun idi. Zamanla, kesilmelerden sonra giderek koyulaştı ve koyu kumrala döndü. İki örgü halindeki saçlarımın ilk kesilişi yaklaşık 6-7 yaşlarıma rastlar. İstanbul'dan akrabalarımız gelmişti. Saçlarımı yıkamanın çok zor olduğu konusunda annemi ikna ettiler. Bir gün sonra da beni ikna ederek(!) saçlarımı iki örgü halinde kestiler. O saçları hala saklarım. Bugün bile berber koltuğuna oturmayı sevmem.
Küçüklüğümden bir başka olumsuz anım var. O yıllarda yazın Adana'nın Bürücek Yaylası'na çıkardık. İstanbul'dan gelen kuzenimin ısrarıyla ellerimizde mini sepetlerle yan komşunun bağına üzüm toplamaya gittik. Macera gibiydi, oyun tadındaydı, içinde heyecan vardı. Döndüğümüzde büyük bir sevinçle evdekilere; "Size üzüm topladık" dedik. Annemin yüz ifadesi bugün gibi aklımda. "Nereden... ne zaman... izinsiz mi...?" Sorular ardı ardına geldi. O gün hayatımın en büyük utancını yaşadım. Biz elimizde birer salkımlık üzüm sepetlerimizle annemle beraber komşudan özür dileyip kopardığımız üzümleri iade etmeye gittik. Bir ara ceza olarak hafif kulağımız da çekildi galiba. Onu hatırlamak bile istemiyorum. Komşunun bütün ısrarlarına rağmen üzümleri geri almadık. "İzinsiz kimsenin malı alınmaz." sözü kafamıza nakşoldu. "Üzümü ye bağını sorma" deyişi bizde hiç geçerli olmadı.
Gösterişi, farklı olmayı, dikkat çekmeyi hiç sevmedim. Dikiş öğretmeni ve terzi olan annemin diktiği güzelim giysileri arkadaşlarımdan farklı olmayayım diye ya giymezdim ya da çok utanarak giyerdim. Oysa küçük kardeşim için o cicili bicili elbiseleri giymek büyük mutluluktu.
Küçük olmak güzel gerçekten. Anılar denizine dalınca geriye dönüş de zaman alıyor. İlk kez mim yazınca da yazdıklarının uzunluğuna karar veremiyor insan.
"Ben küçükken..." sakin, sessiz, utangaç, okur-yazar bir çocuktum.
Büyüdüm... sanırım çok da değişmedim...
İlkokulun sonuna doğru çarşı içindeki evimizden merkezden uzak bahçeli, tek katlı yeni evimize geçtik. Yeni bir çevre, yeni arkadaşlar ama bahçesinde portakal, limon, nar, muz, zeytin ağaçları bulunan ve çiçekler, sebzeler yetiştirilen bir ev. Bir dönem tavuk kümesimiz bile oldu. Bahçemizdeki kocaman iki salıncak mahalledeki çocukların da oyun alanı idi. Belki o yıllardan kalma alışkanlıkla "paylaşmak" hep önemli oldu benim için.
Çok mutlu olduğum günlerden biri babamın bizi Doğan Kardeş Dergisine abone yaptığı gündür. Birkaç kitapla birlikte harika bir doğum günü hediyesiydi. Sonraki yıllarda mizah dergilerini, karikatürleri de çok sevdim. Akbaba unutamadığım bir dergidir. Gazetede Hoş Memo, Gülpembe ne güzel karakterlerdi. Hele Red Kit ve Düldülü.
Oyunlarımız; içeride evcilik, kitap okumak, isim- şehir- nehir, terzilik, berberlik gibi oyunlar Dışarıda ise sek sek, 5 taş, istop oyunları oynanırdı.
Çocukluğumda saçlarım sapsarı ve uzun idi. Zamanla, kesilmelerden sonra giderek koyulaştı ve koyu kumrala döndü. İki örgü halindeki saçlarımın ilk kesilişi yaklaşık 6-7 yaşlarıma rastlar. İstanbul'dan akrabalarımız gelmişti. Saçlarımı yıkamanın çok zor olduğu konusunda annemi ikna ettiler. Bir gün sonra da beni ikna ederek(!) saçlarımı iki örgü halinde kestiler. O saçları hala saklarım. Bugün bile berber koltuğuna oturmayı sevmem.
Küçüklüğümden bir başka olumsuz anım var. O yıllarda yazın Adana'nın Bürücek Yaylası'na çıkardık. İstanbul'dan gelen kuzenimin ısrarıyla ellerimizde mini sepetlerle yan komşunun bağına üzüm toplamaya gittik. Macera gibiydi, oyun tadındaydı, içinde heyecan vardı. Döndüğümüzde büyük bir sevinçle evdekilere; "Size üzüm topladık" dedik. Annemin yüz ifadesi bugün gibi aklımda. "Nereden... ne zaman... izinsiz mi...?" Sorular ardı ardına geldi. O gün hayatımın en büyük utancını yaşadım. Biz elimizde birer salkımlık üzüm sepetlerimizle annemle beraber komşudan özür dileyip kopardığımız üzümleri iade etmeye gittik. Bir ara ceza olarak hafif kulağımız da çekildi galiba. Onu hatırlamak bile istemiyorum. Komşunun bütün ısrarlarına rağmen üzümleri geri almadık. "İzinsiz kimsenin malı alınmaz." sözü kafamıza nakşoldu. "Üzümü ye bağını sorma" deyişi bizde hiç geçerli olmadı.
Gösterişi, farklı olmayı, dikkat çekmeyi hiç sevmedim. Dikiş öğretmeni ve terzi olan annemin diktiği güzelim giysileri arkadaşlarımdan farklı olmayayım diye ya giymezdim ya da çok utanarak giyerdim. Oysa küçük kardeşim için o cicili bicili elbiseleri giymek büyük mutluluktu.
Küçük olmak güzel gerçekten. Anılar denizine dalınca geriye dönüş de zaman alıyor. İlk kez mim yazınca da yazdıklarının uzunluğuna karar veremiyor insan.
"Ben küçükken..." sakin, sessiz, utangaç, okur-yazar bir çocuktum.
Büyüdüm... sanırım çok da değişmedim...
