Sayfalar

Eylül 12, 2026

ZİLLER KİMİN İÇİN ÇALIYOR ..?


Yeni bir Eğitim-Öğretim dönemiyle açılan okullarda, ziller de belirli aralıklarla çalmaya başladı. Onca ses arasında zilleri "gerçek anlamda" duyup-farkına varıp, kulak kabartabiliyor muyuz? Eğitim-Öğretimde ziller acı acı çalıyor, çınlıyor; kafamızda, yüreğimizde, beynimizde... Öğretmen, öğrenci, veli, anne-baba, yönetici, vatandaş olarak, ziller aslında hepimizi uyarıyor, düşünmeye yöneltiyor...  

İnsan olarak, duyu organlarımıza haksızlık ediyoruz bazen; belki önyargıyla, belki duygusalca, isteyerek ya da istemeyerek, onların görevlerini tam yapmalarını engelliyoruz. Görülmesi gerekenleri görmüyor, duyulması gerekenleri duymuyor, söylenmesi gerekenleri uygun zamanda, uygun biçimde dile getirmiyoruz. Görmezden, duymazdan geldiğimiz her şey, sonradan daha çok canımızı acıtıyor, karşılığında daha büyük bedeller ödüyoruz. 

Yaşarken öyle durumlarla, kişilerle karşılaşıyoruz ki bazen, gerçekten insanın içi sızlıyor; Çeşitli alanlarda, onca yıllık eğitim-öğretimin ardından, kazanılması gereken bilgi, beceri ve davranışlarda ne büyük eksikler, açıklarla mezunlar vermişiz.  Aslında çeşitli nedenlerle belli yaşlarda kazanılamayan davranışların, sonradan kazanılması da çok kolay olmuyor; gecikmeyi gidermek daha çok emek, çaba ve zaman istiyor. "Öğretmen, öğrenci, anne-baba, ya da yönetici olarak kimler nerede yanlış yaptı, hatalar olduysa, kimlerin payı ne kadardı, nasıl bir özeleştiri uygulandı, sorunun kaynağına, nedenlere inilebildi mi"... Çok yönlü, uzun zamanlı düşünmemiz gerekiyor. 

Aslında ziller hepimiz için çalıyor, hepimizi düşünmeye davet ediyor: Yıllar öncesini düşündüğünüzde; hangi öğretmenlerinizi adıyla hatırlıyorsunuz, kimleri düşünmek sizi rahatlatıyor, o yıllardan ne kadar olumlu-olumsuz izler taşıyorsunuz, o zamanlar bir bilgi ve görgü alışverişinden almaya ne kadar hazırdınız, ne kadar yararlanabildiniz...? Çocukluk veya gençlik döneminde (bilerek ya da bilmeyerek) yanılgılarınız, bugün nelere mal oldu? İyi örneklerden pay almaya hazırken, hangi kötü örneklerden etkilendiniz, ya da siz (uygun yaklaşımlarla)  istemesini mi bilemediniz...? 

Her alanda yaşamı farklı yönleriyle değerlendirdiğimizde; bazen "öğretici", bazen "öğrenici" konumundayız. "Öğrencilik", yalnız okulların dört duvarı arasında oluşan bir eylem değil: Güvenmeyi- güvenmemeyi, inanmayı-inanmamayı, umudu-umutsuzluğu, utanmayı-utanmamayı; acaba ne zaman, nerede, nasıl, hangi koşullarda ve kimlerden öğrendik...? Birbirimizi ne kadar tanıdık, hangi ölçütlerle değerlendirebildik? Sözsüz iletişimin bile geçerli olabileceği durumlarda-hiç iletişim kurmadan-kimleri nasıl incittik? Asıl olan "Hayat Okulunda" kendimizi ne kadar eğitebildik, hangi konularda "geçersiz not" aldık? 

Ziller içimizi titretiyor, bizi uyarıyor mu, yoksa duymazlıktan mı geliyoruz? Acaba işimize gelmeyen hangi durumlarda-iğneyi önce kendimize batırmadan- karşımızdakine çuvaldızı kullandık? Dakikaların değerini bilmezden gelip, saatleri, günleri, yılları nasıl acımasızca kaybettik. Gelişmiş ülkelerde zaman o denli önemliyken biz "yitirilmiş zamanlar ülkesi" olmayı nasıl başardık...(!) Doğru zamanda, doğru insanları bulabilmek için nasıl bir çabamız oldu, ne kadar yararlanabildik, kimleri onayladık, kimleri reddettik, kimleri damgaladık, "tanımadık-görmedik-duymadık-söylemedik"... 



Ne yazık yıllardır, çalan zilleri hiç duyamayanlar ya da duyuramadıklarımız da oldu... Okuma çağında: Okulda olması gerekirken; ovalarda, tarlalarda, atölyelerde, evlerde, başka işlerle uğraşan, hiç çocuk ve genç sayılmayanlar da vardı aramızda... Nice "Küçük Adam" zil seslerine bu yıl da çok uzak kaldılar; başka seslerin içinde sanki kayboldular, çalan zilleri hep "paydos zili" olarak algıladılar...

Severek, benimseyerek sürdürülen her iş, her meslek, kişiye değer kazandırıyor, topluma artı değer olarak geri dönüyor. Gönül rahatlığıyla, "yapmam gerekenleri yaptım" diyebilmek, her meslekte, ama asıl eğitimde çok önemli. Öğretmen olmak; dünyanın en zor ama en zevkli uğraşılarından biri... 

Bir öğretmen: öğrencilerinin yüreğini köreltmeden; görmeyi, anlamayı, dinlemeyi, düşünmeyi, yerinde konuşmayı, adil olmayı, uygun biçimde hakkını savunmayı, insana saygıyı kazandırabiliyorsa, kişiliği ve davranışlarıyla örnek olabiliyorsa başarıya da daha  kolay ulaşıyor. Bilgi açığı sonradan da tamamlanabiliyor, ancak kişilik oluşumu, kimlik kazanma uzun zaman alıyor, ruhsal zedelenmeler yaratıyor.


Eğitimde ödüller kadar caydırıcılar da önemli kuşkusuz: Hoşgörüsüzlük kadar aşırı hoşgörü de zararlı; zamanında kurallar öğretilmemiş, benimsetilmemişse, sonradan karşılaşılan yasaklar -cezalar, zamansız öfke patlamalarına neden olabiliyor. Her konuda; özgüvenli, cesaretli olma, haksızlıklara karşı çıkma, ancak "insan duyarlılığında" kabul görebilir. Kendisiyle ve çevresiyle barışık olan insan, bedensel güce, şiddete  başvurmaksızın, daha etkili olabilecek başka çözüm yolları arayabiliyor.  


 Öğretmenler, bazı durumlarda tüm çabalarına rağmen-çeşitli nedenlerle- bazı öğrencilerine ulaşamayabilirler de. Öğretmen olmak tabii ki her şeyi bilmeye yetmiyor;  yanılgıları açıklamak, gerektiğinde özür dileyebilmek , kişinin değerini düşürmez, saygınlığını artırır. Bilgeliğin özünde; sevgi, alçakgönüllülük, adil olabilme, bağışlama, hoşgörü var. Keşke öfkeye yenik düşmeden, zamanında mantık-duygu dengesi kurulabilse...Yüzyıllar öncesinden Konfüçyüs ne güzel sesleniyor: "Bilmediğini bilenin arkasından gidin. Bilmediğini bilmeyeni uyandırın. Bilmediğini bilene öğretin. Bilmediğini bilmeyenden kaçın." 


Her konumda alınan diplomanın derecesi, büyüklüğü, sayısı, her zaman kişinin "adam" olmasına yetmiyor. Deneyim, birikim, etkileşim, paylaşım, ve en önemlisi zaman, diplomayı zenginleştiriyor, ya da değer kaybettiriyor...Her yıl okullar açılıp ziller yeniden çaldığında:  Bir öğretmenin, insan yetiştirme uğraşı verenlerin yüreği çarpıyorsa, duygulanıp düşünüyorsa, çözümler üretebiliyorsa; iyi şeyler, güzellikler sürecek demektir.
   
Sadece eğitim kurumlarımızdan değil, "hayat okulundan" da yeterli bir diploma alabilen İNSAN sayısını artırabilsek; daha umutlu, daha güvenli bir ülke olabilir miydik acaba? Ziller çalarken; zaman çok geçmeden, keşke hepimiz kulak kabartıp duyabilsek, kendimize düşeni yapabilsek... 


NOT. Bu yazımı 27.09.2010 yılından önce bir Eğitim-Öğretim Kurumunda çalışırken yazmış daha sonra Blogda  yayınlamıştım.  Yıl 2024...
Emekli bir eğitimci olmama rağmen ; Her Eğitim-Öğretim Yılının başlangıcında okullarda ziller yeniden çalarken halâ büyük heyecan duyuyor, karışık duygular yaşıyorum.
Ve yıl: 2026 
 
2026-2027 EĞİTİM-ÖĞRETİM YILI KUTLU OLSUN. 

Çağdaş bilimlerin ışığında çocuklarımız-gençlerimiz,  öğretmenlerimiz ve anne babalar için, toplum için sağlıklı-mutlu-verimli, Ülkemiz için örnek başarılarla dolu bir yıl olsun. 

Makbule ABALI -Eğitimci
12 Eylül 2026 Urla-İzmir

























Eylül 09, 2026

DOYASIYA YAŞAMAK... YORUMLARLA YAŞAM...

 

Hayat ince ayrıntılarla, iniş çıkışlarla devam ediyor. Bu aralar "Günlük" tarzında yazmayı düşünüyorum. Böylesi daha kolay, daha rahatlatıcı olacak. Yazamadığım günler huzursuz oluyorum. Yazmak, içimde, kafamda birikenleri sözcüklerle buluşturmak, sonra onları bir yazıda, bir öyküde, bir deneme ya da bir şiirde dile getirmek... Anlatmak istediğim o kadar çok şey var ki, içtenlikle söylemek isterim, bitiremeyeceğimden korkuyorum...

Yaşayanlar bilir, bilenler anlar; Yazmak, insanın ta içinden gelen bir dürtü gibi. O dürtü kişiyi uyardığı sürece insanın farkındalığı artıyor, duyarlılığı yükseliyor, çevresini gören gözler, duyan kulaklarla izlemeye başlıyor. Hayatı sindirerek yaşıyor, kendinizi daha enerjik ve zinde hissediyorsunuz.

Her yaş için, her zaman, her koşulda, akıl-beden ve ruh sağlığı değişmez önceliğimiz. Sağlık fire vermeye başladığında hayatın akışı da değişiyor. Uyarılara kulak vermezseniz, gerekli önlemleri almazsanız düzeniniz altüst olabiliyor. Sağlıkla ilgili paylaşımları önemsiyorum. "Damdan düşenin halinden anlamak gibi..." İki gündür doktor kontrollerimiz vardı. Günlük alışkanlıklarımızı biraz ağır çekimde sürdürdük.

Son yazımdaki yorumlara hemen yanıt  veremeyişim bu yüzdendir. Yorum sayfamı buraya aktarmak istedim. Sağlık öykülerimizi daha sonraki yazılarımda paylaşacağım. Yorumların hemen altına WhatsApp'tan  bir öğrencimin yorumunu da haksızlık olmasın diye eklemeyi düşündüm.

"Çok değerli Dostlar; 

Bilgisayarımda yazımın (Yaşama Sevinci) altında 11 tane yorum, iki gündür yazılmak için benden yanıt bekliyor. Duygular sözcüklere dökülerek öyle güzel dile getirilmiş ki, her birini okurken içim titredi. Bazen tebessüm ettim, bazen düşündüm, bazen gözlerim uzaklara dalıp gitti.

Her zaman söylerim, yazarım; Yorumlar bir paylaşımın güçlü tamamlayıcıları, yazıyı bütünleştiren öğeler.. Her yorum değerli benim için. Yeni bir paylaşımın motivasyon kaynakları, yazanı yeniden hayal dünyasında gezdiren, yazmaya iteleyen gizil güçler...
Hepinize sonsuz teşekkürler. Bu kez her zaman yaptığım gibi tek tek yanıtlayamadım. İki gündür doktor kontrollerim vardı. Gün 24 saat, akreple yelkovanın hızına yetişemedim, bağışlayın.
Gözlerimi zaman zaman dinlendirmem gerekiyor.
Yürekten sevgilerimi ileterek esenlikler diliyorum."

Makbule ABALI-Eğitimci

9 Eylül 2026 Urla-İzmir


 "Cümleler doğrudur şayet sen doğru isen, doğruluk hiçbir zaman bulunmaz, sen eğri isen." Yunus Emre



Eylül 07, 2026

YAŞAMA SEVİNCİ

 


Yaşamı sona erecekmiş gibi görünen bir canlının yeniden dünyaya dönüşüne tanıklık etmek... Harika bir duygu. O süreci izlemek insanı düşündürüyor, duygulandırıyor, deneyim kazandırıyor. Tüm canlılar için bu olay düşünülebilir. Biz bir kaplumbağada tanık olduk. Bilirsiniz çocuklar tosbağa da derler.

Evimizin önündeki küçük bahçemizde yetişen her bitki türünü özenle yetiştirmeye, büyütmeye çalışıyoruz. Onlardan birinin sararması, yaprak dökmesi ya da kuruması beni üzüyor. Bu kez de öyle oldu. Güzel kokusuyla mutluluk saçan bir çiçeğimiz hastalandı. Dallarında, yapraklarında beyaz tozlar oluştu. Komşumuz Emin Bey'e danışınca bahçe pompasıyla bir karışım püskürttü. "10dakika bu havayı teneffüs etmeyin." dedi. 

10 dakika sonra bahçeye çıktığımızda bir sürprizle karşılaştık; Taşların üzerinde, koltukların hemen yanında kocaman bir kaplumbağa, başı dışarıda, biraz şaşırmış bir halde duruyordu. Kaplumbağaların çok uzun yıllar yaşadıklarını biliyorum. Çocukken tavşanla kaplumbağanın öyküleri anlatıldığında kaplumbağanın kazanmasına ne çok sevinirdik. Bazı haylaz çocuklar kaplumbağayı ters çevirdiklerinde çok üzüldüğümüzü de hatırlıyorum.

Göçebe insanlar gibi, evi sırtında bir kaplumbağa, başı dışarıda, hareket etmeden etrafı seyrediyordu. Çiçek ilacından biraz sarsılmış gibiydi. Eşi ya da çocukları var mıydı, bahçede neyle besleniyordu? Zihnimde pek çok soru oluşmuştu. Komşum, idealist bir anaokulu Öğretmeni Seniha Hanım'a seslendim.  Sınıfı için günlerdir materyaller hazırladığını biliyordum. Bazı sınıflar Eğitim-Öğretim Yılına uyum için bir hafta önceden başlıyorlar. 

Kaplumbağayı birlikte gözledik, fotoğraflar çektik. Kaplumbağa korkuyla ya da tedirgin olarak başını hiç içeri çekmedi. Belki o da bizi izledi. Bir süre sonra sessizce, yavaş adımlarla yanımızdan ayrıldı. Bahçede sanırım semizotlarıyla besleniyordu. Aloa vera bitkisi de çekici gelmiş olabilir. Öğrenmeye çalışacağım. Bahçenin bazı köşelerine yemesi için küçük sebze parçacıkları bırakmayı düşündüm.

Ancak bir kez daha anladım ki; sevgi tüm canlılar için koruyucu, kollayıcı, yönlendirici bir duygu. Zarar vermediğiniz sürece bir barınak veya yer bulabilen, karnını doyuran her canlı özgürce yaşamına devam edebiliyor. Küçük yaşlardan itibaren çocuklara, çevresindeki canlıları koruma davranışı kazandırılabilirse, yarınlarda daha güzel bir dünyada soluk alınabileceğine inanıyorum.

Makbule ABALI-Eğitimci

7 Eylül 2026 Urla-İzmir







Eylül 01, 2026

YAŞAR KEMAL'İN DİZELERİYLE... DÜNYA BARIŞ GÜNÜ

 


HANNA'YA ŞİİRLER

Dört bulut salıverdim gökyüzüne 

Gökyüzünün en yücesine, ucuna

Biri turuncu, biri yeşil, biri al, birisi apak

Dört bulut yolladım gökyüzünün en ucuna 


Dört top ışıktan, koskocaman

Turuncusuna sevgi yükledim

Yeşiline dostluk 

Arkadaşlık yükledim alına arkadaşlık 

Apak buluta barış yükledim,


Ne kadar çok özlemişsek barışı o kadar çok

Gidin dedim bulutlarım yeryüzünün üstüne 

Yağın dedim bulutlarım yeryüzüne,

Yağmadık hiçbir yer bırakmayın, hiçbir yer, hiçbir yer 


Ama hiçbir yer, hiçbir yürek, hiçbir göz, hiçbir kulak 

Hiçbir ova, hiçbir çiçek bırakmayın

Her yere, her yere, her yere yağın

Yağın ha yağın,

Yağın ha yağın, yağın ha yağın

Yağın ha yağın, ha yağın

Yağın insan yüreklerine 

Yaşar KEMAL (1923-2015) 

1 Eylül Dünya Barış Günü Kutlu Olsun. M. Abalı